Terzi Baba, Necdet Ardic Ussaki nin Hayati:

(Terzi Baba ve Necm Suresi kitabi basindan alinti ile)

G Ö N Ü L D E N    E S İ N T İ L E R

 Mü’min Sûresi 40/41. Âyet   

ve ya kavmi maleyi ed’uküm ilennecati

ve ted‘uneniy ilennar 

      

 “Ey kavmim! Başıma gelen nedir?

  ben sizi necat’a (kurtuluşa), (cennete) davet ediyorum,

  siz ise beni nar’a (ateşe) çağırıyorsunuz.”

30.09.2004

MEKKE

 

                              B E N İ M L E

 

                Beni ben ettim, beni benimle, beni ben

            Göğsüme koydum da, bir ben.

            Beni ben ettim, beni benimle, beni ben

                 Gayrı komadım hiç arada,

             Seni sen ettim, orada seninle, seni sen.

            Huuu dedim, hep birlikte, sana, bana, o’na.

            O’nu da, huu ettim, benimle, seni, beni, benimle ben.

                                                                                          Necdet  Ardic.

31/12/1997

Çarşamba

 

Terzi Babamların evinde

(Tarık)

 

25/04/1983

TERZİ  BABA

NEDİR  (?)

 

Varlık nedir        -----------      ®  ?        Yokluk.

Yokluk nedir      -----------       ®  ?        Varlık.

Her ikisi nedir   ----------            ®  ?        Ulûhiyet.

Kul nedir          -----------        ®  ?        Rabbani zuhur.

Rab nedir       ------------       ®  ?        İnsani zuhur.

Her ikisi nedir -----  ------          ®  ?        O.

O, nedir        ------------        ®  ?        Kendini seyretmek.

Biz nedir        ------------       ®  ?        Lâtifeli yakınlık.

Siz nedir       ------------        ®  ?        Lâtifeli uzaklık.

Ben nedir      ------------        ®  ?        Ya ben, nedir?

Basar nedir     -----------         ®  ?        Zahir görmek.

Basiret nedir    -----------        ®  ?        Bâtın görmek.

Her ikisi nedir   -----------          ®  ?          Tek görüş.

Hac nedir          -----------      ®  ?        Seyri İlâllah.

Mi’rac nedir      -----------         ®  ?        Seyri Fillâh.

Her ikisi nedir  -----------          ®  ?        Zati seyran.

Hayat nedir     -------  ----        ®  ?        Yaşamak.

Yaşamak nedir  -----------        ®  ?        Duymak.

Duymak nedir    -----  -----         ®  ?        İkilik – Çokluk.

Çokluk nedir     -----------        ®  ?          Öyle bir şey yok ki.

Can nedir         -------  ----      ®  ?        Canan.

Canan nedir   ------------       ®  ?        Cihan.

Cihan nedir    ------------       ®  ?        İlâhi Cemâl.

İlâhi cemâl nedir  ---------           ®  ?        Zati kemâl.

Zati kemâl nedir   ---------          ®  ?        Nüzul ve Uruc.

Onlar nedir      -----------        ®  ?        Zati keyif.

Zati Keyif nedir  ----------        ®  ?        Sende üzüntü bende sevinç.

                                                                  Bende üzüntü sende sevinç.

Ben, sen nedir    -----  -----       ®  ?        İçim ben, dışım sen.

İç, dış var mı   -----------        ®  ?        İtibaridir.

İtibari nedir  ------------         ®  ?        Vehmetmek.

Vehim nedir    ------------       ®  ?        Değişik zuhur.

Zuhur nedir    ------------        ®  ?        Kendini sevmek.

Kendini sevmek nedir  -----  --         ®  ?        Başkası olmadığı içindir.

Âdem nedir      -----------         ®  ?        İlk neş'e.

İlk neş’e nedir   --  --  -----           ®  ?        "Venefahtü"

                                                                    (Adem'e üflenen rûh)

“venefahtü” nedir   -------          ®  ?        "küntü kenzen"

                                                                    (Gizli hazine) idim

 

"küntü kenzen" nedir ----  -           ®    ?        "Â'ma"nın görüşü

                                                                    (zuhura çıkma)

O nasıl iş    -- -----------      ®  ?         Ehli bilir.

Ehil nedir       ------------       ®  ?        Yakıyn'lik.

Yakıyn'lik nedir     ---------          ®  ?        İdrake gelme.

Gitme var mı ki gelme olsun ---            ®  ?         Onu sen anla.

Yerin neresi      -----------       ®  ?        Her yer.

Her yer var mı  -----------        ®  ?        Yok.

Öyle ise      ----- --------      ®  ?        Ya, böyleyse.

Peki neyi sevmezsin  --------       ®  ?        Bazen sevmemeyi.

Haydi yürü artık     -  -------         ®  ?        Nereye.

Dilediğin veya dilemediğin yere -          ®  ?         O nasıl iş.

Hangi iş  --  --  ----------      ®  ?          O sadece bir Emir’dir.

 

 

 

 K I Y M E T L İ    O K U Y U C U M !

 

Tarikat-ı Âliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyye'nin günümüze doğru uza-nan şeceresine baktığımızda ise, "TERZİ BABA KOLU” ile karşılaşıyo-ruz.

 

Tasavvufî hareketlerini incelediğimizde, tarikatların ve onların kol-larının isimlerini kurucularından aldıklarını görüyoruz. İşte Tarikat-ı Âliy-ye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyye'nin "TERZİ BABA KOLU” da ismini, halkın ve sevenlerinin kendisine "Terzi Baba" diye hitap ettikleri veliyyi mü-kerrem, İnsân-ı Kâmil, ârif-i billâh, sevgi ve muhabbetine doyum olma-yan, Allah ve Rasûlünün ahlâkını üzerinde taşıyan bir zât-ı muhterem olan Pir Necdet Ardıç Uşşâki efendimizden almaktadır.

 

Burada hemen şu soruyu sormak ve cevap aramak akla gelebilir.

Necdet Ardıç Beyefendinin Pirliği nereden geliyor?...

Onun Pir olduğunu nasıl bilip idrak edeceğiz?....

 

Bu soruların izahına geçmeden "Pir" kelimesinin neyi ifade ettiğini iyi bilmeliyiz.

Pir kelimesinin lûgatta, yaşlı, ihtiyar, bir şeyin kurucusu gibi anlam-ları vardır. *(5)

 

Necdet Ardıç Beyefendi ise, özünde “Vahdet” anlayışı olan bu irfan yolunu daha da genişletip geliştirmiş, sırri nitelikte olan noktaları da açığa çıkarmıştır. Yeni ufuklar açarak mi’râc yolunu ve seyr-i sülûk sis-temini çok açık ve anlaşılabilir, kolay tatbik edilebilir bir mârifetullah bilgisi ile gözler önüne sermiştir.

Özellikle de onun "İrfan Mektebi Hak Yolunun Seyir Defteri" adlı eserini incelediğimizde bu yeniliği, açıklığı ve derinliği görüp müşahede edebilmemiz zor olmayacaktır.

 

Yine bunun haricinde Necdet Ardıç Beyefendiyle belli bir müddet ar-kadaşlık yapan, ona muhabbetle yaklaşan, onun sohbetlerine devam edip nazarına mülâki olanlar, ondaki bu ilâhi vasfı “Pir” sezgi, keşif ve derüni bir hâl ile anlayıp idrak edebilirler.

 

Muhterem arkadaşım;

Pirimiz Necdet Ardıç Uşşâki hazretlerini sizlere takdim ederken onun bazı vasıflarını da belirtmiştik. Onun vasıflanndan bir tanesi de "Ârif" bir zât oluşudur.

*(5) Osmanlıca Büyük Lûgat

 

O hâlde Ârif nedir? Kime denir? Ârifin belirli vasıfları nelerdir? Bu kelimelerin gerçek karşılığını bulup yerine oturttuğumuzda, ifadeleri-mizin daha iyi anlaşılacağını umuyoruz.

 

Öncelikle, kullanılan alîm, şeyh, mürşid gibi terimler “ârif” söz-cüğünün karşılığı değildir ve onun yerini de tutamazlar.

 

Şeyh ve mürşid, şeriat ve tarikat mertebelerinde yol gösteren, rehberlik yapan, bazı bilgileri öğreten anlamlarına gelirler.

 

Ârif ise, tanıyan, bilen, vakıf olan, aşina olan, hâlden anlayan mâ-nâlarına gelmektedir.

 

Ârifin bilgisine, mârifetullah (Allah bilgisi) denir.

Ârif, mârifet ehli kabul edilir

 

Ârif ile diğerleri arasındaki fark, irfaniyet ile ilim arasındaki fark gi-bidir.

 

Alîm, şeyh ya da mürşid, örnek ve rehber edinilir.

Ârifle ise, hidâyete erilir ve yaşanır.

 

Ârif, Allah'ı Allah'la bilir ve tanır.

Diğerleri ise, kendi birimsel akıl, ilim ve nefisleriyle bilmeye çalışır-lar.

 

Ârif, kâinat ağacının meyvesi gibidir. Ancak ârifler de mârifet, görüş ve bilişlerinin genişliğine göre farklı mertebelerde olabilirler.

 

Muhyiddin-i Arabî hazretleri "Lübbül Lüb" adlı risâlesinde, "Bir irfan sahibi hakikaten ârif olduğu zaman bir îtikad ile kayıtlanmaz. (Yani bir kayda girmez.)" ifadeleriyle ârifi tanımlamaktadır.

 

Ârif, ahlâkî ve manevi arınma sayesinde sezgi gücü ve derüni tec-rübe ile bilen ve anlayandır. Ondan bilen kendisi değil, Allah'tır. O, “Allah'ın nûru” ile bakar ve yalnız Allah ile meşguldür.

 

Kısaca ârif, “Allah'ın konuşan dili, gören gözü, işiten kula-ğıdır.”

 

Cüneydi Bağdadi Hz. Ârifi şöyle tanımlar; "Ârif, kendisi sustuğu hâlde içinde Hakk'ın konuştuğu kimsedir." *(6)

 

Bu vasıflara bürünmüş olan böyle mübarek zâtları bulmak, tanımak çok zordur. Çünkü bilinen ve tanınan bir şekilleri ve nişanları yoktur.

 *(6) Sülemi. 157

 

Sizlere takdimini yaparken zorlandığım, onun nûruyla aydınlandı-ğım, yoluna yüzler sürdüğüm, “ârif-i billâh” Necdet Ardıç Beyefendiyi idraklerinize sunuyorum.

 

Kıymetli okurum;

Bu iddiasız derlememizin bazı bölümlerinde zaman zaman ebced he-sap sistemi ve sayılarla bazı işlemlerin yapıldığını ve ifade edildiğini göreceksiniz, ileriki bölümlerde karşımıza çıkacak olan, ilgi ve alâkanızı da çekeceğini umduğum "Ebced" hesap sistemiyle ilgili olarak kısa bir açıklama yapmayı burada uygun bulduk.

 

Ebced; Arap veya Kûr’ân alfabesinin veya harflerinin taşıdığı sayı değerlerine dayanan hesap sistemidir.  *(7)

Ebced hesabına göre her harfin rakkamlarla ifade edilen bir değer karşılığı vardır. Dini metinlerde Ebcedin kullanım sahasının Hz. Adem'e kadar gittiği rivâyet edilir.

 

Hz. Peygamber devrinde de kullanılan Ebcedle ilgili olarak Hz. Ali Efendimizin,

“teallemül ebaciyde ve tefsîrîha feinne fî tefsiyriha lâ aciyb”

 

"Muhtelif ebced kaidelerini, sayılarını ve kullanış usullerini öğreniniz. Çünkü onlarla birçok aciyibi esrar zuhura gelir." *(8)

 

Ebced sisteminin tasavvufta ayrı bir yeri olmakla birlikte, (astrono-mi, astroloji, edebiyat, mimâri ve cifr) ilimlerinde de kullanılmıştır. Özellikle Muhyiddin-i Arabî, Bursalı İsmail Hakkı, Saidi Nûrsî gibi şahsiyetler ebcedi kullananların başında gelir.

 

Ebced hesabının tarihçesiyle ilgili olarak bu kısa açıklamadan sonra bu hesap sistemini çalışmamızda neden kullandık onu açıklayalım.

 

Bilindiği gibi bu kitapta yer alan çalışmalar “Terzi Baba”yı tanıtma amacına yönelik olduğundan, ondaki ilâhi kemâlat ve vasıfları, sırri ni-telikte olan bilgileri ve hakikatleri zuhura çıkarıp gözlerinizin önüne ser-mek istedik. İncelediğinizde hayret ve hayranlığınızın artıp, onun derin-liğine doğru yol alacağınız kanaatindeyim.

 

Tasavvufu insânın kemâle ermesini temin eden bir vasıta olarak düşünebiliriz. Domatesi bile daha iyi yetiştirmek için uzman arandığı; hayvanların, bitkilerin daha kaliteli ve verimli olması için labaratuar çalışmalarının yapıldığı günümüzde insân yetiştirmek için ilgisiz kalmak doğru bir davranış olmasa gerektir.

 *(7) İslâm Ans. Cilt 10

*(8) Gizli ilimler C. I                                            

İslâm Dinini sadece sevap günah yönleriyle ele alırsak; onun Kâmil insân, iyi insân yetiştirme özelliğini gözardı etmiş, Kûr’ânın belirttiği din anlayışını ortaya koyamamış oluruz.

 

Manevi hastalıklarımızın doktor ve hekimleri Hazreti Peygambere kesintisiz bir silsile ile ulaşan Kâmil insânlardır. Onlar gönül sahiplerini terbiye etmek, kemâle eriştirmekle meşguldürler. Onların bu özelliği rahmetin ve ihsanın ta kendisidir.

 

Tasavvuf tarihinde yeni ufuklar açacak derecede mârifet ve fikir sa-hibi olduğuna inandığım, Hakk'a giden yolda sâliki merkez olarak kabul edip halka hep rahmet olmaya çalışan Kâmil insân “TERZİ BABA” yo-lunda dost ile dost olmaya çalışalım.

 

Onun tadına ve seyrine doyum olmayan irfan sofralarını, gönül kâ’besini ve Hakîkat-i Muhammedi'nin ondaki güzelliklerini anlamaya ve yaşamaya gayret edelim. Bunun için de bizlere gerçekten işiten bir kulak, gören bir göz, anlayan ve hisseden bir kalb vermesini; ilâhi muhabbet ve sevgi ile yanmayan gaflet ehli kimselerin şekil ve merasim dindarlığından korumasını Rabbimizden niyaz edelim.

 

 

 

30/11/2000

Perşembe

 T E R Z İ   B A B A   K İ M D İ R ?

                     

"Terzi Baba kimdir?" sorusuna cevap aramak, onu daha iyi ve çok yönlü tanıyıp bilmek, hayat akışını ve felsefesini öğrenebilmemiz için sizleri yaşadığımız zamanın biraz gerilerine doğru götürmek istiyorum.

 

Tarih: 15 Aralık 1938

Yer: Tekirdağ

Tekirdağ'ın yerli ailelerinden olup da geçimini çiftçilik ve bağcılık ya-parak sürdürmeye çalışan Sadık Ardıç Efendi ve Melek (Meliha) Hanım' ın ortanca (ikinci) çocukları dünyaya gelir. Orta hâlli ve mütevazi bir ha-yat sürdüren bu aile yeni doğan çocuklanna baba Sadık Efendi ile Melek Hanım’ın ortak kararıyla "yiğitlik, kahramanlık ve efelik" anlamına gelen "NECDET" ismini verirler.

 

Böylece Necdet, ağabeyi Ahmet ve sonraki yıllarda doğacak olan kardeşi Cevdet ile birlikte Ardıç ailesinin içindeki yerini alır.

 

Yıllar yavaş yavaş geçmeye başlar. Çocukluk dönemini yaşayan "Necdet" artık yedi yaşına gelmiş ve okula gitmeye başlamıştır. Okul dönemiyle birlikte onun doğuştan sahip olduğu; asalet, güzellik, akıl ve zeka üstünlüğü gibi kemâl olgunluk hâlleri de kendisinde belirmeye ve görülmeye başlamış, gerek okulda gerek çevresinde zeki, çalışkan ve güzel ahlâklı oluşuyla ilgi ve alâka çekmeye başlamıştır. Hatta ondaki bu olgunluk hâllerini gören başöğretmeni ve matematik öğretmeni onu okul arkadaşlarına örnek ve rehber öğrenci diye takdim ederken, birlik-te oyun oynadıkları çocukluk arkadaşları ise, "yahu sen nasıl bir ço-cuksun? Bize hiç benzemiyorsun, biz o kadar küfür ettiğimiz hâl-de senin ağzından hiç küfür duymadık," diyorlardı.

 

O çocuk iken diğer çocuklardan farklı idi. Gençliğinde de döneminin gençlerine benzemedi. Küçüklüğünde arkadaşları hep büyükler, yetiş-kinliğinde ise, hep gençler olmuştur.

 

İlkokul yıllarının sonlarına doğru ise, kendi iç âleminde dini duygular ve fikirler, Allah ve Peygamber sevgisi oluşmaya başladı. Özellikle de Hz. Ali Efendimizin menkıbelerini ve kahramanlıklarını anlatan kitapları okuyarak, onlara karşı ilgisi ve muhabbeti artmaya başladı.

 

Yaşı on ikiye gelip ilkokul dönemi bittiğinde Necdet'in arzusu oku-mak ve yüksek tahsilli birisi olabilmekti. Ancak ailesinin o günkü şart-larda (1950 Yılı) imkânları yeterli olmadığından onu okutamadılar.

 

Geçimini toprağa bağlı olarak sürdüren babası Sadık Efendi ise oğullannın kendi mesleğini devam ettirmelerini pek istemez, oğulları bir sanat ve meslek sahibi olsunlar düşüncesindeydi.

Bunun üzerine amcası Mehmet Efendi de boşta gezmesin ve bir meslek sahibi olsun düşüncesiyle o dönemlerde gözde bir meslek sayı-lan “terziliği" öğrenmesi için Tekirdağ'da Hüseyin Kuymu (Kara Hüseyin) adında bir terzinin yanına Necdet'i çırak olarak verir. Artık o-nun en önemli hedeflerinden birisi iğne ile iplik arasında geçecek olan terzilik mesleğini çok iyi öğrenip iyi bir terzi olabilmektir.

 

Daha ilkokul yıllarında kendisinde başlayan din sevgisi ve muhabbeti de iyice belirmeye başlamış; daha çocuk yaşlarında olmasına rağmen beş vakit namazını düzenli ve cemaatle kılmaya özen gösterirken bir yandan da dini eğitim ve öğretim almak için Tekirdağ'ın tanınmış imam-larından olan ve o dönemde merkez Çiftlikönü Câmii imam hatipliğini yapan Ahmet Elitaş Hoca Efendiden Kûr’ân-ı Keriym ve dini bilgiler dersleri almaya başlamıştır.

 

Kalbi çok rikkatli idi. Çocukluğunun bu dönemlerinde, bir gün sa-bah namazına kalkamadığı için peş peşe üç gün oruç tutmak su-retiyle nefsini terbiye etmeye yönelmiştir.

 

O, sabahları çok erken saatlerde kalkar, abdestini alır, Kûr’ân-ı Ke-riym ve ilgili ders kitaplarını eline alıp, evlerine yaklaşık iki kilometre uzaklıkta olan Çiftlikönü Câmiine fecrin karanlığında yürüyerek gider, burada sabah namazını cemaatle birlikte eda ettikten sonra hocasıyla o günkü Kûr’ân-ı Keriym ve dini bilgiler derslerini çalışırlar ve günün ilk saatlerinde başlayan mesâi için çarşıda bulunan terzihane dükkânına geri dönerdi.

 

İşini ve mesleğini severek yapıyordu. Çok çalışkan ve mârifetli oldu-ğundan kısa sürede terzilik mesleğini ve inceliklerini öğrenmeye başla-dı. Terzilik mesleğinde ilk ustası olan Hüseyin Kuymu onda gördüğü ka-biliyet, çalışkanlık ve güzel ahlâk için sık sık çevresine "Bu çocuk bir cevher ve çok mârifetli" derdi.

 

Üç yıl çalıştığı çıraklık ve kalfalık dönemini tamamladığı bu terzihane dükkânında ustasının da müşterilerinin de sevgi ve muhabbetini kazan-mıştı. Terzihane dükkânının bir köşesinde asılmış olan üzerinde şu mıs-ralann yazılı olduğu tablo onu çok etkilemişti;

 

“Her seherde besmele ile açılır dükkânımız,

  Hazreti İdris aleyhisselâmdır pirimiz üstadımız.”

 

Her okuyuşunda derunî hisleriyle etkilendiği bu mısralann sırrını ve hakikatini yıllar sonra idrak edecektir.

 

Necdet'in bu hâli ailesini de mutlu ediyordu. Özellikle çocukları için iradeli ve şefkatli bir mürebbiye olan annesi Melek Hanım ise, oğlu Nec-det'in mütedeyyin ve çalışkan hâli karşısındaki sevincini eşi Sadık Efen-diye, "Bu çocuk bizi de adam edecek" sözleriyle ifade ediyordu.

 

Aldığı Kûr’ân-ı Keriym ve dini bilgiler derslerini epey ilerletince bu defa da yine Tekirdağ'ın o dönemdeki meşhur kıraat imamlarından olan merhum Behçet Toy Hoca Efendiden kıraat, huruf ve tecvit dersleri al-maya başladı. Bu çalışmalarını askere kadar sürdürdü. Kıraat ve huruf derslerine devam ettiği dönemdeki birkaç hatıratı ise şöyledir:

 

[“Özel ve talim üzere bir çalışma gerektiren bu dersleri için, bir gece evinin bir odasına kapanan Necdet, sürekli olarak

 

“euzü billâhi mineş şeytanir raciym

bismillâhir ahmânir rahiym”

sözünü boğaz talimi yaparak defalarca tekrar ediyordu. Misafirlikten dönerken kapının önüne geldiğinde, onun sesini duyan annesi, oğlum Kûr’ân okuyacak onu sessizce dinleyeyim diye dış kapının önünde bek-lemeye başlar.

Ancak hep aynı cümleyi tekrar ettiğini duyunca da bir müddet sonra dayanamayıp kapıdan içeriye girer ve oğluna da; “Kûr’ân okuyacak-sın diye dışarıda bekliyordum, arkası yok mu bunun?” der.]

 

Gerek terzihane dükkânındaki çalışmaları gerekse dini bilgi ve ilimler üzerindeki çalışmaları küçük yaştaki bedenine ağır gelmeye başlamıştı. Nitekim o yaşlarda iken işinden evine gelip gece saat 12 civarında yatsı namazını eda ederken aşırı yorgunluktan secde hâlinde iken uyuyup kalmış, dışarıdan evine gelen babası Sadık Efendi onun bu hâlini görün-ce heyecanlı ve telaşlı bir biçimde acaba oğluma bir şey mi oldu endi-şesine kapılmış, yanına gelip seslendiğinde kendisinden cevap alınca, onun namaz esnasında yorgunluktan uyuya kaldığını anlayıp rahatla-mıştır.

 

Merhum Behçet Toy Hoca Efendiden huruf ve talim dersleri aldığı dönemlerde gerekli zaman ve mekânın olmayışından dolayı, sesli olarak da çalışılması gereken bu dersleri için, o zamanki Orta Câmi müezzini olan ve Necdet'i çok seven Ali Efendi ona şöyle yardımcı oluyordu. Her akşam yatsı namazı kılındıktan sonra müezzin Ali Efendi câmi kapısını kilitleyip anahtarı câminin dışında özel bir yere bırakıyordu. Gece 12 civarlannda iş mesâisini bitiren Necdet anahtarı bırakılan yerden alıp câmiyi açıyor ve derslerini ancak böyle çalışma imkânı bulabiliyordu. Bazen de gecenin bu saatinde câmiyi açmak kendisine zor geliyor ve biraz aşağıdaki Paşa Câmiinin dışındaki son cemaat bölümünde ders ya-pıyordu.

Nitekim bir gece onun Paşa Câmiinden gelen seslerini duyan gece bekçisi, acaba câmide bir vukuat mı var endişesiyle sessizce câmiye gelip bir süre Necdet'in başında durup tekrar oradan ayrılıp gitmiştir.

 

Yıllar yavaş yavaş ilerleyip 1953 yılına gelindiğinde Necdet'in yaşı 15 olmuştur. 3 yıl boyunca çalıştığı, çıraklık ve kalfalık yaptığı ustasının yanında terzilik mesleği adına öğreneceği başka bir şey kalmayınca, bu defa öğrendiği bu sanatı daha da ilerletip geliştirmek için ailesinin de iz-nini alarak İstanbul'a gitmeye karar verdi.

 

İstanbul'a gittiğinde Beyoğlu'ndaki bir terzihane atölyesinde çalışır-ken, babasının ablası olan ve Bebek semtinde ikâmet eden halası Rah-miye Hanımların evinde geceleri misafir olarak kalıyordu.

Artık mücadelesi, gayesi ve gittikçe artan maneviyat ve dindarlığı olan hayat çizgisi kendisinde oluşmaya başlamıştı. O günlerde (19 – 53) sayı değerlerinin hayatını ne kadar derinden etkileyeceğini bilemi-yordu.

 

İstanbul'da çalıştığı yaklaşık 1 yıl zarfinda evinde geceleri misafir olarak kaldığı halası Rahmiye Hanımın eşi olan ve tasavvufi bir yaşamı olan M. Nûsret Tûra'nın da çok dikkat ve nazarını çekmekte; eniştesi, onunla konuşurken sürekli olarak "pehlivan" diye övgülü hitapta bulu-nuyordu. Onun hakkında söylenen bu "pehlivan" sözünün anlamı daha sonraki yıllarda çok iyi anlaşılacaktır. Bir müddet sonra da, iş yerinin bulunduğu caddeye “Hüseyin Pehlivan Caddesi” ismi verilmiştir.

 

Annesi Melek Hanımın da rızasıyla İstanbul'da 1 yıl kadar kaldıktan sonra tekrar Tekirdağ'a geri döndüğünde ise, bu defa bayan terziliğine yöneldi. Zamanının değerini ve kıymetini çok iyi bildiğinden işinden son-raki boş zamanlannda ise, daha önceki yıllarda Kûr’ân-ı Keriym dersleri aldığı hocasından bu defa Arapça dersleri de almaya başladı. Yine aynı dönemlerde Tekirdağ'da hafızlık çalışmalarına başladı, ancak zamanının yetersizliği dolayısıyla bu çalışmaları bırakmak zorunda kaldı.

 

Bayan terziliğini epey ilerletip kendi terzihane dükkânını açtığında yaşı henüz 18'dir. Bu yıllarda babası Sadık Efendinin ani ölümü onu ve ailesini epey sarsmıştır.

 

İstanbul'da bulunduğu dönemlerde evlerinde misafir olarak kaldığı halası Rahmiye Hanımın eşi M. Nûsret Tûra Bey, ondaki özellikleri ve muhabbeti keşfedince, onu boşta bırakmamak ve kendisine faydalı ola-bilmek düşüncesiyle, kendi mürşidi olan ve aynı zamanda Fatih der-siâmlarından ve Süleymaniye Kütüphanesinin müdürlüğünü de yapan, Uşşâki şeyhlerinden Hazmi Tûra Uşşâki Efendiye gönderir. Hazmi Tûra Uşşâki Hazretlerinin huzuruna, elindeki tanıtım kağıdıyla giden ve kabul edilen Necdet Ardıç Bey böylece tasavvufi hayata, yani gönül yolculuğuna da başlamış oluyordu.

 

Mürşidi Hazmi Tûra Uşşâki Efendiye intisabından sonra mücadelesi, çilesi, fedakarlığı, riyâzatı olan tasavvufi çalışmalarına başladı. Fırsat buldukça istanbul Fatih'te Keçeciler Caddesindeki Bedrettin Dergâhında ikâmet eden mürşidini ziyaret ediyor, onun sohbetlerine iştirak ediyor-du.

Bu ziyaretlerinden ve çalışmalarından çok memnun kalan mürşidi yine bir ziyaret esnasında Necdet Bey'e şu sözlerle taltifte bulunuyor:

"Oğlum, iki şeyinden memnun kaldım. Birincisi tasavvuf çalışmalarına devam etmen, ikincisi ise, gördüğün (taç giyme ve Ihlas okuma v.b.) zuhuratlarındır.”

 

Alîm ve ârif bir zât olan Hazmi Tûra Uşşâki Hazretleri haftanın cu-martesi günleri ikindi namazını müteakiben de Beyazıt Câmiinde Mes-nevi Şerif okutuyordu. Necdet Bey imkân buldukça cumartesi günleri Tekirdağ'dan Beyazıt Câmiine gidiyordu.

 

1958 Yılına gelindiğinde yaşı 20 olan Necdet Ardıç Bey askerlik va-zifesi için Ankara'nın yolunu tutar. Şimdiki adıyla Cumhurbaşkanlığı Muhafiz Alayı Karargah Bölüğünde 24 ay süren askerliğini ifa eder.

Askerliği süresince mesleği olan bayan terziliğini epey geliştirmiştir. Özellikle de Ankara'da bu dönemde tanıştığı Paris Terzilik Akademi-sini bitiren, terzi Bekir Ceyhan'la birlikte uzun süre çalışmalar yap-mıştır.

Askerlik süresinin bitmesiyle birlikte geleceğiyle ilgili olarak da karar vermesi gerekiyordu.

 

Ankara'da kalıp mesleğini sürdürmesi için kendisine cazip teklifler sunulurken, onun hedefi ya İstanbul'da kalmak ya da modanın ve giyi-min merkezi olan Paris'e gidip mesleğini burada sürdürmek ve dünya çapında bir terzi olabilmekti. Bir müddet Fransızca lisânını öğrenme ça-lışmaları da yaptı.

 

O dönemlerde bir karar vermesi gerekiyordu. Düşündü ve tasavvuf yönünün daha ağır basmasıyla Hak yolunu tercih edip terhisiyle birlikte Tekirdağ'a tekrar geri döndü. Hemen burada bir dükkân açıp bayan ter-ziliği çalışmalanna devam etti. Zamanına göre çok iyi ve ileri derecede giyim ürettiğinden, kısa sürede tanındı. Çevre illerden gelen müşterileri kendisine "Tekirdağ'ın Dior'u" lâkabını da takmışlardı. Bu arada as-kerlik dönüşü ile birlikte tasavvuf çalışmalarının yanında Arapça, tefsir, hadis ve fıkıh derslerini de devam ettiriyordu.

 

Necdet Ardıç Bey bir gün terzihane dükkânında dikiş makinesinin başında çalışırken bir hâl ile karşılaşıyor. Şöyle ki; çalıştığı dikiş makine-sinde yüzü duvara dönük iken birden duvardan Hazmi Tûra Uşşâki Haz-retlerinin silueti beliriyor. Bunun üzerine hemen dikiş makinesini durdu-ruyor.

 

Mürşidi kendisine sürekli "haydi oğlum, gayret oğlum... lâ ilâhe illâllah... haydi gayret" şeklinde görünüp bir mesaj veriyordu.

 

Bu hâl geçtikten sonra ütü masasının yanına giden Necdet Bey ilginç bir görüntüyle karşılaşıyor. O dönemlerde ütü için mangal kömürleri kullanılmaktaydı.

Yere doğru baktığında beyaz yer karolarının üzerinde siyah kömür parçalarıyla çok açık bir şekilde çizilerek yazılan,  

Ê(ayn),  ô (ye)  ve  … (dal) harflerinin olduğunu görür.

 

O anda bunların ne anlama geldiğini bilemez. Ancak unutmamak için oradaki görüntüyü bir kağıda yazar.

 

Aradan kısa bir müddet geçince mürşidi Hazmi Tûra Efendiyi ziyaret için İstanbul Fatih'teki, dergâh olarak da kullanılan evine gider.

Kapıyı çaldığında Hanımı “Mürşide Anne” kapıyı açar.

 

İçeriye girip 5-10 dakika oturduktan sonra Necdet Bey Mürşide Ha-nıma, "Efendi Babam evde yok mu?" diye sorar.

 

Mürşide Hanım da ona, "Babanız sizindir yavrum" der. Necdet Bey bundan bir şey anlamaz.

 

Bir müddet sonra Mürşide Annesine "Efendi Babam daha gelmedi mi?" diye tekrar sorduğunda,

yine "Efendi Babanız artık sizindir oğlum" cevabını alır.

 

Bu ifadedeki maksat ve mânâyı anlayan Necdet Bey, mürşidi Hazmi Tûra Uşşâki Hazretlerinin vefat ettiğini, yani bâtın tecellisine dönüştü-ğünü anlar.

Hazmi Tura babamizin Kabri

 O anda kısa bir tefekküre dalan Necdet Bey Hz. Peygamberimiz bâ-tın âleme giderken Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in söylediği sözler hatırına gelir.

O anda çok üzgün ve değişik duygular yaşayan Necdet Bey, çalışır-ken dükkânda yaşadığı hâlet-i rûhiyenin, mürşidinin rûhunu teslim et-meden evvel kendisini son bir kez gayrete geçirmek için ziyarete geldi-ğini idrak eder.

 

Bir müddet sonra "şimdi biz ne yapacağız Mürşide Anne?" diye sorduğunda,

Mürşide Hanım da, "Efendi Babanız yerine M. Nûsret Tûra'yı bı-raktı. Emanetler artık onda. Sizler de bundan böyle ona gide-ceksiniz," cevabını verir.

 

Tarikat-ı Aliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiye'nin önemli şahsiyetlerin-den biri olan; alîm, ârif ve fazıl kişiliğiyle tanınan Hazmi Tûra Uşşâki, Necdet Bey'in tasavvuftaki seyr-i sülûkunda önemli bir yer tutar.

 

Mürşidinin vefatından sonra o günki hisler içinde kaleme aldığı ve mürşidine olan sevgi ve muhabbetini anlattığı,

"Hazmi Tûra'nın Huzurunda" adlı şiirini sizlere sunuyorum.

 

 

H A Z M İ   T Û R A’ N I N   H U Z U R U N D A

 

                Gitmiştim bir gün Nûsret Tûra'ya,

                    Gönderdi beni Hazmi Tûra'ya.

                    Yazdı verdi elime bir kağıt,

                    Sanki içinde bin türlü ağıt.

                      

                       Gidip Fatih'e girdim dergâhına,

                       Alıp içeri oturttu yanına.

                       Okudu elimdeki kağıdı,

                       Çözülen ayağımın bağıydı.

                                  Oğlum dedi, her gün şunları yap,

                   

                    Gittiğin dünyadan hemen sap.

                    Görünce o muhterem Hak dostu,

                    O günüm bilsen ne hoştu.

                    Hadi oğlum Allah selâmet versin,

                                 

                           Yoluna güle güle gidersin.

                                  Çıkarma bizi sakın gönülden,

                                  Gaflette kalırsan ne gelir elden.

                                  Hazmi Tûra ilk mürşidim oldu,

                   

                    İhsanları fakire çok boldu.

                    Bir gün yine gittim dergâhına,

                    Oturttu beni hemen karşısına.

                    Anlat bakalım gördüklerini,

                                 

                                  Değerlendirelim hâllerini.

                                  Anlattım tüm gördüklerimi,

                                  Başımdan geçirdiklerimi.

                                  İki şeye sevindim dedi bana,

                   

                    Bunları anlatayım sana.

                    Biri unutmamışsın bizleri,

                    Diğeri gitmişsin hayli ileri.

                    Okuturdu Mesnevi Bayezit'te

                                 

                                  Bir gün nasip oldu orda ziyarette.

                                  Anlatıyordu hakikat-i Nuh'dan,

                                  Nasıl kurtulunur o tufandan.

                                  Sanki şu anda görür gibiyim,

                                  Rûhaniyetini sezmiş gibiyim.

                   

                Bakıyor sanki yazdıklarıma,

                    Tebessüm ediyor anlattıklarıma.

                    Tekrar yine gittiğimde dergâha,

                    Ulaşamadan o padişaha.

                                  Hacdan gelince pek hastalanmış,

                                  Hemen rahmet-i Rahmânâ dalmış.

                                  O anda sanki Sıddık'ın sözü

                                  Muhammed öldü ise Allah baki.

                                  Şimdi ne yapacağız? Dedim,

                   

                    Nûsret Bey'e gideceksiniz dediler.

                    Daha evvel dükkânda çalışıyorken,

                    Sanki geldi karşıma duvar içinden.

                    Coşturdu beni Tevhid ile,

                                 

                                  Ben de şaştım o zaman bu işe.

                           Sonra baktım yere lyd yazılmış,

                                  Sanki bir el hat kazımış.

                                  Anladım ki o an bayrammış,

                                  Fakire lûtfen vedaya gelmiş.

 

 

Bu hadiseyi (tecelliyi) sonradan Necdet Bey, Nûsret Efendiye anlattı-ğında, “oğlum üç harften †îa(IYD) meydana gelen bu kelime (bayram) demektir.”O anda onun bayramı yani Hakk’a vuslatı imiş, diye kendisine ifade ettiğini bildirmiştir.

 

 

N Û S R E T   E F E N D İ’ Y E   İ N T İ S A B I

 

Hazmi Tûra Uşşâki Hazretlerinin vefatıyla birlikte yerine halife olarak bıraktığı M. Nûsret Tûra Hazretlerine diğer sâliklerle beraber intisab eden Necdet Ardıç Bey için seyr-i sülûkunun ikinci dönemi de böylece başlamış oldu.

 

İstanbul Boğaziçi Bebek Semtinde ikâmet eden ve Devlet Deniz Yol-larında memur olarak çalışan M. Nûsret Tûra'ya iltihak ettikten sonra ise çok sıkı bir şekilde hem dünyaya hem de ahirete yönelik olarak ça-lışmaya başlamıştır. Sohbet günleri ve kandil gecelerinde Tekirdağ'dan kalkıp İstanbul'a giderdi. Mürşidinin hanımı halası olması dolayısıyla da daha sık ziyaret edip görüşüyor ve sohbetlerine katılma imkânı bulu-yordu.

 

Necdet Bey seyrinin bu bölümünde mürşidi ile çok yakın olmaya başlar. Seyri ilerledikçe ufku ve idraki de açılıp genişliyordu. Arapça ve Tefsir derslerine çalışmaları devam ederken riyâzat ve diğer nafile ibadetlerini de arttırarak sürdürüyordu. Daha küçük yaşlarda tutmaya başladığı ve uzun yıllar devam ettirdiği nafile oruçlar onun yaşamında önemli bir yer tutar.

Haftanın günlerinin çoğunluğunu, senenin günlerinin yarısından faz-lasını oruçlu geçirirdi. Tasavvufta dervişin kemâle ermesinde önemli olan ve adına da “Erbaiyn” (Kırk gün orucu peş peşe tutmak) denilen riyâzat oruçlarını hayvani gıdalardan arınmış olarak uzun yıllar tutar-ken, bir defasında da üç erbaiyni peş peşe tutmuş ve üçüncü erbaiynin son beş gününü de “iftarsız oruç” şeklinde tutabilen nadir insânlardan biri olmuştur.

 

1964 yılında ise Necdet Ardıç Bey mürşidinin de işaretiyle akrabalık bağlarının da bulunduğu İstanbul'dan Nüket Hanımefendi ile evlenir. Bu evliliklerinden İzzet ve Cemâl Cem adında iki oğlu olmuştur. İki çocuğu-nun olacağı kendisine rû’yada gösterilmiştir.

 

Mürşidi Nûsret Tûra'nın Bebek'teki evi aynı zamanda dergâh olarak da kullanılmaktaydı. Sık sık ziyaretine gidip onun sohbetlerine katılan Necdet Bey, bazı günler onun evinde kaldığında yaşadığı duygu ve hislerini şöyle ifade ediyordu:

 

"Ziyarete gidip dergâhta kaldığım gecelerde Nûsret Babamın okuduğu sabah ezanıyla uyanır, abdestimi alıp yanına giderdim. Beraberce namazı eda ederdik. Biz zikir ve sohbetimizi yaparken ev halkı da kalkar, birlikte kahvaltılar yapılır, sonra herkes kendi işine giderdi. Bahar sabahları Bebek sırtlarında Aşiyan korulu-ğunda öten bülbüllerin sesiyle zikirlerimiz birbirine karışırdı. Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.”

 

Onun bu ifadeleri hayat ve hakikat ile dolu olduğundan hayali bile cihana değerdir.

 

Kemalât sahibi, mârifetli ârif bir zât olan M. Nûsret Tûra Efendi Necdet Ardıç Bey'de gördüğü cevheri ortaya çıkarmak için çok gayret göstermiştir. Bazen bir gurup cemaate kendisini tanıtırken "En çok sevdiklerimizdendir," demesi ve "habib" mazharıyla ona yaklaşması gösterdiği gayretin bir ifadesi olsa gerektir.

 

Onun yetişmesinde büyük emeği ve faydası görülen kimselerden bi-risi de mürşidinin hanımı olan halası “Rahmiye Anne”dir.

 

Esasen onun hayatında üç kadın büyük yer tutar. Bunlardan birincisi dünyaya gelmesine vesile olan bedeninin annesi Melek Hanım, ikincisi manevi terbiye alıp Hakikat-i Muhammediyyenin kendisinde açılmasında emeği olan Rahmiye Annesi, üçüncüsü ise eşi Nüket Hanımdır.

 

Çok uzun yıllar mürşidinden feyz ve ilham almak için Tekirdağ İs-tanbul arasında adeta mekik dokuyan Necdet Bey bu çalışmalarının kar-şılığını da artık görmeye başlamıştır. 1972 yılında seyr-i sülûkundaki derslerini tekmil tarik bitirmişti. "Tacı Şerif” mürşidi tarafindan 1979 yılında kendisine giydirilmiştir.

 

Seyr-i sülûkunda kemâle erip, eminlik ve güvenilirlik vasıflarını kazanan Necdet Ardıç Bey "îlâhi emaneti" de yüklenecek duruma gel-miştir. Mürşidi M. Nûsret Tûra kendisine "Oğlum, sebeb-i vücudum (varlık nedenim) senmişsin. Ben seni yetiştirebilmek için bu âleme gönderilmişim" demiştir.

 

Birçok dervişi, muhibbi ve 4 halifesi olan Nûsret Tûra Hazretleri öm-rünün son dönemlerinde, kendisindeki maddi ve manevi emanet-leri Necdet Ardıç Bey'e vermek sûretiyle onu yerine halife olarak bıraktığını açıklamıştır.

 

Kendisinin dört halifesi vardır;

Bakırköylü Ahmet ÖÇAL

Arnavutköylü Hüseyin ANGI

Kadıköylü Sabri NEBİOĞLU

Tekirdağlı Necdet ARDIÇ

 

1979 yılında bu dünyadaki ömrünü tamamlayıp, gönüllerde derin izler bırakarak Hakk'a yürüdü.

Onunla uzun yıllar manevi yolculuk yapan halifesi Necdet Ardıç Bey kendisiyle birlikte geçirdiği son kadir gecesinde yaşadığı hislerini şu şiirinde dile getirmiştir:

 

 

 Ş E Y H İ M L E   S O N   K A D İ R   G E C E S İ

 

          Bir Kadir gecesiydi o akşam,

            Cümle yaran toplanmıştı o akşam.

            Ne âlemdi, ne âlemdi o akşam,

            Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

                                 Canlar toplanmış sanki semada,

                                 Dergâha gökten nûrlar dolmada.

                                 Bütün dervişler hep yol almada,

                                 Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

            Pek konuşmuyordu, çünkü yorgun,

            Konuşturuyordu canları dalgın,

            Gecenin feyzi herkese yaygın,

            Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

                                 Bir vuslat ve gariplik hâli idi,

                                 Ey canlar kadrinizi bilin dedi,

                                 Hepimize tek tek gülümsedi,

                                 Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

          Yemeğe oturduk hep birlikte,

            Sofra-i maideden yedikte,

            Allah bize lûtfetti dedikte,

            Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

                                    Başladı zikri tevhid şevk ile,

                                    Name name döküldüler dile,

                                    Verdik canları coşkun sele,

                                    Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

            Aşık Hüseyin başladı söze,

            Ayan oldu sırlar kapalı göze,

            Nasıl geçilmez bu hâlde öze,

            Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

                             Görmedi bir daha Kadir gecesi,

                                    Amma kadrin bilenlerin yücesi,

                                    Düşmedi ağzından aşkın hecesi,

                                    Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.

 

M. Nûsret Tûra'nın vefatıyla birlikte Tarikat-ı Aliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyede yeni bir döneme geçiliyordu. Tevhid ve irfaniyetin zirveye yerleştiği, muhabbet rüzgârlarının estiği bu döneme "TERZİ BABA dö-nemi" adını veriyoruz.

 

Necdet Ardıç Bey'in bu seyr-i sülûku aynı zamanda kendisinin olgun-laşma devresidir. Bundan sonra ise onun yüksek maksadı İslâm dininin özüne uygun olarak yaşamak ve yaşatmak, insânları cehâlet, taassub ve tutsaklıktan kurtarıp insânlık, medeniyet, hürriyet nûrlarıyla yücelt-mekti. Zaman içersinde bu hasletlerle hayatını sürdürdü.

 

Bu arada sizlere terzi babamın anlattıklarından Hazmi ve Nûsret ba-bamlar hakkında da kısaca bilgi sunmağa çalışacağım.

Hazmi babamız aslen Malatya’nın Arapkir ilçesinden imiş, gençliğin-de Erzuruma ilim tahsili için gitmiş orada bir efendiye derviş olmuş, sonra tahsilini ilerletmek için İstanbula gelmiş, bir müddet sonra Kasım-paşadaki Uşşâki dergâhına giderek Mustafa Sâfî efendiye intisab etmiş, güzel bir seyr-i sülûk neticesinde derslerini bitirmiş ve Mustafa Sâfî ba-bamız kendisinde gördüğü kemalât üzerine hayatta tek kızı olan Mürşi-de hanımla evlendirmiş ve kendisine onu da halife yapmış. Bir de Cemâl Efendi isminde oğlu varmış.

 

Hazmi efendimin bir çok şiir ve makaleleri olduğu halde Terzi Baba-ma ulaşan sadece Hz. Peygamber Efendimize yazmış olduğu bir şiiri kalmış, ben de onu kendisinden buraya ilâve etmek için müsaade iste-dim, bu şiiri daha evvelce Terzi Babam Divanında da yayınlamış idi. “Yetiş” diye başlayan, buram buram muhabbet kokan şiiri şöyledir.

 

Kendileri hakkında daha geniş bilginin Hüseyin Vassaf Efendi’nin “Sefine-i Evliya” kitabında bulunabileceğini de ifade etmiştir.

 

                                             Y E T İ Ş

                           

Ey goncai bağ'ı safa, ey virdi handanım yetiş.

Lütfün senin derde deva, ey derde dermanım yetiş.

 

Dolmuş gözüm göynüm senin aşkınla, ey nazlı güzel.
            Sensiz cihanı neylerim, ey munisi canım yetiş.

 

İçtim gözünden bir kadeh, aşkın şarabın mest olup.
            Ayılmazam ta haşre dek, ey mesti çeşmanım yetiş.,

 

Ey tuti'i sükker deher, nutkun verir bu cisme can.
            Kurb'an yolunda başı can, ey mah'ı tabanım yetiş.

 

Nûr'ı Cemâlin şem'ine pervane veş yandı gönül,
            Aşkından ayırma beni, ey şem'i tabanım yetiş.

 

Dil bülbülü feryad eder, ağlar durur şamu seher.
            Bekler ol canandan haber, ey can'u cananım yetiş.

 

Ey goncai bağı emel, ey hüsnü anı bi bedel.
            Ey Hâzminin leylâsı gel, sultanı habanım yetiş.

 

Kitabımızın “Görülen Kerametler” bölümünde daha başka bilgiler vardır. Hazmi Babamın kabri, Mustafa Sâfî efendi ile birlikte Kasımpaşa Feriköy Helvacı bacı kabristanındadır. 1882 - 1960 yılları arasında ya-şamış. Mustafa Sâfî Hazret ise, 1925 yılında vefat etmiştir. Hazmi Ba-bamın ve mürşide annemin hiç çocukları olmamış.

 

Nûsret Babamın, babası kol ağası İsmail efendi, annesi ise Şahinde hanım imiş. Terzi Babam anlatmaya devam ederek, Rahmiye Annemin bildirdiğine göre, kol ağası İsmail efendi küçük çocuk yaşlarında Bulga-ristanın Kızanlık bölgesinden ailesi ile birlikte oradaki düzenlerinin bo-zulmasıyla yola çıkarlar hava soğuk ve karlıdır, küçük kafile yerlerinden acele olarak büyük bir telâşla ayrılmak zorunda kalmışlardır. Bu zorlu yolculuğun bir yerinde küçük İsmaili kaybederler ve bir daha bulamaz-lar.

 

Bu arada küçük İsmail de o kargaşa arasında yolda yalnız başına karlar içinde kaybolmuş ne yapacağını bilmez korku içerisinde ve ümit-siz bir halde iken, arkadan gelen Türkiye’ye doğru yola çıkmış olan baş-ka bir küçük kafile, karlar içerisinde korkudan ne yapacağını bilmez ağl-ar bir durumda olan küçük İsmaili yolda bulurlar ve onu da yanlarına alarak hızla yollarına devam ederler, ancak bir daha İsmailin ailesini bu-lamazlar. Böylece küçük İsmail o ailenin bir çocuğu olmuş olarak yan-larında kalır.

 

Bu aile Türkiye ye gelince evvelâ belirli bir müddet Tekirdağında is-kân olurlar daha sonra da İstanbula gidip Kasımpaşaya yerleşirler. Te-kirdağında oturdukları sırada bir çok ailelerle tanışırlar, bunlardan biri de Aydoğdu Mahallesi Şabanoğlu bayırında oturan “Küçük Ahmet” lâ-kab-ı ile tanınan ve hanımı Emine hanım olan ailenin de büyükleri ile ta-nışırlar.

 

Daha sonraları küçük İsmaili Kasımpaşada Nalıncı yokuşunda Şa-hinde hanımla evlenmiş kol ağası İsmail efendi olarak görüyoruz. Onla-rın bu evliliklerinden 1903 senesinde Nûsret isminde bir erkek evlâtları ve (1917) senesinde Fatma Nafize isminde bir de kız çocukları dünyaya gelir.

Nûsret (18) yaşlarında iken annesi Şahinde hanım onun hakkında güzel bir rû'ya görür.

(Bu rû'ya kitabımızın ileriki, ilgili sayfalarında belirtilmiştir.)

 

Bunun üzerine İsmail efendi genç Nûsret-i yanına alarak yine Ka-sımpaşadaki, Uşşâki dergâhına giderler ve orada Postnişin olarak oturan Mustafa Sâfî efendiye derviş olarak, “size bir Uşşâki gülü getirdim,” diyerek teslim eder genç Nûsretin böylece bâtın yolculuğu başlamıştır.

Daha sonra kol ağası İsmail efendi ailesi ile birlikte, yine Kasımpa-şada, Hacı Ferhat Mahallesi Karanlık Çeşme çıkmazında aldıkları eve ta-şınırlar.

 

Bu arada genç Nûsret, deniz yollarında göreve başlayarak denizci olmuş ve gemilerle seferlere çıkarak hayatını böylece sürdürür hale gel-miştir.

 

Devir savaş yılları olduğu için herkesler gibi onlar da oldukça sıkıntı içindedirler. Nûsret efendi (25) yaşlarına geldiğinde ailesi onu evlen-dirmek ister ve daha evvelce Tekirdağında ikâmet ederek tanışmış ol-dukları Küçük Ahmet efendinin de (4) çocuğundan ikincisi Rahmiye ha-nım isimli kız çocuklarıdır. İsmail efendinin ailesi Küçük Ahmet efendi-den kızları Rahmiye hanımı, oğullan Nûsret efendiye eş olarak isterler ve talepleri kabul edilir. Böylece Rahmiye hanımın hayatında da yeni bir sayfa açılmış olur.

 

Bu mütevazi aileye gelin olarak giden Rahmiye hanımla Nûsret efendi çok uyumlu ve saadetli bir hayat sürmeğe başlarlar, bu bera-berliklerinden (1928) senesinde Nûriye isimli bir kız çocuğu ve (1930) yılında da Recai isimli bir erkek evlâtları dünyaya gelir.

 

Nûriye hanım (1950) senesinde Ali bey ile evlenir. Recai bey ise (1962) senesinde Nimet Hanım ile evlenirler. Nuriye hanımın Betûl ve Gönül isminde iki kızları, Recai beyin ise, Armağan ve Murat isimlerinde iki oğulları olmuştur.

 

Nûriye hanım ve eşi Ali bey bir trafik kazası neticesinde (1986) yı-lında birlikte vefat etmişler, Recai bey ise (2001) yılında rahatsızlanarak vefat etmiştir. Şu anda her ikisininde evlâtları ve torunları hayattadırlar.         

 

Bu arada Nûsret efendinin kız kardeşi Fatma Nafize hanım (ki Terzi Baba’nın halası olacaktır) ise, Kasımpaşada komşularından olan mühen-dis Muammer beyle evlenmişler, mühendis Muammer efendi bir kalp krizi neticesinde (1977) senesinde vefat etmiştir.

 

Nafize hanım ise ondan sonra epey bir zaman daha yaşayarak (2000) yılında vefat etmiştir, kendilerinin Nilüfer isminde bir kızları var-dır.

 

Biz yine özet olarak Nûsret efendiye dönelim. Dünya ve ahiret işle-rini birlikte götürmeğe çalışan Nûsret efendi bu arada Hakk'a yürüyen Mustafa Sâfî efendi, hilâfetini ve emanetlerini damadı olan Hazmi efen-diye devretmiş, tekke ve zaviyelerin kapanması ile Uşşâki dergâhı da faaliyetlerine son vermek zorunda kalmıştır.

 

Hazmi efendi zamanında dergâh, bilindiği gibi Fatih Keçeciler Cad-desinde bulunan Mahmud Bedrettin dergâhına nakledilmiştir.

Hazmi efendi Babam çok alim, fadıl ve arif bir zat idi.

 

Böylece Nûsret efendinin istikameti de diğer dervişler gibi, Fatih Ke-çeciler Caddesi olmağa başlamıştır.

 

Seneler geçmekte Nûsret efendi de her gün biraz daha olgunlaş-maktadır, nihayet derslerini bitiren Nûsret efendi, bunun sevinci ile, “Erler demine destur alalım” diye başlayan ilâhisini yazmıştır. Bu ilâ-hi Televizyon ve Radyolarda eksik ve birazda değiştirilerek okunmakta-dır, aslı ise şöyledir.

 

 

 

E R L E R    D E M İ N E

 

                            Erler demine destur alalım.
                           
Pervaneye bak ibret alalım.

                            Aşkın ateşine gelbir yanalım.

        

                                                                Dost, dost, dost, dost.

                                                                Devrane uyup seyran edelim.

                     Eyvah, vah, vah, vah demeden

                     ALLAH diyelim.

                                       Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

                                       Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

 

                            Günler geceler durmaz geçiyor.

                            Sermayen olan ömrün bitiyor.

                            Bülbüllere bak feryad ediyor.

                     Ey gonca açıl mevsim bitiyor.

                                                                Dost, dost, dost, dost.

                                                                Devrane uyup seyran edelim.

                     Eyvah, vah, vah, vah demeden

                     ALLAH diyelim.

                                       Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

                                       Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

 

                            Aşıksan eğer gel birleşelim.

                            Şeyhin izine yüzler sürelim.

                            Ta fecre kadar zikreyleyelim.

                            Feryad edelim efgan edelim.

 

                                                                Dost, dost, dost, dost.

                                                                Devrane uyup seyran edelim.

                     Eyvah, vah, vah, vah demeden

                     ALLAH diyelim.

                                       Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

                                       Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

 

                     Ey yolcu biraz gel dinle beni.

                     Kervan yürüyor sen kalma geri.

                            Nûsret denilen derya gezeri.

                            Hatmetti bu gün seyru seferi.

 

                                                                Dost, dost, dost, dost.

                                                                Devrane uyup seyran edelim.

 

                     Eyvah, vah, vah, vah demeden

                     ALLAH diyelim.

                                       ilâhe illâllah, la ilâhe illâllah.

                                       Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

Diyerek bu ilâhi son bulmaktadır.

 

Nihayet dünyadaki günlerini Hacc dönüşünden kısa bir süre sonra sona erdirerek tamamlayan Hazmi Tûra efendi Hz. (1960) senesinde Hakk'a yürüyerek yerini ve emanetlerini Nûsret Efendiye bırakmıştır.

Kendisi hakkında kitabımızın görülen kerametler bölümünde ayrıca izahat ve bilgiler gelecektir.

Böylece Nûsret Efendinin Halifelik dönemi başlamıştır.

 

Rahmiye hanımın guatr rahatsızlığı olduğu için, doktorların deniz ha-vası olan bir yerde yaşamaları gerektiğini bildirmeleri üzerine, (1950) senesinde Nûsret Efendi ailesi ile birlikte, boğazda Küçük Bebek semti, İbriktar sokak No 4’te aldıkları eve Kasımpaşadan nakli mekân ederek oraya yerleşmişlerdir.

 

Böylece Nûsret Efendi Hilâfet görevini bu Dergâh evde (1979) yılına kadar sürdürmüştür.

Bu tarihte Hakk'a yürümesiyle Hilâfetini ve emanetlerini Necdet Efendiye devretmiştir.

 

Böylece göreve başlayan Necdet Efendi, Rahmiye annemin vefatına, (1981) yılına kadar sohbetlerine burada devam etmiş, daha sonra soh-betlere Fındıkzade semtindeki Mesrure hanımın evinde devam edilmiş-tir. Bu hususta kitabımızın sohbetleri ve yerleri bölülümünde daha fazla izahat olacaktır.

 

Nûsret Babam ve Rahmiye annem, vasiyetleri gereği, Pendik, Soğanlık, Dolayoba, Yayalar köyü kabristanlığına defnedilmişlerdir.

 

Nûsret Babamın kitapları:

1. Divan.

2. Vecizeler.

3. Tasvvufta aşk ve gönül.

4. Esmaül Hüsna.

5. Rah-ı aşk.

6. Mektuplar, ve diğer yazıları.

7. Ayrıca yayınlanmamış bir çok şiirleri de vardır.

Nusret Tura Hazretleri Rahmiye Tura Hanimefendinin mezarlari

Terzi Babam, Nûsret Babamın, büyük Arif ve sonsuz Hakk muhab-betlisi zarif, kâmil bir zat olduğunu bizlere her zaman ifade eder, onu ve Rahmiye annemi rahmetle yadeder idi.

 

Rahmiye annemin ailesinin Tekirdağlı (4) çocuk sahibi Küçük Ahmet ailesi olduğunu belirtmiştik.

Bu ailenin en büyük çocuğu Emin Efendi, onun küçüğü Rahmiye Ha-nım, onun küçüğü Sadık Efendi, ve en küçükleri ise, Mehmet Efendi idi, diye devam eden Efendi Babam;

Emin Efendinin (yani büyük amcamın) 2 erkek, 1 kız;

Rahmiye hanımın (yani halamın, yani annemin) 1 kız, 1 erkek;

Sadık Efendinin (yani Babamın) 3 erkek;

Mehmet Efendinin (yani küçük amcamın) ise, 1 kız, 2 erkek evlâtları olmuştur.

Onların da torunları vardır, diye ilâve ederek bizlere bildirmiştir.

 

Küçük Ahmet ailesinin (3) üncü çocuğu olan Sadık Efendinin Ahmet, Necdet, Cevdet, isimli üç çocuğundan (ortancası) olan kendisini (Necdet beyi) Nûsret Efendi, yerine bırakarak Hilâfetini ve emanetlerini, (ki “Tac-ı şerif, Cübbe, Kemer, bazı evraklar ve duvar halısı Yasin-i Şerif”tir,) ona tevdi etmiştir.

 

Bu vesile ile de o kanaldan gelen Hilâfet Tekirdağına gelmiştir. Bu hususlarda daha geniş bilgiler ileriki sayfalarda gelecektir. Böylece Terzi Babam Nûsret Babam ile hem zahir hem de batın bağı olduğunu biz-lere bildirmiştir.

Diger degerli Buyuklerimizin Kabirleri

Mustafa Safi Babamizin Kabri serifi:

Helvaci Baci / Helvaci Ana validemizin kabri:

Pirimiz Hasan Husameddini Ussaki hazretlerinin hanimi Helvaci bacimiz su an Kasimpasa daki dergahimiza yakin bir mahallede yatmaktadir.

 

Nihat Efendinin Kabri:

Uzun yillar Pirimiz Hasan Husameddini Ussaki hazretlerimize, ve bulundugu asithanemize hizmetleri gecmis bir buyugumuzdur. Su an kabri asithaneye yakin bir kabristanda, Hazmi Tura babamizin yanindadir.

faydali diger linkler :  

www.terzibaba.com

www.ussaki.com

sorulariniz icin iletisim adresi :  editor@necdetardic.info

 

 

Sayfa Basina gidis