G Ö N Ü L D E N E S İ N T İ L
E R
TERZİ
BABA (1)
NECDET ARDIÇ VE NECM (YILDIZ) SÛRESİ
Neml Sûresi 27/40. âyet
ó©£2 ‰
¡3¤š Ï ¤å¡ß a ˆ¨ç
“haza min fadli rabbiy”
(bu rabbimin fazlındandır)
DERLEYEN ve YAZAN
Ç. H. U.
NECDET ARDIÇ
İRFAN SOFRASI
Tasavvuf Serisi 12
G Ö N Ü L D E N E S
İ N T İ L E R
¡ágggggî©y
£ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡¡é¨Ü¨£Ûa ¡ággggg¤¡2
bismillahir rahmanir rahiymi
Mü’min Sûresi
40/41. Âyet
¡ñì¨v £äÛa ó Û¡a ¤á¢×ì¢Ç¤… a ó¬©Û b ß
¡â¤ì Ó b í ë
6¡‰b £äÛa ó Û¡a ó¬©ä ãì¢Ç¤† m ë
ve ya kavmi maleyi ed’uküm ilennecati
ve ted‘uneniy ilennar
“Ey kavmim! Başıma gelen nedir?
ben sizi necat’a (kurtuluşa), (cennete) davet ediyorum,
siz ise beni nar’a (ateşe) çağırıyorsunuz.”
TERZİ BABA ( 1 )
NECDET ARDIÇ VE NECM (YILDIZ) SÛRESİ
DERLEYEN ve YAZAN
Ç. H. U.
NECDET ARDIÇ
İRFAN SOFRASI
Tasavvuf Serisi 12
30.09.2004
MEKKE
B E N İ M L E
Beni ben ettim, beni benimle, beni ben
Göğsüme koydum da, bir ben.
Beni ben ettim, beni benimle, beni ben
Gayrı komadım hiç arada,
Seni sen ettim, orada seninle, seni sen.
Huuu dedim, hep birlikte, sana, bana, o’na.
O’nu da, huu ettim, benimle, seni, beni, benimle ben.
N. A.

31/12/1997
Çarşamba
Terzi
Babamların evinde
(Tarık)
25/04/1983
TERZİ BABA
NEDİR (?)
Varlık
nedir - - - - - - - - - - -
® ?
Yokluk.
Yokluk nedir - - - - - - - - - - -
® ?
Varlık.
Her ikisi nedir - - - - - - - - - - ® ?
Ulûhiyet.
Kul nedir - - - - - - - - - - -
®
? Rabbani zuhur.
Rab
nedir - - - - - - - - - - - -
® ? İnsani zuhur.
Her
ikisi nedir - - - - - - - - - - -
® ?
O.
O, nedir - - - - - - - - - - - -
® ?
Kendini seyretmek.
Biz nedir - - - - - - - - - - - - ® ?
Lâtifeli yakınlık.
Siz nedir
- - - - - - - - - - - - ® ?
Lâtifeli uzaklık.
Ben nedir - - - - - - - - - - - - ® ?
Ya ben, nedir?
Basar nedir - - - - - - - - - - -
® ?
Zahir görmek.
Basiret nedir - - - - - - - - - - -
® ?
Bâtın görmek.
Her ikisi
nedir -- - - - - - - - - -
® ?
Tek görüş.
Hac nedir
- - - - - - - - - - - ® ?
Seyri İlâllah.
Mi’rac nedir -- - - - - - - - - - ® ?
Seyri Fillâh.
Her ikisi nedir - - - - - - - - - - -
® ?
Zati seyran.
Hayat nedir - - - - - - -
- - - - ® ?
Yaşamak.
Yaşamak nedir - - - - - - - - - - -
® ?
Duymak.
Duymak nedir - - - - -
- - - - - ® ?
İkilik – Çokluk.
Çokluk
nedir - - - - - - - - - - - ® ?
Öyle bir şey yok ki.
Can nedir
- - - - - - - - - - -
® ? Canan.
Canan nedir - - - - - - - - - - - -
® ?
Cihan.
Cihan nedir - - - - - - - - - - - -
® ?
İlâhi Cemâl.
İlâhi
cemâl nedir - - - - - - - - - ® ?
Zati kemâl.
Zati
kemâl nedir - - - - - - - - -
® ?
Nüzul ve Uruc.
Onlar nedir - - - - - - - - - - -
® ?
Zati keyif.
Zati
Keyif nedir - - - - - - - - - - ® ?
Sende üzüntü bende sevinç.
Bende üzüntü sende sevinç.
Ben, sen nedir - - - - -
- - - - - ® ?
İçim ben, dışım sen.
İç, dış var mı - - - - - - - - - - -
® ?
İtibaridir.
İtibari nedir - - - - - - - - - - - -
® ?
Vehmetmek.
Vehim nedir - - -- - - - - - - - -
® ?
Değişik zuhur.
Zuhur nedir - - -- - - - - - - - - ® ?
Kendini sevmek.
Kendini sevmek
nedir -- - - - - -
® ?
Başkası olmadığı içindir.
Âdem nedir - - - - -- - - - - - ®
? İlk neş'e.
İlk neş’e nedir - -
- - - - - - - ®
? "Venefahtü"
(Adem'e üflenen rûh)
“venefahtü” nedir - - - - - - -
®
? "küntü kenzen"
(Gizli hazine) idim
"küntü kenzen" nedir - - - - -
® ? "Â'ma"nın
görüşü
(zuhura çıkma)
O nasıl iş - - - - - - - - - - - - -
® ? Ehli bilir.
Ehil nedir - - - - - - - - - - - -
® ?
Yakıyn'lik.
Yakıyn'lik
nedir - - - - - - - - - ® ?
İdrake gelme.
Gitme var mı ki
gelme olsun - - - ® ?
Onu sen anla.
Yerin neresi - - - - - - - - - - -
® ?
Her yer.
Her yer var mı - - - - - - - - - - -
® ?
Yok.
Öyle ise - - - - - - - - - - - - -
® ? Ya, böyleyse.
Peki neyi sevmezsin - - - - - - - -
® ?
Bazen sevmemeyi.
Haydi yürü artık -
- - - - - - - ® ?
Nereye.
Dilediğin
veya dilemediğin yere - ® ? O nasıl iş.
Hangi iş - -
- - - - - - - - - - - -
® ? O
sadece bir Emir’dir.

(1965 Senesi
Adana’da çekilmiştir.)
Nusret Tûra Uşşâki Hazretleri
Sağındaki gençlik hâli ile Terzi
Baba,
Solundaki
Hakk’a yürümüş olan Güner Kombak.
(1965
Senesi Adana’da çekilmiş olan)
Nusret Tûra Uşşâki
Hazretlerinin
fotoğrafın arkasındaki
kendi
el yazısı ile yazılanın
orijinali

Nusret Tûra Uşşâki
Hazretlerinin
Fotoğrafın arkasındaki
Kendi el yazısı ile yazılanın
temize
çekilmiş hâli
Bîkesim ben sandı âlem, halbuki ben herkesim
Mihverim âlemlere, Hem de muhîti âlemim
Kâ’be’ye dikkatle baksa hacılar,
zatımı görür
Didede olmazsa fer, her bir nefeste öldürür,
Kime yazmıştım bu beyti, kimlere oldu nasip
Haydi Necdet gayret eyle bekliyor zira HABİP....
Nusret Tûra Uşşâki
1965
Kelimeler :
Bîkes
:
Kimsesiz.
Dide : Göz.
Mihver
: Eksen, merkez.
Fer : Parlaklık,
aydınlık
Muhit
: Etrafını
çeviren. Habib
: Seven, sevgili, dost.

NUSRET TÛRA UŞŞÂKİ HAZRETLERİ
İnsân isen gel maşuku seyret.
Fâni vücûd’u bâki’ye devret.
Mahbûb’u Hakk’sın ilminde zevket.
Yorulma gitme celâl’e doğru.
N. T.
Hazretin
bu resminin arkasındaki kendi el yazısı ile
yazdıklarının ori-ginali ve türkçe tercümesi, arka sahifeye
dökülmüştür.
Bu
vesile ile, yazının tetkiki yaptırılıp, neticesi
aşağıya aynen kon-muştur.
Tetkik :
Belge, hatt-ı rık'a tarzında kaleme
alınmış kısa bir mektûb (rıka') olarak görülmekte;
belgenin üzerine tarih, makam ve
yer keşide edilmemiştir. Bu durum belgenin elden teslim edilebileceğinden ve/veya tarafların
birbirini yakinen tanıyor olmalarından kaynakla-nıyor olabilir. Ayrıca kelimelerin sadeliğinden
kullanılan malzeme
kalitesinden belgenin yakın tarihli olduğu söylenilebilir.
Hazretin resminin
arkasındaki kendi el yazısınının orginali :

Hazretin resminin
arkasındaki kendi el yazısınının türkçesi
Bismi
Geçmiş nefsler ezeliyyete, gelecek nefsler
ebediyyete aid olup,
şu nokta-i vücudumuz iki ânın birleştiği bir lâhzedir. Görünce 65 senelik bir hayât süresince ne ma'nâlı ne
neş'eli ne gamlı
demler geçmiş, fa-kat ne gam ey evladlarım Rabbimin huzûrunda memnûnum, mesrû-rum Mevlâm size de huzûrlar sa'detler hüsn-i hâtimeler ihsân buyur-sun. âmin.
N.Tûra
Kelimeler :
Ân
: Lâhza, göz ucu ile bir
kere bakıncaya kadar geçen süre.
Bismi : Allah'ın ismiyle.
Ezel : Başlangıcı
olmayan geçmiş zaman.
Ebed : Sonu olmayan gelecek
zaman.
Hüsn-i hâtimeler : Son nefeste kelime-i
şahâdet getirme.
İhsân : İyilik.
Lâhze : Lâhza, göz ucu ile bir kere bakıncaya kadar geçen süre.
Mesrûr : Memnûn, sevinmiş
Mevlâ : Allah, efendi, sahip.
Nefs : Hayat, can, insân.

NECDET ARDIÇ UŞŞÂKİ
09/11/1999 Salı
Mekke (Kâ’be)
ATAYIM
DEDİM
Bir şeyler atayım dedim,
Herkes bir şey atıyorken.
Bir şeyler satayım dedim,
Herkes bir şey satıyorken.
Gelmişim çün bu aleme,
Hem dert verip derman için.
Düşse gönüller şuleme,
Hep yanarlar için için.
Şu zamanda doğdun, derler.
Ben doğmadım o zamanda.
Doğan şu cesettir, derler.
Ben bakîyim her zamanda.
Çekmişim varlık perdesin,
Sen var olmuşun arada.
Şimdi geriye dönüş var,
Sen, ben olmandır sırada.
Ufkunu geniş tut ey zahit,
Bildiğin gibi değil işler.
Alemde "Ben"dir tek vahit,
Her şeyi isimlerim işler.
Salarsam Mudil ismimi,
Bulamazsın bir tek mü'min.
Her şey inkâr eder beni,
Sanma elindedir imân.
Eğer çıkarırsam Hâdî'yi,
Cümle zuhurda ortaya.
Herkes bulurdu Bâkî'yi,
Gayrı kalmazdı arada.
Celâlimi açsam bir an,
Kalmaz ortada zahirim.
Altüst olur bütün âlem,
Ben yine benle bakîyim.,
Cemâlimi eğer açsam,
Mest olurdu bütün âlem.
Ta haşra dek ayılmazlar,
Çekmişler, derdin hepsi dem.
Zatımla bassam zemine,
Kaldıramaz vallah beni.
Bir nefes alsam yeniden,
Nefes-i Rahmân almaz beni.
Allah dediler ismime,
Anlamadı kimse beni.
İnsan dediler cismime,
Sallamadı kimse beni.
İster deli de, ister mecnun,
İster velî de, ister cünun.
Ne dersen de, hep öyleyim,
Ben zannına göreyim.
TERZİ BABA
İ Ç İ N D E K
İ L E R
Benimle
...........................................................
.
Nedir (?)
...........................................................
.
Bîkesim .............................................................
.
Atayım Dedim
.....................................................
.
İçindekiler
.........................................................
. 01
Önsöz
...............................................................
. 03
İthaf
..................................................................
. 06
Başlarken
..........................................................
. 08
Halvet Ve Halvetilik
..........................................
. 09
Kıymetli Okuyucum
............................................
. 15
Terzi Baba Kimdir ?
..........................................
. 19
Hazmi Tûra’nın Huzurunda ................................
. 25
Nûsret Efendiye İntisabı
...................................
. 26
Şeyhimle Son Kadir Gecesi
.................................
. 29
Ulu Dergâhına Geldim
........................................
. 36
Terzi Baba Dönemi
.............................................
. 37
Terzi
Babanın Şahsiyet Ve Kişiliği
..................... .
39
Sohbetleri Ve Yerleri
.........................................
. 43
Ailesi
.................................................................
. 49
Nüket Anne
……...................................................
. 50
40. Yıl Dönümü
…...............................................
. 53
Eserleri
.............................................................
. 61
Seyehatleri Ve Kâ’be Notlarım
............................ .
66
Boş Çevirme Ellerimi Yâ Rasûlûllah
.................... . 67
Konya Ziyaretleri
…............................................
. 70
1986 Ağustos Yaz Tatilinden Esintiler
............... .
73
Mûsâ (A.S.) Duası
..............................................
. 74
Hz. Peygambere Olan Hitablar ............................
. 75
Kâ’be Notlarım
...................................................
. 82
Nedir Dediler
.....................................................
. 84
Son Sabah ..........................................................
. 91
Meydane Gel
.......................................................
. 94
Urfa İbrahim
......................................................
. 96
SÛriye – Irak Seyahat Notları –
Başlangıç ......... .
98
Bazı Hatıralar
...................................................
. 115
Şekerci Dede
......................................................
. 127
Bazı Zuhuratlar Ve Tecelliler
............................ .
129
Sayıların Dilinden
............................................
. 136
Ne Dediler
........................................................
. 174
Güldeste’den Bir Demet
......................................
. 217
halvetten Notlar
...............................................
. 220
Seyr Hakkında
...................................................
. 233
Görülen Kerametler
...........................................
. 239
İzmirden Küçük Bir Nefes
....................................
. 253
Hilâfet Ve Mertebeleri
.......................................
. 256
Necat Nedir ?
.....................................................
. 267
Son Söz ..............................................................
. 273
Silsile-İ Şerife
....................................................
. 278
Necm Sûresi
.........................................................
. 281
Ö N S Ö Z
Kıymetli
Gönül Dostlarım,
Elinize
alıp okumaya çalıştığınız bu kitap sizleri
bir gönül dostu ile tanıştıracak ve onun manevi ikliminde hikmet
ve esrar dolu bir yolculuk yaptıracaktır.
KİMDİR BU GÖNÜL DOSTU?
Bu
gönül dostu, son dönemin büyük mutasavvıf ve velîsi, İnsân-ı
Kâmil, âriflerin incisi Hazreti Pirimiz Necdet Ardıç
Uşşâki “Terzi Baba” efendimizdir.
Büyük
gayretlerle ve özenle derlemeye çalıştığımız bu
kitabımızın ana teması Hz. Pirimiz Necdet Ardıç
Uşşâki Hazretlerini sizlere tanıt-maya çalışmak,
sevdirmek ve gönüllerinize misafir edebilmektir, in-şallah bu kitabı
okuduğunuzda yakıyn bir bilgi ve hâl ile onu tanıyacak,
idrak edecek ve muhabbet duyacaksınız.
Pirimiz
Necdet Ardıç Uşşâki Hazretlerini sizlere anlatırken,
yakın çevresi ve müntesipleri ona "TERZİ BABA" diye
hitap ettiklerinden, biz de aynı ismi kullanıp "TERZİ
BABA" diyeceğiz.
İslâm
Tasavvuf tarihini ve seyrini incelediğimizde; bu faaliyet içinde yer alan
birçok tarîkat, cemaat ve gurupların mevcudiyetini görüyoruz. Özel ilgi
alanım olması hasebiyle bu tasavvufi hareketleri yakından
tanıma ve inceleme fırsatı buldum. Amaçlarını ve
sistemlerini öğren-meye çalıştım.
Bunların
hepsi kendi mertebeleri gereği, İslâmın içerisindeki yerle-rini
almışlardır. Ancak yüce dinimiz İslâmiyetin gerçek hedefi,
kişiye mi’râc yolunu açıp onu Tevhid ve Vahdet
idrakine eriştirmektir. Yegâ-ne görevinin de bu olması
lâzımdır.
Bunun
da ancak daha önce bu seyri tamamlamış kâmil bir velî ve ârifin
nezaretinde, bu yola hizmet etmekle olabildiğini, geçmişte de
gü-nümüzde de bütün uygulama ve çalışmaların bu istikâmette
olduğunu gördüm.
İşte
Terzi Babam da bu ilâhi vasıflarla muttasıf olmuş müstesna bir
zâttır. Diğer guruplarda bulamadığım Tevhid,
irfaniyet, güzel ahlâk ve muhabbeti ancak onda buldum ve
gördüm.
Onun
gerek sohbetlerinde, gerekse eserlerinde hep ilham, hikmet, irfaniyet ve
muhabbeti buluruz.
Onun
sözleri çoğu zaman akıllarda inkılâp ve inkişaf meydana
getirir. Dinleyenlerde ise, derin bir hayret uyandırır.
O,
insân ve taşıdığı sırları Mârifetullah (Allah
bilgisi) ile ârifane bir şekilde gönüllere aktarırdı. Terzi
Babama bakanlar ve onu idrak edebi-lenler, “men reanî fekad reel hak” “Bana bakan
Hakk'ı görür,” sırrıyla, Necm
Sûresinde beyan edilen “in hüve illâ vahyun yuha” “O’nun konuşması ancak vahiy iledir,” vahiy hakikatinden olan il-ham sırrını müşahede
ederler.
“Sevgili gönül ehli kardeşim”,
Terzi Babamdaki bu ilâhi sırların bir nebze de olsa vaktiyle
açığa çıkmasını ve bilinmesini çok arzuladım.
Ge-nellikle, ârifler ve kâmil insânlar hep bu dünyadan göçtükten sonra
ha-tırlanır ve bilinmeye çalışılır. Oysa
onları hayatta iken bulup tanımaya, sevmeye ve faydalanmaya
çalışmalıyız.
Bu
anlayışlar içerisinde kendisinden (Terzi Babam’dan) gerekli ma-nevi
izni aldıktan sonra hemen bu işe koyuldum. Kendisinden
hayatını anlatmasını rica ettim, o da bana
çocukluğundan itibaren geçirmiş oldu-ğu safhaları
sabırla zaman içinde yavaş yavaş anlatmağa
başladı.
Onun
sohbet, hâl ve davranışlarındaki kemâlâtı ve
varidatları, çevre araştırmaları da olmak üzere, notlar
hâlinde toplayıp; ayrıca onunla ilgili kendi gönlümde tecelli eden
varidatları da anlatmaya karar verdim. Esasen benim ne kalemim, ne
de kelâmım onu anlatamaz. Onu yine o-nunla anlatmaya
çalışacağım.
Onun eşsiz nûraniyetini sizlere sunarken, aynı zamanda onun
gönlünden sizlere doğru bir muhabbet ipi uzatıyoruz. Temennim,
sizlerin de bu ipe tutunup onunla yolculuk yapmanızdır. Gayret
bizden, muvaffakiyet Allah'tandır.
Bu iddiasız derlememizi sizlere sunarken amacım kimseyi övmek ve
yüceltmek değildir. Hazreti Peygamberimizin "Şöhret
afettir" düstu-runu kendisine ilke edinmiş olan Terzi Babam da
bunu istemediği gibi buna ihtiyacı da yoktur. Ana gayemiz var
olanı, tespit edileni ve görü-neni tarafsız olarak sunmaktır.
Bu kitabımızın gerçek tasavvufu yaşamak isteyenlere
ışık tutacağı ve yol göstereceği kanaatindeyiz.
Allah'tan (c.c.) bu gizli hazinenin sırlarından hepimizi nasipdar
et-mesini, gönlümüzü ve ufkumuzu açmasını ve onu idraklerimize
yaklaş-tırmasını niyaz ediyorum ve bu görevi bana
verdiği için Terzi Babama ayrıca teşekkür ediyorum.
Onu Tanımakla Neler
Kazanacağımızı Bir Bilebilseydik!
Ya Rabbi, bu acizane çalışmamızdan meydana gelecek ma-nevi
hasılatı başta sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mus-tafa
(s.a.v.) efendimizin ve ehlinin, ehli beytinin rûhaniyetlerine hediye
eyliyoruz. Ayrıca Pirimiz Hasan Hüsameddin Uşşâki haz-retlerinin
ve ihvanının, üstadımız, Hz. Pirimiz Necdet Ardıç
Uş-şâki hazretlerinin ve muhterem eşinin ve de bu kitabın
hazır-lanmasında, yazılmasında, basılmasında
emeği geçenlerin cüm-lesinin rûhaniyetlerine hediye eyliyoruz, kabul eyle
ya Rabbi.
Amin.
10/08/2000
Perşembe
Ç. H. U.
İ T H A F
(Terzi Baba’ya ithaf olunur)
17.05.2001
Perşembe
Ç. H. U.
¡áî©yª £ŠÛa ¡å¨à¤yª £ŠÛa ¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¤¡2
bismillâhir rahmânir rahiym
Ne
zaman gönül haneme doğru hicret etsem O’nu bulurum. O’nu görürüm. O’nunla
konuşurum. O’nunla hareket ederim. O’nun nûruyla aydınlanır,
O’nunla var olurum. O’nun olmadığı ne bir mekân, ne de bir zaman
vardır benim için...
O’nun
ismini duyunca derin bir “Ahhh!” çekerim, O’nunla yer, O’nunla
içerim, O’nunla uyur, O’nunla uyanırım. Özüm de O’dur, sözüm de
O’dur.
Ey
Âriflerin ve muhabbetin menbaı, Velâyetin hâtemi, canımın
ca-nanı, gönlümün sultanı, Ya Hazreti Pirim!
Şu
benim divane gönlüm senin muhabbet oklarınla
yaralandığından bu yana dermansız bir derde
yakalandım.
Ya Hazretim! Ben sana
müştakım. Suya muhtaç olanların, suya ka-vuşabilmenin
hasreti ile yanmaları gibi ben de her an seni bilmenin, sa-na
ulaşmanın, seni görmenin hasreti içerisindeyim.
Senin
muhabbetin bir sarmaşık gülü gibi bütün varlığıma
sarıldı ve kucakladı. Senden gayrıya bakamıyorum
çünkü gözlerim bağlandı.
Seni
hayatıma hayat kıldım. “Necdet” ismini kendime mi’râc
eyle-yip başıma tac yaptım.
Senin
huzuru dergâhına girip de güzelliğinden sarhoş olmayan gönül
gönül müdür?
Ey aşıklar yolunun efendisi,
Ey esrâr-ı bâtının nâtıkı,
Dillerde
okunan sensin, “venefahtü”deki Rûh sensin. Kevser gibi ezelden
ebede doğru akan sensin. Derdine derman arayanların dermanı
sensin.
Dervişin
zikri 28 harfin Elifi, Muhammedin gözlediği Hakk’ın habibi, Alîmin
ilmi, Hâlimin hilmi sensin.
Safa
sende, vefa sende, takva sende... Sensiz hayat ise eza ve cefa
olur. Senden ayrı düşenlerin hâli nice olur?
Seni
bulan, bulur Hakk-ı
Seni
gören, görür Hakk-ı
-
Ya Hazreti Pirim!
Nûrundan
mest olup feyzinle doysam, zât-i tecellini rûhumda duy-sam...
Senin
yolun Hac yoludur. Bitmeyen bir yoldur. Ben ise sadece sana
yönelmekteyim... Lebbeyk Allahümme Lebbeyk...
Ey
can dostum! Senin güzelliğini seyretmek, senin gizli
lisânını du-yabilmek ne büyük saadet.
Bu
lisânın bir şelâle gibi çağlayarak zâtıma doğru
akması ne büyük zevk...
Ey
Can dostum...
Senin
sarayın hazine dolu. Ancak bugünlük benim kelâmım bitiyor.
Kûr’ânda yemin edildi
sana
Zaim kavmi dendi adına
Hasret
çekildi hep yoluna
Ahir zamanda
çıktın ortaya
TERZİ
BABA armağan olsun bütün canlara
Ey
Medinenin gülü !
Ağlayan
gözlerimin içinde gül, türlü renklerinle gönlüme dökül,
Sende
buldu bulanlar vuslatın neş’esini,
Her
gece, her gün, her saate varlığın âyan (açık)
Seni
nasıl tanıtayım! Kitaplara sığmazsın ki,
Seni
aramak beyhûde, zamandan ve mekândan münezzehsin sen,
Dinleyin
Dostlarım...
Görün
Sahabe-i Kiramı Asr-ı Saadettir bu,
Erin
artık Necat’ınıza Fırka-yı Naciye’dir bu,
Seninle
herşey bir oldu, Gönül Mekke’sinin Fethi’dir bu.
17.05.2001
Ç. H. U.
B A Ş L A R K E N
¡áî©uª
£ŠÛa ¡æb À¤îª £'Ûa å¡ß ¡é¨Ü¨£Ûb¡2 ¢‡ì¢Ç a
¡áî©yª
£ŠÛa ¡å¨à¤yª £ŠÛa ¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¤¡2
euzü billâhi
mineş şeytanir raciym
bismillâhir
rahmânir rahiym
Rahmân
ve Rahim olan, her an herşeyi bilen, gören, gözeten, kuşa-tan
Allah'ın (c.c.) adıyla söze başlıyorum.
Muhterem gönül dostu kardeşlerim,
İrfan
bağına giriş, Allah yolunun öncülerine bağlanmadan ve
onların gösterdikleri hak yoluna girmeden imkânsızdır.
Onların ahlâk kurallarına ve dini tavsiyelerine uymadan gayeye
varılamaz.
Şu
itirafımı içtenlikle, açıklıkla ve gönül
rahatlığı içerisinde belirtmek isterim, ki bu dünya hayatının
en güzel, en faziletli, en mükemmel ha-disesi; bir İnsân-ı Kâmile
gönül verip ona mülâki olmak, etrafında per-vane gibi dönmek, onun
ilâhiyat mektebinde irfan eğitimi almak ve böy-lece aslına rücu
etmektir.
Bu
hadisenin değerini ve kıymetini hiçbir şey ile ölçmek mümkün
değildir. Özellikle de her gün biraz daha yalnızlığa
doğru sürüklenen çağımız insânının en önemli
ihtiyaçlanndan birisi de budur.
Asırlardan
beri Kevser nehrini gönüllerden gönüllere aktaran, can-lara can katan,
özünde Tevhid, Allah bilgisi ve Allah sevgisi olan bu ilâ-hiyat mekteplerinden
birisi de Tarîkat-ı Âliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiy-ye'dir.
Bu
derlemeyi hazırlamaya karar verip üzerinde çalışma
yaptığım günlerde, Hazretimiz (Terzi Babam) bu kutsal
yolun kurucuları hük-münde olan Pirlerini ve mübarek şahsiyetlerini
de bu bölüme almamızın daha uygun olacağını
söylediler.
Biz
de bunu yerine getirirken bu gönül erlerimizi tanıyıp sevmenin,
özellikle bu istikâmette sülûk eden sâliklerin kendi yollarını bilme
ve tanımaları açısından, önemli olduğunu vurgulamak
isteriz.
H A L V E T VE H A L V E T Î L İ K
Halvet: Kapalı bir yerde yalnız kalma,
tenhaya çekilme, tenhalık, yalnızlık, kimsenin
bulunmadığı yer anlamlarına gelir. Zahid ve
muta-savvıfların en belirgin özelliklerinden birisi, yalnız
yaşamayı tercih et-meleri ve Hakk'la olmak için halktan ayrı
kalmaya önem vermeleridir.
Mutasavvıflar
halvetin dini hayat açısından önemini göstermek için Hz.
Peygamberimizin halvetten ve yalnızlıktan
hoşlandığını, zaman za-man Mekke yakınındaki
Hira mağarasına çekilip burada inziva hayatı
yaşadığını ve itikâfa girdiğini ifade ederler.
Sevgili
Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) henüz risâletle vazife-lendirilmezden
önce yalnız başına tefekküre dalmak, Rabbini anmak is-terdi. Bu
maksatla da Hira mağarasına çekilir, Hira dağını
kaplayan ses-sizlik ve huzur içinde maddi hayatın bütün
kaygılarından, gürültülerin-den uzak kalır, derin
düşüncelere dalardı. Böylece içi açılır, hissiyatı
in-celir, kalbi sükünete erer ve artık her şeyi olduğu gibi
görürdü. Rû’ya-ları bile hakiki vakıaları ifade ederdi. Onun bu
hâlini gören araplar "Mu-hammed Rabbine aşık oldu"
diyorlardı. *(1)
Hz.
Peygamberimiz yaşının kırka varmasına kadar bu
tarzda hare-ket etmiş; onun senelerce süren bu derin tefekkür ve
riyâzatı kendisini en son peygamberlik görevini yüklenmeye
hazırlamış, rûhunu ilâhi hita-bı duyabilecek dereceye
ulaştırmıştı. Hz. Peygamberimizin mübarek
ha-yatlarının bu önemli kısmı Halvet ve Halvetiliğe
bakışa önemli bir ışık tutar.
Başlangıçta
toplum hayatını terk edip evinin bir köşesinde inzivaya çekilen
veya ıssız yerlerde yaşamayı tercih eden zahidler, daha
sonraki dönemlerde de bu adetlerini sürdürmüşler; bazı
mutasavvıf ve hakikat mensupları bu yolda onları takip ederek "halvet"i,
tasavvufî hayatın gerekli bir unsuru hâline getirmişlerdir.
Kahire'de
“Mukattam Dağı”,
Suriye'de
“Lukam Dağı”,
Beyrut'ta
“Lübnan Dağları”,
Filistinde
“Beytül makdis Dağları”,
Sina
Çölünde “Tûr Dağı” süfilerin inzivaya çekilip halvet
yaşadıkları meşhur yerlerdir. *(2)
*(1) Gazzali. “El Munkizu min ed-dalal” S. 65
*(2) “İbnül Cevzi IV”: 344-345
Halvetten
murad, gönül evini Allah'ın gayrından temizlemek, Hakk'ın
sayısız nimetlerini düşünmek ve O'na şükretmektir
(tefekkür, tezekkür ve şükür). Halvet, uzletten daha hususidir. Sûret ve
şekil bakımından itikâfa benzer, ancak itikâf gibi mescitte
yapılmaz. Halvet esnasında devam eden tefekkür ve zikir kulu Allah'a
yaklaştırır.
Mutasavvıflar
Kûr’ân-ı Keriym’de Müzzemmil (73)/8
›6
¦5î©n¤j m ¡é¤î Ûa¡ ¤3
£n j m ë Ù¡£2 ‰
á¤a¡Š¢×¤‡a ë ›X
“vezkurisme rabbike
ve tebettel ileyhi tebtiyla”
"rabbinin adını an (ibadetlerinde
O'ndan başka her şeyden kesilerek) yalnız O'na
yönel" *(3) âyetini ve benzerlerini halvete delil olarak
gösterirler.
Hz.
Mûsâ'nın Tûr-i Sina'daki kırk günlük çile içerikli
yaşantısı da hal-vete örnek gösterilebilir. Mutasavvıflar
halvette kalma süresini ortalama kırk gün (en az) olarak
belirtmişlerdir. Ancak günümüzün şartları göz önünde
bulundurulduğunda bu süreyi kısaltmak mümkün olabilmek-tedir.
Halvet
mutlak anlamda inzivaya çekilme ve dünyayı terk etme de-ğildir. Bu
yaşantıyı benimsemiş bir sâlik bedeniyle toplum içinde,
gön-lüyle de Hakk'la birlikte olmalıdır. Yani zahirde halk ile
bâtında Hakk ile olmalıdır. Üstadımız (Terzi Babam)
bizlere öğüt verirken "El
işte gönül dostta olsun. Halk içinde Hakk'la olun,” ifadelerini kullanırdı.
Kıymetli
okuyucum, bu satırların kağıda döküldüğü anlarda
gön-lümde şöyle bir tecelli vuku buldu. Yukarıda halvetin şekil
ve sûret ola-rak itikâfa benzediğini belirtmiştik. Üstadımız
Terzi Babamın yıllar önce bir halvetinde kendisinde vuku bulan
tecelli ve müşahedeleri de bu bö-lüme almayı düşünmüştüm;
ancak konunun hacmini genişleteceğinden daha sonra gelecek olan
ilgili yerde tamamını vermeyi uygun bulduk.
Halvetiyye ise, evliyanın büyüklerinden
Siraceddin Ömer bin Ekme-leddin Lâhici'nin tasavvufta takip ettiği yoldur.
Kendisine kısaca Pir Ömer Halvetî de denilir. Zamanının
büyük bir kısmını halvette geçir-diği ve halvette
kalmayı çok sevdiği için kendisine "Halvetî"
lâkabı verilmiştir.
Lemazat'ta
Ömer Halvetî'den bahsedilirken, onun yedi kere hacca gittiğini,
sahrada dolaşırken, bir gün çok büyük bir çınar ağacı
görüp halvete niyetle 40 erbaîni (40x40) birbiri ardınca burada
tamamla-dı-ğını, tesis ettiği yolun adına "Halvetiyye"
denilmesinin sebebinin bu olduğu rivâyet edilmektedir. *(4)
*(3) “Müzemmil”
73/8
*(4) “Lemazat” S. 155
Pir
Ömer Halvetî gündüzleri boş vakitlerini mürşidine hizmette geçi-rir;
gece yarısından sonra dağa çıkarak, teheccüt
namazını, zikir ve te-fekkürünü burada ifa ettikten sonra tekrar
dergâhına dönerdi. Halve-tiyye yolunda sâlikin her gün okuduğu
zikirleri, duaları ve virdleri var-dır.
Ayrıca
haftanın veya ayın belli günlerinde de dergâh ve tekkelerde sohbet,
cehri zikir ve devranlar yapılırdı. Halvetiyyede nefsin
kötülük-lerden ve günahlardan arındırılması esastır.
Tasavvufta
önem verilen "az yeme, az konuşma, az uyuma, in-ziva, fikir,
zikir, mürşide gönülden bağlanma" ilkelerine halvetilik-te
hassasiyetle uyulur.
Müşahede mertebesine ulaşmak için mücahede
şarttır. Abdül Ka-dir Geylani Hazretlerinin Risâle-i
Gavsiyesinde, Cenâb-ı Hak "Ya Gavs, kim mücahededen
mahrum ise, ona müşahedeye yol yoktur," buyurmuştur.
Halvetiyye
yolunun özünde Tevhid görüşü ve anlayışı hakim
oldu-ğundan kendisinden doğan kolların birçoğu Muhyiddin-i
İbn'ül Arabî'nin "Vahdet-i Vücud" görüşünü
benimsemişlerdir.
HALVETİYYE
Hz. Pir Ömer Halvetî'nin vefatından (1397) sonra bir-çok kola ve
şubeye ayrılmış olup Anadolu, Suriye, Mısır, Balkanlar
ve Kuzey Afrika'ya yayılmıştır.
Sarı Abdullah Bosnevi "Semaratül
Fuad" adlı eserinde;
“Halvetiyyeh” kelimesinin;
(hı)
sının sivadan kalb kuvvetine,
Ü
(lâm) ının
zikir lezzetine,
ë
(vav) ının zahir ve bâtını
korumak ile ahde vefaya,
n (te)
sinin temkine
ï (ye)
sinin usre/zorluklardan sonra yesir/kolaylığa
é (he)
sinin ise, müşahedeye delâlet
ettiğini zikreder.
Halvetiyye
yolunun ve fikrinin önemli kollarından birisi de Uşşâki-liktir.
Âşıklar yolu anlamına gelen Uşşâkilik yolunun
kurucusu ise, evliyanın büyüklerinden Hz. Pir Hasan Hüsameddin'dir.
1475
yılında Buhara'da doğan Pir Hasan Hüsameddin Hazretlerinin
soyu Peygamber Efendimizin torunu Hz. Hüseyin'e kadar ulaşır.
Hüsameddin
Uşşâki ilk tahsilini babasının himayesinde tamamladı.
Babasının vefatıyla birlikte ticaretle uğraşmaya
başladı. Rivâyete göre bir gece rû’yasında kendisine şöyle
denilir; "Boş yere ticaretin zah-metini çekmek, hakikat ehli için
zarar ve ziyandır. Arzun ahiret ticareti yani Allahu Tealâ'ya kavuşmak
olsun. Sonsuz sermayeyi elde etmek için dünya mallarından yüz çevirip
Anadolu şehirle-rinden Erzincan’da oturan Seyyid Ahmed Semerkandi
hazretle-rine teslim ol."
Bu
manevi işaretten sonra babasından kalan bütün mallarını ve
tica-ret hayatını kardeşlerine devredip Anadolu'ya gelir, ilk
olarak Erzincan'a gelen Hüsameddin Uşşâki o sırada bu
şehirde bulunan Seyyid Ahmed Semerkandi'ye bağlanarak dersler almaya
başlar. Kısa sürede tasavvu-fun yüksek derecelerine ulaşarak
kemâle erer. Yine hocasının emri üze-rine Uşak şehrine
yerleşti. Kendisine "Uşşâki" denilmesinin
sebeple-rinden biri de budur.
Hasan
Hüsameddin Uşşâki hocasının vefatından sonra talebe
yetiş-tirmeye başladı. Sultan III. Murat Han'ın davet ve
ricaları üzerine İstanbul'a gelip Kasımpaşa'da yaptırılan
dergâha yerleşti. Bu arada İs-tanbul'da bulunan evliyanın
büyüklerinden Ümmî Sinan hazretleriyle de görüşür. Bu zât ona halvetîlik
yolundan hilâfet verir. Hocası ise ona Kübreviyye ve Nûr-i Bahriyye
yolunun hilâfetini vermiştir. Hüsameddin Uşşâki de bu iki
yolu birleştirerek Uşşâkilik yolunu kurmuştur.
Hasan
Hüsameddin Uşşâki hac farizasını eda edip dönerken Konya'
da vefat etmiştir. Vasiyeti gereği İstanbul'a getirilerek
Kasımpaşa'daki dergâha defnedilmiştir.
Kasımpaşa'daki
bu dergâh çeşitli onarım ve tadilatlar neticesinde bu günkü konumuyla
Hz. Pir Hasan Hüsameddin Uşşâki'nin türbesini de içinde bulundurarak
hizmet vermeye devam etmektedir.
Söz
buraya gelmişken, daha evvelce bir müddet kapalı ve
bakımsız kalan dergâhın bu günkü hâle gelmesinde, kendini oraya
adamış olan, türbedar Nihat Öşün beyin büyük emeği
olmuş, 25 yıl boyunca binanın tamiratını ve
tezyinatını sağlamış ve 25 yıl boyunca dergâhta
ezanlar okumuştur. Ne yazık ki kendisi 25 yılını
verdiği bu yerden, fuzûli işgal gerekçesiyle,
uzaklaştırılmıştır. Bu
uzaklaştırılma neticesinde birçok sür-tüşme ve dedikodu
olmuş. Daha sonra mülki amirlikler tarafından Tür-benin hizmet
bölümündeki üst katlar yıktırılmış, Türbe son haliyle
böy-lece kalmıştır.
Bir
rivâyette şöyle anlatılır; Kasımpaşa'da
Uşşâki Hazretlerinin der-gâhının yakınında Ali
Efendi isminde bir zât vardır.
Ali
Efendi misk satıcılığı yaparak geçimini
sağlıyordu. Ali Efendi hac farizasını eda etmek için
Mekke'ye gider. Hacı olduktan sonra Medine'ye geçip Hz. Peygamberimizi de
ziyaret etmek ister. Ancak, ayaklarında meydana gelen
rahatsızlık gitmesini engeller. Bu duruma çok üzülür. Bir gece
rû’yasında Peygamber Efendimizi görür. Peygamber Efendimiz Ali Efendiye, "üzülme
sakın! Kasımpaşadaki evlâdım Hüsameddin'in kabrini ziyaret
et; O’nu ziyaret beni ziyaret gibidir," buyururlar. Sonra
istanbul'a dönen Ali Efendi her gün işe gidip gelirken Uşşâki
Haz-retlerinin kabrini ziyaret etmeyi kendine vazife edinir. Ölürken de bunu
çocuklanna vasiyet etmiştir.
Uşşâki
yolunun kurucusu ve ilk Piri olan bu mübarek zâta karşı
üsta-dımızın (Terzi Babamın) derin bir muhabbeti
vardır. Fırsat buldukça onun Kasımpaşa'daki kabrini
ziyarete gider; orada zikir, sohbet ve mu-habbet meclisleri oluştururdu.
Tarikat-ı
Âliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyye'nin bir başka önemli
şahsi-yeti ise, Hz. Pir Abdullah Selâhaddin Uşşâki'dir.
Anadolu'da yetişen büyük velilerimizden birisidir.
1705
yılında Rumeli'deki Kesiyre kasabasında doğdu. 20
yaşına ka-dar Kesiyre'de kalıp ilim öğrendi. Zekâ ve
çalışkanlığı ile çevresinde hep ilgi uyandıran
Selâhaddin Uşşâki, Hekimoğlu Ali Paşanın teveccühünü
kazanarak onun mektup işleriyle vazifelendirildi. Hekimoğlu Ali
Paşa ile birlikte Mısır'a gitti.
Burada
özellikle Arapçasını çok ilerletti. Allah-u Tealâ'nın bir
ihsanı olarak gönlünde tasavvuf yoluna karşı bir rağbet ve
alâka uyandı. Her gittiği yerde tasavvuf ehlini arar, bulur ve
görüşürdü.
Bir
müddet sonra Ali Paşa ile tekrar İstanbul'a geri döndü. Rumeli'ye
görevi gereği giden Ali Paşa beraberinde Selâhaddin Uşşâki'yi
de götür-müştür. Edirne'ye vardıklarında kendisi Cemâleddin
Uşşâki Efendiyi zi-yaret etmiştir.
Selâhaddin
Uşşâki aradığı manevi sırların burada
olduğuna inanıp Cemâleddin Uşşâki'ye talebe olmuştur.
Selâhaddin Uşşâki artık kendini tamamen tasavvufa adayıp
Ali Paşanın yanındaki “mektup görevlisi” görevinden
ayrılmıştır.
Uzun
yılları mücahede ve riyâzatla geçmiştir. Sonra hocası
Cemâ-leddin Uşşâki kızını Selâhaddin
Uşşâki'ye vermiştir.
Bir
müddet sonra Selâhaddin Uşşâki İstanbul Tahir Ağa
dergâhına "şeyh" olarak vazifelendirilir ve uzun
yıllar burada kalıp görev yapar-ken dergâhın bir yangın
sonucu yanmasıyla, ailesiyle birlikte tekrar ho-cası ve
kayınpederinin yanına döner. Kısa bir müddet sonra da vefat et-miştir.
Rivâyetlerde
onun için şöyle denilir; "Selâhaddin Uşşâki
hoca-sından icazet aldıktan bir müddet sonra onun giydirdiği
hırkayı çıkardı ve sakladı. Ben o hırkayı
giyecek gücü ve kuvveti ken-dimde göremiyorum, dedi. "
Daima
gizlilik üzere yürüdü. Zamanında pek kıymeti bilinmedi. Bir gece
rû’yasında Muhyiddini Arabî Selâhaddin Uşşâki'ye dört
satırlık bir yazı okuttu. Bu yazılar; Şeriat, Tarikat,
Hakikat ve Mârifete dairdi. Uyandığında kendisinin bütün ilâhi
sırlara kavuştuğunu idrak etti. Selâhaddin Uşşâki'nin
200'e yakın eseri mevcut olup bunlar Arapça, Farsça ve Türkçe dilleriyle
yazılmıştır. Kabri ise uzun yıllar görev
yaptığı Tahir Ağa dergâhının bahçesindedir.
K I Y M E T L İ O K U Y U C U M !
Tarikat-ı
Âliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyye'nin günümüze doğru uza-nan
şeceresine baktığımızda ise, "TERZİ BABA
KOLU” ile karşılaşıyo-ruz.
Tasavvufî
hareketlerini incelediğimizde, tarikatların ve onların
kol-larının isimlerini kurucularından aldıklarını
görüyoruz. İşte Tarikat-ı Âliy-ye-i Halvetiyye-i
Uşşâkiyye'nin "TERZİ BABA KOLU” da ismini,
halkın ve sevenlerinin kendisine "Terzi Baba" diye hitap
ettikleri veliyyi mü-kerrem, İnsân-ı Kâmil, ârif-i billâh, sevgi
ve muhabbetine doyum olma-yan, Allah ve Rasûlünün ahlâkını üzerinde
taşıyan bir zât-ı muhterem olan Pir Necdet Ardıç
Uşşâki efendimizden almaktadır.
Burada
hemen şu soruyu sormak ve cevap aramak akla gelebilir.
Necdet
Ardıç Beyefendinin Pirliği nereden geliyor?...
Onun
Pir olduğunu nasıl bilip idrak edeceğiz?....
Bu
soruların izahına geçmeden "Pir" kelimesinin neyi
ifade ettiğini iyi bilmeliyiz.
Pir kelimesinin lûgatta, yaşlı,
ihtiyar, bir şeyin kurucusu gibi anlam-ları vardır. *(5)
Necdet
Ardıç Beyefendi ise, özünde “Vahdet” anlayışı olan
bu irfan yolunu daha da genişletip geliştirmiş, sırri
nitelikte olan noktaları da açığa
çıkarmıştır. Yeni ufuklar açarak mi’râc yolunu ve seyr-i
sülûk sis-temini çok açık ve anlaşılabilir, kolay tatbik
edilebilir bir mârifetullah bilgisi ile gözler önüne sermiştir.
Özellikle
de onun "İrfan Mektebi Hak Yolunun Seyir Defteri"
adlı eserini incelediğimizde bu yeniliği,
açıklığı ve derinliği görüp müşahede edebilmemiz
zor olmayacaktır.
Yine
bunun haricinde Necdet Ardıç Beyefendiyle belli bir müddet
ar-kadaşlık yapan, ona muhabbetle yaklaşan, onun sohbetlerine
devam edip nazarına mülâki olanlar, ondaki bu ilâhi vasfı “Pir”
sezgi, keşif ve derüni bir hâl ile anlayıp idrak edebilirler.
Muhterem arkadaşım;
Pirimiz
Necdet Ardıç Uşşâki hazretlerini sizlere takdim ederken onun
bazı vasıflarını da belirtmiştik. Onun
vasıflanndan bir tanesi de "Ârif" bir zât oluşudur.
*(5) Osmanlıca Büyük Lûgat
O
hâlde Ârif nedir? Kime denir? Ârifin belirli
vasıfları nelerdir? Bu kelimelerin gerçek
karşılığını bulup yerine oturttuğumuzda,
ifadeleri-mizin daha iyi anlaşılacağını umuyoruz.
Öncelikle,
kullanılan alîm, şeyh, mürşid gibi terimler “ârif”
söz-cüğünün karşılığı değildir ve onun
yerini de tutamazlar.
Şeyh ve mürşid, şeriat ve
tarikat mertebelerinde yol gösteren, rehberlik yapan, bazı
bilgileri öğreten anlamlarına gelirler.
Ârif ise, tanıyan, bilen, vakıf olan,
aşina olan, hâlden anlayan mâ-nâlarına gelmektedir.
Ârifin bilgisine, mârifetullah
(Allah bilgisi) denir.
Ârif, mârifet ehli kabul edilir
Ârif
ile diğerleri arasındaki fark, irfaniyet ile ilim arasındaki
fark gi-bidir.
Alîm, şeyh ya da mürşid, örnek ve
rehber edinilir.
Ârifle ise, hidâyete erilir ve
yaşanır.
Ârif, Allah'ı Allah'la bilir ve tanır.
Diğerleri
ise, kendi birimsel akıl, ilim ve nefisleriyle bilmeye
çalışır-lar.
Ârif, kâinat ağacının meyvesi
gibidir. Ancak ârifler de mârifet, görüş ve bilişlerinin
genişliğine göre farklı mertebelerde olabilirler.
Muhyiddin-i
Arabî hazretleri "Lübbül Lüb" adlı risâlesinde, "Bir
irfan sahibi hakikaten ârif olduğu zaman bir îtikad ile kayıtlanmaz. (Yani
bir kayda girmez.)" ifadeleriyle ârifi tanımlamaktadır.
Ârif, ahlâkî ve manevi arınma sayesinde sezgi
gücü ve derüni tec-rübe ile bilen ve anlayandır. Ondan bilen kendisi
değil, Allah'tır. O, “Allah'ın nûru” ile bakar ve
yalnız Allah ile meşguldür.
Kısaca
ârif, “Allah'ın konuşan dili, gören gözü, işiten
kula-ğıdır.”
Cüneydi
Bağdadi Hz. Ârifi şöyle tanımlar; "Ârif, kendisi
sustuğu hâlde içinde Hakk'ın konuştuğu kimsedir."
*(6)
Bu
vasıflara bürünmüş olan böyle mübarek zâtları bulmak,
tanımak çok zordur. Çünkü bilinen ve tanınan bir şekilleri ve
nişanları yoktur.
*(6) Sülemi. 157
Sizlere
takdimini yaparken zorlandığım, onun nûruyla
aydınlandı-ğım, yoluna yüzler sürdüğüm, “ârif-i
billâh” Necdet Ardıç Beyefendiyi idraklerinize sunuyorum.
Kıymetli okurum;
Bu
iddiasız derlememizin bazı bölümlerinde zaman zaman ebced he-sap
sistemi ve sayılarla bazı işlemlerin
yapıldığını ve ifade edildiğini göreceksiniz,
ileriki bölümlerde karşımıza çıkacak olan, ilgi ve
alâkanızı da çekeceğini umduğum "Ebced"
hesap sistemiyle ilgili olarak kısa bir açıklama yapmayı burada
uygun bulduk.
Ebced; Arap veya Kûr’ân alfabesinin veya
harflerinin taşıdığı sayı değerlerine
dayanan hesap sistemidir. *(7)
Ebced
hesabına göre her harfin rakkamlarla ifade edilen bir değer
karşılığı vardır. Dini metinlerde Ebcedin
kullanım sahasının Hz. Adem'e kadar gittiği rivâyet edilir.
Hz.
Peygamber devrinde de kullanılan Ebcedle ilgili olarak Hz. Ali
Efendimizin,
“teallemül
ebaciyde ve tefsîrîha feinne fî tefsiyriha lâ aciyb”
"Muhtelif ebced kaidelerini, sayılarını ve
kullanış usullerini öğreniniz. Çünkü onlarla birçok aciyibi
esrar zuhura gelir." *(8)
Ebced
sisteminin tasavvufta ayrı bir yeri olmakla birlikte, (astrono-mi, astroloji,
edebiyat, mimâri ve cifr) ilimlerinde de kullanılmıştır.
Özellikle Muhyiddin-i Arabî, Bursalı İsmail Hakkı, Saidi
Nûrsî gibi şahsiyetler ebcedi kullananların başında
gelir.
Ebced
hesabının tarihçesiyle ilgili olarak bu kısa açıklamadan
sonra bu hesap sistemini çalışmamızda neden kullandık onu
açıklayalım.
Bilindiği
gibi bu kitapta yer alan çalışmalar “Terzi Baba”yı
tanıtma amacına yönelik olduğundan, ondaki ilâhi kemâlat ve
vasıfları, sırri ni-telikte olan bilgileri ve hakikatleri zuhura
çıkarıp gözlerinizin önüne ser-mek istedik. İncelediğinizde
hayret ve hayranlığınızın artıp, onun
derin-liğine doğru yol alacağınız kanaatindeyim.
Tasavvufu
insânın kemâle ermesini temin eden bir vasıta olarak
düşünebiliriz. Domatesi bile daha iyi yetiştirmek için uzman
arandığı; hayvanların, bitkilerin daha kaliteli ve verimli
olması için labaratuar çalışmalarının
yapıldığı günümüzde insân yetiştirmek için ilgisiz
kalmak doğru bir davranış olmasa gerektir.
*(7) İslâm Ans. Cilt 10
*(8) Gizli ilimler C. I
İslâm
Dinini sadece sevap günah yönleriyle ele alırsak; onun Kâmil insân, iyi
insân yetiştirme özelliğini gözardı etmiş, Kûr’ânın
belirttiği din anlayışını ortaya koyamamış
oluruz.
Manevi
hastalıklarımızın doktor ve hekimleri Hazreti Peygambere
kesintisiz bir silsile ile ulaşan Kâmil insânlardır. Onlar gönül
sahiplerini terbiye etmek, kemâle eriştirmekle meşguldürler.
Onların bu özelliği rahmetin ve ihsanın ta kendisidir.
Tasavvuf
tarihinde yeni ufuklar açacak derecede mârifet ve fikir sa-hibi olduğuna
inandığım, Hakk'a giden yolda sâliki merkez olarak kabul edip
halka hep rahmet olmaya çalışan Kâmil insân “TERZİ BABA”
yo-lunda dost ile dost olmaya çalışalım.
Onun tadına ve seyrine doyum olmayan irfan sofralarını,
gönül kâ’besini ve Hakîkat-i Muhammedi'nin ondaki güzelliklerini anlamaya ve
yaşamaya gayret edelim. Bunun için de bizlere gerçekten işiten bir
kulak, gören bir göz, anlayan ve hisseden bir kalb vermesini; ilâhi muhabbet ve
sevgi ile yanmayan gaflet ehli kimselerin şekil ve merasim
dindarlığından korumasını Rabbimizden niyaz edelim.
30/11/2000
Perşembe
T E R Z İ B A B A K İ M D İ R ?
"Terzi Baba kimdir?" sorusuna cevap
aramak, onu daha iyi ve çok yönlü tanıyıp bilmek, hayat
akışını ve felsefesini öğrenebilmemiz için sizleri
yaşadığımız zamanın biraz gerilerine doğru
götürmek istiyorum.
Tarih: 15 Aralık 1938
Yer: Tekirdağ
Tekirdağ'ın
yerli ailelerinden olup da geçimini çiftçilik ve bağcılık
ya-parak sürdürmeye çalışan Sadık Ardıç Efendi ve Melek
(Meliha) Hanım' ın ortanca (ikinci) çocukları dünyaya gelir.
Orta hâlli ve mütevazi bir ha-yat sürdüren bu aile yeni doğan çocuklanna
baba Sadık Efendi ile Melek Hanım’ın ortak kararıyla "yiğitlik,
kahramanlık ve efelik" anlamına gelen "NECDET"
ismini verirler.
Böylece
Necdet, ağabeyi Ahmet ve sonraki yıllarda doğacak olan
kardeşi Cevdet ile birlikte Ardıç ailesinin içindeki yerini
alır.
Yıllar
yavaş yavaş geçmeye başlar. Çocukluk dönemini yaşayan
"Necdet" artık yedi yaşına gelmiş ve okula
gitmeye başlamıştır. Okul dönemiyle birlikte onun
doğuştan sahip olduğu; asalet, güzellik, akıl ve zeka
üstünlüğü gibi kemâl olgunluk hâlleri de kendisinde belirmeye ve görülmeye
başlamış, gerek okulda gerek çevresinde zeki, çalışkan
ve güzel ahlâklı oluşuyla ilgi ve alâka çekmeye
başlamıştır. Hatta ondaki bu olgunluk hâllerini gören
başöğretmeni ve matematik öğretmeni onu okul arkadaşlarına
örnek ve rehber öğrenci diye takdim ederken, birlik-te oyun
oynadıkları çocukluk arkadaşları ise, "yahu sen
nasıl bir ço-cuksun? Bize hiç benzemiyorsun, biz o kadar küfür
ettiğimiz hâl-de senin ağzından hiç küfür duymadık,"
diyorlardı.
O
çocuk iken diğer çocuklardan farklı idi. Gençliğinde de
döneminin gençlerine benzemedi. Küçüklüğünde arkadaşları hep
büyükler, yetiş-kinliğinde ise, hep gençler olmuştur.
İlkokul
yıllarının sonlarına doğru ise, kendi iç âleminde dini
duygular ve fikirler, Allah ve Peygamber sevgisi oluşmaya
başladı. Özellikle de Hz. Ali Efendimizin menkıbelerini ve
kahramanlıklarını anlatan kitapları okuyarak, onlara
karşı ilgisi ve muhabbeti artmaya başladı.
Yaşı
on ikiye gelip ilkokul dönemi bittiğinde Necdet'in arzusu oku-mak ve
yüksek tahsilli birisi olabilmekti. Ancak ailesinin o günkü şart-larda
(1950 Yılı) imkânları yeterli olmadığından onu
okutamadılar.
Geçimini
toprağa bağlı olarak sürdüren babası Sadık Efendi ise
oğullannın kendi mesleğini devam ettirmelerini pek istemez,
oğulları bir sanat ve meslek sahibi olsunlar düşüncesindeydi.
Bunun
üzerine amcası Mehmet Efendi de boşta gezmesin ve bir meslek sahibi
olsun düşüncesiyle o dönemlerde gözde bir meslek sayı-lan “terziliği"
öğrenmesi için Tekirdağ'da Hüseyin Kuymu (Kara Hüseyin) adında
bir terzinin yanına Necdet'i çırak olarak verir. Artık o-nun en
önemli hedeflerinden birisi iğne ile iplik arasında geçecek
olan terzilik mesleğini çok iyi öğrenip iyi bir terzi olabilmektir.
Daha
ilkokul yıllarında kendisinde başlayan din sevgisi ve muhabbeti
de iyice belirmeye başlamış; daha çocuk yaşlarında
olmasına rağmen beş vakit namazını düzenli ve cemaatle
kılmaya özen gösterirken bir yandan da dini eğitim ve öğretim
almak için Tekirdağ'ın tanınmış imam-larından
olan ve o dönemde merkez Çiftlikönü Câmii imam hatipliğini yapan Ahmet
Elitaş Hoca Efendiden Kûr’ân-ı Keriym ve dini bilgiler dersleri
almaya başlamıştır.
Kalbi çok rikkatli idi. Çocukluğunun bu
dönemlerinde, bir gün sa-bah namazına kalkamadığı için
peş peşe üç gün oruç tutmak su-retiyle nefsini terbiye etmeye
yönelmiştir.
O,
sabahları çok erken saatlerde kalkar, abdestini alır, Kûr’ân-ı
Ke-riym ve ilgili ders kitaplarını eline alıp, evlerine
yaklaşık iki kilometre uzaklıkta olan Çiftlikönü Câmiine fecrin
karanlığında yürüyerek gider, burada sabah namazını
cemaatle birlikte eda ettikten sonra hocasıyla o günkü Kûr’ân-ı
Keriym ve dini bilgiler derslerini çalışırlar ve günün ilk
saatlerinde başlayan mesâi için çarşıda bulunan terzihane
dükkânına geri dönerdi.
İşini
ve mesleğini severek yapıyordu. Çok çalışkan ve mârifetli
oldu-ğundan kısa sürede terzilik mesleğini ve inceliklerini
öğrenmeye başla-dı. Terzilik mesleğinde ilk ustası
olan Hüseyin Kuymu onda gördüğü ka-biliyet, çalışkanlık ve
güzel ahlâk için sık sık çevresine "Bu çocuk bir cevher ve
çok mârifetli" derdi.
Üç
yıl çalıştığı çıraklık ve kalfalık
dönemini tamamladığı bu terzihane dükkânında
ustasının da müşterilerinin de sevgi ve muhabbetini
kazan-mıştı. Terzihane dükkânının bir köşesinde
asılmış olan üzerinde şu mıs-ralann yazılı
olduğu tablo onu çok etkilemişti;
“Her seherde besmele ile açılır dükkânımız,
Hazreti İdris aleyhisselâmdır pirimiz
üstadımız.”
Her
okuyuşunda derunî hisleriyle etkilendiği bu mısralann
sırrını ve hakikatini yıllar sonra idrak edecektir.
Necdet'in
bu hâli ailesini de mutlu ediyordu. Özellikle çocukları için iradeli ve
şefkatli bir mürebbiye olan annesi Melek Hanım ise, oğlu
Nec-det'in mütedeyyin ve çalışkan hâli karşısındaki
sevincini eşi Sadık Efen-diye, "Bu çocuk bizi de adam edecek"
sözleriyle ifade ediyordu.
Aldığı
Kûr’ân-ı Keriym ve dini bilgiler derslerini epey ilerletince bu defa da
yine Tekirdağ'ın o dönemdeki meşhur kıraat
imamlarından olan merhum Behçet Toy Hoca Efendiden kıraat, huruf ve
tecvit dersleri al-maya başladı. Bu çalışmalarını
askere kadar sürdürdü. Kıraat ve huruf derslerine devam ettiği
dönemdeki birkaç hatıratı ise şöyledir:
[“Özel ve talim üzere bir çalışma
gerektiren bu dersleri için, bir gece evinin bir odasına kapanan Necdet,
sürekli olarak
¡áî©uª
£ŠÛa ¡æb À¤îª £'Ûa å¡ß ¡é¨Ü¨£Ûb¡2 ¢‡ì¢Ç a
áî©yª £ŠÛa ¡å¨à¤yª £ŠÛa ¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¤¡2
“euzü billâhi
mineş şeytanir raciym
bismillâhir
ahmânir rahiym”
sözünü
boğaz talimi yaparak defalarca tekrar ediyordu. Misafirlikten dönerken
kapının önüne geldiğinde, onun sesini duyan annesi, oğlum
Kûr’ân okuyacak onu sessizce dinleyeyim diye dış kapının
önünde bek-lemeye başlar.
Ancak
hep aynı cümleyi tekrar ettiğini duyunca da bir müddet sonra
dayanamayıp kapıdan içeriye girer ve oğluna da; “Kûr’ân
okuyacak-sın diye dışarıda bekliyordum, arkası yok mu
bunun?” der.]
Gerek
terzihane dükkânındaki çalışmaları gerekse dini bilgi ve
ilimler üzerindeki çalışmaları küçük yaştaki bedenine
ağır gelmeye başlamıştı. Nitekim o yaşlarda
iken işinden evine gelip gece saat 12 civarında yatsı
namazını eda ederken aşırı yorgunluktan secde hâlinde
iken uyuyup kalmış, dışarıdan evine gelen babası
Sadık Efendi onun bu hâlini görün-ce heyecanlı ve telaşlı
bir biçimde acaba oğluma bir şey mi oldu endi-şesine
kapılmış, yanına gelip seslendiğinde kendisinden cevap
alınca, onun namaz esnasında yorgunluktan uyuya
kaldığını anlayıp rahatla-mıştır.
Merhum
Behçet Toy Hoca Efendiden huruf ve talim dersleri aldığı
dönemlerde gerekli zaman ve mekânın olmayışından
dolayı, sesli olarak da çalışılması gereken bu
dersleri için, o zamanki Orta Câmi müezzini olan ve Necdet'i çok seven Ali
Efendi ona şöyle yardımcı oluyordu. Her akşam yatsı
namazı kılındıktan sonra müezzin Ali Efendi câmi
kapısını kilitleyip anahtarı câminin dışında
özel bir yere bırakıyordu. Gece 12 civarlannda iş mesâisini
bitiren Necdet anahtarı bırakılan yerden alıp câmiyi
açıyor ve derslerini ancak böyle çalışma imkânı
bulabiliyordu. Bazen de gecenin bu saatinde câmiyi açmak kendisine zor geliyor
ve biraz aşağıdaki Paşa Câmiinin dışındaki
son cemaat bölümünde ders ya-pıyordu.
Nitekim
bir gece onun Paşa Câmiinden gelen seslerini duyan gece bekçisi, acaba
câmide bir vukuat mı var endişesiyle sessizce câmiye gelip bir süre
Necdet'in başında durup tekrar oradan ayrılıp
gitmiştir.
Yıllar
yavaş yavaş ilerleyip 1953 yılına gelindiğinde
Necdet'in yaşı 15 olmuştur. 3 yıl boyunca
çalıştığı, çıraklık ve kalfalık
yaptığı ustasının yanında terzilik mesleği
adına öğreneceği başka bir şey kalmayınca, bu
defa öğrendiği bu sanatı daha da ilerletip geliştirmek için
ailesinin de iz-nini alarak İstanbul'a gitmeye karar verdi.
İstanbul'a
gittiğinde Beyoğlu'ndaki bir terzihane atölyesinde
çalışır-ken, babasının ablası olan ve Bebek
semtinde ikâmet eden halası Rah-miye Hanımların evinde geceleri
misafir olarak kalıyordu.
Artık
mücadelesi, gayesi ve gittikçe artan maneviyat ve dindarlığı
olan hayat çizgisi kendisinde oluşmaya başlamıştı. O
günlerde (19 – 53) sayı değerlerinin hayatını ne
kadar derinden etkileyeceğini bilemi-yordu.
İstanbul'da
çalıştığı yaklaşık 1 yıl zarfinda
evinde geceleri misafir olarak kaldığı halası Rahmiye
Hanımın eşi olan ve tasavvufi bir yaşamı olan M.
Nûsret Tûra'nın da çok dikkat ve nazarını çekmekte;
eniştesi, onunla konuşurken sürekli olarak "pehlivan"
diye övgülü hitapta bulu-nuyordu. Onun hakkında söylenen bu "pehlivan"
sözünün anlamı daha sonraki yıllarda çok iyi
anlaşılacaktır. Bir müddet sonra da, iş yerinin
bulunduğu caddeye “Hüseyin Pehlivan Caddesi” ismi verilmiştir.
Annesi
Melek Hanımın da rızasıyla İstanbul'da 1 yıl
kadar kaldıktan sonra tekrar Tekirdağ'a geri döndüğünde ise, bu
defa bayan terziliğine yöneldi. Zamanının değerini ve
kıymetini çok iyi bildiğinden işinden son-raki boş
zamanlannda ise, daha önceki yıllarda Kûr’ân-ı Keriym dersleri
aldığı hocasından bu defa Arapça dersleri de almaya
başladı. Yine aynı dönemlerde Tekirdağ'da
hafızlık çalışmalarına başladı, ancak
zamanının yetersizliği dolayısıyla bu
çalışmaları bırakmak zorunda kaldı.
Bayan
terziliğini epey ilerletip kendi terzihane dükkânını
açtığında yaşı henüz 18'dir. Bu yıllarda
babası Sadık Efendinin ani ölümü onu ve ailesini epey
sarsmıştır.
İstanbul'da
bulunduğu dönemlerde evlerinde misafir olarak kaldığı
halası Rahmiye Hanımın eşi M. Nûsret Tûra Bey, ondaki
özellikleri ve muhabbeti keşfedince, onu boşta bırakmamak ve
kendisine faydalı ola-bilmek düşüncesiyle, kendi mürşidi olan ve
aynı zamanda Fatih der-siâmlarından ve Süleymaniye Kütüphanesinin
müdürlüğünü de yapan, Uşşâki şeyhlerinden Hazmi Tûra
Uşşâki Efendiye gönderir. Hazmi Tûra Uşşâki
Hazretlerinin huzuruna, elindeki tanıtım kağıdıyla
giden ve kabul edilen Necdet Ardıç Bey böylece tasavvufi hayata, yani
gönül yolculuğuna da başlamış oluyordu.
Mürşidi
Hazmi Tûra Uşşâki Efendiye intisabından sonra mücadelesi,
çilesi, fedakarlığı, riyâzatı olan tasavvufi
çalışmalarına başladı. Fırsat buldukça istanbul
Fatih'te Keçeciler Caddesindeki Bedrettin Dergâhında ikâmet eden
mürşidini ziyaret ediyor, onun sohbetlerine iştirak ediyor-du.
Bu
ziyaretlerinden ve çalışmalarından çok memnun kalan mürşidi
yine bir ziyaret esnasında Necdet Bey'e şu sözlerle taltifte
bulunuyor:
"Oğlum, iki şeyinden memnun kaldım. Birincisi tasavvuf
çalışmalarına devam etmen, ikincisi ise, gördüğün (taç giyme ve Ihlas okuma v.b.) zuhuratlarındır.”
Alîm
ve ârif bir zât olan Hazmi Tûra Uşşâki Hazretleri haftanın
cu-martesi günleri ikindi namazını müteakiben de Beyazıt
Câmiinde Mes-nevi Şerif okutuyordu. Necdet Bey imkân buldukça cumartesi
günleri Tekirdağ'dan Beyazıt Câmiine gidiyordu.
1958
Yılına gelindiğinde yaşı 20 olan Necdet Ardıç Bey
askerlik va-zifesi için Ankara'nın yolunu tutar. Şimdiki adıyla
Cumhurbaşkanlığı Muhafiz Alayı Karargah Bölüğünde
24 ay süren askerliğini ifa eder.
Askerliği
süresince mesleği olan bayan terziliğini epey
geliştirmiştir. Özellikle de Ankara'da bu dönemde
tanıştığı Paris Terzilik Akademi-sini bitiren,
terzi Bekir Ceyhan'la birlikte uzun süre çalışmalar
yap-mıştır.
Askerlik
süresinin bitmesiyle birlikte geleceğiyle ilgili olarak da karar vermesi
gerekiyordu.
Ankara'da
kalıp mesleğini sürdürmesi için kendisine cazip teklifler sunulurken,
onun hedefi ya İstanbul'da kalmak ya da modanın ve giyi-min merkezi
olan Paris'e gidip mesleğini burada sürdürmek ve dünya çapında bir
terzi olabilmekti. Bir müddet Fransızca lisânını öğrenme
ça-lışmaları da yaptı.
O
dönemlerde bir karar vermesi gerekiyordu. Düşündü ve tasavvuf yönünün daha
ağır basmasıyla Hak yolunu tercih edip terhisiyle birlikte
Tekirdağ'a tekrar geri döndü. Hemen burada bir dükkân açıp bayan
ter-ziliği çalışmalanna devam etti. Zamanına göre çok iyi
ve ileri derecede giyim ürettiğinden, kısa sürede tanındı.
Çevre illerden gelen müşterileri kendisine "Tekirdağ'ın
Dior'u" lâkabını da takmışlardı. Bu arada
as-kerlik dönüşü ile birlikte tasavvuf çalışmalarının
yanında Arapça, tefsir, hadis ve fıkıh derslerini de devam
ettiriyordu.
Necdet
Ardıç Bey bir gün terzihane dükkânında dikiş makinesinin
başında çalışırken bir hâl ile
karşılaşıyor. Şöyle ki;
çalıştığı dikiş makine-sinde yüzü duvara dönük
iken birden duvardan Hazmi Tûra Uşşâki Haz-retlerinin silueti
beliriyor. Bunun üzerine hemen dikiş makinesini durdu-ruyor.
Mürşidi
kendisine sürekli "haydi oğlum, gayret oğlum... lâ ilâhe
illâllah... haydi gayret" şeklinde görünüp bir mesaj
veriyordu.
Bu
hâl geçtikten sonra ütü masasının yanına giden Necdet Bey ilginç
bir görüntüyle karşılaşıyor. O dönemlerde ütü için mangal
kömürleri kullanılmaktaydı.
Yere
doğru baktığında beyaz yer karolarının üzerinde
siyah kömür parçalarıyla çok açık bir şekilde çizilerek
yazılan,
Ê (ayn), ô (ye)
ve … (dal) harflerinin olduğunu görür.
O
anda bunların ne anlama geldiğini bilemez. Ancak unutmamak için
oradaki görüntüyü bir kağıda yazar.
Aradan
kısa bir müddet geçince mürşidi Hazmi Tûra Efendiyi ziyaret için
İstanbul Fatih'teki, dergâh olarak da kullanılan evine gider.
Kapıyı
çaldığında Hanımı “Mürşide Anne” kapıyı
açar.
İçeriye
girip 5-10 dakika oturduktan sonra Necdet Bey Mürşide Ha-nıma, "Efendi
Babam evde yok mu?" diye sorar.
Mürşide
Hanım da ona, "Babanız sizindir yavrum" der.
Necdet Bey bundan bir şey anlamaz.
Bir
müddet sonra Mürşide Annesine "Efendi Babam daha gelmedi
mi?" diye tekrar sorduğunda,
yine
"Efendi Babanız artık sizindir oğlum"
cevabını alır.
Bu
ifadedeki maksat ve mânâyı anlayan Necdet Bey, mürşidi Hazmi Tûra
Uşşâki Hazretlerinin vefat ettiğini, yani bâtın tecellisine
dönüştü-ğünü anlar.
O
anda kısa bir tefekküre dalan Necdet Bey Hz. Peygamberimiz bâ-tın
âleme giderken Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in söylediği sözler
hatırına gelir.
O
anda çok üzgün ve değişik duygular yaşayan Necdet Bey,
çalışır-ken dükkânda yaşadığı hâlet-i rûhiyenin,
mürşidinin rûhunu teslim et-meden evvel kendisini son bir kez gayrete
geçirmek için ziyarete geldi-ğini idrak eder.
Bir
müddet sonra "şimdi biz ne yapacağız Mürşide
Anne?" diye sorduğunda,
Mürşide
Hanım da, "Efendi Babanız yerine M. Nûsret Tûra'yı
bı-raktı. Emanetler artık onda. Sizler de bundan böyle ona
gide-ceksiniz," cevabını verir.
Tarikat-ı Aliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiye'nin önemli şahsiyetlerin-den biri olan; alîm, ârif ve
fazıl kişiliğiyle tanınan Hazmi Tûra Uşşâki,
Necdet Bey'in tasavvuftaki seyr-i sülûkunda önemli bir yer tutar.
Mürşidinin
vefatından sonra o günki hisler içinde kaleme aldığı ve
mürşidine olan sevgi ve muhabbetini anlattığı,
"Hazmi Tûra'nın Huzurunda"
adlı şiirini sizlere sunuyorum.
H A Z M İ T Û R A’ N I
N H U Z U R U N D A
Gitmiştim bir gün Nûsret Tûra'ya,
Gönderdi beni Hazmi Tûra'ya.
Yazdı verdi elime bir kağıt,
Sanki içinde bin türlü ağıt.
Gidip Fatih'e girdim dergâhına,
Alıp içeri oturttu yanına.
Okudu elimdeki kağıdı,
Çözülen ayağımın bağıydı.
Oğlum dedi, her gün şunları yap,
Gittiğin dünyadan hemen sap.
Görünce o muhterem Hak dostu,
O günüm bilsen ne hoştu.
Hadi oğlum Allah selâmet versin,
Yoluna güle güle gidersin.
Çıkarma bizi sakın gönülden,
Gaflette kalırsan ne gelir elden.
Hazmi Tûra ilk mürşidim oldu,
İhsanları fakire çok boldu.
Bir gün yine gittim dergâhına,
Oturttu beni hemen karşısına.
Anlat bakalım gördüklerini,
Değerlendirelim hâllerini.
Anlattım tüm gördüklerimi,
Başımdan geçirdiklerimi.
İki şeye sevindim dedi bana,
Bunları anlatayım sana.
Biri unutmamışsın bizleri,
Diğeri gitmişsin hayli ileri.
Okuturdu Mesnevi Bayezit'te
Bir gün nasip oldu orda ziyarette.
Anlatıyordu hakikat-i Nuh'dan,
Nasıl kurtulunur o tufandan.
Sanki şu anda görür gibiyim,
Rûhaniyetini sezmiş gibiyim.
Bakıyor sanki yazdıklarıma,
Tebessüm ediyor anlattıklarıma.
Tekrar yine gittiğimde dergâha,
Ulaşamadan o padişaha.
Hacdan gelince pek hastalanmış,
Hemen rahmet-i Rahmânâ dalmış.
O anda sanki Sıddık'ın sözü
Muhammed öldü ise Allah baki.
Şimdi ne yapacağız? Dedim,
Nûsret Bey'e gideceksiniz dediler.
Daha evvel dükkânda çalışıyorken,
Sanki geldi karşıma duvar içinden.
Coşturdu beni Tevhid ile,
Ben de şaştım o zaman bu işe.
Sonra baktım yere lyd yazılmış,
Sanki bir el hat kazımış.
Anladım ki o an bayrammış,
Fakire lûtfen vedaya gelmiş.
Bu
hadiseyi (tecelliyi) sonradan Necdet Bey, Nûsret Efendiye
anlattı-ğında, “oğlum üç harften †îa (IYD) meydana gelen bu
kelime (bayram) demektir.” O anda onun bayramı yani Hakk’a vuslatı imiş, diye
kendisine ifade ettiğini bildirmiştir.
N Û S R E T E F E N D İ’ Y E İ N T İ
S A B I
Hazmi
Tûra Uşşâki Hazretlerinin vefatıyla birlikte yerine halife
olarak bıraktığı M. Nûsret Tûra Hazretlerine diğer
sâliklerle beraber intisab eden Necdet Ardıç Bey için seyr-i sülûkunun
ikinci dönemi de böylece başlamış oldu.
İstanbul
Boğaziçi Bebek Semtinde ikâmet eden ve Devlet Deniz Yol-larında memur
olarak çalışan M. Nûsret Tûra'ya iltihak ettikten sonra ise çok
sıkı bir şekilde hem dünyaya hem de ahirete yönelik olarak
ça-lışmaya başlamıştır. Sohbet günleri ve kandil
gecelerinde Tekirdağ'dan kalkıp İstanbul'a giderdi. Mürşidinin
hanımı halası olması dolayısıyla da daha sık
ziyaret edip görüşüyor ve sohbetlerine katılma imkânı
bulu-yordu.
Necdet
Bey seyrinin bu bölümünde mürşidi ile çok yakın olmaya
başlar. Seyri ilerledikçe ufku ve idraki de açılıp
genişliyordu. Arapça ve Tefsir derslerine çalışmaları devam
ederken riyâzat ve diğer nafile ibadetlerini de arttırarak
sürdürüyordu. Daha küçük yaşlarda tutmaya başladığı ve
uzun yıllar devam ettirdiği nafile oruçlar onun yaşamında
önemli bir yer tutar.
Haftanın
günlerinin çoğunluğunu, senenin günlerinin yarısından
faz-lasını oruçlu geçirirdi. Tasavvufta dervişin kemâle
ermesinde önemli olan ve adına da “Erbaiyn” (Kırk gün orucu
peş peşe tutmak) denilen riyâzat oruçlarını hayvani
gıdalardan arınmış olarak uzun yıllar tutar-ken, bir
defasında da üç erbaiyni peş peşe tutmuş ve üçüncü
erbaiynin son beş gününü de “iftarsız oruç” şeklinde
tutabilen nadir insânlardan biri olmuştur.
1964
yılında ise Necdet Ardıç Bey mürşidinin de işaretiyle
akrabalık bağlarının da bulunduğu İstanbul'dan
Nüket Hanımefendi ile evlenir. Bu evliliklerinden İzzet ve Cemâl Cem
adında iki oğlu olmuştur. İki çocuğu-nun
olacağı kendisine rû’yada gösterilmiştir.
Mürşidi
Nûsret Tûra'nın Bebek'teki evi aynı zamanda dergâh olarak da
kullanılmaktaydı. Sık sık ziyaretine gidip onun
sohbetlerine katılan Necdet Bey, bazı günler onun evinde
kaldığında yaşadığı duygu ve hislerini
şöyle ifade ediyordu:
"Ziyarete gidip dergâhta kaldığım gecelerde Nûsret
Babamın okuduğu sabah ezanıyla uyanır, abdestimi alıp
yanına giderdim. Beraberce namazı eda ederdik. Biz zikir ve
sohbetimizi yaparken ev halkı da kalkar, birlikte kahvaltılar
yapılır, sonra herkes kendi işine giderdi. Bahar sabahları
Bebek sırtlarında Aşiyan korulu-ğunda öten bülbüllerin
sesiyle zikirlerimiz birbirine karışırdı. Geçmiş zaman
olur ki hayali cihan değer.”
Onun
bu ifadeleri hayat ve hakikat ile dolu olduğundan hayali bile cihana
değerdir.
Kemalât
sahibi, mârifetli ârif bir zât olan M. Nûsret Tûra Efendi Necdet Ardıç
Bey'de gördüğü cevheri ortaya çıkarmak için çok gayret
göstermiştir. Bazen bir gurup cemaate kendisini tanıtırken "En
çok sevdiklerimizdendir," demesi ve "habib"
mazharıyla ona yaklaşması gösterdiği gayretin bir ifadesi
olsa gerektir.
Onun
yetişmesinde büyük emeği ve faydası görülen kimselerden bi-risi
de mürşidinin hanımı olan halası “Rahmiye Anne”dir.
Esasen
onun hayatında üç kadın büyük yer tutar. Bunlardan birincisi dünyaya
gelmesine vesile olan bedeninin annesi Melek Hanım, ikincisi manevi
terbiye alıp Hakikat-i Muhammediyyenin kendisinde açılmasında
emeği olan Rahmiye Annesi, üçüncüsü ise eşi Nüket
Hanımdır.
Çok
uzun yıllar mürşidinden feyz ve ilham almak için Tekirdağ
İs-tanbul arasında adeta mekik dokuyan Necdet Bey bu
çalışmalarının kar-şılığını
da artık görmeye başlamıştır. 1972 yılında
seyr-i sülûkundaki derslerini tekmil tarik bitirmişti. "Tacı
Şerif” mürşidi tarafindan 1979 yılında kendisine
giydirilmiştir.
Seyr-i
sülûkunda kemâle erip, eminlik ve güvenilirlik vasıflarını
kazanan Necdet Ardıç Bey "îlâhi emaneti" de yüklenecek
duruma gel-miştir. Mürşidi M. Nûsret Tûra kendisine "Oğlum,
sebeb-i vücudum (varlık nedenim) senmişsin. Ben seni
yetiştirebilmek için bu âleme gönderilmişim"
demiştir.
Birçok
dervişi, muhibbi ve 4 halifesi olan Nûsret Tûra Hazretleri öm-rünün son
dönemlerinde, kendisindeki maddi ve manevi emanet-leri Necdet Ardıç Bey'e
vermek sûretiyle onu yerine halife olarak bıraktığını
açıklamıştır.
Kendisinin
dört halifesi vardır;
Bakırköylü
Ahmet ÖÇAL
Arnavutköylü
Hüseyin ANGI
Kadıköylü
Sabri NEBİOĞLU
Tekirdağlı
Necdet ARDIÇ
1979
yılında bu dünyadaki ömrünü tamamlayıp, gönüllerde derin izler
bırakarak Hakk'a yürüdü.
Onunla
uzun yıllar manevi yolculuk yapan halifesi Necdet Ardıç Bey
kendisiyle birlikte geçirdiği son kadir gecesinde
yaşadığı hislerini şu şiirinde dile
getirmiştir:
Ş E Y H İ M L E S O
N K A D İ R G E C E S İ
Bir Kadir gecesiydi o akşam,
Cümle yaran toplanmıştı o akşam.
Ne âlemdi, ne âlemdi o akşam,
Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.
Canlar toplanmış sanki semada,
Dergâha gökten nûrlar dolmada.
Bütün dervişler hep yol almada,
Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.
Pek konuşmuyordu, çünkü yorgun,
Konuşturuyordu canları dalgın,
Gecenin feyzi herkese yaygın,
Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.
Bir vuslat ve gariplik hâli idi,
Ey canlar kadrinizi bilin dedi,
Hepimize tek tek gülümsedi,
Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.
Yemeğe oturduk hep birlikte,
Sofra-i maideden yedikte,
Allah bize lûtfetti dedikte,
Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.
Başladı zikri tevhid şevk ile,
Name name döküldüler dile,
Verdik canları coşkun sele,
Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.
Aşık Hüseyin başladı söze,
Ayan oldu sırlar kapalı göze,
Nasıl geçilmez bu hâlde öze,
Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.
Görmedi bir daha Kadir gecesi,
Amma kadrin bilenlerin yücesi,
Düşmedi ağzından aşkın hecesi,
Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.
M. Nûsret Tûra'nın vefatıyla
birlikte Tarikat-ı Aliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyede yeni bir
döneme geçiliyordu. Tevhid ve irfaniyetin zirveye yerleştiği,
muhabbet rüzgârlarının estiği bu döneme "TERZİ BABA
dö-nemi" adını veriyoruz.
Necdet
Ardıç Bey'in bu seyr-i sülûku aynı zamanda kendisinin
olgun-laşma devresidir. Bundan sonra ise onun yüksek maksadı
İslâm dininin özüne uygun olarak yaşamak ve yaşatmak,
insânları cehâlet, taassub ve tutsaklıktan kurtarıp
insânlık, medeniyet, hürriyet nûrlarıyla yücelt-mekti. Zaman
içersinde bu hasletlerle hayatını sürdürdü.
Bu
arada sizlere terzi babamın anlattıklarından Hazmi ve Nûsret
ba-bamlar hakkında da kısaca bilgi sunmağa
çalışacağım.
Hazmi
babamız aslen Malatya’nın Arapkir ilçesinden imiş,
gençliğin-de Erzuruma ilim tahsili için gitmiş orada bir efendiye
derviş olmuş, sonra tahsilini ilerletmek için İstanbula
gelmiş, bir müddet sonra Kasım-paşadaki Uşşâki
dergâhına giderek Mustafa Sâfî efendiye intisab etmiş, güzel bir
seyr-i sülûk neticesinde derslerini bitirmiş ve Mustafa Sâfî ba-bamız
kendisinde gördüğü kemalât üzerine hayatta tek kızı olan
Mürşi-de hanımla evlendirmiş ve kendisine onu da halife yapmış.
Bir de Cemâl Efendi isminde oğlu varmış.
Hazmi
efendimin bir çok şiir ve makaleleri olduğu halde Terzi Baba-ma
ulaşan sadece Hz. Peygamber Efendimize yazmış olduğu bir
şiiri kalmış, ben de onu kendisinden buraya ilâve etmek için
müsaade iste-dim, bu şiiri daha evvelce Terzi Babam Divanında da
yayınlamış idi. “Yetiş” diye başlayan, buram
buram muhabbet kokan şiiri şöyledir.
Kendileri
hakkında daha geniş bilginin Hüseyin Vassaf Efendi’nin “Sefine-i
Evliya” kitabında bulunabileceğini de ifade etmiştir.
Y E T İ Ş
Ey
goncai bağ'ı safa, ey virdi handanım yetiş.
Lütfün
senin derde deva, ey derde dermanım yetiş.
Dolmuş
gözüm göynüm senin aşkınla, ey nazlı güzel.
Sensiz
cihanı neylerim, ey munisi canım yetiş.
İçtim
gözünden bir kadeh, aşkın şarabın mest olup.
Ayılmazam ta haşre dek, ey mesti çeşmanım yetiş.,
Ey
tuti'i sükker deher, nutkun verir bu cisme can.
Kurb'an
yolunda başı can, ey mah'ı tabanım yetiş.
Nûr'ı
Cemâlin şem'ine pervane veş yandı gönül,
Aşkından ayırma beni, ey şem'i tabanım yetiş.
Dil
bülbülü feryad eder, ağlar durur şamu seher.
Bekler ol
canandan haber, ey can'u cananım yetiş.
Ey goncai
bağı emel, ey hüsnü anı bi bedel.
Ey Hâzminin
leylâsı gel, sultanı habanım yetiş.
Kitabımızın “Görülen Kerametler” bölümünde daha
başka bilgiler vardır. Hazmi Babamın kabri, Mustafa Sâfî efendi
ile birlikte Kasımpaşa Feriköy Helvacı bacı
kabristanındadır. 1882 - 1960 yılları arasında
ya-şamış. Mustafa Sâfî Hazret ise, 1925 yılında
vefat etmiştir. Hazmi Ba-bamın ve mürşide annemin hiç
çocukları olmamış.
Nûsret Babamın, babası kol ağası İsmail efendi,
annesi ise Şahinde hanım imiş. Terzi Babam anlatmaya devam
ederek, Rahmiye Annemin bildirdiğine göre, kol ağası İsmail
efendi küçük çocuk yaşlarında Bulga-ristanın Kızanlık
bölgesinden ailesi ile birlikte oradaki düzenlerinin bo-zulmasıyla yola
çıkarlar hava soğuk ve karlıdır, küçük kafile yerlerinden
acele olarak büyük bir telâşla ayrılmak zorunda kalmışlardır.
Bu zorlu yolculuğun bir yerinde küçük İsmaili kaybederler ve bir daha
bulamaz-lar.
Bu arada küçük İsmail de o kargaşa arasında yolda
yalnız başına karlar içinde kaybolmuş ne
yapacağını bilmez korku içerisinde ve ümit-siz bir halde iken,
arkadan gelen Türkiye’ye doğru yola çıkmış olan baş-ka
bir küçük kafile, karlar içerisinde korkudan ne yapacağını
bilmez ağl-ar bir durumda olan küçük İsmaili yolda bulurlar ve onu da
yanlarına alarak hızla yollarına devam ederler, ancak bir daha
İsmailin ailesini bu-lamazlar. Böylece küçük İsmail o ailenin bir
çocuğu olmuş olarak yan-larında kalır.
Bu aile Türkiye ye gelince evvelâ belirli bir müddet Tekirdağında
is-kân olurlar daha sonra da İstanbula gidip Kasımpaşaya
yerleşirler. Te-kirdağında oturdukları sırada bir çok
ailelerle tanışırlar, bunlardan biri de Aydoğdu Mahallesi
Şabanoğlu bayırında oturan “Küçük Ahmet”
lâ-kab-ı ile tanınan ve hanımı Emine hanım olan
ailenin de büyükleri ile ta-nışırlar.
Daha
sonraları küçük İsmaili Kasımpaşada Nalıncı
yokuşunda Şa-hinde hanımla evlenmiş kol ağası
İsmail efendi olarak görüyoruz. Onla-rın bu evliliklerinden 1903 senesinde
Nûsret isminde bir erkek evlâtları ve (1917) senesinde Fatma Nafize
isminde bir de kız çocukları dünyaya gelir.
Nûsret (18) yaşlarında iken annesi Şahinde hanım
onun hakkında güzel bir rû'ya görür.
(Bu rû'ya kitabımızın ileriki, ilgili sayfalarında
belirtilmiştir.)
Bunun üzerine İsmail efendi genç Nûsret-i yanına alarak yine
Ka-sımpaşadaki, Uşşâki dergâhına giderler ve orada
Postnişin olarak oturan Mustafa Sâfî efendiye derviş olarak, “size
bir Uşşâki gülü getirdim,” diyerek teslim eder genç Nûsretin
böylece bâtın yolculuğu başlamıştır.
Daha sonra kol ağası İsmail efendi ailesi ile birlikte, yine
Kasımpa-şada, Hacı Ferhat Mahallesi Karanlık Çeşme
çıkmazında aldıkları eve ta-şınırlar.
Bu arada genç Nûsret, deniz yollarında göreve başlayarak denizci
olmuş ve gemilerle seferlere çıkarak hayatını böylece
sürdürür hale gel-miştir.
Devir savaş yılları olduğu için herkesler gibi onlar da
oldukça sıkıntı içindedirler. Nûsret efendi (25)
yaşlarına geldiğinde ailesi onu evlen-dirmek ister ve daha
evvelce Tekirdağında ikâmet ederek tanışmış
ol-dukları Küçük Ahmet efendinin de (4) çocuğundan ikincisi Rahmiye
ha-nım isimli kız çocuklarıdır. İsmail efendinin
ailesi Küçük Ahmet efendi-den kızları Rahmiye hanımı,
oğullan Nûsret efendiye eş olarak isterler ve talepleri kabul edilir.
Böylece Rahmiye hanımın hayatında da yeni bir sayfa
açılmış olur.
Bu mütevazi aileye gelin olarak giden Rahmiye hanımla Nûsret efendi
çok uyumlu ve saadetli bir hayat sürmeğe başlarlar, bu
bera-berliklerinden (1928) senesinde Nûriye isimli bir kız çocuğu ve
(1930) yılında da Recai isimli bir erkek evlâtları dünyaya
gelir.
Nûriye hanım (1950) senesinde Ali bey ile evlenir. Recai bey ise
(1962) senesinde Nimet Hanım ile evlenirler. Nuriye hanımın
Betûl ve Gönül isminde iki kızları, Recai beyin ise, Armağan ve
Murat isimlerinde iki oğulları olmuştur.
Nûriye hanım ve eşi Ali bey bir trafik kazası neticesinde
(1986) yı-lında birlikte vefat etmişler, Recai bey ise (2001)
yılında rahatsızlanarak vefat etmiştir. Şu anda her
ikisininde evlâtları ve torunları
hayattadırlar.
Bu arada Nûsret efendinin kız kardeşi Fatma Nafize hanım (ki
Terzi Baba’nın halası olacaktır) ise, Kasımpaşada
komşularından olan mühen-dis Muammer beyle evlenmişler, mühendis
Muammer efendi bir kalp krizi neticesinde (1977) senesinde vefat etmiştir.
Nafize hanım ise ondan sonra epey bir zaman daha yaşayarak (2000)
yılında vefat etmiştir, kendilerinin Nilüfer isminde bir
kızları var-dır.
Biz yine özet olarak Nûsret efendiye dönelim. Dünya ve ahiret
işle-rini birlikte götürmeğe çalışan Nûsret efendi bu arada
Hakk'a yürüyen Mustafa Sâfî efendi, hilâfetini ve emanetlerini damadı olan
Hazmi efen-diye devretmiş, tekke ve zaviyelerin kapanması ile
Uşşâki dergâhı da faaliyetlerine son vermek zorunda
kalmıştır.
Hazmi efendi zamanında dergâh, bilindiği gibi Fatih Keçeciler
Cad-desinde bulunan Mahmud Bedrettin dergâhına nakledilmiştir.
Hazmi efendi Babam çok alim, fadıl ve arif bir zat idi.
Böylece Nûsret efendinin istikameti de diğer dervişler gibi,
Fatih Ke-çeciler Caddesi olmağa başlamıştır.
Seneler geçmekte Nûsret efendi de her gün biraz daha
olgunlaş-maktadır, nihayet derslerini bitiren Nûsret efendi, bunun
sevinci ile, “Erler demine destur alalım” diye başlayan
ilâhisini yazmıştır. Bu ilâ-hi Televizyon ve Radyolarda eksik ve
birazda değiştirilerek okunmakta-dır, aslı ise
şöyledir.
E R L E R D E
M İ N E
Erler demine destur alalım.
Pervaneye bak ibret
alalım.
Aşkın
ateşine gelbir yanalım.
Dost, dost, dost, dost.
Devrane uyup seyran edelim.
Eyvah, vah, vah, vah demeden
ALLAH diyelim.
Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.
Lâ ilâhe illâllah, Hûû.
Günler geceler durmaz geçiyor.
Sermayen olan ömrün bitiyor.
Bülbüllere bak feryad
ediyor.
Ey gonca açıl
mevsim bitiyor.
Dost, dost, dost, dost.
Devrane uyup seyran
edelim.
Eyvah, vah, vah, vah demeden
ALLAH diyelim.
Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.
Lâ ilâhe illâllah, Hûû.
Aşıksan eğer gel birleşelim.
Şeyhin izine
yüzler sürelim.
Ta fecre kadar zikreyleyelim.
Feryad edelim efgan
edelim.
Dost, dost, dost, dost.
Devrane uyup seyran
edelim.
Eyvah, vah, vah, vah demeden
ALLAH diyelim.
Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.
Lâ ilâhe illâllah, Hûû.
Ey yolcu biraz gel dinle beni.
Kervan yürüyor sen
kalma geri.
Nûsret denilen derya
gezeri.
Hatmetti bu gün seyru seferi.
Dost, dost, dost, dost.
Devrane uyup seyran edelim.
Eyvah, vah, vah, vah demeden
ALLAH diyelim.
Lâ ilâhe illâllah, la ilâhe illâllah.
Lâ ilâhe illâllah, Hûû.
Diyerek
bu ilâhi son bulmaktadır.
Nihayet dünyadaki günlerini Hacc dönüşünden kısa bir süre sonra
sona erdirerek tamamlayan Hazmi Tûra efendi Hz. (1960) senesinde Hakk'a
yürüyerek yerini ve emanetlerini Nûsret Efendiye
bırakmıştır.
Kendisi hakkında kitabımızın görülen kerametler
bölümünde ayrıca izahat ve bilgiler gelecektir.
Böylece Nûsret Efendinin Halifelik dönemi
başlamıştır.
Rahmiye hanımın guatr rahatsızlığı
olduğu için, doktorların deniz ha-vası olan bir yerde
yaşamaları gerektiğini bildirmeleri üzerine, (1950) senesinde
Nûsret Efendi ailesi ile birlikte, boğazda Küçük Bebek semti,
İbriktar sokak No 4’te aldıkları eve Kasımpaşadan
nakli mekân ederek oraya yerleşmişlerdir.
Böylece Nûsret Efendi Hilâfet görevini bu Dergâh evde (1979)
yılına kadar sürdürmüştür.
Bu tarihte Hakk'a yürümesiyle Hilâfetini ve emanetlerini Necdet Efendiye
devretmiştir.
Böylece göreve başlayan Necdet Efendi, Rahmiye annemin vefatına,
(1981) yılına kadar sohbetlerine burada devam etmiş, daha
sonra soh-betlere Fındıkzade semtindeki Mesrure hanımın
evinde devam edilmiş-tir. Bu hususta kitabımızın sohbetleri
ve yerleri bölülümünde daha fazla izahat olacaktır.
Nûsret Babam ve Rahmiye annem, vasiyetleri gereği, Pendik,
Soğanlık, Dolayoba, Yayalar köyü kabristanlığına defnedilmişlerdir.
Nûsret Babamın kitapları:
1. Divan.
2. Vecizeler.
3. Tasvvufta aşk ve gönül.
4. Esmaül Hüsna.
5. Rah-ı aşk.
6. Mektuplar, ve diğer yazıları.
7. Ayrıca
yayınlanmamış bir çok şiirleri
de vardır.
Terzi Babam, Nûsret Babamın, büyük Arif ve sonsuz Hakk muhab-betlisi
zarif, kâmil bir zat olduğunu bizlere her zaman ifade eder, onu ve Rahmiye
annemi rahmetle yadeder idi.
Rahmiye annemin ailesinin Tekirdağlı (4) çocuk sahibi Küçük Ahmet
ailesi olduğunu belirtmiştik.
Bu ailenin en büyük çocuğu Emin Efendi, onun küçüğü Rahmiye
Ha-nım, onun küçüğü Sadık Efendi, ve en küçükleri ise, Mehmet
Efendi idi, diye devam eden Efendi Babam;
Emin Efendinin (yani büyük amcamın) 2 erkek, 1 kız;
Rahmiye hanımın (yani halamın, yani annemin) 1
kız, 1 erkek;
Sadık Efendinin (yani Babamın) 3 erkek;
Mehmet Efendinin (yani küçük amcamın) ise, 1 kız, 2 erkek
evlâtları olmuştur.
Onların da torunları vardır, diye ilâve ederek bizlere
bildirmiştir.
Küçük Ahmet ailesinin (3) üncü çocuğu olan Sadık Efendinin Ahmet,
Necdet, Cevdet, isimli üç çocuğundan (ortancası) olan kendisini
(Necdet beyi) Nûsret Efendi, yerine bırakarak Hilâfetini ve emanetlerini,
(ki “Tac-ı şerif, Cübbe, Kemer, bazı evraklar ve duvar
halısı Yasin-i Şerif”tir,) ona tevdi etmiştir.
Bu vesile ile de o kanaldan gelen Hilâfet Tekirdağına
gelmiştir. Bu hususlarda daha geniş bilgiler ileriki sayfalarda
gelecektir. Böylece Terzi Babam Nûsret Babam ile hem zahir hem de batın
bağı olduğunu biz-lere bildirmiştir.
U L U D
E R G Â H I N A G E L D İ M
Gönüllere muhabbet veren
Ab-ı hayattan içiren
Kulları padişah eden
Ulu dergâhına geldim
Bakan gözlere nûr saçan
Minaremin kandillerini yakan
Gizli hazinenin sırlarını açan
Ulu dergâhına geldim...
Kûr’ânda adı olan...
Kâ’bede kapısı bulunan...
Girenlere ikram olunan...
Ulu dergâhına geldim...
13.03.1999
Ç. H. U.
B U Y O L K İ M İ N ?
Bu yol; Onsekizbin âlemi seyrân edenlerindir.
Bu yol; Hak yolunda canını verenlerindir.
Bu yol; Cümle varlığı sinesine gömenlerindir.
Bu yol; Uşşâki gülüne söz verenlerindir.
Bu yol; Rabbimin dön hitabını duyanlarındır.
Bu yol; Nefsini götürüp üç kuruşa satanlarındır.
Bu yol; Gafletten uyanıp sırra ulaşanlarındır.
Bu yol; Terzi Babaya gönül verip de, gönülde
dolaşanlarındır.
Bu yol; Kızıldenizi geçip Firavunu boğanlarındır.
Bu yol; Vatanından uzaklaşıp da sıla hasreti
çekenlerindir.
Bu yol; Dikeni seven, derdi bilen, tuzakları görenlerindir.
Bu yol; Varlık bendini geçip, yokluğa erenlerindir.
Bu yol; Toprak gibi çiğnenipte hayat verenlerindir.
Bu yol; Erenlerin dergahında Edep Ya Hû diyenlerindir.
Bu yol; İhrâma girip te tavâf edenlerindir.
Bu yol; Necdet'in Özünü
Bilipte, Hakk’a Secde Edenlerindir.
30/03/1999
Ç. H. U.
T E R Z İ B A B A D Ö N E M İ
Değerli okuyucum,
Bizler
hayatımızda bütün ihtiyaçlarımıza kâfi gelecek tam bir
örnek şahsiyete sürekli muhtaç durumdayız, insânoğlu
fıtratı gereği de daima ideal ve örnek şahsiyetler arar.
Bazen de bu yolda hatalara bile düşe-bilir. Bu yüzden, yaptığımız
uzun, derin ve dikkatli bir araştırmanın ar-dından sizlere
gerçek örnek şahsiyetlerden birisini göstermeyi kendime bir vazife
addediyorum.
Terzi
Baba dönemiyle onun hususiyet ve özelliklerini tanıyıp
kavra-yabilmemiz için, şahsiyet ve kişiliğinin
toplandığı "NECDET" ismi üze-rinde bir miktar
durup, bu ismin hakikat ve mahiyetini izah edip, bazı açıklama ve
bilgiler vermek istiyorum. Zira bu bilgiler sadece burası ile
sınırlı kalmayıp kitabımızın diğer
bölüm ve izahatlarının daha iyi anlaşı-lıp idrak
edilmesinde siz değerli okuyucularımıza yardımcı
olacaktır.
Bilindiği
gibi her ismin bir mahiyeti ve değişik tezahürü vardır.
Peki
"NECDET" isminde hangi hakikat ve tezahürler
bulunmakta-dır?
Her bir kelime, delâlet eylediği
mânânın o sûrette meydana gelişinden başka bir
şey değildir ve mânâ, o sûretin rûhudur.
Şu
hâlde “cismi Necdet”, bu âlemde zahir olan Allahu Tealâ'nın kelimelerinden
bir kelimedir.
Ve
onun delâlet eylediği mânâ da “rûh-u Necati”dir.
"Necdet" (lûgatta) “kahramanlık,
yiğitlik, efelik” gibi anlamlara gelmektedir.
“Necat”tan gelen bir isimdir. Yani Necdet'in
aslı “Necat”tır.
“Necat” ise; “kurtuluş, kurtuluşa erme,
halâs olma, selâmete er-me” gibi mânâlara gelmektedir.
Kûr’ân harfleri yönünden "Necdet"in
yazılışını incelediğimizde;
æ nun,
x
cim, † dal,
p/ñ te harflerinin
yan
yana yazılışından ibaret olduğunu ñ†uã (necdet) görüyoruz.
"Necdet" ismini oluşturan bu
harfleri bâtini yönleriyle ele aldığı-mızda ise şöyle
diyebiliriz.
ñ†uã "Necdet"
æ (nun) Nûr-u ilâhi
x
(cim) Cemâl-i ilâhi
† (dal ) Delil-i ilâhi
p/ñ (te) Tevhid-i ilâhi
O
hâlde "Necdet"; Nûr-u ilâhide Cemâlüllahın tevhid üzere
bilinip seyredilmesinin delilidir.
“Necat” ise; bütün mertebelerde Hakikat-i Muhammed-i
üzere kur-tuluşa erdiren, selâmete götüren demektir.
Burada
aklımıza hemen şöyle bir sual de gelebilir:
Necdet
ismini taşıyan binlerce şahsiyet vardır. Bu ifadeler onlar
için de geçerli değil midir?...
Bu
suale cevabımız şöyle olur:
Uzun,
derin ve dikkatli bir çalışmamız neticesinde anladık ki;
bütün Necdet'ler böyledir. Ancak onlarda bu özellik bâtında
kaldığından zahire çıkamamıştır.
Nasıl
ki Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti gazabında gizli ise...
Kadir
Gecesi gecelerin içinde gizli ise...
evliyası
da halkın arasında gizli olduğu gibi...;
“Necdet” de Necdet'lerin içinde gizlenmiştir, diyebiliriz.
Kûr’ân-ı
Keriym'de "Necdet" ismi müstakil olarak zikredilmemekle
birlikte, onun aslını oluşturan “Necat” Kelimesi ise 40.ncı
sûre’nin 41.nci âyetinde şöyle geçmektedir:
¡ñì¨v £äÛa ó Û¡a ¤á¢×ì¢Ç¤… a ó¬©Û b ß
¡â¤ì Ó b í ë ›TQ
›# 6¡‰b £äÛa ó Û¡a ó¬©ä ãì¢Ç¤† m ë
“ve
ya kavmi maleyi ed’uküm ilennecati
ve ted’uneniy ilennari “
"Ey milletim, ne tuhaftır ki ben sizi necat (kurtuluş) a çağırıyorum. Ancak siz beni nar (ateş)
a davet ediyorsunuz.”
Bu
konuyu ileriki bölümlerimizde daha değişik bir biçimde izah
ede-ceğimizi belirtip Terzi Baba'nın şahsiyet ve
kişiliğine dönmek istiyoruz.
T E R Z İ B A B A N I N
Ş A H S İ Y E T
ve K İ Ş İ L İ Ğ İ
Boyu
orta boyludan biraz uzunca olup, beyaz tenli toprak renkli, or-ta uzunlukta
aklaşmış sakalı, parıldayan yüzü ve bütün vücuduna
akse-den bir güzelliği vardır. Dikkatli bakan herkes ondaki bu
istisnalığı he-men sezebilir.
Daima
parlayan ve kendisi gülmediği hâlde bile gülümseyen bir vec-hi
vardır. Bütün hareket ve davranışları sertlikten ve
kabalıktan uzak, yumuşak (incitici olmayan) ve zâriftir.
İnsânlarla muamele ve ilişkile-rinde hiç kimseyi sıkmayan,
tevazu ve sevginin güzelleştirdiği asil bir görünümü vardır.
Konuşmaları
teker teker dökülen inci taneleri gibidir. Konuşmaya
başladığı zaman bir değer ve kıymet kesilir,
sükût ettiğinde ise, kendi-sinde bir tefekkür hissedilir. Yüksek sesle
konuşmaz, kötü söz söyle-mez, kimsenin sözünü kesmez, kınayan ve hata
arayan özelliği de yok-tur.
Söz
söylediğinde açık, anlaşılabilir ve mânâ bütünlüğünü
koruyan güzel bir üslûpla konuşur. Sözlerini tekrar etme ihtiyacı
hissetmez. Rastgele hiçbir söz söylemez. Bazen konuşmaları
arasında gülümseyip lâtife yaparak konuya dikkat çekip başka anlamlar
kazandırır. Genelde ondan çıkan sözleri ezberlemek de çok
kolaydır.
Onu
görüp şahsiyet ve kişiliğine yakın olduğunuzda "özü
sözüne ne kadar mutabık birisi" diye de düşünüp
değerlendirebilirsiniz. Onun beşeri ilişkilerinde hep samimiyet,
güvenilirlik, tevazu, sadelik, nezaket ve saygı vardır.
Onu
hep yön verici, yol gösterici, uyarıcı,
sakındırıcı ve sevindirici özellikleriyle
tanırsınız. Onun bu çağrıları mânâ âleminden
kopup gelen sadık bir sestir. Terzi babam aynı zamanda şefkatli
bir baba, iyi bir aile reisi, örnek bir eş ve arkadaş, kendi
işlerini kendisi görüp başkalarına yük olmadan
hayatını sürdüren birisidir.
O,
çağları kucaklayan; daima tazeliğini, güncelliğini ve
güzelliğini koruyan, insânları hep mi’râc çizgisine doğru çeken,
bilimsel ve teknik gelişmelerle de ters düşmeyen birisidir. Onun
sunduğu öğüt ve ilkeler, hep aranılan, hissedilen özelliklerdir.
O,
yüksek idrakleri bize yansıtan bir ayna; asalet ile cömertliğin,
le-tafet ile nezaketin, tevazu ile edebin, kısaca insânlık denilen
yüksek de-ğerlerin, tekamülün ve güzel ahlâkın örneklerinden
birisidir.
Bir
kısmını sayabildiğim bu özellikler insânların onu
sevmelerine se-bep olan güzelliklerinden bazılarıdır. Biz bu
vasıfları onun şahsiyetinde gâyet açık net çizgilerle ve de
renkleriyle görmekteyiz.
Terzi
Babamın “Hakk” yolunda bilinç, hakikat, kemâl hayranlık,
ih-tişam, aşk ve güzellikler vardır. Ona doğru
yaklaştıkça heyecanınızın
arttığını, kendi kabınıza
sığamadığınızı,
taştığınızı hissedersiniz
(Azamet
ve Kibriya tecellisi).
Yaklaştıkça
da onun sevdası sizi gafletinizden hemen uyandırır. Ya-vaş
yavaş onunla dolu bir atmosfere girip, onun sizinle olduğunu
kalbi-nizde, aklınızda, tefekkürünüzde, bedeninizde duymaya
başlarsınız. Git-tikçe derinliğe doğru iner, indikçe
hayret ve hayranlığınız artar. Onun heybetinin
ağırlığını anbean görüp nefeslerinizi tutup,
gözlerinizi kırp-maya bile cesaret edemezsiniz.
Göz
yaşlarınız içinize akarken "Ben sana mecburum ve
muh-tacım" ifadelerini dile getirirsiniz. Çünkü burası onun
haremidir. O öyle bir hedeftir, ki hep bir gaye olarak
kalır.
Terzi
Babamın hayatını ve kişiliğini incelediğimizde,
bir özelliği hep ön plânda görüyoruz. O da çalışmak ve
çalışmak yine çalışmaktır. Ken-disi için olmayan bir
dünyası ve yaşamı vardır onun... Sanatıyla
imânını bütünleştirip zamanının büyük bir
kısmını iğne ile kumaş, kağıt ile ka-lem
arasında geçirmiştir.
Tekirdağ'daki
terzihane dükkânı ise, kendisinin daha kolay buluna-bilmesi için
bulunduğu mekândır. Bu mekândaki vakitlerinde kendisi ö-mür boyu hem
bedenlere, hem de rûhlara elbiseler dikmekle meşgul ol-maktaydı.
Diktiği
bu elbiseleri ise, kişilerin özelliğine göre bazısına dar,
bazısı-na bol yapmaktaydı. Kim ki bu elbiseden giyme gayretinde
olursa, işte o “kemâl ehli” olabilirdi.
Onun sanatının bayan terziliği olmasının hikmeti
ise, avama karşı kendisini onunla perdeleyip gizlemesi ve de ömür
boyu nefs mücadelesine devam etmesi içindir.
O
sûreten temiz ve pak olduğu kadar ahlâken de âli ve kemâlatın
zirvelerindedir. Onun vechine doğru baktığınızda
sevmemeniz mümkün değildir.
Çünkü
“ilâhi cemâl” hep zuhurdadır. Sıddıklık, rıza,
inâyet (Allah'ın seçkin kullarına verdiği mutluluk),
ihlâs, takva, hilm, edep ve mârifet onunla özdeşleşmiş nûrani
hâllerdir. Onunla birlikte ol-mak kalplere, gönüllere huzur, safa, rahatlama ve
ferahlık vermektedir.
“tahallâku bi ahlâk-ı rasûlûllah - Allah Rasûlünün ahlâkıyla
ahlâklanma” sırrı ve tecellisi kendisinde görülmektedir.
Onun
gönlüne girebilenler ise, hep huzur, emniyet, sükûn ve güven içinde yaşamaya
başlamışlardır. “ve hazel
beledil emiyn” sırrı ve te-cellisidir.
Çalıştığı
terzihane dükkânının kapısı her zaman herkese açık
tutul-muş, "yanımıza edep ile gelenlere biz de edep
ile muamele ede-riz. Bu kapıdan içeri herkes girebilir. Esas olan ise,
gönül kapı-sından içeriye girmektir." sözleri onun hayat
düsturlanndandır.
Onun
sağ elini ve avuç içini öpmek ise, “Hacer’ül Esved”i
öpmek ve istilâm etmek (selâmlama) bîad'ı yenilemek
ve ahde vefa gös-termektir.
Bunu
nasıl izah edersiniz diye sual olunduğunda, şöyle
açıklayabili-riz: Nasıl ki hacca gidildiğinde tavafa
başlayabilmek için tavafin şartla-rından birisi de Hacer’ül
Esved çizgisine gelip Hacer’ül Esved'i öpmek veya imkân dahilinde
değilse uzaktan selâmlamak gerekir;
İnsân-ı Kâmil de “Allah'ın
beyti”dir. Dolayısıyla O'na doğru mi’ râc yolculuğu
yapabilmek için edep dairesine girip sağ elini öpmekle yo-la girilir.
Çünkü İnsân-ı Kâmil'in eli, Hacer’ül Esved mesabesinde, Hacer’ ül
Esved de, “Allah'ın eli” mesabesindedir. *(9)
Rasûlûllah
(s.a.v.) Efendimize veliler hakkında bilgi sorulduğunda "Onlar
görülünce Allah hatırlanır," buyurdular *(10)
Meşhur Yahudi alîmlerinden Abdullah Bin Selâm Hazreti Peygambe-rimizin
(s.a.v.) mübarek yüzünü gördüğünde “Bu yüz yalancı ola-maz,”
diyerek müslüman olmuştur. *(11)
*(9) Hz.
Ali'den nakledidiğine göre; “Hacerül
Esved, Bezm-i Elest'te Allah'ın bu tür insânlardan kendisini
Rab olarak tanı-maları yönünde aldığı sözü içinde
taşımakta olup ondan bu ahde vefa gösterenler lehinde, kıyamet
günü şahitlikte bulunması is-tenecektir.” (“Erzakı l,
Süheylî 273” İslâm Ans. C: l 14)
Diğer bir hadiste ise, “Hacerül Esved'e dokunmak,
Rahmân'ın sağ eline dokunmak gibidir,” (“îbn-i Mace,
Menasik 32 El Hindi XII 219”)
Kütüb-ü Sitte dışındaki bazı hadis kitaplarında
ise, "Hacerül Esved'in yeryüzünde Allah'ın sağ eli
olduğu, onun vasıtasıyla kulları ile musafaha ettiği,
Hacerül Esved'e dokunanın Allah'a bîad etmiş olacağı
anlatılır.” (“Heyseni III 242” “Müttaki El Hindi XII 219”
İslâm Ans. Cilt: 14)
*(10) İbn-i Mace
*(11) Asr-ı Saadet Cilt III S.784
Büyük insân Peygamber Efendimizin yaşamından
aktardığımız bu ö-zellikleri onun izinden yürüyen Terzi
Babamın şahsiyet ve kişiliğinde bulmaktayız. Onun hayat
felsefesi muhabbet ve mârifet üzerine kurulu-dur.
Yüce Rabbimizden bizi sevdikleriyle ve nimetlendirdikleriyle yoldaş
yapmasını niyaz ediyoruz. Amin.
S O H B E T L E R İ ve Y E R L E R İ
İrşad
ve tebliğin en önemli faaliyetlerinden birisi de Asr-ı Saadetten
günümüze değin devam eden sohbetlerdir. "Beraber bulunma,
görü-şüp konuşma" gibi anlamlara gelen "Sohbet"i
insânları gayeye ulaş-tıran en mühim vasıta olarak da
düşünebiliriz.
Sahabe
cehâlet karanlıklanndan yüce makamlara Hz. Peygamberi-miz (s.a.v.) in
sohbetlerine devam ederek ulaşmışlardır. Özellikle de
Medine'de Mescid-i Nebi sofasında ikâmet eden; devamlı olarak
soh-bet, ilim, riyâzat ve ibadetle meşgul olan; bütün ihtiyaçları da
Hz. Pey-gamberimiz tarafindan karşılanan "Ashab-ı
Suffa" İslâmın rûhi haya-tında çok derin izler
bırakmıştır.
Bunlar
hayatlarını Hazreti Peygamberimizle birlikte geçirmeye
ada-mış, yola çıktıklarında dahi ondan
ayrılmamış, yaşayış ve
davranışla-rıyla da İslâm tasavvufu için bir ehemmiyet
oluşturmuşlardır.
"Ben bir muallim olarak gönderildim. Kişinin duyacağı
hik-metli bir söz, bir yıllık nafile ibadetten üstündür," diyen Peygam-berimiz, sohbetin önemine dikkat çekerken; "Bir Ârifin
huzurunda bir saat kalmak, 70 yıllık nafile ibadetten
üstündür," diyen gönüller sultanı Hazreti Mevlâna da yine
sohbet konusuna dikkat çekmektedir.
Günümüz
insânının irşad ve sohbete olan ihtiyacı ise her
zamankin-den daha fazladır. Çünkü irşad ve sohbet hayatın
gerçeğidir. Dinimizin güzelliklerinin yayılması ve
yaşanması, İslâm insânı olabilmek ancak bunun ile
mümkündür. Çölün ortasında susuz kalmış olan bir kimsenin suya
ihtiyacı ne kadar mühim ise, günümüz insânının da gerçek
sohbe-te ve irşada olan ihtiyacı o derece mühimdir.
Bu
kısa izahat ve açıklamalardan sonra Necdet Ardıç
Uşşâki Efen-dimizin sohbetlerine geçmek istiyorum. Esasen o,
sohbet kelimesi ve meclisleriyle daha küçük yaşlarında iken
tanışmıştır. Henüz 15 yaşla-rında Kûr’ân
kursunda öğrenci olduğu dönemlerde, kendisine Kûr’ân-ı Keriym ve
dini bilgiler dersleri veren hocasının öğretmiş olduğu
bilgile-rin halka ve cemaate gösterilmesi için ve de teşvik edilmesi
maksadıyla bir Cuma günü hocası; "Oğlum Necdet,
oturduğun yerden bizden öğrenmiş olduğun bilgileri cemaate
anlatıver," der.
Bunun
üzerine o da bulunduğu yerden cemaate hitab etmek sûre-tiyle
öğrendiği bilgileri anlatmıştır.
Bu
onun sohbet ve hitabet yolundaki ilk adımıdır. Şahsiyetinde
reh-ber ve yol göstericilik, müşkülleri halletme gibi vasıfları
olduğu için seyr-i sülûkunu sürdürdüğü yıllarda da çevresinde
hep dostane arka-daşları ve guruplar olmuştur.
Onun
hayatını incelediğimizde, dünyevi çalışma yönü de
dahil, za-manının çok büyük bölümü sohbet ile ve de bunun
yapıldığı meclis-lerde geçmiştir. Ona göre ancak sohbet
ile elde edilen irfaniyet rağbet edilen değerlerin en
şereflisi, kazanılan cevherlerin en erdemlisidir.
Seyr-i
sülûku ilerledikçe konuşma, insânları etkileme ve de irşad
özelliği de gelişmiştir. Mürşidi Nûsret Tûra hazretlerini
ziyarete gidip evinde misafir olarak kaldığı günlerde ise, gerek
ev halkı, gerekse çev-reden gelen misafirlerle yaptığı
sohbet ve konuşmaları mürşidinin hanı-mı ve aynı
zamanda halası olan Rahmiye Hanımı derinden etkilediği
için, memnuniyetlerini "Oğlum, yine bizleri
neş’elendirdin," ifadele-riyle dile getiriyordu.
1979
yılında mürşidi Nûsret Tûra'nın vefatıyla birlikte
ilâhi emaneti (halife) ve sorumluluğu üstlendiğinde 41 *(13)
yaşında olan Necdet Ardıç Uşşâki Efendimiz
mürşidinin Bebek'teki dergâh olarak da kullanı-lan evinde sohbet ve
irşad faaliyetlerini kaldığı yerden devam
ettir-miştir.
Bebek'teki
bu tarihi evde iki yıl boyunca devam eden sohbetleri, ge-rek Rahmiye
Hanımın vefatı gerekse evin satılması
dolayısıyla sona er-miştir, ihvanın
dağılmasına ve sohbetlerin sona ermesine gönlü razı
ol-mayan hanım dervişlerden Mesrure Hanım,
Fındıkzade'deki evini Allah rızası için bu hizmetlerin
devam ettirilmesi yönünden teklif etmiştir.
Bu
teklifi düşünüp olumlu bulan hazretimiz, bundan böyle İstanbul ve
çevresindeki müntesipleri için Fındıkzade'deki bu evde çok uzun
yıl-lar sohbet, zikir ve irşad faaliyetlerinde bulunmuş, her
türlü maddi zor-luğu da aşarak her ayın belirli günlerinde Tekirdağ'dan
İstanbul'a gidip kendisini burada özlemle bekleyen ihvanın
gönüllerine seslenmiştir.
Evini
Allah rızası için sohbet meclisine dönüştüren Mesrure Hanım
ise arkadaşı Ayten Hanım ve kızı Nuriye Hanım ile
birlikte sohbet dinle-meye gelenlere her türlü hizmet ve yardımı
şevk ile sürdürmüşlerdir.
Hazretimizin
İstanbul'daki sohbetleri devam ederken yaşamını
sür-dürdüğü Tekirdağ'da ise kendisine gönülden bağlanıp
izinden yürüyen, kalplerine "Terzi Baba" sevgisi
fidanlarını diken dostane bir gurup oluşmuştur. Kendisine
tabi olan buradaki müntesipleri için ise haftanın belirli bir gününde,
dergâh usulüyle hazırlanmış olan ve adına "İrfan
Mektebi" denilen evinin özel bölümünü sohbet gayesiyle onların
hiz-metine sunuyor, dertlerine derman olmaya çalışıyordu.
*(13) 41'in hakikati ileride
açıklanacaktır.
Yıllar
akıp giderken O'nun gönüllere şifa ve gıda olan sohbetleri ve
eserleri de dillerde "Terzi Baba" diye konuşulmaya
başlanmış, ülkemi-zin çeşitli yerlerinden hatta yurt
dışından kendisiyle görüşüp konuşmak, bir
müşkilini halletmek ve biad etmek için arayanlar ve ziyaretine ge-lenler
çoğalmaktaydı.
1990
sonrası yıllarda kendisine yapılan davetler üzerine gitmiş
oldu-ğu Ege ve Marmara bölgelerinde yaptığı Hak ve hakikat
sohbetleri, din-leyenlerde derin etkiler bırakmış, kısa
sürede bu çevrelerden kendisine intisap eden çok sayıda gönül ehli
çıkmıştır. Onlar için de zaman zaman buralara gidip
sohbetler yapmaya başlamıştır.
İstanbul'daki
sohbetlerin yapıldığı evin sahibesi Mesrure
Hanımın hastalığı ve
yaşlılığı dolayısıyla burada son bulan
sohbetleri bu defa Ka-sımpaşa'daki Pir Hasan Hüsameddin
Uşşâki Hazretlerinin kabrinin de içinde bulunduğu,
Uşşâki dergâhında yapılmaya
başlanmıştır, iki yıl bo-yunca zevk ve neş’e
içerisinde tarihi mekânın manevi atmosferinde ger-çekleşen
sohbetleri, dergâhın yönetimi hususunda çıkan ihtilâf sonucu burada
sona ererken önceki sohbetlere ev sahipliği yapan Mesrure
Ha-nımın oğlu Sefer Bey, gayretleriyle İstanbul'daki
sohbetlerin ve hayırlı hizmetin devam ettirilmesi yönünde vesile
olmuştur. Her ne kadar me-kânların yeri zaman içinde
değişmişse de sohbetleri devam etmektedir.
İsimlerini
ve yerlerini belirttiğimiz bu özel çalışmalarının
dışında Hazretimizin sohbetsiz geçen günleri yok gibidir. Gerek
evinde, gerekse çalıştığı terzihane dükkânında
ziyaretine gelenlerle, işlerini aksatmadan, sohbetini yapabilmekteydi.
Genellikle
kış aylarının uzun gecelerinde hafta sonlarında
ihvandan birisinin evine teşrif edip, dostların bir araya
geldiği "aile sohbetleri-ne" de katılmaktaydı.
Ayrıca
Çarşamba akşamları kesintisiz olarak irfan
sohbetlerini de büyük bir gayret ile sürdürmekteydi.
Peki, onun sohbetlerinin genel özellikleri nelerdir?
Necdet
Ardıç Uşşâki Efendimizin tasavvuf ve sohbet
çalışmalarının ağırlığı
kişiye kendi hakikatini bildirmeye yöneliktir. Bunu yaparken de ameli
çalışmaların yanı sıra zihni ve fikri tefekkürle hedef
gösterilerek "irfaniyetin" o kişide faaliyete geçmesi
sağlanmaktadır.
Sohbetine
başlamadan evvel mecliste hazır bulunanlara şu nasihatte
bulunuşu tasavvufi hikmetle doludur. "Kafanızda,
gönlünüzde beşe-riyete ait ne varsa hepsini çıkanp atın ve
unutun," demek sûre-tiyle bir sohbetin hedefine ulaşabilmesi
için dinleyen ve söyleyenin aynı atmosferde buluşmasının
gerekliliğine dikkat çekerdi. Onun sohbet et-tiği mecliste rûhani bir
hava oluşur, herkes pür dikkat gözlerini ona doğru çevirir ve öyle
dinlerdi.
Peygamber
Efendimizin “kellimünnase alâ kaderi
ukûlühüm” "însanlara akılları
miktarınca konuşunuz" ifadesi onun genel ölçü-südür.
Sözlerinde mânâ derinliği, insân rûhuna tesir kuvveti, insânlara
bilmedikleri şeyleri öğretiyor olması özellikleri de mevcuttur.
Sözleri faydalı, doğru, ölçülü, açık seçik, güzel ve
maksadı ifade eder tarzdadır.
Tebliğ
ederken, aynı zamanda terbiye edici özelliğini hissetmek de
mümkündür. Açık ve anlaşılır hitabetiyle, söze
başlayıp bitirişiyle birçok mânâları birkaç kelimede
toplayıp ifade eden "cevâmi-ül kelim" tar-zından
konuşmalarını dinlemek ise, bıkılmayan bir zevktir.
Konuşmaları
arasında onun emin biri olduğunu ve Allah tarafindan da teyid
edildiğini söyleyebilirim. Onun söz ve hareketleri sohbetine ge-lenlerde
gönül huzuru ve rûhi doygunluk kazandırırken sükünete ermiş
olarak büyük bir huzur içerisinde ayrılmalarını
sağlardı.
Hazretimiz
gerek zahiri çalışma ve ilimler yoluyla elde ettiklerini, gerek
kendisinin gönül gözünü açmış olan Nûsret Tûra Uşşâki gibi ilm-i
ledün sahiplerinden elde ettiği temel anlayış ve
düşünceleri, kendi dü-şünce ve kanaatleriyle de birleştirerek
sohbetlerinde anlatıyordu.
Muhyiddini
Arabi'nin "Fususu'l Hikem"i, Hazreti Mevlâna'nın "Mesnevi"si,
Abdülkerim Ciyli'nin "İnsân-ı Kâmil"i gibi ârifan ve
hik-met ehlinin Kûr’ân ve hadislerden sonra kaynak eser olarak kabul et-tikleri
bu meşhur eserleri yıllardan beri te'vil ve şerh edip idraklere
sunmaktadır. Yine Kûr’ân'ın baştan sona te'vil ve tefsirini
"vehbi" bir ilimle yapmaya çalıştığı
"Kûr’ân'da Yolculuk" adlı çalışması da onun
sohbetlerinin başlıcalarıdır.
O,
Hak yolunun yolcusu sayılan sâlik için sohbetlerin feyiz ve fütu-hat
kapısı olduğunu açıklayıp, nefsin en büyük tuzaklanndan
birisinin de kişiye bir mazeret gösterip sohbetlerden
uzaklaşmasını sağlamasıdır, deyip dikkatli
olunmasını öğütlerdi.
Sonuç
olarak bütün bu bilgi ve ifadeleri burada düşünüp değerlen-direcek
olursak, "Terzi Babamın" sohbet çizgisi, Kûr’ân'ın
hayata geçirişi ve Allah'ı bilme sanatının
sunulmasıdır. Onun sohbetlerini Asr-ı Saadete açılan
bir pencere veya Asr-ı Saadetten asrımıza sa-adet
getirmek için açılan bir kapı gibi düşünebiliriz. Bu
sohbetlere işti-rak etmek ise, suyu kesilmeyen bir şelâlenin
altında yıkanmaktır.
Bir
kıymet ve değer arz eden bu sohbetlerinin boşta kalmayıp
kalıcı olmasını sağlamak için de kasetler
aracılığıyla kayıt altına alıp
arşivinde sakladığı çalışmasını ise
gönül hanelerimize bırakacağı en değerli miras
şeklinde düşünüyorum.
Hakikate giden yol onun gönlünde tecelli eden ilâhi rıza ile
bulunabilir.
14/07/2001
Cumartesi
Ç. H. U.
Mesrure
Hanımın oğlu Sefer beyin kalpten ani ölümü üzerine Terzi Babam,
onun hakkında şu yazıyı yazmıştır.
Sayın
Merhum Sefer İnal Bey'e;
Ömrünü
Hakk'a ve halk'a yardım ile geçiren müstesna insanlardan birisi idi.
Tasavvuf
ve tevhid yolunda epey aşamalar geçirmiş kendini bilen nadir
insanlardan birisi idi. (2003) senesinin mübarek Kadir gecesinde
kendisine Tac-ı Şerif giydirilmiş “Halife-i şahsiyye” unvanını kaza-narak,
kendi varlığının Halifesi, oradan da
Hakk'ın Halifesi olmuş
müs-tesna insanlardan birisi idi.
Baba
ve annesine hayırlı bir evlât, kardeşlerine hayırlı
bir ağabey, evinde hayırlı bir eş ve çocuklarına
hayırlı bir baba olmuş mutlu insan-lardan birisi idi.
Yaptığın
hizmetlerden Allah (c.c.) razı olsun. Cümlemiz ne türlü
hak-kımız var ise, helâl ettik, senin de bizlere hakk'ın
geçmiş ise, helâl et sevgili kardeşimiz.
Günlerini geçirdi hep Hakk ile.
Dışında oluyordu halk ile.
Burada
yatmaktadır.
Zilhiccenin on üç’ünde,
“Medineli Sefer El Ensari” lâkabı ile.
Ulaştı hem
Rasûlüne.
Zilhiccenin on üçü manevi senenin kemali,
ki bayramın da son gü-nüdür. O gün kurb'anlık kesilmez, çünkü Ehadiyyet
günüdür, madde yoktur. O gün tek kurb'anlık kabul edilir, bu da tevhid
ehlinin batı-nen canıdır.
İbrahim
(a.s.) ma Cebrail (a.s.) koç kurb'anlık getirdi. Tevhid ehline ise,
kurb'anlık olarak Rûh'u Sultani getirir;
karşılığında ise, nefsini alır. Bu
kemalâtın ifadesi ise, zilhiccenin on üçü olarak
değerlendirilir.
Bir
yılda on iki ay vardır, yedi ay nefis iklimini, beş
ay ise, gönül iklimini ifade eder.
Kemâli, zilhiccenin 13 ü; yeniden başlayacak
olan batini seyr-i sülûk senesinin bir olarak başlangıcı,
zilhiccenin 14 ü’dür.
Kendisinde
bu iki kemalât birleşmiştir.
Doğum
tarihi, (01.11.1950) gizlendiği tarihi, (23.01.2005)
Bunları kısaca inceleyelim.
(1
+ 1 + 1 + 1 + 9 + 5) =18
başka
bir hesap ile,
(1
+ 1 + 1) = 3 (50 + 3) = 53
(19-53) (2 + 3 + 1 + 2 + 5) =13
basit
işlem de çıkan toplam sayılar,
(18) ® (19)
® (53) ® (13) bu değerlerdedir.
Hepsini
yeniden toplarsak,
(18
+ 19 + 53 + 13) = 103 (103) = 13
Görüldüğü
gibi ortadan sıfır kaldırıldığın da toplam
olarak yine (13) on üç'e ulaşılmaktadır.
Bunları
kısaca ifade etmeğe çalışırsak;
(18) “Onsekiz bin âlemi”,
(19) “İnsan-ı Kâmil-i”
(13) “Hakikat-i Ahmediyye”yi,
(53) ise, bize olan
yakınlığını ifade etmektedir diyebiliriz.
Bu
sayılardan daha fazla özellikler çıkabilir, şimdilik bu kadarlıkla
yetinelim ve diyelim ki, senenin en mutena vakitlerinden belki de en yüce
vaktinde Rahmet-i Rahman-a intikâl etmiştir.
Allah
(c.c.) lühü kendisinden razı olsun. Hep Huu dedi, sonunda Huu oldu
gitti.
Ahirette
görüşmek üzere yerinde, cennet bahçesinde ol sevgili kardeşimiz.
Allah
(c.c.) lühü arkada kalan ailene, yakınlarına, ve bizlere,
sabırlar versin.
Aynı
gün dört cenaze vardı, (4 – 1) = 3 (1 ve 3) = 13 onlar
dahi manen 13 tür.
Bilindiği
gibi Kamer yani ay senesi (355) gündür;
toplandığında
(3 + 5 + 5) = 13 eder.
Manevi
senenin de son günü zilhiccenin on üçü ve kurb'anlık
bayra-mının da son günüdür. Zilhiccenin on dördü ise yeni
manevi senenin başlangıcıdır.
İşte
bu iki arada emri Hakk vaki olmuştur, çok yüce bir vakt'tır.
Onların ve cümle geçmişlerimizin Ruhlarına El Fatiha....
Sefer
Bey’in rahmetli olmasından sonra Sayın Gülrûh ve Tanzer Uçak çifti
Erenköydeki evlerini bu sohbetlerin devamı için açtılar. Terzi
Babam da münasip gördü. Bu güzel hizmeti şimdi onlar devam ettiriyorlar.
Allah razı olsun.
A İ L E S İ
Necdet
Ardıç Uşşâki Efendimizin, aile hayatında da bizler için
ideal bir yaşam tarzını
barındırdığını görüyoruz. Hangi makam ve mevkiden
olursa olsun, her insânın onun hayatından alacağı ve
göreceği pek çok şey vardır. O her yönüyle ideal bir aile reisi,
örnek bir eş ve iyi bir ba-badır.
Hazretimiz
1964 yılında (26 yaşlarında iken) mürşidinin
işaretleriyle ailesinin de yakınen tanıyıp akrabalık
bağlarının da olduğu İstanbul'dan Nüket Hanım
validemizle evlenmişlerdir. Bu evliliklerinden İzzet ve Cemâl
Cem adlı iki oğlu olmuştur.
Hazretimiz
ile evlendiklerinde henüz 15 yaşlarında olan, onun haya-tında ve
gönlünde müstesna bir yere sahip olup da beraberce huzur sevgi ve muhabbet dolu
bir hayatı birlikte geçirdikleri muhterem eşleri Nüket Hanım
validemiz ve de şahsiyetinden bahsetmek istiyoruz.
"Nüket", herkesin
anlayamayacağı, ince, zârif mânâlı sözler, gibi anlamları
olan bir isimdir. *(12)
Kendileri
Necdet Ardıç Uşşâki efendimize eş olma şerefine nail
ol-duktan sonra, zaman içersinde tasavvufa yönelip kendisine intisap ede-rek
derslerini tekmil tarik bitirenler arasında yer almıştır.
O,
güler yüzlü, seçkin, müşfik, mütevazi ve kibar bir hanım
oluşunun yanında, İslâmda kadının kimliğini ve
yerini açıklayan güzel bir yaşam biçimine de sahiptir.
Onun
Terzi Baba ile aralarındaki aile bağları ise, hep sevgi,
anlayış, hürmet ve fedakarlık üzerine kurulmuştur.
Nüket
Hanım validemizin en belirgin özelliklerinden birisi, hiç kuşku-suz eşinin
irşad faaliyetlerinde olan hizmet ve yardımlarıdır.
Uzun yıllardır onun evi büyük küçük, kadın erkek birçok kimsenin
"Terzi Baba"nın huzuruna gelip kendisini dinlediği;
varsa, sorusunu sorup, cevabını aldığı ilim ve
irfan yuvası olmuştur. Bazen sağlığı
müsait olmadığı zamanlarda bile misafirlere en iyi
hizmetleri verme-ye çalışmıştır. Hz.
Aişe validemiz için kullanılan "ilim kapısı"
ifadesini onun şahsiyeti için de kullanmamız mümkündür. Çünkü Hazretimizin
huzuruna çıkmak isteyenler onun açtığı kapıdan
geçmekteydiler.
O,
kandil ve diğer sohbet gecelerinde çok sayıdaki ihvanı evinde en
iyi şekilde ağırlarken, Pîr Hasan Hüsameddin Uşşâki
Hazretlerinin hanı-mı "Halva-i Bacı"
validemizin başlattığı "misafirlere helva ikram
et-me" geleneğini de hâlen sürdürmektedir.
*(12) Osmanlıca Lûgat
Onun
hizmetleri sadece Tekirdağlılara değil, muhtelif şehir ve
bölge-lerden gelenlere de olmaktadır. Hanımların da tasavvufla
ilgilenmele-rinde, sohbet ve zikir meclislerinde bulunmalarında da öncülük
etmiştir. Hac ve umre seyahatleri başta olmak üzere, hazretimizle
birlikte birçok seyahat ve davete icabet etmiştir.
Beyaz,
parlak ve aydınlık yüzlü olup evlendiğinde 15 yaşlannda
bu-lunuşu, eşiyle seyahat ve davetlere katılması,
mürşidinin tavsiyeleri doğrultusunda evlenmeleri, Hz. Ali Efendimiz
ile Fatma validemizi biz-lere hatırlatmaktadırlar.
Hazretimiz,
Nüket Hanım validemizin yaptığı fedakarlık, hizmet ve
dostluğu her zaman şükran ve takdirle belirtir, her firsatta da bunu
biz-lere ve çevresine ifade ederdi.
Terzi
Baba’nın evliliklerinin kırkıncı yılı
münasebetiyle Nüket anneme yazdığı şiirini de buraya ilâve
etmeyi uygun bulduk.
N Ü K E T A N N E
Doğmuşsun
bindokuzyüzkırkdokuzda,
Ne
güzel sayılar var zuhurunda,
Yaşıyorsun
Allah’ın huzurunda,
Sen
de küçücüktün Nüket anne.
Ondokuz
İnsân-ı Kâmil’in rumûzu,
Kırkdokuz
onüçtür verir huzuru,
Muhammed
Rasûllûllah’ın rumûzu,
Bunlarla
doğmuşsun Nüket anne.
Annen
Fatıma idi baban Mehmet,
Dünyaya
gelmen annene olmuş zahmet,
Bunda
da var imiş mutlaka hikmet,
Anasız
büyümüşsün Nüket anne.
Küçüktün
seneler geçti büyüdün,
Nişanlandın
benimle çok güzel birgün
Aklımdan
geçiyor sanki olmuş dün,
Hoş
günlerimizdi onlar Nüket anne.
Nihâyet
evlendik birgün hayâl misâli,
Pek
anlamadı çevremiz bu hâli,
Çünkü
gelmiş idi emr-i ilâhi,
O
zaman eş olduk Nüket anne.
Kucağına
İzzet geldi bir çocuk,
Sen
de küçüktün o da bir yavrucuk,
Emekledi
yürüdü oldu kuzucuk,
Tertemiz
büyüttün Nüket anne.
Seneler
geçip gitti geldi Cemâl Cem,
Küçüktü
ikibuçuk kiloydu hem,
Zuhurat
tamam olmuştu o dem,
Bunları
birlikte yaşadık Nüket anne.
İşler
çoğaldı meşguliyet arttı,
Böylece
yüklerimiz çok ağırlaştı,
Dünya
ahiret bir birine karıştı,
Gayret
ettin yılmadın Nüket anne.
Başladın
benimle seyehatlere,
Mânâ’dan
aldığımız emirlere,
Neler
verildi neler gayrilere
Lûtfun
eksilmedi hiç Nüket anne.
Haremeyn’e
gittik hem de beş def’a,
Tavaf
ettik hep yedişer def’a,
Rabb’ım
çok eyledi bizlere vefa,
Gayret
ettin yollarda Nüket anne.
Sevdirdin
kendini hep canlara,
Muhabbet
verdin cümle yaranlara,
Merhem
oldun Hakk’ı arayanlara,
Hep
hizmette idin Nüket anne.
Kandil
geceleri gülen yüzünle,
Memnun
gider hep gelen hüzünle,
Tat
verirsin geceye tatlı sözünle,
Halva-i bacı oldun Nüket anne.
Yaptığın
hizmet halkadır amma,
Ancak
oradan ulaşır Hakk’a,
Boşa
gitmez hiçbiri geçer kayda,
Gayret
et dayan Nüket anne.
Seneler
geçti durmadan sür’atle,
Nasıl
geldik bu günlere hayretle,
Sonuna
ulaşırız belki gayretle,
Mahcub
etmesin Hakk Nüket anne.
Yürüttü
bu yolda senelerce Hakk,
Kırk’ıncı
yılımız olmuş bile bak,
Muhabbet
tacını başına tak,
Nice
kırk senelere Nüket anne.
Dağıtmaktır
işimiz hep muhabbet,
Geçen
günleri sevgi ile yadet,
Sonuna
kadar gayret eyle gayret,
Sevdiğim,
nar tanem, nûr tanem,
Bir
tanemsin Nüket anne.
40. Y I L D Ö N Ü M Ü
28.09.2003 tarihinde 40. Evlilik senesine basış yıldönümü :
İzmir’e
Nefes-i Rahman’ın hakikatini getiren o mübarek dostlar, yine
ziyaretimize geldiler. Bu seferki ziyaretleri ayrı bir önem
taşıyordu, çünkü evliliklerinin kırkıncı
yılına basacaklardı.
Her
nekadar Nüket Hanımefendi annemiz, bu kutlamayı Umre ziyaretine denk
getirmek istedi ise de, ilâhi tecelli bu yönde gelişmişti.
Tabii
bir seyr içinde devam ettiğimiz sohbetlerimizle geçen günleri-mizi
doldururken, bir yandan da bu özel günü nasıl değerlendirebiliriz
diye düşünmeye başladık. Çünkü kırk sayısı
birçok tecelliyi içerisinde barındıran kemalli ve mükemmel
bir sayıdır.
Bu
günü özel bir gecede geçirmelerine yardımcı olmak istiyorduk, fakat
nasıl bir program olmalı ve nasıl geçirilmeliydi, ki bu evlilik
yıldö-nümü unutulmayacak bir şekilde olsun?...
Bir
yerden bilet alıp, programa dahil olursun, yemek eşliğinde güzel
bir gece geçirirsin, masanı donatırsın, çiçeklerle, mumlarla,
yemeklerle, sevdiğin şarkılar eşliğinde, hayat
düzeyine uygun olarak bir gece geçirip evine dönersin.
İyi
de bizler her türküyü, her şarkıyı dinleyerek kendimizden
geçe-meyiz, her program bizim iç âlemimizin kaldırabileceği
şekilde değildir.
Tüm
bunları düşündüğümüz sırada sanayici bir kardeşimizin sünnet
davetiyeleri geldi; tarih ve gün de aynı zamana rastlıyordu.
(28.09.2003)
İzmir Prenses Otel’de yapılacak bir program ile akşam
yemeği verilecekti.
Bu
dostlarımız da dini bütün herşeyi Hakk ve hakkıyla yapan
kar-deşlerimiz dendiler. Biz de o geceyi orada geçirmeye karar verdik. Hem
dostlarımızın bu mutlu gününde yanlarında olmak, hem de
Efendi Baba-mızla ve Annemizle güzel bir gece geçirmek istedik.
Bu
kararımızı kendilerine birdiğimizde itiraz etmeden kabul
ettiler. Böylece kırk’ıncı yıl dönümü de sünnet
töreni içerisinde hazırlanan bir program ile kutlanmış
olacaktı.
Oradaki
programa bizler her nekadar bir sünnet törenine seyirci ola-rak
katıldık ise de, bu sahnelerin aslında biraz olsun hakikatlerine
göz atmamız, yaşantımızın her an ve her mekânda
devamlılığını seyretme-miz açısından
düşünülecek çok şeyler olduğu görüşündeyim.
Bu
güzellikler Allah (c.c.) nün özel ikram-ı ilâhisi olmakla beraber, orada
fiilen bulunan her bir ferdin özel olarak tenezzülâtından ibarettir. Bu da
rahmaniyyetinin zuhuruna delâlettir.
O
gün orada bu tecelliyi meydana çıkaran, tüm dostlardan Allah (c.c)
razı olsun.
Gecenin
programı sırasıyla şöyle devam etti.
· Yemek müziği
· Ney Taksimi
· Sema gösterileri
· Kûr’ân-ı Keriym okunması
· Dualar
· Hüseyin Tûran’dan (türküler)
· Folklor (Zeybek Oyunu)
· Telgrafların okunması
· Sünnet çocuğunun taht üzerinde meş’aleler ile gelişi
· Zara Hanımın konseri (Türk Halk ve Sanat Müziği)
· Vedalaşma ve ayrılış
Yemek
müziğinden hemen sonra program Mevlevihan törenleri ile başladı.
Sevgi, çoşku, muhabbet olacak da, orada Hz. Mevlânâ anılma-yacak
mümkün müdür?...
Mevlevilerin
bu çoşkulu dönüşleri ile birlikte üflenen ney taksimi, tam bir ahenk
içerisinde âlemlerin sessiz bir inleme ile kendi varlık âle-mindeki
zuhurunu gösteriyor idi.
Bu
muhabbet, âlemlerin maddesel yapısı içerisinde bulunan en kü-çük
parçalarındaki atom yapılarının rakslarını
(dönüşlerini) anlatırcasına çoşkulu idi. Bu
dönüşü ancak tek bir şey durdurabilirdi, ki o da Allah (c.c.) nün
kelâm-ı ilâhisi idi.
Zat-i
tecellinin seslenişi bir anda tüm salona yayıldı. Evet...
Mevle-viler durdu sesler kesildi, herkes bir anda bu sese kulak verdi.
¡ágî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡¡é¨Ü¨£Ûa ¡ág¤¡2
ALİ İMRAN(3)/189
6¡¤‰ ü¤a ë ¡pa ì¨à £Ûa ¢Ù¤Ü¢ß
¡é¨Ü£¡Û ë ›QXY
›; ¥Ší©† Ó §õ¤ó ( ¡£3¢× ó¨Ü Ç ¢é¨Ü£Ûa ë
ve
lillâhi mülküssemavati vel ardı
vallahü
âlâ külli şey’in kadiyrün
Ve göklerin de, yerin de mülkü Allah Teâlâ'nındır.
Ve Allah Teâlâ herşeye hakkiyle kadirdir.
ALİ İMRAN(3)/190
¡¤‰ ü¤a ë ¡pa ì¨à £Ûa ¡Õ¤Ü ó©Ï £æ¡a ›QYP
¡‰b è £äÛa ë ¡3¤î £Ûa
¡Ò 5¡n¤a ë
› 7¡lb j¤Û üa ó¡Û¯ë¢ü §pb í¨ü
inne
fiy halkıssemavati vel ardı
vahtilafilleyli
vennehari leâyatin liüliyl elbabi
Şüphe
yok ki göklerin ve yerin yaradılışında ve gece ile
gün-düzün ihtilâfında elbette tam aklı sahipleri için açıkça
deliller vardır.
ALİ İMRAN(3)/191
a¦…ì¢È¢Ó ë b¦ßb î¡Ó é¨Ü£Ûa æë¢Š¢×¤ˆ í åí©ˆ
£Û a ›QYQ
æë¢Š £Ø 1 n í ë ¤á¡è¡2ì¢ä¢u
ó¨Ü Ç ë
7 ¡¤‰ ü¤a ë ¡pa ì¨à £Ûa ¡Õ¤Ü ó©Ï
Ù ãb z¤j¢ 75¡Ÿb 2 a ˆ¨ç o¤Ô Ü b ß b ä £2 ‰
› ¡‰b £äÛa la ˆ Ç b ä¡Ô Ï
elleziyne
yezkurunallahe kıyamen ve kuuden
ve
âlâ cünubihim ve yetefekkurune
fiy
halkıssemavati vel ardı
rabbena
ma halakte haza batılen sübhaneke
fekına
azabennari
Onlar
ki, ayakta iken de, otururken de ve yanları üzerine ya-tarlarken de Allah
Teâlâ'yı zikrederler ve göklerin ve yerin yara-dılışı
hakkında tefekkürde bulunurlar. İşte onlar şöylece tesbih
ve duada bulunur dururlar. Ey Rabbimiz!. Sen bunları boşuna
yaratmadın, Sen yücesin, artık bizleri ateş azabından
koru...
ALİ İMRAN(3)/192
‰b £äÛa ¡3¡¤†¢m ¤å ß
Ù £ã¡a ¬b ä £2 ‰ ›QYR
› §‰b –¤ã a ¤å¡ß
åî©à¡Ûb £ÄÜ¡Û b ß ë 6 ¢é n¤í Œ¤ a
¤† Ô Ï
rabbena
inneke men tüdlulinnare
fekad
ahzeytehü ve ma lizzalimiyne min ensarin
Ey
Rabbimiz!. Sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hakir ve zelil
edersin. Ve zalimler için yardımcılar da yoktur.
ALİ İMRAN(3)/193
b¦í¡…b ä¢ß b ä¤È¡à b ä £ã¡a ¬b ä £2 ‰ ›QYS
>b £ä ߨb Ï ¤á¢Ø¡£2 Š¡2 aì¢ä¡ß¨a
¤æ a ¡æb àí©¡5¤Û¡ ô©…b ä¢í
b ä¡mb ÷£¡î, b
£ä Ç ¤Š¡£1 × ë
b ä 2ì¢ã¢‡ b ä Û ¤Š¡1¤Ëb Ï b ä £2 ‰
› 7¡‰a Ф2 ü¤a É ß b ä £Ï ì m ë
rabbena
innena semi’na münadiyen
yünadiy
lil iymani en aminu birabbiküm feamenna
rabbena
fağfir lena zünubena ve keffir anna seyyiatina
ve
teveffena me’al ebrari
Ey Rabbimiz!. Biz, Rabbinize imân ediniz diye imâna çağıran bir
davetçi işittik, hemen imân ettik. Ey Rabbimiz!. Artık günah-larımızı
bize bağışla ve bizim kusurlarımızı bizden ört ve
bizleri iyi kullar ile beraber öldür.
ALİ İMRAN(3)/194
Ù¡Ü¢¢‰ ó¨Ü Ç b ä m¤† Ç ë b ß b ä¡m¨a ë b ä £2 ‰ ›QYT
6¡ò à¨î¡Ô¤Ûa â¤ì í b 㡌¤‚¢m ü ë
› …b Èî©à¤Ûa ¢Ñ¡Ü¤‚¢m ü Ù £ã¡a
rabbena
ve atina ma ve’adtena âlâ rüsülike
ve lâ
tuhzina yevmel kıyameti
inneke
lâ tuhlifül miy’ade
Ey
Rabbimiz!. Peygamberlerine karşı bizlere va'd ettiklerini bizlere
ihsan buyur. Ve bizleri kıyamet gününde rezil etme. Şüp-he yok ki,
sen verdiğin sözden dönmezsin.
Bu
sessizlik sesin geldiği yöne ve yönelmeye davetti, ses işitebilen
için, görüntüye işarettir. Yani ses işitebilene
çıkış noktasını görebilme imkânı veren en muazzam
çağrı sistemidir.
İşte
bir şahsa ulaşabilmenin en çabuk yolu, ona seslenmek ve se-sini
duyurabilmektir. Sesin ulaştığı mahal ise, sadece
bakması ve çehresini, yönünü oraya, ses mahalline çevirmesi gerekir.
Mevleviler
de sustular, bu sesle durdular. Âyetler okundu, ilâhi ke-lâm işitildi
madde âlemi, bu ahenk içerisinde duyduğu bu güzellikleri, bu çoşkuyu
anlamakta ve anlatmakta acaba ne yaptı?…
Sünnet
törenine seçilebilecek en güzel “logo” yani işaret seçilmişti,
bu da “NAZAR” boncuğu idi. Mavi bir dünyaya yakışan en
mükemmel bakış (NA-ZA-RA) arapça
karşılığı “baktı” mânâsında’dır.
Bizler
nereye ve nasıl bakacaktık?.....
En
başta ilâhi kelâma baktık, herşeyi vahdet gözüyle
görmeye çalıştık.
“Sedat” oğlumuzun sünnet töreninde herşeye
ibret gözü ile “na-zar” etmemiz gerekmekteydi.
…a… (sedad) ın başındaki (sin) “İnsan-ı” temsil etmek-te....
amma
nasıl bir insân?...
Hemen
ardından gelen
… (dal) ve arasındaki aşikâr
olan a (elif) ve
sonundaki … (dal)
öyle
bir insân ki, a (elif)te
gizli olan Ahadiyyet hakikatlerini Nur-u Muhammediyye şifresi
ile ki (13) tür,
zahir ve batın … (dal) delili ile ispat eden bir insân-ı
anlatmakta,
aynı
zamanda …a… (sedad) kelimesinin arapça karşılığı, (doğru,
dürüst ve gerçekçi bir akıl) demektir.
Bu
da akl-ı küll mertebesinden, yani Nur-u Muhammedi (s.a.v.) mertebesinden
zuhura çıkmış lâtif ve rûhani bir akıl olmalı
idi.
İbrahim
(a.s.) gibi putları kırmış, Kâ’be’yi yeniden inşa
etmiş, öyle bir ittika ile bağlı, ki oğlunu feda etmeyi
göze almış, tam olarak Nur-u Muhammedi’nin (s.a.v.) tevhidini
hazırlamış, “Halil İbrahim” gibi dostlardan meydana
gelen bir akıl olmalı idi.
İşte
böyle bir zuhuru, böyle bir akl-ı, taht üzerinde taşırlar,
etrafın-da meş’aleler yakarlar.
İşte
bu hakikatleri ancak gerçek bir “nazar” ile bakanlar, görebi-lirler
ve şükran secdesi ederler ve bu çoşku devam etsin diye
de dua ederler.
Göremeyenler
ise, gaflet içinde bir gece geçirmiş olurlar.
(NAZARA)
nın başındaki æ/ã (nun) unu göremeyenler, orada (zara)
yı seyrederler.
Evet
kudret-i ilâhiyesiz hiçbir şey olamaz, amma onu görmek için önce sesi
işitmek gerekir.
(zara) da
gizli olan zat’ın Rahmet-i genel ve her mahalde zuhur et-tiğinden,
tecelli-i ilâhi sûret elbisesi ile çoşku âleminde zuhurdadır. An-cak
bu hali görüp seyretmek bir ârif-i billâh “Nazar-ı” ile
gerçekleşe-bilir.
Rahmet-i
ilâhiyye tüm âlemi kapladığından o gece orada bulunan her bir
davetli aynı tecelliden anlayış ve idrakleri nispetince
faydalan-mışlardır. Âlemdeki bütün ziyafetler, çoşkular ve
sevgiler, hep bu ma-haldeki güzellikler gibidir.
Bir de bu sünnet töreninin yapıldığı mahalli incelemeye
çalı-şalım:
Otelin
en üst katında olması; bu halin yüceliğini...
Otelin
logosu olan Prenses Tacı’nın sünnet mahallinin giydirilmesi; oranın
baş tacı ile şereflendirilmesidir, diye düşünebiliriz.
Gece
içindeki bu gelişmeler; fenafillâh halinden ► bakabillâh ha-line geçişi...
Masa
ve sandalyelerin beyaz örtü ile giydirilmesi; bakabillâh halin-de
rahmetinin, bereketinin ve zenginliğinin...
Yiyecek
ve içeçeklerin bolluğu ile zuhur etmesi;
aynı
zamanda boncuklarla ve çiçeklerle, mumlarla süslenip, insanlık âlemine
sunulması; halifeliğin makamını anlatmaktadır,
diyebiliriz.
Oturduğumuz
her bir sandalye beyaz giydirilmiş ve sarı kurdelâ ile
süslenmişti.
Buradaki
sandalye; her bir ferde ait olan, tahsis edilen, mahalli gös-termekte...
Sarı
kurdela ise; her bir mahaldeki Hakk aşkını temsil
etmektedir.
Hakk
Teâlâ hazretleri her birerlerimizde aynı aşk ve muhabbettedir.
Zuhurun şiddeti ve tecellisi aynıdır ama her bir mahal ve ferd,
kendi istidad kabiliyetince idrak ve tasdik makamındadır.
Allah (c.c.) her birerlerimizin idrak ve muhabbetini arttırsın.
Amin.
Bu
tecellileri bir de kendi yaşantımdan vereceğim
yansımalarla an-latmaya çalışacağım.
Aslında
sünnet programının gelişimi ile bizlerin Necdet Efendi
Ba-bam’ı tanıdıktan sonraki yaşantımızın ve
düşüncelerimizin gelişimini bu program vesilesi ile paylaşmaya
çalışacağım.
Dünya
hayatında yaşamımızı anlatıyor. Bizler de Efendi
Babam ile tanışmadan evvel, oluşumlara kapalı bir mahalde,
kendimizden habersiz olarak yaşamakta idik, ama Hakk’ın rahmeti ve
bereketi âlemin ahengi ile süregeliyordu
Bizlerle
tanışıp, ne zaman ki içerisinde yanıp duran, o mübarek Ne-fes-i
Rahman-ı bizlere üfledi, biz de o ney gibi inlemeye
başladık.
İnlemeler
sonunda içimizi kapladı, bizi aştı âleme yayıldı; bir
baktık ki, âlem çoşkuyla dönüyor, biz de onun gibi dönmeye
başladık.
Ne
zaman ki ona döndük, Efendi Babam da bizlere kelâmullah’tan anlattı, zât
makamının hakikatini izah etti.
Tüm
bunların karşısında şükretmekten ve yalvarmaktan
başka bir-şey kalmadı.
Öğrendiklerimiz
ve aldığımız eğitimle, evveliyatımızla
toplum içeri-sinde tüm bireylere elimizden geldiğince bu ahengi anlatmaya
çalıştık, dilimizin döndüğünce... Fakat burada erlik tam ve
şiddetli olduğundan, kızdığımız tecelliye
müdahale etmek istediğimiz zamanlar olmuştur.
Bu
yolda yiğitliği ve hayatın içerisindeki keskin çizgileri anlatır.
Ye-rine getirmek gerçekten yürek işidir.
Yurdun
dört bir yanından gelen tebrikler, anlatılan yaşamın
tasdik-lerini anlatır. Büyüğü, küçüğü her birey bu
çoşkuyu yaşamak ve pay-laşmak ister.
İşte
burada (sedat) ismindeki
çocuğun, yani batında (aklın)
ne kadar önemli bir mahâl olduğunu insanlık âleminde Akl-ı Kül-e
ulaşmış akılların, meş’aleler eşliğinde
taht üzerinde taşındığı yaşam ve tatbikat olarak
gösterilmiştir. Seyr yolunun en önemli kısmı da
burasıdır.
Tüm
bu hakikatleri anladıktan sonra Efendi Babam’ın ençok anlat-mak
istediği bu konu çok önemlidir.
Yukarıda
anlattığım sanatçı Hüseyin Tûran bölümünde, erliğin
şid-deti; burada ise, müennisliğin yani “Nisa” asalet
sahibi hanımlığın zuhurunu ve üretkenliğini
anlatmaktadır.
Allah
(c.c.) Hay yani “Hayat Tezgahı” olan bayan
kardeşlerimiz, aslında bizlere çok büyük nimetleri de beraberinde
getirmektedir. O mahalden çıkan nağmeler, her
ulaştığı mahalde yeni doğuşlara, yeni
açılımlara yönelmekte; Hakk olarak halka seslenirken, bunu sanatsal
bir Rûh ile yapmakta, herkesi çoşturmaktadır.
Sonunda
bülbülün, güle seslenişi gibi asırlar boyu, sonsuza dek
haykırmakta... âlemlerin, âlemlere
haykırışını anlatmakta, sonsuza dek...
(zara) hanım
programının sonunda okuduğu “Bülbül ve Gül” ilâhisi de
çok mânidar olmuştur.
Gül ile temsil edilmiş olan Hakikat-i
Muhammediyye’ye bu âlemlerin her bir ferdinin birer bülbül
olup, yanık bir eda ile O’na ses-lenişlerinden başka birşey
olmadığının ifadesidir.
Ancak
bunlar gerçek bir (na’zar’a) “nazar” ile
görebilenlere has özelliklerdir diyebiliriz.
Bizlere
böylesine güzel ve anlamlı bir geceyi yaşatan ve
yaşattıran, tüm dostlarımızdan Allah (c.c.) razı
olsun.
İzmir’de
40 ıncı evlenme yıldönümünü kutladığımız
Efendi Babam’a ve anneme, bizlerle bu geceyi yaşatan sünnet düğünü
sahiplerine ve bütün güzel dostlara bir tatlı anı olması
dileğiyle...
SÛRETTE BİZİZ CANÂNIM.
MÂNÂDA AYRILDIK BİZ.
LİBAS-I AŞK-I BEN GİYDİM.
LİBAS-I HÜSN-Ü SEN....!!!
10.10.2003
Mehmet Katmer
İzmir
Nüket
Hanım validemiz 40 ıncı evlilik yıl dönümlerini “hare-meyn”de
geçirmek istiyorlardı ancak o günlerde İzmir’de olduklarından bu
mümkün olamadı. Mamafih Mehmet Bey’in de belirttiği gibi 40
ıncı yıldönümleri İzmir’de bir tesadüf eseri çok görkemli
geçmiştir.
Ertesi
sene ise, Terzi Babam, Nüket Annem ile beraber dostları ve ihvanları
ile 17/09 – 13/10/2004 tarihleri arasında Umre’de idiler. Nüket Hanım
validemizin 41 inci evlilik yıl dönümlerini 28/09/2004 tarihinde “haremeyn”de
çocuklarıyle birlikte kutlamışlardır.
E S E R L E R İ
İnsânlık
tarihinde İslâmın gönüllere yayılması ve güzel ahlâkı
öğ-retme konusunda yaşayış, sohbet ve eserleriyle kılıçtan
daha etkili ol-muş yüce zâtlar vardır... Bunlar yazdıkları
eserleriyle ve rûhaniyetle-riyle insânlığa yön veren “velilerdir”.
O
muhterem zâtlardan birisi de asırlara uzanacak hizmet dosyasına “Gönülden
Esintiler” başlığı altında tasavvuf alanında
birçok çalışma ve esere ilhamın
ışığında imza atmış olan N. Ardıç
Uşşâki efendimizdir.
Onun
hayatını araştırıp incelediğimiz zaman çok iyi
değerlendirdiği-ni, iğne iplik ve kumaşlardan arta kalan
zaman dilimlerinde ise kağıt ile kalemini yanından hiç ayırmadığını,
zaman içerisinde kaleme aldığı ya-zılarını
da “asar” (eserler) hâline getirmeyi
başardığını görüyoruz.
Onun
eserlerinin “Gönülden Esintiler” başlığı
altında yayınlandı-ğını söylemiştik.
Zira tasavvuf yolu gönüller ilmidir. Gönül de manevi bir kıble, sonu
olmayan bir deryadır. Bu derya da irfan hazineleri ile doludur.
Üstadımızın gönül mahsulu olan eserleri ve kitapları da
ebedi ve ölümsüzdür.
Bu
eserlerin bir başka özelliği ise, ilgili kişi tarafından ne
kadar oku-nursa okunsun bıkkınlık vermediği gibi her
okuyuşta da kişide yeni açı-lımlar ve ufuklar meydana
getirmesidir.
Netice itibariyle bir kere daha vurgulamamız gerekirse insân özüne ve
ihtiyaçlarına üst seviyeden cevaplar getirip, insânı hayretten
hayrete sürükleyen bu eserler hidâyette olabilmenin çarelerini de
göstermektedirler.
Düşünen
beyinlerin meskeni olarak kabul ettiğimiz bu şiir ve eserleri siz de
okuyup inceleme fırsatı bulduğunuzda göreceksiniz ki
adı güzel “Muhammed”e açılan kapıların kilitlerini
çözmektedirler.
“Fazla söze ne hacet” diyerek herbirinde mânâ,
rûh ve nûr cazi-belerini gördüğümüz hazretimizin bu eserleriyle sizleri de
kısaca tanış-tıralım...
1 - NECDET DİVANI : Hazretimizin bu eseri
kendisinin yaklaşık 30 sene gibi bir zaman sürecinde kendi seyrinde
yaşadıklarını peyderpey kaleme alıp
oluşturduğu bu eser Esmaül Hüsna’nın kısa dörtlükler
hâlin-deki şerhi ile başlar. Çeşitli zamanlarda ve
yerlerde kendisine gelen ilâhi varidatlarını Hz. Mevlâna ve Şems
gibi Hakk erenlerini ziyaretleri esnasında oluşan şiirlerinin
toplamı da “Necdet Divanı” adlı kendi is-mini
taşıyan bu eserinde mevcuttur.
2 - HAC DİVANI : Tamamı 4 bölümden
oluşan bu eserini üstadımız 1990 yılı Hacc
farizasını eda ederken kaleme almıştır.
Eserin
birinci ve önsöz bölümünde, Haccın, hacc yolculuğunun, Mes-cidi
Haremin, Kâ’be’nin, Mekke’nin, Medine’nin, Arafat’ın, v.b. gibi
hu-susların ne olduğunun âyet ve hadisler
ışığında izahı yapılmaktadır.
Eserin
ikinci bölümünde ise, üstadımızın Medine’de
kaldığı sürede Hz. Rasûlûllaha duyduğu aşk ve
muhabbetin konu edildiği şiirleri yer al-maktadır.
Üçüncü
bölümde ise, Mekke’de geçirdiği günler ve esnadaki günü gününe
yaşadığı hâleti rûhiyeyi anlatan şiirleri yer
almaktadır.
Divanın
4. ve son bölümünde ise, Hacc kaide ve kurallarının bâtıni
hakikatlerini “Hacc gerçekleri” şeklinde şiirsel olarak
anlatmıştır. Ge-rek maddi, gerekse manevi haccı kendilerine
amaç edinen kimseler için “Hacc divanı” önemli bir rehber ve
yardımcıdır.
3 -İRFAN MEKTEBİ: HAKK YOLUNUN SEYİR DEFTERİ
Ebatlarına
baktığımızda küçümseyeceğimiz ancak okunup
incelendi-ğinde bir ömür boyu üzerinde konuşabileceğimiz ve
benzerleri arasında da seçkin bir yere sahip olduğuna
inandığımız bir yapıt...
Tasavvufta
seyri sülûku Hakk’a varmak isteyen ve manevi yolcu du-rumunda olan Salik’in bir
Ârif nezaretinde geçmesi ve yaşaması gereken enfüsi ve afaki
mertebelerin neler olduğunun anlatıldığı bu
eser, el-den hiç düşürülmeyecek temel ders kitabı
niteliğindedir.
Cehâletten
ilme, fena huylardan güzel ahlâka, kendi vücudundan Hakk’ın vücuduna
hareketi bu eserde görmek mümkündür. İrfan Mek-tebi’nin çok önemli bir
başka vasfı ise, muhatabı olduğu kişiye kendi hâlini
ve idrakini yansıtan bir ayna olmasıdır.
4 - LÜBBÜL-LÜB (ÖZÜN ÜZÜ)
Muhyittin-i
Arabi’nin “Futuhat-ı Mekkiye” isimli eserinden alınan
bazı bölümlerinin İsmail Hakkı Bursevi tarafından şerh
edilmesiyle mey-dana gelmiştir. Üstadımız ise Osmanlıca
aslından Türkçeye çevirmek sû-retiyle günümüz insânının
hizmetine sunmuştur. Kitapta başlıca Ârif ve onun
vasıfları, seyru sülûk hâlleri ile İnsân-ı Kâmil
tanıtılmaktadır.
5 - SALÂT-NAMAZ ve EZAN-I MUHAMMEDİ’DE BAZI HAKİ-KATLER
Dinimizin
5 ana esasından biri olarak kabul edilen ve mi’râc hük-münde olan namaz
ile sırlarını, bir müslüman için
taşıdığı özen ve haki-katlerini, namaz esnasında
okunan dua, sûre ve bedensel hareketlerin esrarını,
onların sayısal değerlerinin açıklanması da
üstadımızın bu ese-rinde yer almaktadır. Ayrıca namaza
davet hükmünde olan Ezan-ı Mu-hammedinin okunuşundaki anlam ve
hikmeti de bu eserin içinde bul-mak mümkündür. Doyurucu olduğu kadar
düşündürücü de olan bu eser ile tanışıp faydalanmak günlük
hayatımızda bizlere çok şey kazandıra-caktır.
6 - İSLÂMDA MÜBAREK GECELER VE BAYRAMLAR
Zengin
muhtevası ve güzel tertibi ile dikkat çeken bu çok önemli eseri de
Üstadımızın tam bir mârifet yapıtıdır.
Mevlûd, Regaib, Berat, Mi’râc, Kadir gecelerindeki
sıralanışın sırrı ve bu geceler ile Ramazan ve
Kurban bayramlarının hakikatlerinin izahı ile çok geniş ve
kapsamlı şe-kilde kişinin mi’râcı anlatılmaktadır.
7 – İSLÂM İMAN İHSAN İKAN
Ufak
bir risâle şeklinde sunduğu bu çalışması ise, Hz.
Peygamberi-mizin Cibril hadisinden yola çıkılarak, kişiyi rüyetullaha
götüren yolda dört merhale olarak kabul ettiği “İslâm, İman,
İhsan ve İkan”ı ger-çek yönleriyle ele alıp, neleri
içerdiğini, tevhidi oluşturmanın ilke ve yöntemlerinden
bahsedilmektedir.
8 – TUHFETÜL UŞŞAKİ
Pir
Abdullah Salâhaddin Uşşâki’ye ait bu eseri yine Uşşâki
şeyhle-rinden Abdurrahmân Sâmi, Osmanlıca’ya çevirmiştir. Kendi
dönemlerin-de Nûsret Tûra Uşşâki Hazretleri ise, Osmanlıca
aslından günümüz Türkçesine çevrilmesini üstadımızdan
istemiştir. O da mürşidinin bu is-teğini yerine getirip,
çeviriyi yapmıştır. Kitapta ağırlıklı olarak
Uşşâki-lik’te yol adabı ve yaşantısı
anlatılıyor.
9 – RAHMÂN SÛRESİ
Rahmân
Sûresinin bâtıni özellikleriyle Kûr’ân’da ismi geçen Rahmân âyetlerinin
genel özellikleri bu eserde anlatılmaktadır. Necdet Ardıç
Beyefendimiz Esma-i İlâhiyye’den olan ve Rahmân ismine
başlı başına bir sûre düzenlenen “55. Sûre errahmân”ı
en güzel şekilde ifade ettiği derin mânâları bu eserinde ele
alıp, açıklamıştır.
10 – KELİME-İ TEVHİD
Üstadımızın
2001 yılında Umre ziyaretleri esnasında büyük bir bölü-münü “Haremeyn”de
oluşturdukları eseridir. Bir aylık Umre ziyaretleri hep
tefekkür ağırlıklı geçtiğinden iki haremin yani “Mescid’il
Harem” ve “Mescid’il Nebevi”nin içerisinde bazı bölümlerini
oluşturup dönü-şünde Tekirdağ’da ilâveler yaptığı
ve hazırladığı Kelime-i Tevhid değişik bir üslup
ve tarzda sunulmaktadır.
İslâmın
zirvesi olan bu kelime kendi bünyesinde tevhidi nasıl
oluş-turuyor?...
Günlük
yaşantımızda dilimizden düşürmediğimiz Kelime-i
Tevhidi acaba hakkıyle bilip söyleyebilmemiz nasıl olacak?...
Bu
kelimenin kendi bünyesinde tuttuğu mertebeler ve özellikleri ne-lerdir?..
Kelime-i
Tevhid yönünden âlemlerin ve insân’ın oluşumu nasıl bir seyir
izledi?...
Hz.
Peygamberimiz bu kelimeyi nasıl irsal ve tebliğ etti?...
Bu
ve buna benzer soruların cevaplarını bu muhteşem eserde
bula-bilirsiniz.
11 – VAHİY ve CEBRÂİL
Vahyin
hakikatlerini, geniş bir şekilde izah ve ifade eden bu eserde de yeni
ufuklar bulacaksınız. Değişik bir uslûpla kaleme
alınan bu yazı dizelerini okudukça, gerçekten ilhâmi bir
oluşumun varlığını sezer gibi olacaksınız.
Okudukça idrak ve ihatanızın genişlediğini açık olarak
his-sedeceksiniz.
12 – TERZİ BABA (1) Necdet ARDIÇ VE NECM SÛRESİ
O’nun
hayatının, kişiliğinin ve şahsiyetinin
tanıtıldığı bu çalışmamız ise, eserleri
sıralamasında on ikinci (12.) sırada yer
almaktadır.
Çocukluğundan
gençliğine, oradan bugünkü yaşamlarına gelen bir seyr’in özetler
halinde ifadesidir.
Uzun
yıllar içerisinde geçirdiği aşamaları kendi dilinden ve
notla-rından toplayıp, derleyerek bizlere de örnek olan bu eser, uzun
bir çalış-manın neticesinde ortaya
çıkmıştır.
İç
âleminde seyr eden bir kimsenin en geniş mânâda faydalanabile-ceği ve
örnek alacağı bir kaynak hüvviyyetini taşımaktadır. Bu
derleme görevini bana verdikleri için bahtiyarım.
13 – 13 ve İLÂhi SEYR
“Terzi Baba” kitabının basım
aşamalarında 13 üncü kitabının hazır-lıkları
ve araştırmaları yapılıyordu. Bilindiği gibi (13)
Hazret-i Rasûlûl-lah’ın şifre sayı ifadesidir.
13
üncü sıraya bilhassa bu mevzuu alması, sayının gereği
icabı ol-muştur. Batılıların 13 sayısına “uğursuzdur,”
diye bakışlarının cevap-larını bulacağınız
bu kitabı birçok mechulde kalmış ifadeleri zuhura
geti-receğini ümid ediyorum. Tamamlandığında bir çok yeni
bilgi ile tanışa-cağımız çok muhtemeldir.
* – FETİH SÛRESİ
Alt
yapı çalışmasının hazır olduğu ancak kitap
hâline henüz gelme-yen “Fethin” ve “Fetih Sûresi”nin
anlatılacağı bir eser olacaktır.
* – Sûre-i YUSUF ve DERVİŞLİK
Bu
eserlerin haricinde üstadımızın çeşitli seyahat, ziyaret,
itikaf ve halvet yaşantılarında iken yazdığı çok
sayıda şiir, sohbet notlarıyle, üze-rinde çalışmalar
yaptığı ancak henüz kitap hâline gelmemiş olan çeşitli
eserleri de vardır. Ömrü olduğu sürece bu
çalışmalarını sürdürecektir. Ancak ilk hedef kitap
sayısında on üç (13) adedine ulaşmaktır.
* – MEKTUPLAR ve ZUHURATLAR
Bu
kitaplardan çok mühim olan bir tanesi de tasavvuf
yaşantılarının başlangıcından beri,
kendisine gelmiş olan “muktup ve zuhurat”ların izah ve
tabirleri ile hazırlanıp, yayınlanması olacaktır.
Bir
hayli çok olan bu yazılar ve cevapları gerçek tasavvuf yolunda
olanlara yeni ufuklar açıp, tecrübelerini arttıracaktır.
Çok
miktarda olan ancak hazretimiz tarafından tarih sıralamalarına
göre düzenli olarak muhafaza edilen bu “mektup ve zuhurat”lar, cilt-ler
dolusu malzemedir. İnşeallah bunlar da yayınlanır da
hep birlikte istifade ederiz.
Hülasa
gören gözler, sezen gönüller, onun bu eserleriyle buluştu-ğunda çok
şey anlayacaklardır. Çünkü onları “Velâyet” kaleminden
akan hikmet damlacıklarıyle oluşturmuştur.
Herbir
sahifesi muhabbet ve mârifet sığınağı
olan bu kitaplarla “dost” olduğumuzda siz de göreceksiniz, ki aydınlanmakla
kalmayıp, sonsuzluğa ait düşünceler filizlenecek
ve kendimizi yeniden keşfet-me imkânını bulmuş
olacağız.
S E Y A H A T L E R İ
v e
K Â’ B E N O T L A R
I M
Sözlükte
suyun akmasına seyahat denilmiş, ilim, ibadet ve
rızık için yeryüzünde dolaşan kimselere de SEYYAH
denmiştir.
Seyyahın
irşad ve tebliğ yolu ile gönülleri ihyası arasındaki
benzerlik açıktır. Bunların ikincisi tabii ki daha önemlidir.
Bilhassa dini sebeplerle seyahat etmeyi, seferlere çıkmayı başka
bölgelere, hatta değişik ülkele-re gitmeyi, oralarda faaliyette
bulunmayı islâmiyet CİHAD olarak
ta-nımlamıştır.
İlim
peşinde koşup, cehâlet bulutlarını dağıtmak
için yapılan seyahatler Allah (c.c.) katında en makbul olan
seyahatlerdir.
Cihad
anlamına gelen bu durum genelde bütün peygamberlerde, özelde ise,
peygamberimiz (s.a.v.) in hayatında çokça müşahâde edil-miştir.
Önceleri kısa mesafelerle başlayan seyahatleri
sonraları Taif, Medine ve tekrar Mekke’nin fethiyle devam
etmiştir. Veda Haccıyla da son bulmuştur.
Sevgili Gönül Ehli Dostum...
Hayatını,
kişiliğini, eserlerini anlatmaya çalıştığım
Hz. Pirimiz Necdet Ardıç efendimizin önemli bir vasfı da İlâhi
Kelâmullah için bir seyyah olup gerek Türkiye içerisinde, gerekse
Türkiye dışındaki mânevi öneme sahib olan bazı mübarek
belde ve mekânlara bir cihad şuuruyla düzen-lediği seyahatlerdir.
Hazretimiz
şimdiye kadar üç defa Hac, üç defa da Umre ziyaretlerin-de
bulunmuşlardır. O’nun bu Hac ve Umre ziyretlerinin
tamamında Re-fikaları Nüket Hanım validemiz da
bulunmuşlardır.
Kendileri
ilk haclarını karayolu ile 1982 yılında ifa
etmişlerdir. Te-fekkür ağırlıklı olarak bu hac
ibadetinde Mescid-i Haremin içinde yatsı namazını beklerken
müşahâde ile kendisinde şu varidat zuhur ediyor.
“Mescid-i Haremin içinde müşahâdeye daldım. Yerde oturu-yor ve
yatsıyı bekliyorum. Görüş ve müşahâde ehlisin,
temaşa et ve bekle, hareketliler içinde hareketsiz olanla ol,” deniyordu.
Daha sonra
Medine-i Münevvere’de, Ravza-ı Mutahhara’da yazmış olduğu
şiiri ise, Hz. Rasûlüllah’a gönülden
yönelişidir.
B O
Ş Ç E V İ R M E E L L E R İ M İ
Y Â R
A S Û L Û L L A H
Yüzüm
yok iken geldim kapına,
Gönül
rüzgarı savurdu katına,
Binmiş
idim ben sevgi atına,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Senin ismin ile çarpar kalbim,
Gözetmezsen nolur benim hâlim,
İsmini anmadan durursa kalbim,
Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Ravzana
aldın bu günahkârı,
Yitirmişim
ben ezelden arı,
Günahımı
yüzüme vurma bari,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Sana
lâyık olamadım bir türlü,
Ağlar
gözlerim geceli gündüzlü,
Kalbim
temizlenmedi pürüzlü,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Gönlüm
köşesinden çıktı bir ışık,
Ben
sana belki ezelden aşık,
Sensin
bütün cihanda tek maşuk,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
İsmini
anmadan geçmez anım,
Sana
kendimden daha yakınım,
Gönülden
gönüllere akanım,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Sevgin
kalbimde yanıyor her an,
Gözlerimden
akan yaş değil kan,
Cemâlini
gösterdiğin zaman,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Senin
çün bu âlemde cümbüş var,
Cümleler
dosttur kalmamış ağyar,
Sana
kâinat olur hep bahar,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Huzuruna
vardım girdim ravzana,
Anlayamazsam
seni vah bana,
Feda
olsun varlığım hep sana,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Gafletle
geçiyor şamu seher,
Seni
bilmek ne zormuş meğer,
Seni
anlamadan gidersem eğer,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Hicret
ettin Mekke’den Medine’ye
Ben
de ederim hicret içeriye,
Kazancımız
kalmazsa geriye,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Başımı
koydum ezelde önüne,
Hesabım
kalmasın mahşer gününe,
Yüzümü
tuttum hep senin yönüne,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Kölen
olsam hep kapında kalsam,
Lûtfundan mânâ gülleri alsam,
Varlığımla
seni anamazsam,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Aciz
ve de naçiz biçareyim,
Baştan
aşağı harab, yareyim,
Ciğerim
delik pare pareyim,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Lütfetmezsen
nolur benim hâlim,
Yalvaracak
güçte değil kalim,
Geçiyor
günler gafletle daim,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Görüp
de cemâlin veririm can,
Sana
salât-u selâmlar her an,
Aşkındır
yine gönlümde yanan,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Bir
nefes ayrılsam ona yanarım,
Mecnunum
yine kalmadı kararım,
Gönlümdesin
de neden ararım?
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Seni
anmak hayat verir bana,
İçeyim
aşkını kana kana,
Eylerim
niyaz kalmasın sona,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Davetin
ile ravzana geldim,
Lâyık
değil iken selâm verdim,
Zahir
de olsa lûtfuna erdim,
Boş
çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
Sensin âlemde varlığa sebep,
Ey gönül darılma; edeb, edeb,
Düşersem de bir gün gaflet edip,
Boş çevirme ellerimi yâ Rasûlûllah.
MEDİNE-İ
MÜNEVVERE
(4.10.1982)
Hazretimiz
ikinci haccını da 1987 yılında ifa etmiştir. Hava
yoluyla gittiği bu haccına da yine tasavvuf ehlinin gözüne ve
kulağına hitap e-den şu varidatlar tefekkür esnasında
kendisinden hasıl olunmuştur.
“Mescid-i Haremde tefekkür ve müşahâde esnasında
yatsıyı beklerken Yarabbi bu kadar kalabalık nedendir? Daha az
olsa da insânlar rahat tavaf etse olmaz mı?” diye
niyaz ettiğimde;
“Bu çokluk zuhurlarımın çokluğundandır,” diye cevap geldi.
Yine devamla;
“Yarabbi
bütün bu müslümanlar Hz. Rasûlüllahı komşu ister; cennetler sekiz
olduğuna göre Hz. Peygamberimizin de en üst cennette olması
icabettiğine göre diğer cennetler O’na komşu olmayacak mı?”
diye niyazda bulunduğum da;
“Hz. Peygamberin her cennette makamı vardır ve cennet eh-linin de
hepsi O’na komşu olacaklardır,”
şeklinde kendisine cevap gelir.
Hazretimiz
üçüncü haccını da havayolu ile “Tünel Kazası”nın
ya-şandığı 1990 yılında
yapmıştır. Kendisi bu haccında sürekli tefekkür
hâ-linde olduğundan “Hac Divanı” adlı eserini burada
oluşturmuştur. Di-ğer haclarında da şiirler
yazmıştır ancak bu haccında müstakil bir divan
oluşturmuştur.
Kendisiyle
zaman zaman bu konularda yaptığım sohbetlerde ise, birinci
haccının “şeriat”, ikinci haccının
“tarîkat”, üçüncü haccının “hakikat” ve daha
sonraki yıllarda ifa ettiği umre ziyaretlerini de, “mârifet”
mertebelerinin özelliklerini taşıdığını ifade
ettiler.
Hazretimizin
bu zaman dilimleri içerisinde gerek Türkiye içinde, ge-rekse Türkiye
sınırları dışında İslâm’a ve Kûr’âna
hizmetleri ve emeği geçmiş, onu elden ele, dilden dile, gönülden
gönüle ulaştıran gönül er-lerini de fırsat buldukça hep ziyaret
etmeye çalışmış.
Bu
vesile ile de Hacı Bayram Veli’den Nasreddin Hoca’ya; Yunus Em-re’den
Hacı Bektaş Veli’ye; Hz. Şems’ten Hz. Mevlâna’ya; Emir
Sul-tan’dan Sancaktar Baba’ya kadar birçok ehlullahın zaman içerisinde
ziyaretçisi olmuşlardır.
15/12/1984
K O N Y A (Z i y a r e t l
e r i)
Hz. Şems’te
îki
rek’at ziyaret namazı, sonra on rek’at düşünmek...,
fakat
dört rek’ata karar vermek...,
ancak
diğer ziyaretçilerin durumunu düşünmek...,
buna
cevap, (Utandın mı ?)
Soru:
Dört rek’atlı farz namazların üçüncü ve dördüncü rek’
atlarında neden Elham’dan sonra zammı sûre okunmaz?
Cevap:
Birinci rek’at, şeriat düzeyidir ve
teferruatı vardır. Bu teferruat zammı sûreyle ifade
edilir.
İkinci rek’at, tarîkat düzeyidir ve
orada da teferruat vardır ve bu da zammı sûreyle ifade edilir.
Üçüncü rek’at ise, hakikat düzeyidir,
ki orada teferruat yoktur, teklik vardır. Onun için zammı
sûre okunmaz.
Dördüncü rek’at, mârifet düzeyidir, orada
gerçek anlamda ELHAM yani FATİHA yaşanır. Teklik ve zâtî
yaşantıyı ifade eder, zammı sûreye yer yoktur.
Soru:
Keşfin açılması nasıl olur?
Cevap:
Ortada kapalı yok ki açılması olsun. Sen ortada var
oldukça kapalısın, sen kalkınca iş biter.
Soru:
Salât nedir?
Cevap:
Salât bir andır, ezel ve ebed söz konusu olmayan bir andır. O
da tek varlığa mahsus, tek varlığın âlemdeki
çokluk şeklinde görünen tek hareketidir.
Türlü yüzler gayb erenlerinden;
Şems: Hafif çukur, parlak göz,
yuvarlağa yakın oval yüz, geniş kaş, uzunca
dağınık saç sakal, lâtif dalgalı görünüş aynı
zamanda çok ciddi.
Sözlerinden;
Hür ol, hürlerle ol, hürlükle
yaşa.
Her sene geleceksin, bu işler
bensiz sensiz olmaz.
Ahmed’e selâm söyle ipinde çok
dikkatli oynasın. (iyi
ayna ol)
Aklını başına
topla, aklını başına topla, aklını
başına topla.
Dört ipin dördünde de en iyisi ile oynayacaksın; geç kalma, geç kalma,
geç kalma, îyi, sen de kendini buluyorsun.
Ölüm deryasının dönüşü olmaz,
Bu
işler ahirete hiç kalmaz,
Ehli dil
olmayanın aklı almaz,
Yürü git
deryayı ölüme, hayat bul.
Hz Mevlâna’da
Mevlâna: Hafif yay kaş, açık alın,
yuvarlak, ak sakal, pembe buğ-day ten, başta kavuk, orta burun,
dalgın ve dolgun bakış.
Sözlerinden;
Oğlum, her hâlükarda itidal üzere ol, gaflet ehli gibi sadece baş
gözüyle bakma. Derinlere, çok derinlere, en derinlere bak, her iki yönden bak,
biri birine perde olmasın.
Bizi unutma gel, her sene gel, sen
hep gelenlerle gel.
Gelen çok, çok ama iki yüzlü gelen
az, onlann yerine de gel.
Gerçi biz hiç birini
ayırmayız ama yine de özle... özle gel.
Bensiz olarak gel,
sırrımı sırrına aşina ederek gel.
Gönlümü gönlüne ayna ederek gel, kalbimi kalbine bağlaya-rak gel.
Seni sende sen olarak bularak gel,
her nerede olursan gel.
Mânâda gel, ney sesleri arasında
nağmesiz gel.
Kabrime değil ilâhi semâma gel.
Yerde değil gökteki semâma gel.
Gel be Âdem, nasıl olursan öyle gel, ister aklın olsun ister
ol-masın öyle gel.
Ne derlerse desinler öyle gel.
İster gölge ol ister asıl,
ister aynı ol ister ol vasıl.
Dilekler hep olsun hasıl, öyle gel, akşam gel, sabah gel,
öğle gel.
İkindi gel, hep gel; bizi, izi, dizi, gözü unutmadan gel.
(Sezişler) Cezbe;
Cezbe cezbe-i MUHAMMED,
nûr
nûr-u AHMED, sır, sırr-ı MAHMUD,
Nerde kaldı Celâleddin,
İlim ilm-i ilâhi, hilm hilm-i ilâhi, hâl hâl-i ilâhi
Nerde kaldı Celâleddin,
"Cel" dedi Cemâl-i ilâhi, "lâl" dedi aşk-ı
ilâhi,
"din" dedi din-i ilâhi,
Nerde kaldı Celâleddin,
Hep Rasûlün zuhurudur,
türlü yönden huzurudur, bakanların göz nûrudur,
Ahhhh! Ya Muhammed.
Ahhhh! Ya Muhammed.
(Yolda) Düşünce;
Tenzih,
teşbih, tevhid dışında tanıma ve bilme:
Ef’âl’siz, esmâ’sız yaşam.
Asli
görüş: Bakışta yönsüzlük.
1986 A Ğ U S T O S U
Y A Z T A T İ L İ N D E N
E S İ N T İ L E R
17/8/1986
Pazar Kurban bayramının ikinci günü sabah sekizde yola
çıkış, öğleden sonra Bursaya varış. Uludağa
çıkış ve gece Bursada kalış. Ertesi sabah Ulu Câmi’i
ziyaret, oradan Yeşil Türbe ve Emir Sultan Haz-retini ziyaret ve
dualar.
Emir Sultan câmi’in’den bazı
yazılar:
sübhanallahi ve bihamdihi
sübhanellahilaziym
ve kefa billâhi şehiden
muhammederrasûlüllah
ya
erhamerrahimin
ve inneke le alâ hulikın aziym
tahtı ravanda geçişi ve tavsiyesi kulillâh sümme zerhüm
(“ALLAh”
de, geç)
I8/8/I986
Pazertesi saat 10 civarında İZNİĞE doğru yola
çıkış, San-caktar babayı ziyaret.
Dualar ve esintiler
Evvela
kabrinin önünde kesik baş belirdi. Uzun saçları ikiye ayrık.
Kanlı başı; dehşet ifadesi. Sonra bütün bedeni ile
yeşil kaftanlı, düzgün yüzlü karşılar hâlde... (O anda
kabrin başında zikirde idik.)
M Û S Â (a.s.) D U A S I
(TA-HA Sûresi 20/25 – 35)
ô©Š¤ß a ó¬©Û ¤Š¡£ í ë = ô©‰¤† • ó©Û ¤€ Ф(a
¡£l ‰ 4b Ó ›
ó©Û¤ì Ó aì¢è Ô¤1 í ó©ãb ¡Û ¤å¡ß ¦ñ †¤Ô¢Ç
¤3¢Ü¤ya ë
7ó© a æë¢Š¨ç ó©Ü¤ç a ¤å¡ß a¦Ší©‹ ë ó©Û ¤3 Ȥua ë
ô©Š¤ß a ó¬©Ï ¢é¤×¡Š¤( a ë ô©‰¤‹ a ¬©é¡2 ¤…¢†¤(¢a
a6¦Šî©r × Ú Š¢×¤ˆ ã ë a=¦Šî©r ×
Ù z¡£j ¢ã ¤ó ×
› a¦Šî©– 2
b ä¡2 o¤ä¢× Ù £ã¡a
kale
rabbişrah liy sadriy ve yessir liy emriy
vahlül ukdeten min lisâniy yefkahu kavliy
vec’al liy veziyren min ehliy harune ehıy
üşdüd bihi ezriy ve eşrikhü fiy emriy
key nüsebbihake kesiyren ve nezküreke kesiyren
inneke künte bina besıyren
dedi yarabbi Benim göğsüme genişlik ver.
Ve benim için işimi kolaylaştır.
Ve dilimden düğümü çöz sözümü iyice anlayabilsinler.
Ve bana ailemden bir vezir kıl. Kardeşim Harun’u.
Onunla arkamı kuvvetlendir Ve onu işimde ortak kıl.
Tâ ki, seni çokca tesbih edelim. Ve seni çokca zikreyleyelim.
Şüphe yok ki, sen bizi hakkiyle görücüsün.
Mûsâ
(a.s) “Sadr” göğüs genişliğini talep ederken Efendimize
ise, “elem neşrahleke sadreke”
ayetindeki beyan-ı ilâhi ile kendisi ta-lep etmeden “biz senin sadr (göğsünü)
daha baştan genişletmedik mi?” diye hitap etmektedir.
Hz. P E Y G A M B E R E
(s.a.v.) O L A N
H İ T A B L A R
(İNŞİRAH
Sûresi 94/1 - 8 )
Ú ‰¤‹¡ë Ù¤ä Ç b ä¤È ™ ë ë
Ú ‰¤† • Ù Û ¤€ Ф' ã ¤á Û a ›
Ú Š¤×¡‡ Ù Û b ä¤È Ï ‰ ë
Ú Š¤è à œ Ô¤ã a ô¬©ˆ £Û a
6a¦Š¤¢í ¡Š¤¢È¤Ûa É ß £æ¡a = a¦Š¤¢í
¡Š¤¢È¤Ûa É ß £æ¡b Ï
› ¤k ˤ‰b Ï Ù¡£2 ‰ ó¨Û¡a ë ¤k –¤ãb Ï o¤Ë Š Ï a ‡¡b Ï
elem
neşrah leke sadreke ve veda’na anke vizreke
elleziy
enkada zahreke ve refa’na leke zikreke
feinne
me’alusri yüsren inne me’alusri yüsren
feiza
feragte fensab ve ilâ rabbike fergab
Senin için göğsünü açıp genişletmedik mi ve senden yükünü
indirmedik mi?.
Öyle ki, senin sırtına pek ağırlık vermişti.
Ve senin için şânını yükselttik.
Artık şüphe yok ki, çetinlikle beraber bir kolaylık
vardır. Hakikaten her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
Artık boş kaldın mı hemen çalış. Ve ancak
Rab’bine yönel.
(ALAK Sûresi
96/1)
›7 Õ Ü ô©ˆ £Ûa Ù¡£2 ‰ ¡á¤b¡2
¤a Фӡa ›Q
ıkra’
bismi rabbikelleziy haleka
Oku Rab’bin ismiyle O zât ki halketmiştir
Hitablardaki farklılıklarla düşündürdükleri :
I9/8/I986
Salı günü Akşehir’de Nasrettin Hocayı türbesinde ziyaret.
Hoca
der ki: “Gülmesini ve güldürmesini öğren.”
Burada
bahsedilen “gülme” bizim anladığınız mânâdaki zahiri
gül-me değil gerçek gülüş, yani kahkahası olmayan
gülüştür ve ebedi gü-lüştür.
Akşehirden
yola devam ile Konya’ya varış ziyaretler, gece Konyada
kalış.
20/8/I986 Çarşamba Sabahı tekrar ziyaretler.
Mevlâna’da
Aşıkı canan olan kande bulur kendini.
Aşıkı Mevlâ olan kande bulur kendini.
Kendini bul mâh ol, sonra ol şemsi taban.
Daim Aşk oduna yan. Aşkla olur işler tamam.
Ben Aşıkım dersen, sakın aldanma heman.
Aşk benim adımdır benimle olur tamam.
Aşkını ver,
aşkımı al. Söyle duysun cümle cihan.
Serden geçmedikçe serapa bulunmaz
Aşk.
Aşk ilaçtır her derde kendinden başka dermanı yok.
Aşk’la aşk’ı iyi tanı, vardır onun iki yanı.
Biri kendinle seversin. biri dahi kendinsiz.
Çün anladın bunları tam, yok olur âlemde ham.
Seversin cümleyi alırsın kâm, âlem böylece döner vesselâm.
Sen Aşk nedir bilir misin? Kalmaz üçün ikisin.
Yasindeki sırrı Sinin kendin’de bul
kendinde.
Aynı gün Hz. Şems’te
Ne istersin bu âlemde ALLAH’ından başka.
Yapış o anladığına ilâhi Aşk’a.
Gördüğün nedir? Allah’dan başka.
Yol yoktur sarıl ilâhi Aşk’a
Biz’ki âlemi seyran ettik hiç çekmedik cefa.
Siz’ki kaldınız bir gece eylediniz bize eza.
Biz’ki dosta can verdik her dem serapa.
Siz’ki dost’u ard edip nefsinize ettiniz temennâ.
Biz’ki ne han aradık ne hamam, dost için seyr ettik her an.
Siz’ki nefsiniz için çıktınız seyrana, biraz da
uğradınız bu garibana.
Biz’ki Mevlânaya kul olup onu çektik kendine,
Siz’ki nefsine kul olup, girdiniz nefis bendine.
Biz’ki ne ar koyduk ne yar, ne ihvan ne de ıyal,
Siz’ki dosttan gayrı her şeyi eylediniz evlâdı ıyal.
Kendinize dönün, kendinize dönün,
kendinize dönün, kendinize,
Hiç bir şeyden fayda yok hemen dönün kendinize.
Aynı
gün Konya’dan haraketle Nevşehir üzerinden Hacı Bektaş’a
va-sıl oluş, akşam üzeri olduğundan müzenin
kapanmış olması dolayısıyla gecenin orada
geçirilmesi.
2I/8/I986
Perşembe sabah kalkış müzeyi ziyaret, her tarafı
dolaş-mak, seyre değer güzel bir hava, çilehanede epey oturmak,
Hacı Bektaş velinin türbesini ve diğerlerini ziyaret etmek.
Ve
bir soru, “Sizdeki ve dervişlerdeki bu hâl nedir?”
Ve
cevap, [Genelde Hz.
Peygamberden sonra insânlar beş ayrı ya-şam ve duygu yoluna
girdiler. Bunlar dört halife ve Muaviye
yaşantı-arıdır. Bunların içinde en zoru ise,
Muaviye yaşantısıdır, fakat avam halk bunları
anlayamaz. Efendimiz bu yaşantıların hepsine câmi idi,
ondan sonra böyle bir toplayıcı o zamanda gelmeyeceğinden
başa ge-çenlerin hepsi sadece kendi özelliklerini ortaya koydular. Böylece
beş ayrı özellik ortaya çıktı, her birerlerini takib
edenler birer gurup mey-dana getirdi böylece ayrılıklar oldu.
Biz
Ehlibeyt sevgisini ve o sevgi ile Hakk’a yaklaşma yolunu yani Hz. Ali
yolunu sevgi ve nefis ile mücadele yolunu getirdik, düşmanlık yolunu
getirmedik fakat bizi sevenlerin aşırı sevgisi yüzünden ortaya
düşman-lıklar çıktı bu işleri çok az kimse
gerçeği ile anlayabildi. Genelde herkes kendine göre yorum
yaptığından aşırı sevgi, aşırı
düşmanlık doğurdu.
Beş
yolun altıncısı ise, bütün bunları toplamaktır ve
“Hakikat-i Mu-hammed-i” de budur ve gerçek ârifler bunlardır. Tabiiki her
yolun yolcu-ları vardır ve olacaktır.
Bizim
yolumuza kaynak Hz. Ali yaşantısıdır, biz bunu ortaya
koyduk. Anlayan, hakikatine erdi huzur buldu anlamayan işin
dışında kaldı.]
Balım Sulltan türbesinden bir dörtlük.
Ser’tlikle bir şey hasıl olmaz ey püser.
Ser’ttir bıçağın gamzesi bağrını keser.
Ser’te ser feda olsun sana’dır ser.
Ser’t olma aşıkların sana küser.
Kaygusuz Abdal’dan bir dörtlük.
Aşk ile geldim cihane meskenem dağlar menem.
Terk edip cümle sivayı mahremi tevhid
menem.
Güş edince men aref esrarını mest olan ahkâr menem.
Şöyle ikrar verdim ol dem Kaygusuz abdal menem.
Böylece
Hacı Bektaş’tan aynı gün yola çıkıldı, akşam
üzeri Ankara’ya vasıl olundu, Hacı Bayram Veli’yi ziyaret, türbe
kapanmak üzere hemen kısa bir dua; türbe kapandı.
Gece
Ankarada kalış, Gençlik parkına gidiş, uçan arabalara
biniş, müthiş değişik bir yaşantı, sanki
sonsuzluğa düşüş ve çıkış. Gece çok sıcak,
uyku yok, hayli yorgunuz, sabah erken kalkıp tekrar Hacı Bayra-ma
geliş, fakat türbe açık değil dua ediş,
dışarıdan oradaki yemci kadı-nın hâli, cuma
akşamları orada velilerin toplanmaları, yemek yapmaları o
kadına da vermeleri, karnının doyması, biraz daha
konuştuktan sonra veda ederken arkamızdan beni de götürün götürün
sizi çok sevdim, be-ni de alın götürün diyerek arkamızdan
ağlayarak dua etmesi.
Hava
sıcak hepimizde yorgunluk ve halsizlik var, seyahati kesmeğe karar
vererek Tekirdağına doğru yola çıkıyoruz.
22/8/1986
Cuma, uzun bir yolculuktan sonra akşam saat 21 sula-rında
Tekirdağına vasıl oluyoruz. Yolcular Necdet, Erdinç, Nüket,
Sebile, Saime ve
Cem’di.
Hazretimiz
N. Ardıç efendimizin gezi ve seyahatlerinin bir bölümü de bir
defa Irak, iki defa da Suriye’ye özellikle de Bağdat,
Şam, Necef gibi şehirlere olmuştur. Onun bu
seyahatlerinin amacı geçmiş ve yakın tarihin ilim, irfan,
kültür merkezi durumunda olan bu yerlerde geçmişte yaşayıp
da bu topraklarda can veren Halife, sahabe, seyyid, alîm, ârif ve velilerin
kabirlerini görmek istiyordu.
Özellikle
Necef’te Hz. Ali Efendimizin kabri, Kerbelâ’da Hz.
Hüseyin’in kabri, Bağdatta Abdülkâdir Geylâni, Cüneydi
Bağdadi, Sırrı Sakati, Ahmeter Rufai, Şam’da da Muhyiddin-i
Arabi, Bilâl-i Habeşi gibi ismini burada zikredemediğimiz birçok
mânevi şahsiyetin ziyaretçisi olmuştur. Kendileri zaman zaman “Mekke
ve Medine’den sonra en çok görmeyi arzuladığım yerler
buralarıydı,” diye ifade-lerde bulunuyordu...
Bağdat
gezilerinde Gavsül Azam Abdülkâdir Geylâni Hazretlerini zi-yaretleri
sırasında rûhaniyetine yöneldiğinde, “Kudret
tecellisinin za-hirdeki mazhariyetini gördüm. Şöhretinin
çokluğu buradan kay-naklanıyor,” tecellisini belirttikten
sonra; Şamda da Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin kabrini ziyaretleri
sırasında rûhaniyetine yöneldiğinde “Beni kabrimde
aramayın, ben eserlerimin satırlarının içindeki mânâlarda
gizliyim,” tecellisinin kendisinde oluştuklarını beyan
etti-ler.
Şam
ziyaretlerinde görüştükleri zâtlardan birisi de Türk asıllı olup
Nakşibendi meşrepli ve “Ebrar” evliyası diye
nitelendirdiği “Hamdi Arabi” olmuştur.
Hazretimize
göre “Hamdi Arabi” İbrahimiyet velilerinden olup, sü-rekli
sabır çeken fiili amellere çok dikkat eden birisidir. Hamdi Arabi
hiç aksatmadan 28 sene Şamdaki Emeviye câmiinde sabah namazını
eda etmiştir.
“Yaşlandığım için Allah (c.c.), benden sadece “lâ ilâhe
illâllah” ve “Hu” zikrini çekmemi istedi,”
diyen Hamdi Arabi bir rû’ yasını görüşme esnasında
hazretimize şöyle anlatır.
“Bir gece hastalığım dolayısıyla abdestsiz
yattım. Uyuyunca rû’ya görmeye başladım. Rû’yamda beni bir çöp
kamyonuna ge-tirip bunu götürüp Sibiryaya atın dediler.”
Bu
rû’yayı görmesine abdestsiz yatmasına bağlıyor Hamdi
Arabi...
Bu
olayı bize nakleden Terzi Babam ise, bunun bir de irfaniyet yönü
ile değerlendirilmesi gerektiğini söylediler.
Kendilerinin
gerek yurtiçi, gerekse yurtdışındaki bu seyahatleri
es-nasında yazdığı çok sayıda şiir, yazı
notları ve fotografları da mevcuttur.
Kıymetli Gönül Dostum,
Hazretimiz
Necdet Ardıç beyin seyahatlerinden birisi de 1999 Ekim ayındaki Umre
Haccı olmuştu. Bu umre Haccının belirli bir bölümünde
kendilerinin yanında bulunmam hasebiyle bu Umre ziyaretinde oluşan,
birlikte yaşayıp şahit olduğum bazı varidatları
sizlere “KÂ’BE NOTLA-RIM” şeklinde açıklamak istiyorum.
Bu
notların oluşumuna geçmeden önce bir hususu açıklamakta yarar
görüyorum. Terzi Babama intisab edip seyr-i sülûkumdaki yolum ilerle-yip
genişledikçe, kendilerine yakınlaştıkça hep bir şeyi
gönülden çok arzulamaya başlamıştım.
O
da şu idi: “Allah’ım lûtfetsen de O’nunla bir de Mescid-i
Ha-rem’de karşılaşıp, kendisini bir de haremde görüp
tanıyabil-sem,” diye gönülden niyazda bulunuyordum.
Aylar
ve yıllar ilerledikçe içimdeki hasret de büyüyordu. Yaşam
şart-larımızı düşündüğümde zaman ve mekân
mefhumlarını düşündüğümde bunun yani kendisiyle birlikte
Mekke’ye harame gitmenin neredeyse im-kânsız olduğunu
yaşadığım şartlar haber veriyordu. 1999
yılının başları idi ve gördüğüm bir zuhurat da
şöyle idi:
“Kendimi Mekkede görüyorum Kâ’be’yi ziyarete gitmişim. Mescid-i
Haremin dış kısımlarında (sonradan
tesbit ettiğim) Melik Faht kapısının
açıklarında düşünceli ve tatminsiz bir halde yürü-yorum. Buraya
kadar geldim ancak Kâ’be’nin özünü bulamadım. Acaba Kâ’be’nin özü
nerede diye hem düşünüyor hem de yürü-yorum. Derken karşımda bir
araba belirdi, 20-30 m. uzaklıkta karşımda durdu.
Kapısı açıldı, içinden Terzi Babam indiler.
Ken-dileri bana doğru dönüp sağ elini ve avuç içini bana
doğru uzat-tılar. Ben de O’na doğru yürüyerek sağ
elinin avuç içini öptüm. Sonra gönlümde bir huzur ve tatmin hasıl
oldu. İşte Kâ’be’nin özünü buldum düşünceleri bende
hasıl oldu.
Daha sonra beni arabaya aldılar. Arabanın içinde
tanıdık yüz-lerden Nüket Anne, Târık Bey ve eşi ile o anda
tanıyamadığım iki hanım daha vardı.
Yolculuk sona erdi. Kendimi bir anda Annem ve Babamların yanında
buldum, tüm aile fertleriyle yemek yeni-yordu. Ben de kendilerine
Umre’den geldim diyorum.”
Aradan
belirli bir süre geçince diğer zuhuratlarımla birlikte bu
rû’yayı da Terzi Babam’a anlattığımda, “görevli olarak
Hacca gitmek için müracaat et bakalım Hak ne gösterecek,” dediler.
İlerki
günlerde Hac görevlendirme sınavına girip
kazanmıştım. Hac görevlisi olarak bir sonraki
yılın görevlisi olmuştum. Normalde haftalık izin
günlerimi iyi değerlendirmek amacıyla hazretimizi ziyaret
ederek geçiriyordum. Yine böyle bir ziyaret gününde, kendileri yakında
Umre’ ye gitme kararı aldıklarını bana bildirdiler.
Ancak benim kendileriyle gidebilmem mümkün değildi. Ben ancak Hac
mevsiminde gidebilecek-tim.
Hazretimiz
ve eşi Nüket Hanım Validemiz ve ihvandan bazı
kişilerle artık gidiş için hazırlıklarını
yaparlarken ben de hac hazırlık dönemi için seminere katılmak
üzere Konya’ya çağırılmıştım.
Seminere
katıldığım ilk günün sabahında Konya’da şöyle bir
hadise yaşadım. Seminer Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen
yaklaşık 200 kişinin katılımıyla oluyordu.
Seminer başlayacağı anda çağrılmama rağ-men isim
listesinde ismim yoktu. Bunun düzeltilmesi için ilgililerle gö-rüştüm.
Onların da tüm çabalarına rağmen Ankara ve Tekirdağ ile
telefon ve faks görüşmelerine rağmen bu durum bir türlü düzeltilemedi
ve en sonunda şu anda rahmetli olan daire başkanı Avni Kurt bana
Te-kirdağa dönmemi ve gerekirse sonraki seminere
çağrılacağımı söy-lediler.
“Her
işte hayır vardır,” deyip oradan ayrıldık.
Tekirdağa geri dön-düm.
Aradan
geçen birkaç haftalık zaman sonra da Terzi Babamları Umre için önce
Medineye gitmeleri için uğurladık. Kendileri ihvandan bazı
ar-kadaşların katılımlarıyla önce Medinede bir süre
kalıp daha sonra da Mekke’ye geçtiler.
Ancak
onlar Mekke’de iken bir gün evimin telefonu çaldı. Ankara’dan
başkanlıktan arıyorlardı. Bursa kafilesini Umre’ye götürmek
üzere gö-revlendirildiğimi ve acil olarak çıkış
işlemleri için Ankara’ya davet ettiler. Bu haberle birden şaşırmış
heyecanlanmış, adeta elim ayağıma
dolaş-mıştı.
Çok
istediğim, arzuladığım Terzi Babam ile Mekke’de
görüşebi-lecek miydim?...
Bunun
için de bizim kafilemizin önce Mekke’ye gitmesi gerekiyo-rdu. Zira
Medine’ye gidersek Mekke’ye geçene kadar onlar Türkiye’ye dönmüş
oluyorlardı.
Ankaradan
aldığım kafile plânlarında “önce Mekke”
diyordu. Artık gerekli hazırlıkları yapıp ihrama
girip Mekke’ye doğru heyecanlı bir yol-culuğa
çıkmıştık.
İlk
defa Mekke ile... Kâ’be ile... Harem ile...
tanışacaktım.
Mekke’nin
mükerrem havasında Terzi Babam ile buluşabilecek miydim?....
Bu
duygular içinde önce Cidde’ye indik, ardından da kafile ile Mek-ke’ye
geldik. Vakit sabah namazına çok yakındı. Hareme çok
yakın olan otelimize eşyalarımızı yerleştirip
gerekli resmi işlemlerimizi bitirip Mescid-i Hareme doğru
yürüdük.
K Â’ B E N O T L A R I M
Hareme
girdiğimde sabah namazı kılınıyordu, hemen Kâ’be-i
Şe-rifi ilk görüşümde “Allah’ım varlığınla
varlığımı özünle özümü kuşat zâtî tecellini nasib et,
‘esmâ-i ilâhiyye’nin ve ‘hüvallahüllezi’nin tahakkukunu göster,” diye dua
ediş...
Sabah
namazını eda ettikten sonra ihramda olduğumuz için tavaf, say,
traş gibi umre vecibelerini yerine getirip ihramdan çıktığımızda
öğle vakti olmuştu.
Ne
olduğunu anlayamadan buraya gelmiş kendimi haremin içinde
bulmuştum. Öğlen namazını da eda ettikten sonra
artık Terzi Babamı arayıp bulmam gerektiğini
düşünüyor, etrafa bakıyor, onbinlerce insâ-nın içinde ve
herkesin beyazlar giydiği bir büyük mekânda bunun nere-deyse imkânsız
olduğunu düşünüyordum.
Belirli
bir süre hep etrafa bakarak nasıl bulabileceğimi
araştırdım. Altınoluğun karşılarında
haremin iç kesimlerinde bulunduğum yerde bir süre tefekküre
daldım. Hazretimizin bir sohbeti gözümün önünden bir şerit gibi
geçiyordu.
O
sohbette kendileri Kâ’be-i Şerifi anlatırken “Hacer’ül Esved”in
olduğu köşeyi zât köşesi olarak anlatıp önemi
üzerinde duruyorlardı. İşte fikriyatıma akseden o andaki bu
sohbet bilgisinin ışığında “tamam buldum
işte,” diyerek ve hiç de tereddüt etmeden “Hacer’ül
Esved”e doğru yürümeye başladım. Emin
adımlarla hem yürüyor, hem de Tezi Babam’ın “beni Hacer’ül
Esved’in karşısında bulacaksın,” sözleri
kulağıma fısıldanıyordu.
Epey
yürüyerek çizginin tam karşısında müezzinlik mahfilinin
altına doğru gelmiştim. Mahfilin altına göz
gezdirdiğimde Terzi Babamla göz göze geldim. Kendileri
çevresindekiler ile sohbet etmekteydi. Yanına gidip elini öptüğümde
artık rahatlamış sakinlik ve sükûnete ermiştim. Sanki haremin
içinde Hareme girmiştim, ki buna “haremeyn” de
diyebiliriz.
Bundan
sonra yaklaşık 8 günümüz birlikte geçecekti. O, haremin sahibi
ben de onun misafiri gibiydim. Müezzinlik mahfilinin
altı da sohbet mekânımız olmuştu.
Terzi
Babamı Haremde nasıl bulduğumu anlattım.
Peki!
O’nu “harem”de nasıl gördüm?...
O’nu
ilk gördüğümde, yani yaklaşıp konuşmaya
başladığımda üze-rinde çok
yoğunlaşmış bir nûraniyet vardı. Adeta bedensiz
gibiydi. Lâtif bir yapısı vardı. O’nu hiç
öyle görmemiştim diyebilirim...
Kâ’be
günlerimde kendisiyle sanki canlı bir Hac tatbikatı
başlamıştı. O’nun yanında sanki Mescid-i Haremin
içinde bir asansör içinde yolculuk hâlindeydik.
Burada
sadece “Allah” var başka bir şeyin varlığı da
yok. Zâtî tecelli her tarafı o kadar yoğun
kuşatmıştı, ki bu hava içerisinde birlikte haremi bana
gezdiriyor, aynı zamanda sohbet ile de gördüklerimizi
tanı-tıyordu.
“Metaf”ı (tavaf yerini) göstererek, ® burası TEVHİD-İ EF’ÂL...
bir üst bölüm, ® burası TEVHİD-İ ESMÂ...
bir üstte duran ® ihtişamlı duruşuyla TEVHİD-İ SIFAT...
ve
en üst bölümde ®
sonsuzluğa açılan TEVHİD-İ ZÂT...
ve ortada ® kendini seyreden İNSÂN-I
KÂMİL...
Kısaca
18 bin âlemin, haremdeki varlığını, mevcudiyetini
izah ediyordu.
Bu
izahlardan sonra herşey bana o kadar yakıyn geliyor, ki
bunları seyr-i sülûkumuzda gördüklerimizi tatbikat ile görme yeridir. “Hakkal
yakiyn olarak tanıma yeridir,” diyordu.
Ertesi
gün günlerden Cuma...
Hazretimizin
genel görüntüsü tefekkür ve kendine dönük
ağırlıklı...
Cuma
saatlerinde yine mahfilin altında ve namaz için aynı
saflarda-yım.
“Öyle
bir hâl yaşıyorum ki kalemle ve sözle anlatamıyorum. Adeta
göğsümün yarıldığını hissediyorum. Bir
nûr ki bütün varlığı kuşatıyor.”
Yine
bir namaz sonrası mahfilin altındayız.
Kendisine
soruyorum:
“Efendim bu sıcak nedendir? Neyin ifadesidir?”
C. “Sıcak ilâhi muhabbet; soğuk da
muhabbetsizliğin ifadesi-dir. Gönül Kâ’be’sine girişin yolu da
bu sıcaktan geçer, ama hep sıcakta kalınmaz, o zaman bir
şeyin farkına varamazsın. Zaman zaman çıkıp
tekrar girmek lâzım. Çıkınca da soğukta değil de
o sıcaklıkla soğukta yaşayabilmek gerekir.”
Tekrar soruyorum,
“Burada niçin herkes beyaz giyer?”
C. “Siyah örtü, Ahadiyyetin – â’maiyyetin
örtüsü, beyaz ise, Hakkın insândaki örtüsüdür. Beyaz oluşu
renksizliktir. Her renge giriştir. İhramdan çıkma da
renksizlikten renge, her renge giriş-tir,” diyerek
açıkladılar.
Terzi
Babam genelde ibadet saatlerinin dışında tefekkür
ağırlıklı ol-duğu için burada şiir
yazıları ve Kâ’be-i Şerifin bâtınî krokisini
çizimle ilgili çalışmalar yapıyordu.
Mekkenin
Mükerrem havasına alışmış ancak Hazretimizin de
gün-leri yavaş yavaş azalıyordu. Kendileriyle bir kaç gün daha
beraber ola-cak daha sonra dönmeleri gerekiyordu.
Kâ’be-i
Şerifi birlikte seyrediyoruz. Eliyle Kâ’be’nin üzerini işaret edip havada
uçuşan kuşları gösteriyor. Kuşların hepsi sürüler
hâlinde haremin metaf alanının üzerinde uçuşuyor. Tam Kâ’be’nin
üzerine gel-diklerinde ise gizli bir el onlara dokunurcasına yandan uçup
gidiyorlar.
Ardından
Terzi Babam Mescid-i Haremi tüm özellikleriyle anlatan ve haremin bu gizemli
atmosferinde yazdığı “Nedir Dediler” adlı
şiirini çıkarıyor ve okumamı söylüyor.
Şiiri
okuyorum... hani “kelâmın bittiği yerde derler ya...” o hâli
alıp bir süre sessiz kalıp hayranlığımı ifade
ediyorum.
İşte
okuduğum o şiir
N E D İ R D E D İ L E
R
Ziyaretin nedir? Dediler. - - - - - ® Tafsilde aramaktır, dedim.
Mekke’n nedir? Dediler. - - - - -
® Zâtî tecellimin
şerhidir, dedim.
Harem’in nedir? Dediler. - - - - ® Zâtımın şerhidir, dedim.
Zem zem’in nedir? Dediler. - - - - ® Bâtıni
pınarımdır, dedim.
Tavaf yerin nedir? Dediler. - - - - ® Ef’âl âlemimdir, dedim.
Direklerin nedir? Dediler. - - - - ® Sıfat, Esmâ, Ef’âl tecellilerimdir,
dedim.
Birinci sıra
direklerin nedir? - - - ® 104 kitap, 99
esmâ tecellilerimdir,
Dediler.
dedim.
Arka direklerin
nedir? Dediler. - - ® Esmâ tecellilerimin tafsilidir,
dedim.
İkinci
katın nedir?
Dediler. - - ® Sıfat tecellilerimin
tafsilidir,
dedim.
Terasın nedir? Dediler.
- - - - - ® Ulûhiyyet tecellilerin tafsilidir,
dedim.
Kâ’ben nedir? Dediler. - - - - - -
® Zâtî tecellimin
cem-i’dir, dedim.
Tavaf nedir? Dediler. - - - - - - -
® Zâtıma gelen
yoldur, dedim.
Birinci dönüşüm nedir? Dediler. - ® Hayat sıfatımın kazanılmasıdır,
dedim.
İkinci dönüşüm nedir? Dediler. - ® İlim sıfatımın
kazanılmasıdır,
dedim.
Üçüncü dönüşüm nedir? Dediler. - ® İrade sıfatımın
kazanılmasıdır,
dedim.
Dördüncü dönüşüm nedir? Dediler. ® Kudret
sıfatımın kazanılmasıdır,
dedim.
Beşinci dönüşüm nedir? Dediler. - ® Kelâm sıfatımın kazanılmasıdır,
dedim.
Altıncı dönüşüm nedir? Dediler.
- ® Semi sıfatımın kazanılmasıdır,
dedim.
Yedinci dönüşüm nedir? Dediler. - ®
Basar sıfatımın kazanılmasıdır,
dedim.
Hacer’ül Esved nedir? Dediler.
- ® Zâtımdan ef’âl âlemine
bakan gözümdür, dedim.
İlk selâmın nedir? Dediler. - - - -
® Hakikatime
giriştir, dedim.
İkinci selâmın nedir? Dediler. - -
®
Mârifetime giriştir,
Zâtımı selâmlamaktır, dedim.
Siyah çizgi nedir? Dediler. - - - -
® Ulûhiyyete
gidiş, sıratullahtır,
dedim.
Birinci köşen “Rükn-ü Iraki” nedir?
Dediler.
® Umumi
şeriatımdır, dedim.
İkinci köşen “Rükn-ü Şami” nedir?
Dediler. ® Gerçek tarîkatımdır, dedim.
Üçüncü köşen “Rükn-ü Yemâni” nedir?
Dediler. ® Gerçek hakikatimdir, dedim.
Dördüncü köşen “Rükn-ü hacer’ül Esved”
nedir? Dediler. ® Gerçek mârifetimdir, dedim.
Altın oluğun nedir? Dediler.
- - - ® Rahmetimin şeriat ve tarîkat
ehline aktığı yerdir, dedim.
Tavaf niçin soldan döner? - - - ®
Sağ akl-ı kül’üm’dür,
Dediler.
herşeyi ihata eder, dedim.
Ya örtün nedir? Dediler. - - - - ®
Ahadiyyetimin gizlenmesidir,
dedim.
Ya kapın nedir? Dediler.
- - - - - ® Zâtımın girişidir, dedim.
Ya içinde ne vardır? Dediler. - - - ®
Üç direk, ilmel, aynel,
hakkal yakıyndır, dedim.
Hicr’in nedir? Dediler. - - - - - -
®
Zâtımın açık yanıdır, dedim.
Hatimin nedir? Dediler. - - - - - ® Şeriat, tarîkat mertebesinde
sınırımdır, dedim.
Makam-ı İbrahim’in nedir? - - - ®
Dostluk (hullet) mertebemdir,
Dediler.
dedim.
Enin niye onbir metre? Dediler. - ® Biri sen biri de benim, dedim.
Boyun niye oniki metre? Dediler. ® Zâtıma gelen
mertebelerimdir,
dedim.
Yüksekliğin niye onüç metre? - - ® Rasûlümün şifresidir, dedim.
Dediler.
Çocuk sesleri niye? Dediler.
- - ®
İsmail’in o günden yankısıdır,
dedim.
Mültezem’in nedir? Dediler.
- - - ® Kapının yanıdır, bekleme yeridir,
dedim.
Dokuz minaren nedir? Dediler. - -
® Dördü :
Şeriat, tarîkat, hakikat, mârifet:
Beşi : Hazerat-ı Hamsedir, dedim.
İki şerefelerin nedir? Dediler.
- - ® Zahir
ve bâtın davetimdir, dedim.
Dış kapıların nedir? Dediler.
- - - ® Ulül el bab’larımın giriş yerleridir,
dedim.
Say’ın nedir? Dediler.
- - - - - ® Zâtıma gelen yoldur,
zaman tünelidir,
dostu aramaktır, dedim.
Safa’n nedir? Dediler.
- - - - ®
Akl-ı küllün zuhurudur, dedim.
Merve’n nedir? Dediler. - - - - - ® Nefs-i küllün zuhurudur, dedim.
Birinci gidiş nedir? Dediler. - - - ® Akl-ı külden nefs-i külle
nüzûldür (iniştir) dedim.
Geriye dönüş nedir? Dediler. - -
® Nefs-i
külden akl-ı külle
urucdur (çıkıştır) dedim.
Üçüncü yürüyüş nedir? Dediler. - - ® İbrahimiyet tevhidime
ulaşmaktır,
dedim.
Dördüncü yürüyüş nedir? Dediler. ® Mûseviyet tenzihime
ulaşmaktır,
dedim.
Beşinci yürüyüş nedir? Dediler.
- ® İseviyet teşbihime ulaşmaktır,
dedim.
Altıncı yürüyüş nedir? Dediler.
- - ®
Habibimin gerçek tevhidine
ulaşmaktır, dedim.
Yedinci yürüyüş nedir? Dediler. - ® Zâtımla, halkımın arasına
girmektir, dedim.
Saç kesmek nedir? Dediler. - - - ® Beşeri fiillerimi kesmektir, dedim.
İhram nedir? Dediler.
- - - - - - ®
İnsândaki örtümdür, dedim.
Neden beyazdır? Dediler.
- - - - ®
Renksiz olmak içindir, dedim.
Rıda’n nedir? Dediler. - - - - - -
® Azametimdir,
dedim.
İzar’ın nedir? Dediler.
- - - - - - ®
Kibriyamdır, dedim.
İhramdan çıkmak nedir? Dediler.
®
Renklere boyanmak içindir, dedim.
Omuz açmak nedir? Dediler. - - - ® Kudretimi göstermektir, dedim.
Hervele yapmak nedir? Dediler. - ® Azametimi göstermektir, dedim.
Hacc’ın nedir? Dediler.
- - - - - ® Hakikatimde cemâlimi seyrdir,
dedim.
Umren nedir? Dediler. - - - - - -
® Hakikat-i
Muhammedi’de
habibimi seyrdir, dedim.
Vedan nedir? Dediler. - - - - - -
® İzafidir,
birlikte olanın
vedası olmaz, dedim.
Bunları soran kim? Dediler.
- - ®
Soran da söyleyen de benim,
dedim.
Peki tavaf edenler kim? Dediler.
®
Hepsi sûretlerimdir, dedim.
Kapıların niye doksanbeş? - - - -
® Biri
“star” (yıldız)
kapısıdır.
Dediler. Diğerlerinin
toplamı onüç eder,
o da habibimin şifresidir,
ondan habersiz girilmez, dedim.
29/10/1999 Cuma
(Mekke-Kâ’be)
Terzi Baba
- Efendim, Haremdeki her şeyi
açıklamışsınız.
C. “Evet bu haremde artık bize
gizli birşey kalmadı,” diyor.
- Tekrar elimdeki şiiri göstererek
“Bu beyanlarla hareminizi herkese açmış olmadınız
mı efen-dim?”
C. “Bu açık olduğu
anlamına gelmez. Anlayan anlar, İhram-sız olana yine
kapalıyım,” ifadeleriyle cevap verdiler.
-
Ben tekrar devamla okuduğum bu şiiri kastederek,
“Efendim Hz. Peygamber (s.a.v) Arafatta Veda Haccı
sırasın-da “el yevme ekmeltü,”
meâlen “Bugün sizin için artık dininizi tamamladım”
âyetini okuyup, kendilerine bunun dinin kemâlâtı gibi ol-duğunu
belirttiğim de;
C. “Evet, onun gibidir,”
cevabını verdiler.
Bu
cevabı alınca hemen Hz. Peygamberimizin bu hutbeyi irad ettik-ten 80
gün sonra vefat ettiği hatırıma geldi. Acaba artık
Terzi Babam da mı vefat edecek şeklinde de düşünmeye
başlamıştım.
Ardından
da Hz. Peygamberimizin vefat haberini alan Ebu Bekir Efendimizin “Muhammed
öldü ancak Allah bakidir,” sözü aklıma geldi.
Bu
zaman diliminde kendilerinin en önemli çalışmalarından biri de
Kâ’be-i Şerifin bâtıni krokisini özellikleriyle birlikte çizip takdim
etme-leri olmuştur.
Aşağıda
çizilmiş olarak görülen Kâ’be-i Şerifin krokisinde yer alan
husus ve hakikatler, O’nun bu umre ziyaretinden getirdiği en
büyük Mi’rac hediyesi hükmündedir.

Daha
önceki yıllarda, kendisini yeni tanıdığım dönemlerde
Hazreti-mizin bir rû’yasını kendisinden şöyle dinlemiştim.
RÛ’YA :
“Hacca gitmişim, Kâ’be-i Şerifin içindeyim fakat başka hiç
kimse yok. İçerisi yani bulunduğum yer bomboş. Bütün
hacılar tavafı Kâ’be’nin dışından yapmaktalar ve
tavafın tersi istikâme-tinde yapmaktalar. Say yerindeki bazı camlar
gibi süslemeli de-mir parmaklıklı gibi camların ortasında
dışarıdan tafav edenleri görüyorum.
Umre ile Fetih kapısı arasındayım. Burada özel
yapılmış ha-remin gizli bir kapısı var. O kapı o
kadar değişik yapılmış, ki de-mir oymalı
şekillerin arasından açılabilen kapı kapanınca
kapı olduğu anlaşılamıyor. Cam süslemeli gibi
duruyor. Ben o kapı-nın iç tarafında duruyorum.
Tanıdık ve aşina birisi geçerse içeri-ye alayım diye
orada bekliyorum. O kapı bize aitmiş, özel olarak
verilmiş. Ancak dışarıda içerideki tavafın tersi
yönünde tavaf yapılıyor ve harem duvarlarının
dışında bu tavaf yapılıyor.”
Bu
zuhuratı daha önceden de biliyordum. Sanırım o esnada
ikimiz de aynı şeyi hissetmiş olsak, ki Hazretimiz bu
zuhuratı hatırlatıp “ka-pıyı arayalım”
dediler.
Birlikte
haremin kapılarını tek tek saydık. Kapı
sayısı 94, bir de star (yıldız)
kapısı mevcuttu. Yaptığımız bu
araştırma neticelerinde Fetih ile Umre
kapıları (45 ile 62) arasında yer alan kapalı
kısımda olup dışarı-dan
bakıldığında haremin her katına çıkış
imkânı sağlayan Kehribariy-ye Şami 53 nolu
kapının olduğunu müşahâde ettik. Burada gönlümüz de
gözümüz de bunu doğrulamıştır. Kısacası
bu zuhuratı tabir etmiştik.
Hazretimle
M Haremde olan beraberliğimizin artık yavaş yavaş so-nuna
geliyorduk. O Nüket Hanım Validemiz ve ihvandan diğer iki
ha-nımla birlikte Türkiyeye dönecek biz de birkaç gün sonra Medineye
gidecektik. Ertesi gün döneceği için son akşamlarındaki “veda
tavafı-nı” hep birlikte yaptık. Ertesi sabah
namazda mahfilin altında buluşup onları yolcu edecektim.
SON SABAH : Namazı eda etmek için
mahfilin altına gelmiştim. Kendisi bir ön safta, bense biraz
arka saflarda namazlarımızı kılmıştık.
Namazlar bitti. Otele doğru yerimizden kalkmıştık ki
2-3 adım atıldı. Bir kişi Terzi Babam ile
Mûsâfaha yaptı, sarıldı, kulağına
birşeyler fısıldadı.
Peki kimdi bu kişi? Boyu, yüzü,
endamı tıpkı Terzi Baba gibi olan, ona çok benzeyen
birisi idi. Ardından bizlerle de Mûsâhafa yaptı. Biz-ler
yolumuza devam ettik. Nüket Hanım validemizi de alıp yavaş
yavaş ilerleyerek son kez de selâmlayarak haremden
ayrıldık.
Bu
esnada Harem’i ayrılıktan olsa gerek, bir hüzün
kapladı. Dü-şünceli ve durgun adımlar bizi Vahid
otele getiriyordu. Kısa bir koş-turmacadan sonra
eşyaları arabaya yüklüyoruz.
Vedalaşma
anında “birlikte olanın ayrılığı olmaz, sen
daima Rabbınla olduktan sonra gerisi kolay,” sözleriyle de bize
teselli ikram ederek onları Türkiye’ye doğru uğurlarken bizim
de rû’yamız böy-lece tabir edilmiş oldu.
Bizler
Medineye geçtiğimizde ise, zaman zaman yaklaşık 4-5 defa
değişik yerlerde ve zamanda O kişiyi tekrar gördüm.
Terzi Babama o kadar çok benziyordu, ki ilk görüşünde hemen “aa...
Terzi Baba” di-yeceğim esnada..., benzediğini
düşünüyorum. Özellikle fiziki görünümü o kadar benziyor, ki sadece
sakalları biraz daha ak... hatta benzemek sözü bile bu
gerçeği ifade edemiyor.
Medinedeki
günlerimiz sağlık ve sıhhat içerisinde sona erip Türkiye’ ye
döndüğümüzde ertesi gün Terzi Babamı ziyarete gittim.
Kendileriyle bir müddet sohbet yaptıktan sonra şöyle dediler:
“Mekkede mahfilin altında ayrıldığımız son
sabahı hatırladın mı?”
Ben
de “evet” dedim.
“Orada bana benzeyen biriyle namazdan sonra görüşmüştük ya, o
Hızır (a.s.) idi,” dediler. “Bizi
ve umremizi tebrik ve takdir etti,” dediler.
Daha
sonra bu olayı tekrar tekrar düşünmeye çalıştım.
Hızır (a.s.) ın öyle bir fizik yapısı vardı ki,
daha çok lâtif gözüken, ama letâfetle kesa-fetin iç içe olduğu
bir sûreti vardı.
Hazretimizdeki
ilmi düşünce ve ahlâkı çıkarıp, bir sûret oluştur-sanız,
bu yani Hızır (a.s.) aynısı ortaya
çıkar. Dolayısıyla görmüş ol-duğum o sûret de, Terzi
Babamdan başkası değildi.
Harem-i
Şerif’te mahfilin altında benim de tanık olduğum
Hızır (a.s.) ile görüşmelerinin haricinde bu tarihten 2 yıl
sonra da ikinci umre ziya-retleri esnasında ihvandan olan F. D.
adlı bir hanım kardeşimiz de Ha-rem-i Şerif’te bir
namaz esnasında yakaza hâlinde Terzi Babam ile Hızır (a.s.)
ı müşahâde etmişlerdir. (*)
Efendi
Babamlar Türkiyeye geldiklerinde evlerine girince de bir süp-rizle de
karşılaşıyorlar. Şöyleki kendileri Umrede iken
oğulları evin halı-larını değiştirip yeni
halılar almak sûretiyle onları karşılamak isterler.
Aldıkları halılar da evin ilgili bölümlerine
serilmiştir.
(*) Not : Bu tecellinin beyanı “Ne Dediler”
bölümünde gelecektir. Böylece bir zahir bir batın olarak iki
defa Hızır (a.s.) a mülâki ol-muşladır.
Kendileri
evin içine girdikleri esnada ise, gördüğü halılar
karşısında hayretini gizleyemez. Çünkü halıların
üzerindeki dekor ve işaretler Efendi Babamızın Umrede iken
Kâ’be-i Şerif ile ilgili olarak yaptığı, çiz-diği
şekil ve çalışmayı gösteriyordu.
Buradan
da şunu anlamamız gerekiyor, ki bu hadise de Cenâb-ı
Hakk’ın bir lütûf ve tecellisidir. Adeta Haremdeki
çalışmalarının bir tasti-kidir. Haremi Şerif ondan
ayrılmayı istememiş olsa gerek ki, gelip evinde misafir
edilmiş.
Sonuç olarak
Umre ziyaretimle ilgili şunu diyebilirim. Çok açık olarak şunu
anladım ki, kişi oralara gitmekle hacı olmuyor. Daha önce seyri
sülûkunda Allah’ın beytini KÂ’BE’yi tavafı öğreniyor ve
yaşıyor. O öğ-rendiklerine ise, burada haremde mühür vurduruyor.
Ayrıca irfaniyetin değerini vahdet ve tasavvuf eğitiminin ve
bunları bize bahşeden pirimi-zin büyük bir nimet olduğunu
idrak ettim. Orada o zaman diliminde kendisinin yanında
bulunmamın onun himmetiyle olduğuna da hiç şüp-he etmedim.
Bu hâlime de şükür ettim.
29.11.1999
Mekke
Ç. H. U.
Bu son sabah
halini bir şiiriyle de belirtmiştir.
Berat Günü
23/11/2000
S O N S A B A H
Dolmuş süre, namaz sondu,
Son sabah, son secdeydi.
Mahfel altında o sabah,
Yerimiz ön sıradaydı.
Biraz buruk, biraz hoşluk,
Son defa bakıp Kâ’be’ye,
Etrafında nasıl koştuk
Bu ilâhi abideye.
Yavaşça kalktım yerimden,
Geriye doğru çıkarak,
Üzgündüm kederimden,
Tekrar Beyte bakarak.
Aklımdan geçti günler,
Misafir etti bizleri,
Gönlüme doldu hüzünler,
Varlığımda hep izleri.
Bu hislerle ayrılırken,
Yavaşça geriye doğru.
Muhabbetle savrulurken ben,
Herkes yoluna doğru.
Döndüm ben de arkaya,
Otele gitmek için.
Baktım biraz ilerde,
Beklemekte bir kişi.
Önüne geldiğimde,
Uzattı elin bana.
Elini sıktığımda
Öptüm yanağından da.
Bana benzettim onu,
Sakalları biraz ak.
Çok uygundu hem boyu,
Ne iştir şu işe bak.
Yavaşça kulağıma,
Fısıldadı bir şeyler.
Gitti acayibime,
Nasıl olur bu işler.
Medine günlerinde
İleri muhabbetten,
Mekke günlerinde
İleri mârifetten.
Yorulmuştum bir hayli,
Bana ondan bahsetti.
Nasıl bildi bu hâli,
İspati bana yetti.
Teşekkür edip kendine,
Razı olsun dedim Allah.
Ben dönerken kendime,
Neler lûtfetti Allah.
Kısa görüşmeden sonra,
Devam ettim yoluma.
Tecelliler vardı orda,
Bakmadım sağ soluma.
Anladım gördüğüm kimse,
Orada hazırdı, Hızır’dı.
Buldu beni nasılsa,
Son günün ikramıydı.
Devam ederken yoluma,
Düşünürken hadiseyi.
Hak oyun yaptı kuluna.
Doldurdu tüm kâseyi.
Anladım ki o zaman,
O aynı anda ben idim.
Böyle gösterdi Mevlâ,
Tecelli oldu tamam.
Dördüncü ziyaretim,
Mârifetullah mertebesi.
Birçok sırlar hallettim,
Hakk’ın lûtfu ilâhisi
Hep velilik nişanesi,
Oldu Hak’tan çok lütûf.
Mamur oldu hanesi,
Günlerimiz geçti lâtif
Kendileri
2001 yılında bir kez daha Umreye gittiler. Bir ay süren Umre
günlerinde ise, “Kelime-i Tevhid” adlı eserlerinin önemli bir
bö-lümünü “Harameyn”de yazdılar. (Mekke ve Medine)
Yine
2001 yılının bahar aylarında kendilerine yapılan
davetler üzeri-ne batıya, Almanya ve Fransaya gittiler. Burada çok merak
ettikleri Ey-fel ve Şanzelizeyi de görme imkânı buldular.
17/09 – 14/10/2004 tarihleri arasında “Haremeyn-i” altıncı
ve üçüncü Umre ziyaretlerinde birçok husûsi hallerin oluşumundan
sonra da, daha evvelce görmüş oldukları bir zuhuratın Umre
boyunca gerçek mânâda yaşandığını ifade
etmişlerdir.
(Bu zuhurat kitap içinde anlatılmıştır.)
Hazretimizin
bu ziyaretlerinde yanında dostlarından ve ihvan
kar-deşlerimizden bir gurup da vardı. Otellerin bulunduğu yön, “Bab-ı
Umre” ile “Bab-ı Fetih” arasında imiş ve o
istikametten yani 53 üncü kapıdan ve çevresinden devamlı
olarak girip, çıkmışlar. Bu ziyaretin bir özelliği de iki
oğullarıyla da birlikte orada olmalarıydı.
Zahir
ve batın, lâtif ve kesif irfaniyet ve muhabetin hep birlikte bu umrede de
yaşandığını ifade etmişlerdir.
Bu
bölümde sizlere Terzi Babam’ın kısa dörtlükler halinde 1998
yı-lında yazmış olduğu Suriye ve Irak gezi
notlarını sunmak istiyorum.
24/06/1998 yolda
M E Y D Â N E G E L
Bir yolculuğa çıktık da baştan,
İsterse gönlün olsun taştan,
Geri kalmasın gözün yaştan,
Haydi yürü meydâne gel.
Gariptir erlik sanma kolay,
İlim oku dolay dolay,
Gönlünü parlat kalay kalay,
Haydi yürü çalışmaya gel.
Seyrandasin eyle sefer,
Gönlüne koymayasın keder,
Ömrün sonu olmasın heder,
Haydi yürü seyrâne gel.
İnce işler eylemiş eller,
Yerlerinde esiyor yeller,
Gönlünde hep açsın güller,
Haydi yürü nakkaşe gel.
Uzaklarda kaldın neden,
Yakında elden gider bu ten,
Yok olursun bilmeden sen,
Haydi yürü kendine gel.
Pak eyle gönlünü bir dem,
Olmayasın nefsine yem,
Çalış gayret eyle de hem,
Haydi yürü gönlüne gel.
“Levlâke levlâk” dedi Hakk,
Bu hitaba çok iyi bak,
Başına kerramnâyı tak,
Haydi yürü kendine gel.
Zahirle olma kayıtlı,
Bu günlerin hep sayılı,
İçine dön, budur hayırlı
Haydi yürü bâtına gel.
Özden alınca haberi,
Kalmaz gönlünün kederi,
Edersin seyr-ü seferi,
Haydi yürü “ilm-ü ledün”e gel.
“İkra” dedi baştan Hakk,
Gönlünde muhabbeti yak,
Gaflet uykusundan hemen kalk,
Haydi yürü Kûr’ân’a gel.
Esmâdan da olur zuhuru,
Anlarsan bulursun huzuru,
Men arafe nefsehu,
Haydi yürü Rabbına gel.
“Allah” dedirtti zâtına.
Baksan ne olur bâtına.
Lûtfeyle nûrdan canına,
Haydi yürü Allah’a gel.
Nefsinle cenk eyleyiver,
Arzularını yere ser,
Yayını kuvvetlice ger,
Haydi yürü savaşa gel.
Tanımaya bak özünden,
Hakk kapısıdır, gir gözümden,
Anla biraz sözümden,
Haydi yürü Necdet’e gel.
Muhyiddin-i Arabi’de, sonsuz ilim
tecellisi,
Gavs’ül A’zam’da, azamet tecellisi;
Biri ilimde; biri yaşantıda ihata sahibi.
25/06/1998
U R F
A I B R A H İ M
U : Umuttur insânlara,
R : Rahmettir hep canlara,
F : Fakr anlayanlara,
Düştü İbrahim yollara.
Bir gece çıktı mağaradan,
İbret aldı yıldızdan, aydan,
Güneşi gördü sonradan,
Rabb’i zannetti gariban.
O da kaybolunca bir vakit,
Bozuldu yaptığı akit,
Anladı Rabb’ını o vakit,
Batanlardan Rabb olmaz diye.
“Halil” dedi Rabbım, candan,
Tevhidi bildi her yandan,
Hullet giydi hemen baştan,
Canan oldum bugün diye.
İbrahim atıldı ateşe,
İlâhi, bak sen şu işe,
Hiç bakmadılar geçmişe,
Sevindiler hep yandı diye.
Çıktı hüzünle yerinden,
Yaralanmıştı derinden,
Çok üzüldü kederinden,
Babası kafir kaldı diye.
Düştü yollara belirsiz,
Garip, yürüdü sessiz sessiz,
Mısır’da oturdu belirsiz,
Verdiler Hacer’i gülsün diye.
Oradan da ayrıldı birgün,
Sanki bunlar olmuş gibi dün,
İbrahim gerçekten yaptı ün,
Çok sıkıntılar çekti diye.
Bir gün yolu düştü Urfa’ya,
Makam kurdu o buraya,
Gelenler girdi hep sıraya,
Ziyaretler edilsin diye.
Yola çıktı Kâ’be yönüne,
Ne gelirse geçti önüne,
Tamir etti Hacc gününe,
Çağrılanlar gelsin diye.
Büyümüşler İsmail, İshak,
Aç gönlünü hakikate bak,
Bu oyunu oynayandır Hakk,
Kullarım beni anlasın diye.
Nihâyet ömrü oldu tamam,
Ne çileler çekti hep yaman,
Derviş olamaz tanımayan,
Açıldı sırrı bilinsin diye.
Müşahâde et İbrahim’i,
Bırakıp da gayriyi,
Boydan boya giy hulleyi.
İbrahim’e uy diye.
Gönül Kâ’be’ni eyle mamur,
Kır nefsini olsun hamur,
Geç kalma amir ol amir,
Saltanatını kurasın diye.
İbrahim’den kaldı miras,
Göçtü diye eyleme yas,
Bu makam sana, bana has,
Biz de ona erelim diye.
Afak enfüs oldu bir,
Sende o mertebeye gir,
Yavaş yavaş olursun pir,
Hullet sahibi olursun diye.
İşte bu gun Urfa’da,
Sıra Halil-ür Rahmân’da,
Ziyaret ediyoruz burada,
Onu daha iyi bilelim diye
24/06/98
SURİYE-IRAK SEYAHAT NOTLARI
B A Ş L A N G I Ç
Düştük bugün yollara,
Yeşil yeşil bağlara,
Kara kara dağlara,
Vardık elhamdülillâh.
Meğer duymuşuz bir ses,
Ey gönül, rüzgârla es!
Nefis ettiğinde pes,
Dedik elhamdülillâh.
Gelince Göl Başı’na,
Gitti canların hoşuna,
Aş ve zikir başına,
Oturduk elhamdülillâh.
Yollar geçiyor bir bir,
Ey can gönlüne gir gir,
Çalış da olursun pir,
Pirleri gördük elhamdülillâh.
Ulaştık nihâyet Urfa’ya,
Uğradık Halil-ür Rahmân’a,
Neler verilmez bu ana,
Balıkları gördük elhamdülillâh.
Gece perdelemiş her yanı,
Bir rû’yada’dır anlayanı,
Çekmiş İbrahim bayrağını,
Dalgalanıyor elhamdülillâh.
Gece kaplamış her yanı,
lşık aydınlatmış alanı,
Rû’yadan güzel bu anı,
Gördük bildik elhamdülillâh.
Tekerrür etmiş de tarih,
Anlatıp ediyor târif,
Bunu anlar ancak ârif,
Anladık elhamdülillâh.
Ona bir şiirimiz vardı,
Yolda gelirken Necdet yazdı,
Bu armağan çok çok azdı,
Okuduk elhamdülillâh.
Allah Allah! Bir vadi-i rûhani,
Sanki mânâlar cismani,
Her an yaşatıyor o hâli,
Hissettik elhamdülillâh.
Oldukça geniş bir alan,
Düzeni böylece kuran
Hakikat-i İbrahim’den alan.
Olduk elhamdülillâh.
Sabahîdendir ezan sesi,
Kesilir insân’ın nefesi,
Kurulmuş oyun sahnesi,
Seyrettik elhamdülillâh.
Tarih tekerrür etmiş sanki,
Üç bin beş yüz sene evvelki,
İbret al bu gün de geçerli,
Bildik elhamdülillâh.
At nefsini darağacına,
Fısılda gönlün kulağına
Mutlak girersin gül bağına,
Giriliyor elhamdülillâh.
Çok sürmedi bu hâl-i güzel,
Araya girdi bir garip el,
Bozdular sahneyi tez el,
Uyduk elhamdülillâh.
Bilmem ne zaman gelinir,
Bir daha nasıl seyredilir,
Elden gidince “Ah!” edilir,
Az da olsa gördük elhamdülillâh.
Yola koyulduk bir hüzünle,
Epey yol aldık bugün de,
Nihâyet ulaştık Nuseybin’e,
Ziyaret ettik elhamdülillâh.
Güzel bir bahçe içinde,
Sanki yatıyorlar evinde,
Ziyaret edilir her gün de,
Biz de ettik elhamdülillâh.
Oradadır mübarek canlar,
Biri de Hz. Zeynel Abidin’dir,
Diğeri kız kardeşi Sitt-i Zeynep
Ulaştık elhamdülillâh.
Bahçede geçti gecemiz,
Misafir olduk hepimiz,
İnşeallah yine geliriz,
Sabah kalktık elhamdülillâh.
Yola koyuldu kervan,
Ulaştık kapıya bir an,
Suriye’ye geçtiğimiz zaman,
Sevindik elhamdülillâh.
Geçmek istedik Irak’a,
Geldiğimizde kapıya,
Almadılar bizi oraya,
Geriye döndük elhamdülillâh.
İstikâmet Şam’a doğru,
Hepimizin yanık bağrı,
"Herşeyin vardır bir hayrı,"
Dedik elhamdülillâh.
Nihâyet ulaştik Şam’a,
Yol sorulur mu aşıka,
Haydi artık uyansana,
Uyandık elhamdülillâh.
Ziyarete Emeviye’den,
Başladık seyrederken,
Geniş avludan girerken,
Dedik elhamdülillâh.
Çok güzel tarihi mekân,
Geçmişi yaşıyor insân.
Bulaşmış buralara kan,
Seyrettik elhamdülillâh.
İşte Yahya Peygamberi,
Kesik başı, kaderi,
İnsânlann neydi derdi,
Hüzünlendik elhamdülillâh.
Kuyu duruyor yerinde,
Kanı akıtılmış içinde,
Kendi yatıyor kabrinde,
Gördük elhamdülillâh.
Şehiyd-i Kerbelâ’dan,
Kalmış izler başından,
Çevirmişler etrafından,
İbret aldik elhamdülillâh.
Nihâyet akşam namazında,
Ulaştık Zeynep anamıza,
O da girdi aramıza.
Huzuruna erdik elhamdülillâh.
Kapısından girdik içeri,
Andırıyor zaman mahşeri,
Unuttuk hemen herşeyi,
Hayran kaldık elhamdülillâh.
Bakınca kubbeye hemen,
Sanırsın göktür yere inen,
Binbir yıldız gibi yanan,
Aynaları gördük elhamdülillâh.
Nasıl işlemiş o eller,
Kristalle süslenmiş her yer,
Seyrine doyulmaz meğer,
Orayı da gördük elhamdülillâh.
Bilâl-i Habeşî sırada,
Ziyaret ettik bu arada,
İşte kabri de orada,
Bildik, gördük elhamdülillâh.
Cafer Tayyar oğlu Abdullah,
Durmadan ederiz ah ah!
Hepsi neler çekmis vah vah!
Onu da gördük elhamdülillâh.
Esmâ zevcü Cafer Tayyar,
Meymune bint-i imam Hasan Mücteba,
Hamide bint-i Müslim bin Akıyl’ı
Da gördük elhamdülillâh.
Heze kabri Fatıma,
Sugra bin Süleyman,
Hüseyin Aleyhisselâm
Ziyaret ettik elhamdülillâh.
“Bab-üs-sagir” Küçük Kapı’da
Neler var daha orada,
Tarih yazılmış burada,
“Fatiha” dedik elhamdülillâh.
Muhyiddin-i Arabi’de sıra,
Yattığı yer hayli dışarıda,
Bir garip olmuş buralarda,
Nihâyet ulaştık elhamdülillâh.
Uzun zamandır istediğim,
Ne muhteşem oldu gördüğüm,
İlm-i ilâhisine girdiğim,
Hazret’e ulaştık elhamdülillâh.
İlk baktığımda oldukça sade,
Bir gariplik oluşmuş çevrede,
Dolaşıyor insânlar bu yerde,
Ziyaret ettik elhamdülillâh.
“Beni kabrimde arama" dedi,
“Mânâlar (*) arasındayım" dedi,
Bir güzel hoş kabul eyledi,
Anladık bildik elhamdülillâh.
Nihâyet ulaştık Bağdat’a
Geçmişleri ana ana
Ziyaret ettik kana kana,
Buraları da gördük elhamdülillâh.
Sabah namazına giittiğimizde,
Hazret-i Abdül Kâdir Geylâni’ye,
Giremedik o kutlu haneye,
Avluda namaz kıldık elhamdülillâh.
Zikreyledi Kâdirî kardeşler,
Ne mutlu pirlerine gelmişler,
Salavat ilâhi söylediler,
Biz de dinledik elhamdülillâh.
Bir bülbül geldi aramıza,
Karıştı birlikte duamıza,
Bu hâlde girdi hatırımıza,
Sonradan da hatırladık elhamdülillâh.
Tekrar geldik öğle namazına,
Eriştik o zaman makamına,
Güzelce uyduk imamına,
Öğleni eda ettik elhamdülillâh.
(*)
Satırlar
Sıra geldi Hazret-i Pir’e,
Acaba nasıl girdi bu kabre,
Kudret verilmiş Abdül Kâdir’e,
Anladık biraz elhamdülillâh.
Şanına yaraşır bir türbe,
Bütün tavan iş!enmiş aynayla,
İhtişamı bugün de aynıyle,
Gördük seyrettik elhamdülillâh.
Kudret zuhuru olmuş zahirde,
Hükmü geçer zorda kalan her yerde,
Yetişir sıkışınca dervişe,
Bize de yetişti elhamdülillâh.
Restoranta gittik bir güzel,
Yemek yedik acele, tezel
Böyle düzenlenmiş demek ezel,
Yedik, doyduk elhamdülillâh.
Ulaştık Seyyit Mûsâ Kâzım’a,
Vardık hemen Murat Kapısı’na,
Hayran olduk da yapısına,
Dedik elhamdülillâh.
Geçince iç avluya hemen,
Gördük kapı, kubbe altından,
Nasıl ilham etmiş Yaradan,
Seyrettik elhamdülillâh.
Girdik içeriye huzura,
Ziyaret için hemen sıraya,
Başladık İhlâs, Fatiha’ya,
Dua ettik elhamdülillâh.
Aynalar süslemiş tavanı,
Değerlendirmek lâzım bu anı,
Rûhuna okuyalım Kûr’ân’’ı
Feyzaldik elhamdülillâh.
İmam-ı Ebu Yûsuf Yakup,
El Ensari’yi de ettik ziyaret,
Burası da dehset, hayret hayret,
Dedik elhamdülillâh.
İmam-ı Â’zam’a geldi sıra,
Girdik büyük kapıdan sıra sıra,
Bakılmaz inşeallah kusura,
Dedik elhamdülillâh.
Akşam ezanıdır duyulan ses,
Dinliyor hep güzelce herkes,
"Es gönüllerdeki rüzgar, es"
Dedik elhamdülillâh.
Eda ettik namazı ardından,
Neler kaldı bilmem duamızdan,
Eksiliyor hep zamanımızdan,
Diye düşündük elhamdülillâh.
Bir Temmuz Çarşamba oldu bugün,
Çok gezip yorulmuştuk da dün,
Sabah kahvaltı yaptık bir öğün,
Yedik, içtik, doyduk, elhamdülillâh.
Telefon için postahaneye,
Haber vermek için Türkiye’ye,
Yolda çalıyordu Arabiye,
Dinledik elhamdülillâh.
Cüneyt için çıkınca yola,
Geçtik köprüden karşı tarafa
Hayâllerimiz çıktı zuhura,
Buna da dedik elhamdülillâh.
Behlül-ü Dânâ bir sakin yerde,
Ziyaret ettik bu sade yerde,
Dünyada gibi basit makberde,
Ziyaret ettik elhamdülillâh.
Hazret-i Yuşa da burada,
Tamirat varmış bu makamda,
Çalışma yapılıyor mekânda,
Gördük elhamdülillâh.
Şimdi geldi sıra Bağdadi’ye,
Girdik kapısından içeriye,
Ne güzeldi hâlet-i rûhiye,
Şükrettik elhamdülillâh.
Okurduk menkıbelerini,
Öğrenirdik haberlerini,
Kurardik hep hayâllerini,
Huzuruna erdik elhamdülillâh.
Sırr-ı Sakati’de içerde,
Ceddimizdir her ikisi de,
Yatıyorlar sessiz ayni yerde,
Seyrettik elhamdülillâh.
İşte sırada meczuplar şeyhi,
Onun adı Abdullah el Ahmed,
Allah’tan hepimize rahmed,
Diledik elhamdülillâh.
Ahmed Halil Ağa da orada,
Bu da bir Türk girmiş sırada,
İsmi yazıyor bu duvarda,
Okuduk elhamdülillâh.
Davud-u Tai, Maruf-u kerhi,
Gördük, giremedik içeri,
İnşaatlar kaplamış çevreyi,
Dışarıdan gördük elhamdülillâh.
Geldik akşam namazına,
Mûsâ Kâzım makamına,
Misafir olduk dergâhına,
Sabahı yaptık elhamdülillâh.
|
Eda ettik sabah namazını,
Aldık mı dersin günün kârını?
Gördük gecenin berekâtını,
Bu gece de geçti elhamdülillâh.
Otobüs gidiyor yol boyu,
Hedefimiz Basra’ya doğru,
Yolcuların yanık bağrı,
Ulaşırız inşeallah, elhamdülillâh.
Zâtına yol bulan azmış âlemde,
Kendini var sanan kalmış âlemde,
Kim var, kim yok, bilmiş olan âlemde,
Seyreder Rabb’ını ölmeden bu âlemde,
Can u canan birleyen bu âlemde,
Rabb’ını bulan olmuştur bu âlemde.
Çok uzun bir yolculuk oldu,
Gönlümüz ümitlerle doldu,
Güneş kum fakirlik çok boldu,
Sonunda ulaştık elhamdülillâh.
Ümmi ubeyde
karşısında Hasan köyde
Ahmederrufai Hz. Kabri
şeriflerini ziyaret ediyoruz.
Saat
öğlen yarım civarı.
Çölün ortasinda bir yapı,
Girdik hemen, açıktı kapı,
Gerçekten çok güzel bir yapı,
Orayı da gördük elhamdülillâh.
Oldukça garip ve hüzünlü,
Sanki çölde kalmış gönüllü,
Buradadır Ahmederrufai,
Ziyaret ettik elhamdülillâh.
İstanbul’dan gelen yazılar,
Hemen duvara asıldılar,
Bizlerden hatıra kaldılar,
Ulaştırdık elhamdülillâh.
Kuş cıvıltıları içerde,
Onlar da gelmiş ziyarete,
İnsân giriyor da hayrete,
Duyduk elhamdülillâh.
Derken çıktı geldi bir gurup,
Karşıladılar bender vurup,
Bizler de olmustuk bir garip,
Hoşlandık elhamdülillâh.
Nihâyet geldi ayrılık vakti,
Herkes son bir defa daha baktı,
Her şey çok güzeldi inan ki,
Burayı da gördük elhamdülillâh.
Hoşçakal ya Ahmeder Rufaî,
Tekrar nasıl gelinir bilmem ki,
Kabul eyle ziyaretimizi,
Duada bulunduk elhamdülillâh,
Geriye dönüş hemen başladı,
Güneş başlarımızı haşladı,
Rûhumuz bunlardan hoşlandı,
Yine dedik elhamdülillâh.
Yol boyunca Asfak-i Murtaza,
Orada verdik biraz mola,
Su yoktu devam ettik yola,
Buna da dedik elhamdülillâh.
Akşam üzere döndük otele,
Onikide gittik yemeğe,
Acır mı insân böyle emeğe
Epey yorulduk elhamdülillâh.
Sabah kalkınca kahvaltıya,
Anahtarı verdik bakıcıya,
Peynir, zeytin, çay girdi sıraya,
Yedik, dedik “elhamdülillâh.”
Yaklaşıyordu Cum’a namazı,
Nerden almalıydık bu hazzı,
Yol buldu İmam-ı Â’zam’ı,
Ulaştık vaktinde elhamdülillâh.
İmam-ı Â’zamda kıldık Cum’a’yı,
Tamamladık sünnet, farz edayı,
Sultan ettik kulu gedayi (*),
Şükrettik elhamdülillâh.
Namazdan sonra çıktık dışarı,
Gördük cümle aç fukarayı,
Nasıl unuturuz bu hatırayı,
Düşündük elhamdülillâh.
Ulaştık Kisra’nın sarayına,
Ne hâller gelmişti başına,
Bakmadılar gözünün yaşına,
O da gitti elhamdülillâh.
Yıkıldı Mevlûd gecesi direği,
Daha sonra yapıldı gereği,
Hazret-i Ömer’in yüreği,
Kaldırdı ortadan elhamdülillâh.
Bak yerinde kalmış bir kaç duvar,
Ne zaman insân gaflete dalar,
Varlığı masiva ile dolar,
Dedik, düşündük elhamdülillâh.
Saray karşısında garip Farisî,
Acaba daha iyi hangisi,
Biri isyan, biri habib sevgilisi,
İkisi de yerini buldu elhamdülillâh.
Selman-i Farisinin kabri,
Düşünüyor insânın kalbi,
Ne güzelmiş hepsinin hâli,
Diye düşündük elhamdülillâh.
*Köle
Ayni binada Muhammed Menan,
Abdullah bin Cafer ensari sahabiden,
HuzeyfetuI Yamani var,
Gördük elhamdülillâh.
Tekrar ziyaret Gavs-ul Â’zam’ı,
Faydalanmak yine â’zamî,
Ne güzelmis hepsinin hâlleri,
Düşündük elhamdülillâh.
Yemek yedik gece yarımda,
Çok güzeldi tadı damağımda,
Kısa uykuya daldığımda,
Dedik elhamdülillâh.
|
|
|
|
|
|
|
Cumartesi ulaştık Necefe,
Küçük göl karşısı Suudiya,
Sanki geldik bir başka dünyaya,
Dedik elhamdülillâh.
Burada yatıyor Hz. Ali,
Kendisi ne yücedir ne âli,
Nasıl anlatayım bu hâli,
Aciz kaldık elhamdülillâh.
Gökten bir kubbe inmiş yere,
Her tarafı altın işleme,
Ün salmış bütün âlemlere,
Duymuştuk elhamdülillâh.
İşte koca sultan-ı veli,
Hayatı çok gamlı, kederli,
Huzurundayız şu an düşünceli,
Ulaştığımıza şükrettik elhamdülillâh.
Hazret-i Ali’nin arkadaşı,
Olmuş bir vakitler sırdaşı,
Dökmüşler birlikte göz yaşı,
Orayı da gördük elhamdülillâh.
Küfe’ye geldik de Necef’ten,
Haber aldık Müslim bin Akıyl’den,
Şehiyd etmişler evvel Hüseyin’den,
Gördük ibret aldık elhamdulilâh.
Girdik dış kapıdan içeri,
Müslim bin Akiyl’in türbesi,
Çok geniş çevrili avlusu,
Dolaştık elhamdülillâh.
Onun da kubbesi altından,
Neler neler geçmiş başından,
İslâma hizmet yarışından,
Nasibini almış elhamdülillâh.
Hz. Ali’nin hançerlendiği yer,
Bu işi yaptı İbni Mulcem şer,
Geriye bıraktı böyle bir eser,
Gördük, üzüldük elhamdülillâh.
İntikamını almiş Hüseyin’in,
Burası da kabri imiş Muhtar’ın,
Gönülleri hoş olmuş yaranın,
Onu da gördük elhamdülillâh.
Yorulduk epey gezdikten sonra;
Hemen girdik bir lokantaya,
Yöneldik çorbaya, salataya,
Doyduk, dinlendik elhamdülillâh.
Yola çıktık Kerbelâ’ya doğru,
İçimizde var ince bir ağrı,
Burada kaybetti dostlar yarı,
Hüzünle ulaştık elhamdülillâh.
Nihâyet ulaştık Kerbela’ya,
Hüseyin’in uğradığı belaya,
Bu en hüzünlü hatıraya,
Daldık gittik elhamdülillâh.
Nihâyet o hazretin kapısında,
Ne çok sırlar var hatırasında,
Gerek hüzün gerek yasında
Bulunduk elhamdülillâh.
Bu işler anlaşılmıyor kolay,
Rabb’ım aciz mi idi ki o ay
Sen bunları biraz da kaderden say,
Diye düşündük elhamdülillâh.
Rabb’ın öğdüğü yüce makamlar,
Nebilik, sıddıklık, şehitliktir,
Dördüncüsü salihlik bilinir,
Biz de bildik elhamdülillâh.
Ehl-i beyt kemâlde böyle olur,
Onlar yüceliği böyle bulur,
Şehitlik olmayınca eksik kalır,
Sırlarını anladık elhamdülillâh.
Münakaşası bizlere düşmez,
Her türlü akıl bunlara ermez,
Belirli bir kalıba girmez,
“Takdiri ilâhi” dedik elhamdülillâh.
Durduk önünde büyük kapısı,
Ne kadar muhteşem bak yapısı,
Hüzünlü oldukça hatırası,
Burulduk gönülden elhamdülillâh.
Girdik içeri bir büyük kabir,
İçinde yatıyor cihanda bir,
"Ey gönül sende ehli beyte gir",
Diye niyaz ettik elhamdülillâh.
Bedeni yatıyor burada,
Yaralandı çok yerinden savaşta,
İleri gitti, mertti yarışta,
Hüzünlendik elhamdülillâh.
Yatıyor daha yetmiş üç şehit,
Oldular hepsi Allah’a şahit,
Hepsinin mekânı belli Cennet,
Dedik, bildik elhamdülillâh.
İçerde başka kabirler de var,
Biri de Habib el Ensari Hüseyin,
Onlar da yardım ile olmuş yar,
Biz de gördük elhamdülillâh.
O gün şehiyd edildiği mahal,
Renklendirilmiş kırmızı al al,
Sanki yaşanıyor hep ayni hâl,
Bugün de yaşadık elhamdülillâh.
Nihâyet ayrıldık hüzünlü yerden,
Olan olmuş ne gelir elden,
Onların hepsi geçmişler serden,
Yerlerini gördük elhamdülillâh.
Hazret-i Abbas da sırada,
Ziyaret ediyoruz burada,
Kaç metre kaldı da arada,
Ulaştık elhamdülillâh.
Kapısından girince içeri,
İşlenmiş tavanlar cevherî,
Aynalar kaplamış her yeri,
Orayı da gördük elhamdülillâh.
Şanına yaraşır bir mekân,
Burasi gelir geçilir, değil han,
Yatıyor gönüllerde bu sultan,
Diye bildik elhamdülillâh.
Ziyaretten çıkınca dışarı,
Düşündüm tavanda aynaları,
Gelen seyretsin diyeymiş aynini
Anladık ibret aldik elhamdülillâh.
Vakt-i firak yaklaştı bu yerden,
Zaman doldu, ne gelir elden,
Ayrıldık makam-ı Kerbelâ’dan,
Ulaştırana dedik elhamdülillâh.
|
|
|
|
|
|
|
Yine geldik Mûsâ Kâzım makamına,
Ulaştık ikindi namazına,
Paralar dağıttık hayrına,
Fakirler dedi elhamdülillâh.
Akşam namazını kılmaya,
Geldik bu gece Gavsül Â’zam’a,
Başladı imam okumaya,
Akşamı kıldık elhamdülillâh.
Başladılar mevlûde sonradan,
Zikirler çekildi arkadan,
Kandildi, değildi sıradan,
Biz de dinledik elhamdülillâh.
Sonra kılındı yatsı bir guzel,
Mevlâm böyle yazmış demek ezel,
Okundu çok ilâhi ve gazel,
Az da olsa uyduk elhamdülillâh.
Bir yönden sevinçli idik o akşam,
Nasıl ele geçer böyle bir akşam,
Gavs-ul Â’zam’da idik o akşam,
Şükrettik elhamdülillâh.
Ancak bakınca o hadiseye,
Derinden başladık üzülmeğe,
Bütün gece gitti gürültüye,
İbret aldık elhamdülillâh.
Çok uzaktaymış ki Rabları,
Duyuramadı okuyanları,
Seslenmekten yarıldı boğazları,
Kulağımız patlamadı elhamdülillâh.
Nerde kaldı İslâm’ın nezaketi,
İnşeallah olmuştur bereketi,
Aslına uymayan hareketi,
Öylece seyrettik elhamdülillâh.
Nihâyet Bağdat’a vakit doldu,
Ziyaret yerleri çok boldu,
Kazancımız herhâlde iyi oldu,
Şükrettik elhamdülillâh.
Araba hareket ediyor,
Yavaş yavaş uzaklaşıyor,
Yolcular hep elveda diyor,
Hoşçakal dedik elhamdülillâh.
Arkada kaldı mukaddes yerler,
Ne yüce işler yapmış o erler,
Hak yoluna vermişler serler,
Gıpta ettik elhamdülillâh.
Pazartesi sabah vardık Musul’a,
Orada imiş uğradık Yunus’a,
Ziyaretimiz sürse de kısa,
Onu da gördük elhamdülillâh.
Bir tepe üzerine kurulu,
Kapılar geçiliyor sıralı,
Derinlerden geliyor hatıralı,
Denizi, balığı hatırladık elhamdülillâh.
Oradan yola çıktık hemen,
Önümüzde sınır var geçilen,
Yavaş yavaş Irak’ı terkeden,
Olduk elhamdülillâh.
Göründü Türkiye sınırı,
Hep birlikte bulduk huzuru,
Dikkat et kaybetme hazırı,
Dedik elhamdülillâh,
Arandı otobüs sınırda,
Bakıldı ne varsa bavulda,
Mühür basıldı pasaporta,
Geçtik Turkiye’ye elhamdülillâh.
Habur’dan girince içeri,
Tamamladık seyr-ü seferi,
Gönderdik evlere haberi,
Sevindirdik elhamdülillâh.
Mardin’e ulaştı yolumuz,
Bitecek yol, var umudumuz,
Geziden neler kazandığımız,
Bizim oldu elhamdülillâh.
Nûr dağında kıldık sabahı,
Hepimizin oldu ahı vahı,
Böyle olur yolun seyranı,
Diye konuştuk elhamdülillâh.
Dönüşte uğradik Göl Başı’na,
Bıraktık hâli akışına,
Buyur edildik yemek aşına,
Yedik dinlendik elhamdülillâh.
Nihâyet akşam üstü yedide,
Herkes buluştu otobüste,
Yorgunluk vardı çok çok herkeste,
Koltuklara uzandık elhamdülillâh.
Yolcular kısmen azalıyor,
İzmit’te de bir miktar kalıyor
Nihâyet İstanbul’a varıyor,
Şükrediyoruz elhamdülillâh.
Nihâyet gece saat ikide,
Vardık Kasım Paşa’da yüceye,
El salladik Târık, Müjdat ve Cem’e,
Buluştuk elhamdülillâh.
Yükleri boşalttık otobüsten,
Bizlerde ne can kaldı ne ten,
Bir kaç kişiyi de eve bırakırken,
Ayten abla ile dedik elhamdülillâh.
Nihâyet o gün sabah vakti,
Ulaştık evimize gayretli,
Yolculuğumuz geçti keyifli,
Dedik elhamdülillâh.
Uzun uzun yollar kat ettik,
Bir çok hazreti ziyaret ettik,
Huzurlarında dua ettik,
Gezdik gördük elhamdülillâh.
Sebeb olanlardan razı olsun,
Allah tekrarını nasib etsin,
Şimdilik bu kadarı yetsin
Dedik elhamdülillâh.
Necdet gezdi o yerleri,
Ziyaret etti erenleri,
Size verdi bu haberleri,
Her şey için dedi elhamdülillâh.
25/06/1998
- 08/07/1998
Necdet
ARDIÇ
Terzi
baba
TEKİRDAĞ
B A Z
I H A T I R A L A R
“Geçmiş zaman
olur ki hayâli cihan değer” diyenler ne güzel söylemişler.
Tasavvuf
büyüklerimizin hayat akışlarına baktığımızda
hatıra ve zu-hurat (rû’ya) lara çok önem verildiğini bazen de
yazılı bir belge olarak sonraki nesillerin istifadesine
sunulduğunu görmekteyiz.
Şumullü bir
araştırma ile mercek altına aldığımız Necdet
Ardıç’ın ya-şamından bizlere akseden çeşitli
hatırat ve zuhuratlara da rastladık. Gördük ki, O’nun bu
hatıratları sadece geçmiş zamanda yaşanmış
olay-lar değildir. O’nun hatıratlarını günümüze
taşıyan, her an canlı, taze ve tesirli kılan hayat ve
hakikat nefhasını özünde taşımasıdır. O’nun
çeşitli yaş ve dönemlerdeki fikri yapısını, iç
âleminin özelliklerini çevresindeki kişilerin O’nunla ilgili tespit ve
düşüncelerinin bu hatıratlarda belirgin-leştiğini
müşahâde etmekteyiz.
İşte o
hatıratlardan bazıları :
- Necdet Bey 1955’li
yıllarda henüz 16-17 yaşlarında iken İstanbul Fatihteki
Keçeciler caddesinde Bedreddin Dergâhı olarak da anılan me-kânda
mürşidi Hazmi Tûra’yı fırsat buldukça ziyarete gidiyordu.
Hazmi Tûra o dönemde Süleymaniye Kütüphanesinin müdürlüğünü de
yaptı-ğından bu bina kendisine lojman olarak tahsis
edilmiştir. Necdet Bey buradaki anılarından bahsederken
Dergâhın (evin) alt katında Şeyh Bedreddin’den
kaldığı söylenen bir yastağaç’ın etrafında oturup
öylece yemekler yenirdi diyerek, o günleri yadederdi.
- Genç
yaşlarında olmasına rağmen hem dünyanın hem de
ahiretin yaşantısını omuzlayan Necdet Ardıç’ın
kendisine has bazı çalışmaları da olmuştur.
Mânevi açıdan gaflete düşmemek için gündüzleri iş yerinde
çalışırken ağzına bilye koyar böylece düşünme ve
konuşma sistemini kontrol etmiş oluyordu. Necdet Bey gençlik
dönemlerinde, o günlerde revaçta olan sinemaya gidip film seyretmek
ister. Filmi seyrederken de perdede gördüğü artist yüzlerinin Hak
ile rabıtasına engel olduğunu anlayıp daha sonra da
sinemaya gitmemeye karar verir. Yine o dönem-lerde riyâzat oruçlarına
sürekli devam etmesinden olacak ki, kendisini bitkin hâlde gören Nûsret Tûra
efendi, “Oğlum nafile oruçlarını bırak günahı
benim olsun,” der.
- Hazmi Tûra’nın
vefatından belli bir süre sonra Necdet Bey, birgün bir
arkadaşıyla birlikte Kasımpaşadaki kabrini ziyaret etmeye
giderler. Ziyaret sırasında kabrin yakınında
tanımadıkları bir kişiyle
karşılaşırlar. Dualarını yaptıktan
sonra o kişi kendilerine doğru yaklaşıp kim
oldukla-rını sorar. Onlar da kendilerini tanıtırlar.
Hazmi Efendinin
muhibbi olduğunu söyleyen bu kişi ağlamaya başla-yarak,
akşam gördüğüm zuhuratımda burayı ziyaret etmemi istediler,
demek ki sizleri görmek içinmiş diyerek hayretler içinde oradan
ayrılır.
- Necdet Beyin
yetişmesinde çok büyük emeği geçen ve H. Tûra’nın vefatıyla
da yerine geçen halifesi N. Tûra Deniz Yollarında çalıştığı
için yaşamını bir denizci olarak sürdürmüştür. Bize
nakledildiğine göre Nûsret Tûra daha doğmadan evvel annesi kendisine
hamile iken, “Gök-yüzünden nûrdan Kelime-i Tevhid yazılı bir
bayrak ve denizci er elbisesiyle bu bayrağı taşıyan birini
görür”.
- Günlerden bir gün
Nûsret Efendi, kendisini o gün için ziyarete ge-len Necdet Beyi de yanına
alıp Kasımpaşadaki dergâhta uzun yıllar hiz-met
etmiş olan Nuriye hanım isimli birinin evine ziyarete
giderler. Bu ziyaret sırasında Nuriye hanım kendilerine
şu yaşadığı hatıratı
anlat-mıştır. “Oğlum Nûsret günümüzde canlar
çok azaldı,”.
Birgün dergâhta bayram
ya da kandil gecesi dolayısıyla toplanıl-mıştı.
Dergâhın mutfağında çalışan kadınlar
dolapların üzerinde dolaşan bir haşere görüp panik yapıp
korkarlar. Bu durumu Mustafa Sâfî efen-diye haber verince O da haşerata
nazar ediyor. Haşaratın su olup akıp gittiği
şeklindeki hatırayı kendilerine anlatmıştır.
- Necdet Beyin
yetiştiği gençlik dönemlerinde ulaşım ve haberleşme
günümüzdeki gibi ileri gelişmiş olmadığından günün çok
erken saatle-rinde kalkıp Tekirdağdan İstanbula doğru
yolculuğa çıkar, sabahın ilk saatlerinde de erkenden N.
Tûra’nın Bebekteki evinde olurmuş. Nûsret Tûra’nın oğlu
(şu anda rahmetli) Recai bey de ondaki bu azmi ve gay-reti görünce,
“Necdet kardeşim bizi mahcub ediyorsun. Biz daha yeni kalkmaya
çalışıyoruz, sen nerelerden geldin bile,” derken, N.
Tûra ise onu görünce “Ooo, pehlivan hoş geldin” diye lâtife
yapar-mış.
Mürşidinin
kendisine “Pehlivan” diye hitab etmesindeki hikmet uzun yıllar
sonra nefis ve er meydanının pehlivanı olarak idrak
edilecek-tir.
Hazmi Tûra’nın
vefatıyla birlikte yerine bıraktığı halifesi N.
Tûra’nın etrafında bütün ihvan toplanmaya başlar. O
sıralar genç bir derviş olan Necdet Bey de yine ihvandan olup da
Tekirdağlı Çorbacı lâkablı Güner bey (şu anda
rahmetli) ile Nûsret Bey’i Bebekteki evinde ziyarete gi-derler. (Resimde
görünen genç bu kişidir.)
Ziyaretlerinin
amacı hem hayırlı olsun dileklerini iletip hem de üze-rinde Yâ’sin
yazan duvar halısını mürşidlerine takdim
etmektir. Bu hediyeyi alınca epey duygulanan N. Tûra, Necdet Bey’e, “Allah
sende M. Arabiyi tecelli ettirsin"; Çorbacı Güner Bey’e de, “sende
de Mevlâna’yı tecelli ettirsin,” diye duada bulunur.
Eserleri bölümünde
değinildiği gibi Necdet Beyin önemli bir çalışması
Arabi’nin eserlerinin tevili olmuştur.
Yine Güner Bey’in
vefatından sonra da çarşıda bulunan işyerinin he-men
yanına Mevlâna ismini taşıyan bir işyeri
açılmış olup hâlen de faali-yet göstermektedir.
Bu halı
diğer emânetlerle birlikte Nûsret Tûra tarafından yine Necdet Bey’e
iade edilmiştir ve dergahında asılı durmaktadır.
- Necdet Bey arada
akrabalık bağlarının da olması hasebiyle sık
sık mürşidi Nûsret Tûra’yı ziyarete gidip evinde sohbete de
kalabiliyormuş. Sohbet sonrasında ise, kendi çalışma,
zuhurat v.b. gibi hâllerini de anlatma imkânı buluyormuş. Yine böyle
bir sohbet sonrası elindeki ha-zırladığı bazı
notları izin isteyip okumaya başlamış. Okuduğu
notlar ise, geçmiş evliyaların hayat hikayeleri ve
kerametlerine dairmiş.
Bu notları
belirli bir müddet dinleyen N. Tûra, birden celâllenerek “Daha ne
kadar bu rivâyetlerle oyalanacaksın, Rabbin sana ne dedi, bana onu anlat,”
demek sûretiyle takip edilmesi gereken gerçek yola işaret edip, nakil
bilgisinden daha çok doğuşat ve ilhami bilgilere yönelmek
gerektiğini vurgulamıştır.
- Nûsret Bey
hayatının büyük kısmını denizci olarak geçirdiği
için 13 gün seferde, 2 gün de kendi evinde izinde
geçiriyormuş. Seferden denizin verdiği yorgunlukla evine döner
ve istirahat etmeye çalışırmış. Yine evinde
böyle bir yorgunluk hâlinde dinlenirken hanımı kendisine “Hu
konuşsana biraz,” der, O da kendisine “gönlünü dinle,
gön-lünü dinle,” diye cevap vererek konuşması gereken adresi
söylemiştir.
- Nûsret Bey çok
muhabbetli biri olarak hep anlatılırdı. Rabbıyla o
kadar çok meşgul olurmuş, ki kendi oğlunun okulda
kaçıncı sınıfta oldu-ğunu da
hatırlayamazmış. Bir gün Hazmi Tûra Nûsret Beye soruyor: “Nûsret
senin Recai kaça gidiyor?” O da “bilmiyorum efendim”
diye cevap vermiş.
- 1970 li yılların
bir Pazar gününde Necdet Bey hem ziyaret, hem de sohbete katılma
düşüncesiyle Tekirdağ’dan İstanbula doğru yola
çıkar. İstanbul Bebekteki evinde ihvanla sohbet etmekte olan
Nûsret efendi o esnada “çok nûrlu biri geliyor,” diyerek
Necdet Beyi haber veriyor.
Belirli bir müddet
sonra meclise gelenin Necdet Bey olduğu herkesce görülünce, Rahmiye
hanım “senin için böyle söyledi,” diye kendisine haber
veriyor.
- Yine 1970 li
yıllarda bir Cumartesi günü Necdet Bey bir davet ile sohbete
çağrılır. Eşiyle birlikte Bebekteki eve geldiklerinde evde
kimse-nin olmadığını farkederler. Tam o sırada
eve bir eşyasını almak için ge-len Nûsret Tûra’nın
kızı Nuriye hanımla karşılaşırlar.
Sonra da hep bir-likte sohbetin yapılacağı eve yürürler. Tam
evin merdivenlerine ge-lindiğinde Necdet beyin hanımı Nüket
hanım epey rahatsızlanır. Bunun üzerine evin
kapısından Tekirdağa tekrar dönmek zorunda kalırlar.
Tabii ki sohbettekilerin hepsi de bu duruma çok üzülürler.
Bunun üzerine de
Nûsret efendi Necdet Bey hakkında çok hayır dua-da bulunuyor. Sohbet
ile kazanacağından daha fazla hayırlar kendisine verilmiş
oluyor.
- Necdet Bey bazen
yoğun iş temposunun arasında kendisine izin tahsis edip
değerlendirmeğe çalışıyormuş. Yine böyle bir izin
döneminde İstanbul Nûr-u Osmaniye Câmii İmam Hatibi olan döneminin
meşhur kıraat imamı olarak da tanınan Hasan Akkuş’a
kıraat dersleri almak için müracaat eder.
Hasan Akkuş
Necdet Bey’in bu isteğini “3-5 gün benden ders alıp sonra
bırakıp gideceksiniz, başka yerlerde de Hasan Akkuş’ta
okudum diye hava atacaksınız,” diyerek geri çevirir.
Bu duruma çok üzülen
Necdet Beyi gören görevlilerden Bakırcılar Câmii imamı da
kendisine “Üzülme gel, bizim câmide dersi ben sana vereyim,”
der. O da Bakırcılar Câmiinde kısa da olsa kıraat
dersi almış olur.
Necdet Beyin
aldığı bu kıraat derslerini, tasavvuf dersi alıyor
diye öğrenen Nûsret Tûra efendi ise, kendisine “Deryada
yıkandınız gölde kirlenin,” diyerek zahir ehli
ile irfan ehli arasındaki farkı anlatmak istemiştir.
- Yine bir gün Arnavutköy
sahilinde bir çay bahçesinde Nûsret Bey dervişlerinden Necdet Bey, Hüseyin
Bey ve de meczup meşrepli biriyle birlikte oturuyorlarmış.
Boğazın güzel atmosferinde hem sohbet edip hem de
dinleniyorlarmış. Derken ikindi ezanı okunmaya
başlamış. Hü-seyin Bey meczup meşrepli kişiye, “ezanı
okuyan kim,” diye sorunca, o da hemen “Hak okuyor başka kim
okuyacak,” diye cevaplayınca hepsi gülümseyerek birbirlerine
bakıyorlar.
- Nûsret Efendi Deniz
Yollarından emekli olduktan sonra yaz ayla-rında fırsat bulunca
Tekirdağa gelir, Necdet Bey’lerde misafir olarak ka-lırmış.
Necdet Bey de kendilerini arabasına bindirip diğer aile fertleriyle
birlikte çevre gezintisine götürüyormuş. Bu gezilerinde zaman zaman
uğradıkları yerlerden birisi de Naib’dir. Merkeze yakın bir
köy olan Naib’ de zaman zaman otururlar köylü ile sohbet edilirmiş.
Yine bir gezi
esnasında köy meydanındaki ağaçların altında
otur-dukları bir esnada Nûsret Bey’in fiziki yapısı heybetli
görünüşünden olsa gerek etkilenen bir şahıs Necdet Bey’e “yanındaki
Paşa kim,” diye soruyor. O da, “onun Paşa
olmadığını ama denizci olduğunu,” kendisine
söylüyor.
- Necdet Bey’in bir
başka gezi anısı ise, şöyle sona erer. Kendilerine
gezmek ve de dinlenmek amacıyla gelen mürşidi N. Tûra ve Rahmiye
hanımı arabasıyla gezdirerek İstanbula evlerine götürmek
için yola çı-karlar. Amaçları gezi olduğu için
Tekirdağdan yola çıkılıp, Çanakkale Bursa istikâmetinden
İstanbula Üsküdar iskelesine gelirler.
Vapur ile
karşıya geçecekleri esnada prostat rahatsızlığı
bulunan Nûsret efendi tuvalete gider. Bu esnada vapura girmek için
sırada olan Necdet bey kendisine sıranın gelmesiyle birlikte
arabasıyla yanında Rahmiye hanımla birlikte vapura girmek
zorunda kalırlar. Nûsret Bey zamanında gelemez ve vapuru
kaçırıp karşı istikâmetinde kalır. Bu du-rum
Necdet Bey’i hem üzer, hem de çok düşündürür.
“Onun karşı
tarafta kalıp bizimle gelememesinin sırrını uzun
yıllar sonra anladım,” diyen Necdet Bey, bunu Nûsret efendinin
ölü-müyle birlikte Pendik Dolayoba Soğanlık mevkii Yayalar Köyü
mezarlı-ğına definden sonra keşfedebiliyor.
- Rahmiye Hanım
Necdet Bey’in hayatında özel bir yere sahiptir. Kendisinin askere
gideceği 1958 li yıllarda arabaların çok az sayıda ve
kişide olduğu dönemlerde, “bu çocuk araba sahibi olup
arabalarda gezecek,” ifadesini söyler.
Aradan belirli bir
süre geçtikten sonra Necdet Bey ilk arabasına sa-hip olunca o zaman
söylenen bu söz hatırlanıp “Söz rûh buldu,”
ifa-deleri ile dile getirilmiştir.
- Rahmiye Hanım
irfan sahibi birisi olarak da biliniyor. Birgün misa-firlik için
geldikleri Tekirdağda mazereti dolayısıyla abdest alırken
aya-ğını kaldıramadığı için
ayağını mest yapar ve ayağının bir bölümünü
yı-kayamaz. Bunu gören ev halkından birisi de abdestinin
olmadığını ken-dine söyleyince ona, “Hiç
ayağımı yıkamasaydım ne yapardı,” diye-rek,
lâtifeli cevap vermiştir.
- Rahmiye Hanım
birgün evlerine gelen Necdet Bey’e şöyle demiş:
- “Buraya nasıl
gelip nasıl gidiyorsun?”
Ardından
cevabı da kendi vermiş,
- “Yar
aşkıyla gelip, kâr aşkıyla gidiyorsun”.
- Rahmiye Hanım
hayatının sonlarına doğru bir kaza ile kolunun
kırıl-masına rağmen dervişlere olan hizmetini
aksatmadan yerine getirmiştir.
O’nu görenler hep
tebessümlü hâliyle görmüşlerdir. “Hak ehline hizmet ettiğim
için şükrediyorum,” diyen Rahmiye anne 75 yaşında (1981)
vafat etmiştir.
Necdet Beyin
ifadelerine göre cenazesi gelin alayı gibi olmuş, kabre kadar ilâhi
ve zikirlerle uğurlanmıştır. Tam kabristana
gelindiğinde ise çok sevdiği “Biz dünyadan gider olduk
kalanlara selâm olsun” adlı Yunus’un ilâhisinin cenazeye katılan
otobüsün teybinden yankılandığı duyulmuştur.
Terzi Babam zaman
zaman ihvanları ile birlikte kabir ziyaretlerine gittikleri bir gün,
onların kabirleri başında bu şiiri okumuşlardır.
Hz. NÛSRET'E
Ey yolu bu menzile düşen,
Gece gündüz alemi gezen,
Nice nice sırları sezen,
Burada Hz. Nûsret yatıyor.
İbretle bakıp nazar eyle,
Dilinden birkaç dua söyle,
Bir gün sen de olursun böyle,
Burada Hz. Nûsret yatıyor.
Düşün içine yönel bir an,
Nasıl geçti bu kadar zaman,
Nedir bu gün elinde kalan,
Burada Hz. Nûsret yatıyor.
Bir gün gelir olursun böyle,
Çok uzaktır sanma öyle,
Her an gönülden Hakk'ı söyle,
Burada Hz. Nûsret yatıyor.
Hayatta idi bir zamanlar,
Ne güzel yaşamıştı onlar,
Mesken oldu Pendik Yayalar,
Burada Hz. Nûsret yatıyor.
Canane can, aşıka maşuk,
Derde deva gönüle ışık,
Ömür boyunca Hakk'a aşık,
Burada Hz. Nûsret yatıyor.
Nasrun minallah âyetinden,,
Çok şey kazandı gayretinden,
Her an hayrandı hayretinden,
Burada Hz. Nûsret yatıyor.
Dervişleri Hakk'a yürüten,
Gönülde muhabbet estiren,
Cemalullahı hep gösteren,
Burada Hz. Nûsret yatıyor.
Rahmiye anne de yanında,
Hiç ayrılmadı hayatında,
Beraberler kabristanda,
Burada Rahmiye Sultan yatıyor.
Uşşâkî dediler yoluna,
Katıldım idi kervanına,
Beni aldı huzuruna,
Burada babam Hz. Nûsret yatıyor.
Terzi Baba
- Bir yaz gününde Terzi
Babamı ziyarete gitmiştim. Çalıştığı
terzi-hane dükkânının merdivenlerinden içeriye girip yanında bir
müddet out-rup konuştuktan sonra kendisine “Efendim tasavvufta
aşk nedir?” diye soru yönelttim.
Bir müddet sessiz
kalıp önündeki kumaşla meşgul olduktan sonra yandaki rafa
uzanıp bir çantanın içerisinden evrakların arasından bir
mektup çıkardı bana doğru uzattı. Bu mektup 10.4.1965
yılında mür-şidi tarafından kendisine
yazılmış ve aynı zamanda sorularıma da cevap
veriyordu.
N. Tûra’nın kendi
el yazısıyla yazılmış olan bu mektubun içeriğini
buraya açıklıyoruz.
“Her aşıka,
‘maşuk libası’ giydirilmez. Fakat aşık olarak öl-menin de
zevki başkadır. Pervane bile aşık olarak dönmekten
usanmış maşukun ateşinde yanıp yok olmayı son
zevk olarak bilmiş. Bu onun hâlini görenlerin idrakidir. Ben de böyle
yandım. İstersen sen de yan. Nitekim yanıyoruz.
Dünyamız da bir ateşti. Milyonlarca sene sonra soğudu bu
hâli aldı. Sen de soğuktan sı-cağa, sûretten mânâya,
kesretten vahdete, cesetten gönüle hic-ret et devrini tamamla, aslına
vasıl ol. Sen de o olduğunu anla da huzurunu bozma. Gönül
kitabını okuyamıyorsan bunları oku. Kemâle ersen dahi
oku da bu zevkten ayrılma. Çünkü hepsi se-nin
makamlarındır. Devrini bul. O zaman sen de, “Ben gizli
bir hazineyim” diyebilirsin.”
1965 yılında
yazılan bu mektubun aslı hâlen mevcuttur.
- Necdet Beyin evinin ve
işyerinin olduğu semtte çok alkol kullanan içki
bağımlısı Şehabettin isminde bir arkadaşı
vardır. Babasından kalma yazıhanesinde arzuhalcilik yapan
Şehabettin çok müttaki bir insândır. Gençlik yıllarında
sürekli Necdet Bey’le câmilere gider, birisi ezan okusa diğeri de müezzinlik
yaparmış. Askerlik yıllarından sonra evlenen
Şeha-bettin Bey ailevi sorunlarla karşı karşıya
kalır. Eşinden ayrılır, yalnız kalır.
Bunalım sonucu alkol bağımlısı olur, çevresi de onu
dışlar. Çev-resinden bir tek Necdet Bey’le
dostluklarını sürdürür. Arasıra
çalıştığı terzihane dükkânına gelir. Ellerini
açarak ve şişeyi yana bırakarak “Gönlüm
aydınlandı, nûrum benim, huzur doluyorum,” gibi sözlerle
Necdet Bey’e olan muhabbetini ifade edermiş.
Yine böyle bir gün
uğradığında radyo haberlerinde bir gün süreyle içki
satışının yasaklandığı haberini duyunca o
kadar üzülür, ki adeta ka-ra yasa bürünür. Öyle üzülmüş ki, bu kadar
üzülen insânın görülmesi çok nadir ve zordur diye
anlatırdı. Az sonra iş yerinde çalışan kalfalar-dan
birinin “Şehabettin ağabey özel şaraplara yasak yok,”
dedi-ğinde bu üzüntüsü hemen sevince dönen Şehabettin Bey
koşarak yakındaki bakkala gidip, hemen bir şişe özel
şarap alıp gelmiş, onu öyle bir zevk ve iştahla içmeğe
başlamış ki, târifi mümkün değilmiş.
Necdet Bey “Bu
kişinin o kadar samimi içişi vardı, ki hiç böyle bir içen
görmemiştim, acaba Hakk aşıkları nasıl içerler,”
sözle-riyle bu kişinin hâlini anlatıyordu.
Kendisinden bu
hadiseyi duyduktan sonra Erzurumlu İbrahim Hakkı’ nın “zakir
ile şakir” hikayesi aklıma geldi.
- Necdet Bey 1980’li
yıllarda yazın birkaç ayını kendisine ait yazlık
evinde geçiriyormuş. Bir yaz günü komşusu ve muhibbi olan
Erzurumlu Fikri Efendi ile evinin bahçesinde kazma kürek ile
çalışıyorlar. Sıcağın altında kazma
seslerinin arasında bu çalışmayı sürdürürlerken Erzu-rumlu
Fikri Efendi, “Bir anda bende öyle bir hâl vaki oldu ki Necdet
Bey ile kendimi, İbrahim alehisselâm ile oğlu İsmail
aleyhisselâmın Kâ’be’yi inşa ederken yaptıkları
çalışma gibi bir sahnenin içinde kendimi buldum ve o anı
yaşadım,” diyerek bu hatırayı nakletmiştir.
- Yine o tarihlerde
Tekirdağ sahilinde deniz kenarında kendi muhib-lerinden Erzurumlu
Ömer Faruk adında bir şahıs ile gezinti yaparlarken bu
şahıs Necdet Bey’e dönerek, “şu denizden bir yunus
balığı çıkartarak bir keramet göstermesini,” ister.
O da “çıkarırız
inşallah,” diyerek kendisine mukâ’belede bulunu-yor. Aradan
bir zaman geçince 26 dörtlükten oluşan bir şiiri kendilerine vererek
istediğini yerine getirmiş oluyor.
17.07.1987
O L M A Z
Şu
dünyaya ölü gözünden bakma,
Arifleri
ara sakın geç kalma,
Kurtulamazsın pek derinine dalma,
Dünyaya
bağlananın bakası olmaz.
Her
gördüğüne itibar et sen,
Bakma hoş ol değişikte görsen,
Eğer bunlardaki esrara ersen,
Sende cehlin yarası olmaz.
Kâh
efendi gözükür kâh geda,
Bağzan çıkarır bağzan çıkarmaz seda,
Öyle işlerle eylerki eda,
Ariflerin
namu nişanı olmaz.
Ateştir
yakar sineni seni,
Teslim et varlığın, ol hemen yeni,
Unut böylece geçmişi dünü,
Arifler ateşinin dumanı oîmaz.
Buldun
ise eğer sende bir Arif,
Halkı cihan onu eyleyemez tarif,
O seldir akar gönlüne hafif,
Arifler
selinin yıkası olmaz.
Enginlere
açılarak her dem,
Fırtınalar gibi eserde hem,
Vuramaz iki cihan ona bir gem,
Ariflerin
nefsi hevası olmaz.
An gelir
kabarır deryayı Hak,
Ondan bir şule alda kendini yak,
Daha sonra Dünyanın haline bak,
Arifler
coşmadıkça sükûtu olmaz.
Aşk
ile oldular kendileri aşk,
Mest etti onları şarabı aşk,
Oldu meskenleri meyhaneyi aşk,
Arifler şarabına kanası olmaz
Deryalar
gibidir enginlerde,
Dostuyla mest olur seherlerde,
Çıkar gider dolaşır yadellerde,
Arifler
bahrinin sahili olmaz.
Yürür
gider hep görmeden herkes,
Biganelere çıkarmaz hiç ses,
Bulunmaz onlara belli bir mahles,
Ariflerin yerde izi bulunmaz.
Hep
görürler cümlede dost yüzü,
Gördüğünde kaynaşır hemen özü,
Yaşamanın budur rahatı düzü,
Ariflerin
gayriyi göresi olmaz.
Kendinde
kendini kaybeder her dem,
Nefsine dönmez olur, gayrı bir dem,
İsmine cismine denir Adem,
Arifler kendine dönesi olmaz.
Biter
yanarak sonunda güzelce,
Ölüm ona yaklaşamaz ecelce,
Varlığı ortadan kalkar gizlice,
Arifler
varlığını bulası olmaz.
Seyran
ederek geçerler hemen,
İskeleyi Hakka kırarlar dümen,
Yollarının ucu olsada Yemen,
Ariflerin
dünyada kalası olmaz.
Ahirete
etmeden itibar,
Cümle dosttur dediler hepsi yar,
Kazançlar olduğunda büyük kâr,
Ariflerin
ahirete bakası olmaz.
Dünyaya
gelirler iki zamanda,
Biri beden biri de ruhunda,
İkisinden de geçerler sonunda,
Ariflerin
dünyada atası olmaz.
Halk'ta
Hak olmuşlarda bir bütün,
Sanki içinde özü olmuş sütün,
Dışta değil içte bulmuş özün,
Ariflerin
gayrı ile sözü olmaz.
Gaflet
ehli olmadan hiç bir zaman,
Bu hale gelmek yaman da, yaman,
Duyulur her an Haktan bir ferman,
Ariflerin gerçekten gafleti olmaz.
Nerden
girersin arif bağına,
Çıkmış gibidir Ağrı dağına,
Yaslamış sırtını Hamd Sancağına,
Arifler
yolunun kapısı olmaz.
Meskenini
bulamazsın bir yerde,
Yarenlik vardır ezelden serde,
Gönlüne girdiğim dediğin yerde,
Arifler
evinin yapısı olmaz.
Atadır
hep işleri cümleye,
Hakka çağırırlar söyleye söyleye,
Rahmet yağar bulundukları bölgeye,
Arifler vermedikçe bahtiyar olmaz.
Bazan
anlatırlar güzel fıkralar,
Hem güler hem güldürür lâfı aralar,
Bazanda bağlatır yaslı karalar,
Arifler
güldürür şakası olmaz.
Bir
gömlek giyer olur muttaki,
Arşa erişir onun idraki,
Ne sırlar gizlemişsin İlâhi,
Arifler gömleğinin yakası olmaz.
Deryaya
daldılar hep ezelde,
Bu işler hazırlandı güzelde,
Zuhur etti derya ile tezelde,
Arifler
deryadan çıkası olmaz.
Bakarsın
bir hoş belki de nahoş,
Sana nasıl gelir, onlar hoştur, hoş,
Ne olursa olsun onlara koş,
Arifler
derdinin devası olmaz.
Necdetten
hediyedir dostçuğuma,
Ne dilerse desin bu varlığıma,
Hatırlamak içün koyup sandığına,
Arifler hediyyesin pahası olmaz.
Böylece
çıkardık deryadan (26) balık,
İstemiş idiniz bir zamanlar deryaya bakıp,
Dilerim siz de lutfedersiniz bize birkaç taze balık,
Alır
hem yer hem dostlara dağıtırız.
- Necdet Bey’in
müntesiplerinden olup da İstanbulda ikâmet et mek-te olan Târık Bey
ve eşi Nevin hanım birgün evlerinde oturup kahve iç-mişler.
Kahvesi bitince lâf olsun diye Nevin hanım fincanı ters çevirip
kapatmış. O gün de bir seyahate gideceklerinden fincan orada unutulup
kalmış. Bir hafta sonra seyahat dönüşünde evlerine geldiklerinde
kahve fincanının unutulmuş olduğunu gören Nevin hanım
ters yüz olarak ka-patılmış fincanı çevirdiğinde
gördüğü manzara karşısında hayret içinde kalıp
çığlık atar; “a... bu efendi babamın resmi,”
der. Gerçekten de ters yüz çevrilmiş kahve fincanındaki görüntü
Necdet Bey’in cübbeli ve tac-ı şerifli görüntüsü olup, açık bir
şekilde durmaktadır.
Çekilmiş olan
fotoğrafından da gözlemlediğimiz bu tabağın şu
anda muhafaza edildiğini bilmekteyiz.
- Bir gün Necdet Bey’in
çalıştığı terzihane dükkânına İstanbuldan 2
misafir gelir. Tasavvufla da yakından ilgilenen bu kimselerin amacı,
ge-rek eserlerinden, gerekse diğer tasavvuf çalışmalarından
ününü “Terzi Baba” olarak duydukları Necdet Bey’i daha
yakından tanımak, bazı so-rular sorup durumu hakkında fikir
sahibi olmaktır.
Çaylar içilip
karşılıklı konuşmaların devam ettiği bir
ortamda misa-firlerden birisi, “Bize bir keramet
göster de biz de sana inana-lım,” der.
Kerameti sadece maddi
bir olağanüstü hâl olarak algılayan bu arka-daşa karşı
Necdet Bey de, “Allah’ın fiilinin,
esmâsının, sıfatının, zâtının zuhur
ettiği bu mahalden daha büyük keramet mi olur,” diye cevap
verir.
Aradan belirli bir
süre geçtikten sonra, “Beni dervişliğe kabul eder misin?”
diyen bu arkadaşın hâli sorusuna cevab niteliğinde ol-muştur.
Sevgili okuyucum, bu hatıratlar bölümünü 2 küçük hatıramı
naklederek noktalıyayım.
- Bu kitabı
derlemeye karar verip Terzi Babamın hayatıyla ve şahsi-yetiyle
ilgili yazı çalışmalarını yapmak için zaman zaman
bulunduğumuz semtin en yüksek rakımlı yeri sayılan
doğayla iç içe bir görünüm arz eden yerde yazılarımı
oluşturmak için çalışıyordum. Yine böyle bir
çalış-ma için gittiğim bir günde, etrafın sessizliği
arasında önce biraz zikir ile meşgul olduktan sonra
yazılarım için çalışmaya başladım.
Derken beni o ortamda
görebilmesi çok zor olan bir şahıs koşar adımlarla
yanımdan geçerken şöyle seslendi, “O oturduğun yerin
kıy-metini iyi anla ve bil. Orası bu bölgenin en güzel yeri ve yüksek
rakımlı yeridir,” gibi sözlerle yazıların
oluşumunu tasdik ettiler.
- Günlerden Cuma idi.
Her Cuma olduğu gibi o gün de derslerimi zikirlerimi sabahtan sonra Cuma
namazına kadar olan sürede minberin önüne oturup
yapmıştım. Ezan okundu. Sünneti kılıp
hutbeyi okumak üzere minberin basamaklarına çıkmıştım.
Müezzin iç ezanı bitirince hut-beyi okumak üzere doğruldum.
Zikirlerin etkisiyle
olsa gerek Terzi Babamın yakıcı muhabbeti beni sardı. Bu
ortamda hutbeyi okumağa başladım. Ancak hutbeyi okurken öyle
güzel bir ses ve ifadeler oluşuyordu, ki okuyan Terzi Ba-bam, dinleyen de
ben olmuş gibiydim. Okuduğum her âyetin cümlenin ilham ile
bende açılmaları oluyordu. Hutbe sona erdi, namazlar
kılındı, dualar oldu, müezzin “fatiha” dedi, cemaat câmiden
çıkmağa başladı. Yaz olması
dolayısıyle dışarıdan gelen çok sayıda
yabancı kişiler de câminin içindeydi. Daha önce hiç görmediğim
birisi mihraba gelip elini uzattı ve şöyle dedi: “Allah
razı olsun, çok şükür insân sesini de duyabildik,” diyerek,
Terzi Babam’ın rûhaniyetinin sezilip hissedildiğini hâl
lisânıyle anlatmak istedi.
“Ş E K E R C
İ D E D E”
ve
“S E R V E
T” İ S İ M L E R İ
“ŞEKERCİ DEDE” ismi:
Terzi Babam’ın
hayatını ve yaşamını araştırdıkça bizim
için sürpriz sayılabilecek bir de “Şekerci Dede” kimliğine
tanıklık ettik.
Kimdi bu şekerci
dede? Bu isim kendisine nasıl ve kimler tarafından
verilmiştir.
Efendi Babamız
1980 ve 90’lı yıllar arasında terzihane dükkânındaki
işlerinin yoğun olduğu bir dönemde Cuma namazı genelde
çarşıda bulu-nan Paşa Câmi’inde eda ediyordu. Namaz
sonunda ise, tekrar iş yerine dönmeden önce hemen câmi’nin karşı
istikâmetinde yer alan belediye dükkânlarının birinden bir miktar “akide
şekeri” alıp, çalıştığı iş yerine
gelirdi. Şu anda bu dükkanların yeri minübüs durağıdır.
Çalıştığı
iş yeri ise, iki cepheli idi. Arkadan sokağa açılan bir
kapısı vardı. Genelde dostları bu kapıdan
kendisini ziyarete gelirler, sohbetler edilir akabinde de onlara “akide
şekeri” ikram ederdi.
İş
yerinin hemen yanında ise, ilkokul talebelerinin öğrenim gördüğü
bir okul vardı. Efendi babamın iş yerinin arka kapısı
aynı zamanda bu okul çocuklarının kısa yoldan evlerine ve
okullarına gidip geldikleri so-kağa açılıyordu.
Çocuklar okul
gidiş ve dönüşlerinde işyerinin önünden geçerlerken kendisine “Necdet
Amca nasılsın,” diye seslenirlerdi. O da çocukların
gönüllerini yapmak için onlara almış olduğu “akide
şeker”lerinden ik-ram ederdi.
Şeker
ikramını duyan diğer çocuklar da şeker almak bahanesiyle
iş-yerine uğramaya başladılar. Her uğrayan çocuğa
kendilerini hiç kırma-dan şeker ikram edildiği için kısa
süre sonra kalabalık guruplar hâlinde çocuklar gelmeye
başladığında şeker yetmez olunca, daha çok şeker
alıp, onlara ikram etmeye başlamıştır. Yeni gelen
çocukların bazıları is-mini bilmedikleri için “Şekerci
Dede” diye kendisine seslenmeye başladılar.
Çocuklar ile Efendi
Babam arasındaki bu diyalog ve muhabbet, uzun yıllar sürüp
gitmiştir. Artık o çocukların gönlünde taht kuran “Şekerci
Dede” olmuştur.
Birgün işinin
başında çalışırken çocuğunun elinden tutmuş
bir anne, iş yerine gelir. Meğer o annenin çocuğu da
kendisinden şeker almış; evde sevincini annesine
anlatırken, “bunu Şekerci Dede verdi,” de-miş. O da, “acaba
çocuğumu birileri kandırmasın,” düşüncesiyle ve
meseleyi öğrenmek için, “niçin çocuklara şeker verdiğini,”
ken-disine sorar.
O da, “çocukları
sevdiği için ve küçük bir ikram ile gönülleri olsun,” diye
verdiğini, söyleyince; yanlış birşey
olmadığını gören anne, Efendi Babama teşekkür edip,
oradan ayrılır.
Talebeler
arasında “Şekerci Dede” ünvanı
yayılmıştır. Nitekim 1992 yılında işyerini
değiştirip, aynı binada başka bir bölüme geçtiğin-de,
çocuklarla görüşemez olmuştur. Ancak aradan uzun yıllar
geçtikten sonra bile bazı yetişkin kimseler O’na sokakta
rastladıklarında, aynı şe-kilde “Şekerci Dede
nasılsın,” diye hitap ettiklerinde, o da kendilerini
tanıyamadığını söyleyince, “bizlere okula giderken
hergün şeker verirdiniz,” diye kendilerini tanıtıp, “Şekerci
Dede”yi unutmadıklarını beyan etmişlerdir.
Hemen belirtmeleyim
ki, Terzi Babamın şeker ikram etme geleneği hâlen günümüzde de
devam ediyor. Her ne kadar okul öğrencileri ve akide şekeri yok
ise de, kendine gelen misafir ve dostlarına gerek iş-yerinde, gerek
evinde olsun, bu ikramını südürmektedir.
“SERVET” ismi :
Terzi Babam’ın
isimlerinden biri de “Servet”tir.
Kendisi henüz askere
gitmeden 1956’lı yıllarda bir arkadaşıyla bir-likte kendi
mesleği üzerine ortak bir işyeri açarlar. İşyerinin
ismini de “Servet” koyarlar.
Belirli bir müddet
sonra arkadaşıyle iş ortaklığını
bırakıp, askerlik vazifesini ifa eden üstadımız, askerlik
dönüşünde bu defa müstakil olarak açtığı kendi iş
yerine yine aynı ismi “Servet” vermiştir. Çok uzun yıllar
da bu isim altında “Servet Terzisi” olarak
çalışmalarını sürdürmüştür.
Müşterilerinin
büyük bir kısmı bu ismine istinaden kendilerini “Ser-vet” ismiyle
bilip tanıdıklarından O’na sürekli “Servet Bey” diye
hitap ediyorlardı.
Efendi Babam’ın
çok uzun yıllar hizmet verdiği “beden”lere ve “can”lara
elbiseler diktiği terzihane atölyesine ve şahsına “Servet” is-mini
vermesinin mânâ yönünden de büyük ehemmiyeti olduğunu
söy-leyebiliriz.
Zira “Servet” anlamca
zenginlik ve varlık demektir.
O’nun hayatına
baktığımızda da ilâhi servet ve zenginliğini ifade
eden ve kendisini bir başka şekilde vasıflandıran bu mânâ
tabelasının altında gece gündüz demeden bir hayat sürdürmüş
bu ilâhi servetten taliplerine hep infak etmiştir.
Şu an itibariyle
Efendimizin kullandığı “Servet” ismini, oğlu Cemâl
Cem kendi firmasının ismine “Servet” ismini verip hâlen O’nun
ismini yaşatmaktadır.
B A Z
I Z U H U R A T L A R
ve
T E C E L L İ L E R
İslâm tasavvuf
yaşantısında önem arzeden hususlardan birisi de gö-rülen
rû’yalar “zuhuratlar”dır.
İslâmi kaynaklara
göz attığımızda başta Kûr’ân-ı Keriym’de bazı
peygamberlerin gördüğü rû’ya “zuhurat” ve onların tevilinden
söz edil-diğini görmekteyiz.
YÛSUF SÛRESI 12/4 âyette;
¡éî©2 ü¡
¢Ñ¢ì¢í
4b Ó ¤‡¡a ›T
b¦j פì ×
Š ' Ç † y a ¢o¤í a ‰ ó©£ã¡a
¡o 2 a ¬b í
› åí©†¡ub ó©Û
¤á¢è¢n¤í a ‰ Š à Ô¤Û a ë ¤à £'Ûa ë
iz kale yusüfü liebiyhi
ya ebeti inniy reeytü ehade
aşere kevkeben
veşşemse vel kamere
reeytühüm liy sacidiyne
“Bir vakit ki, Yûsuf
babasına demişti:
Ey
babacağım!. Muhakkak ben rû’yada on bir yıldız
ve güneşi
ve ayı gördüm ki onlar bana secde edenlerdir.”
YÛSUF SÛRESI 12/5 âyette;
Ù¡m 줡a ó¬¨Ü Ç Úb í¤õ¢‰
¤—¢–¤Ô m ü £ó ä¢2 b í 4b Ó ›U
a6¦†¤î ×
Ù Û aë¢†î©Ø î Ï
› ¥åî©j¢ß ¥ £ë¢† Ç ¡æb ¤ã¡5¤¡Û
æb À¤î, £'Ûa £æ¡a
kale ya büneyye lâ taksus rû’yake
alâ ıhvetike
feyekiydu leke keyden
inneşşeytane lil insâni
adüvvün mübiynün
“(Babası)
dedi ki:
Yavrucuğum!.
Rû’yanı kardeşlerine anlatma.
Bu hâlde senin
için bir tuzak kurarlar.
Şüphe yok
ki, şeytan insân için apaçık bir düşmandır.”
SAFFAT SÛRESI 37/104 – 105. âyetlerde:
›= ¢áî©ç¨Š¤2¡a ¬b í ¤æ a
¢êb ä¤í …b ã ë ›QPT
7b í¤õ ¢ £ŠÛa
o¤Ó £† • ¤† Ó ›QPU
› åî©ä¡¤z¢à¤Ûa ô¡Œ¤v ã
Ù¡Û¨ˆ × b £ã¡a
ve nadeynahü en ya ibrahiymü (104)
kad saddakter rû’ya
inna kezalike necziyl
muhsinıyne (105)
(104) Ve Biz O’na nidâ ettik
ki: Ya İbrahim!
(105) Sen muhakkak
rû’yâyı tasdik ettin ;
şüphesiz ki biz
böylece muhsinleri mükafatlandırırız.
Hazreti
Peygamberimizden nakledilen şu hadisler konumuza biraz daha
açıklık ve derinlik kazandıracaktır.
Riyazüssalihiyn
“Salih bir rû’ya
nübüvvetin 46 bölümünden bir bölümdür.”
Riyazüssalihiyn C. 4 Ebu Hurerey’den rivâyet edilen
şu hadisi şerifte
şöyle buyuruyor:
“Ümmete nübüvetten
sonra sadece mübeşşirat kalmıştır.”
Ashab
“Mübeşşirat nedir?” diye sorunca,
(s.a.v.) “salih
rû’yadır” buyurdu.
Hadiste geçen mübeşşirat,
tebşir mastarından türemiş olan “mü-beşşire”
kelimesinin çoğuludur.
Tebşir, muhatabın
gönlüne rahatlık ve sevinç koymaktır, ki müjde vermek
diye de ifade edilir.
Riyazüssalihiyn C. 4 Ebü’d Derda’dan rivâyet edilen hadise
göre,
kendisi
peygamberimize,
“Dünya hayatında
da Ahirette de müjde onlara,” Yunus 10/64 âyetinin mahiyetini sormuş,
Efendimiz de, “Müslümanın
gördüğü veya kendisine gösterilen saf rû’yadır,” buyurmuşlar.
Buhari, Müslim-Riyazüssalihiyn C.4 Ebu
Hurerey’den nakledilen
bir başka hadiste ise,
Efendimiz şöyle
buyuruyorlar :
“Beni rû’yada gören
kimse, uyanıkken de öyle görecektir, ve-ya sanki beni uyanıkken de görmüş
gibidir. Çünkü şeytan bana benzeyen bir şekle giremez”.
Kenzül İrfan Fi ehadisin –
Nebiyyirrahmân s.148 MENAVİ
“Rû’yayı ulema ve
sülehanın gayri bir kimseye tabir ettirme”
Taberi s 244
“Hz. Aişe dedi
ki: “Rasûlüllaha vâhiy, rû’yayı sadıka ile başladı, her
ne görürse sabahleyin aynen çıkıyordu.”
Müslim
Hz. Peygamber (s.a.v.)
efendimiz sabah namazı kıldıktan sonra sa-habilere dönerek, “Bu
gece aranızda rû’ya görenler var mı,” diye sorar ve tabir ederdi.
Hz. Peygaberimizden
Ebu Davud aracılığı ile nakledilen şu hadiste de
rû’yanın bölümleri anlatılıyor:
1. Rahmâni
rû’ya : Allah (c.c.) nün uykuda iken kullarını müjdele-mesi
veya tahzirini havi rû’ya,
2. Şeytani rû’ya
: Uykuda iken şeytanın delâleti ile görülen
kor-kunç veya çirkin rû’ya,
3. Edgasu Ahlâm
:
Fazla yemekten dolayı midedeki hastalık sebe-biyle veya gündüz
meşgul olduğu şeylerle zihnin dolu bulunmasından meydana
gelen karışık rû’yalar.
Tecridi sarih c12 s.271
Muhyiddin İbn-i
Arabi de rû’yayı şöyle târif ediyor.
“Rû’ya Allahü
Teâlâ’nın melek vasıtasıyla hakikat veya kina-ye olarak kulun
şuurunda uyandırdığı enfüsü idrakler vicdani
duygulardır. Yahut da şeytani telkinlerden Rabt-i Yebis
karışık hayâllerden ibarettir.”
İslâm
Kültür ve Medeniyet tarihinde, rû’ya konusuyla en çok ilgile-nen
tabaka hiç şüphesiz bu yaşantının mensupları olan mutasavvıf-lardır.
Çünkü irfaniyetin kaynağı, genel mânâda ilhamdır.
Bu da bazen uykuda, bazen uyanık iken, bazen de uyku ile
uyanıklık arası denilen yakaza hâlinde meydana
gelmektedir.
Sevgili okuyucum,
Konumuzun
başından beri sizlere açıklamaya
çalıştığımız bu düşün-celerden hareketle biz
de Hazretimiz Necdet Ardıç beyin yaşamının çeşitli
dönemlerinde tarih sıralamalı olarak not defterine kaydettiği ve
kendilerinin mânevi âleminin özelliklerini ve sırlarını
açıklayan rû’yalarının bir kısmını sizlerle
paylaşmayı uygun gördük.
Hemen belirtelim ki,
Hazretimizin bu rû’yaları kendileri için bir delil değerlendirme
ve tanıma ölçüsüdür. Onun uzun yıllar önce kaydettiği
bu zuhuratlarının incelendiğinde, bugün sadık bir rû’ya
olarak tahakku-ku görülecektir.
İşte
o rû’yalardan bazılarını Necdet beyin kaleme
aldığı gündeki gibi aynısını sizlere sunuyoruz.
1. Efendi
Babamı (N. Tûra Uşşâki) ziyarete gidiyorum. Kendisi ya-takta
yatıyor. Fakir’i yanına oturtup elindeki kitabı okumaya
başlıyor ve sonra “Al oğlum bu mârifetname, sana
veriyorum,” diyor.
Not: Fakir Necdet
Ardıç bey kendisidir.
Rû’yasında
kendisine “mârifetname” verilmesi ise, mânâda “mâ-rifetullah”
(Allah bilgisi) ın kendisine verilmesidir.
2. Büyük bir
taşlık salon var. Bir kısım kişiler de etrafta
dolaşıyor. Merasim olup fakire (kendisine) hil’at ve
tac-ı şerif giydirilecekmiş. İki yanında iki
dev gibi adam ellerini göğüslerine bağlamışlar,
padişah muhafızlerı gibi durup muhafaza ediyorlar.
Daha sonra da Tac-ı
şerif ve hil’at geldi. Fakir kendi kendime giy-mek istedim,
fakat muhafızlar, “olmaz biz giydireceğiz, adet böy-ledir,”
deyip, fakiri giydirdiler. Ondan sonra etraftaki cemaat bir halka
oldu. Fakir de halkanın ortasında “İsmi Celâl”
zikretmeye başladık. Bu arada halkaya yeni ilâveler olup halka
genişliyordu.
Bu zuhuratında
kendisine giydirilen hil’at, velilik hil’atıdır.
Ayrıca daha o günden gelecekteki şu andaki konumu kendisine
gösterilmiştir.
3. Bir büyük
meydandayım. Kıyamet kopmuş. Bütün mahşer halkı
orada, herkes birer birer çağıralacak. Bir ara “Ya ebu hureyre,”
diye münâdinin sesi duyuldu ve az sonra kalabalık içinden orta boylu
tıknaz bir zât ortaya doğru ilerlemeye başladı. Bu zât
beygamber efendimiz-den en çok hadis rivâyet eden kişidir.
Bu rû’yasında
kıyametin bazı gerçekleri kendisine gösterilmiştir.
4. Eski câminin
önündeki merdivenlerde ashab oturmuş, Efendimiz (s.a.v.) de
kapının önüne oturmuş sohbet ediyorlar. Fakirde
oradayım. Peygamber Efendimiz, fakire bakıp yanına
çağırdı.
5.
Canlardan biri fakiri rû’yasında görmüş. Peygamber Efendimiz
yüksek bir yerde etrafı çok kalabalık, Peygamber Efendimiz
(s.a.v.) fa-kire bir kitap vermiş. Yüksek kürsi gibi bir
yerdeymişim. O kitabı kalabalığa okumam için
emir bekliyormuşum.
O dönemlerde Necdet
Beyin çevresindeki dostlarından birisinin gör-müş olduğu bu
zuhuratta açıkça görüldüğü gibi gelecekte kendisine “ilâhi
kitabı” açıklama ve tebliğ görevinin verileceği
görülmektedir.
6. Kadıköy
tarafında bir yerdeyim. Banliyö kazası olmuş,
İstanbula dönmek için vasıta bakıyorum. O arada bir postacı
fakirin yanına geldi. Çantasından bir kağıt
çıkardı. Arapça yazı ile ikiye katlanmış olarak
et-rafı Fatiha sûresindeki gibi süslemeli ve işlemeli sûreyi okudum.
Fakat aklımda kalmadı. O sûre fakire gelen sûre imiş.
Necdet Beyin
rû’yasında gördüğü sûrenin daha sonra yapılan
araş-tırma ve çalışmalar ile Necm Sûresi
olduğu müşahâde edilmiştir.
Necm sûresi ve onun
arasındaki bağ ve hakikatleri daha sonraki bölümde ele
alacağız.
7. Bir gece
kalktığımda, “fenecceynake” yani “sana kurtuluş verdik,”
dendiğini işitiyorum.
Uyku ve
uyanıklık arasında gerçekleşen bu tecelli üzerinde çok
du-rulabilir. Ancak yeri olmadığı için bu kelimenin, Tahâ
sûresinin yani 20. sûrenin 40. âyetinde geçtiğini ve bütün mertebelerde Hakikat-i
Mu-hammed-i üzere Kurtuluşa erdirme olduğunu kısaca
belirtelim.
8. Canlardan
birisi bir gece Hz. Rasûlüllahı arkadaşları ile görüyor.
İzin isteyip “Ya Rasûlüllah, bana hakikati
açıklayın, görmek isti-yorum,” diyor. Efendimiz (s.a.v.) “şu
odaya gir,” diye bir yer gösteri-yor. O da oraya girdiği
vakit, oturmakta olan fakiri görüyor.
9. Büyük bir
bina önündeyim. Direğe bayrak çekiyorum. Bayrak yukarıya
kadar çıktı, ipin ucunu bağladım. Orası karargâh
binası imiş, ordunun önüne geçip savaşa
başladık.
Yine bu
rû’yasında günümüzdeki tasavvuf çalışmaları ve konumunun
kendisine müjdelendiğini görüyoruz.
10. Hacı
Bekir amcayı vefatından sonra dükkânında görüyorum.
Kapı girişindeki sandalyelere oturmuşuk. Orada başka birisi
daha var. Ona hitaben “ben” diyor “gittiğim yerde bunun
yazısını listede gördüm.” Fakiri göstererek “kutuplardanmış,
öyle yazıyordu” di-yor.
Hacı Bekir amca
Necdet Beyin Nûsret Tûra’ya birlikte gittikleri yol arkadaşı Güner
Konbak beyin Tekirdağlı olan babasıdır.
11. Kûr’ân-ı
Keriym okuyorum, içinde bazı yerlerde “Necdetim” diye
geçtiğini görüyorum.
Necdet Bey’in bu
rû’yasını kendisinden dinleyen Mürşidi Nûsret Tûra O’na “Gördüğün
en güzel zuhuratlarından biri bu,” demiştir.
Kûr’ân-ı Keriymde “Necdetim” kelimesi geçmemekle birlikte bu
keli-menin aslını oluşturan Necat kelimesi 40 sûre
41. âyetinde beyan edil-mektedir.
12. Yine bir gün
mânâda Efendi Babamı evde otururken büyük kol-tuk üzerinde
görüyorum. Yanında da Hz. Ali Kerremallahü Veche
var. Fakat Hz. Ali nokta gibi Efendi Babam da iki
karış kadar çok küçük bir halde.
Hz. Ali Efendimiz de, “
l (be) nin altındaki nokta benim,” diyor-du. O’nun
hakikati bu rû’yada zuhur ettirilmiştir.
13. Hacca gitmişim,
KÂ’BE-i Şerifin içindeyim fakat başka hiç kimse yok. İçerisi,
bulunduğum yer, Fetih ile Umre kapısının
arası; bom-boş… ben içerideyim.
Bütün hacılar
tavafı Kâ’be’nin dışından yapmaktalar. Say yerindeki camlar
gibi süslemeli demir parmaklıklı gibi camların arkasında
dışarı-dan tavaf edenler görüyorum.
Umre ile Fetih
kapısı arasındayım, özel yapılmış gizli bir
kapım var. O kapı o kadar değişik
yapılmış ki demir oymalı şekillerin arasından
açılabilen kapı, kapanınca kapı olduğu
anlaşılmıyor. Cam süslemeli gibi duruyor. Ben o
kapının iç tarafında duruyorum. “Tanıdık ve
aşina birisi geçerse içeriye alayım,” diye orada bekliyorum. O
kapı bize aitmiş, özel olarak verilmiş.
Ancak
dışarıda, içerideki tavafın tersi yönünde sağa
doğru da tavaf yapılıyor olarak görüyorum ve duvarların
dışında yapılıyor.
NECDET Bey’in
rû’yasında müjdelenen bu kapı, Mescid-i Harem’de Fetih ile Umre
kapısı arasında yer alan 53 no.lu kapı olduğunu
da kendisiyle beraber bizzât müşahâde ettik. Bu konuda açık
gönül Kâ’be’ sine girilen kapının ve kabiliyetlerinin oradan alma
selâhiyeti gösterildi. Bu konuda açıklayıcı bilgi Umre
seyahati notlarında verilmiştir.
14. Hazretimiz Necdet
Bey’in muhiplerinden olan bir hanım karde-şimizin gördüğü
rû’yası ise şöyledir:
“Bütün mürşitler
toplu olarak bir alanda buluşmuşlardı. Bu mürşitlerin
önünde bir barikat bulunuyordu. Barikatın karşı ta-rafında
da Terzi Babam, eşim ve ben bulunuyorduk. Barikatın arkasındaki
mürşitlerden biri eşimin kulağına Terzi Babamı
gös-tererek şöyle diyordu, ‘O karşıda duran sizin
mürşidiniz hepimi-zin en büyüğüdür. Hatta o Hz. Rasûlüllah
hakikatinin zuhur ma-hallidir.’ ”
Terzi Babamızla
ilgili olarak bizim de epey şükür rû’yalarımız oldu.
Görmüş olduğum bütün rû’yalarımda Terzi Babamı ortak bir
vasıfla hep müşahâde ettim. Çok ince ve lâtif sanki maddi bedeni
olmayan pırıl pırıl parlayan bir rûh hâlinde
gözüktüler.
O tecellilerden bir
tanesini konumuzla ilgili olması sebebiyle izinlerini de alarak buraya
açıklamaya uygun gördük:
15. Kendimi Mekke’de
görüyorum. Kâ’be’yi ziyarete gitmişim. Mes-cid-i Haremin
etrafında Melik Faht kapısının açıklarında
ellerimi ar-kaya bağlamış düşünceli bir vaziyette
dolaşıyorum.
“Kâ’be’nin KÂ’BE’si
nerede acaba?…” diye kendime soru soru-yorum.
“Buraya geldim ama
Kâ’be’nin özünü bulamadım, mutmain olamadım,” diye hem
düşünüyor, hem de yürüyorum.
Derken tam
karşı yönümden bir panelvan minibüse benzer bir araba 15-20
metre mesafeme kadar geldi durdu. Kapısı açıldı, içinden
Terzi Babam indiler, biraz daha bana doğru yaklaşıp
durdular.
Sonra sağ
elini, elin içini öpmem için uzattılar. Daha sonra ben de
yaklaşıp, sağ avucunun içini öptüm.
O esnada gönlümde beni
felâha götüren fikir ve duygular oluştu. Kendi kendime, “KÂ’BE’nin
özünü buldum,” diyordum.
Daha sonra beni de
arabaya aldılar. Arabanın içinde Nüket Hanım validemiz,
Târık Bey ve hanımı ve o anda kimliğini
tanıyamadığım 2 ha-nım daha vardı.
Yolculuk sona erdi.
Bir anda kendimi doğduğum evin içinde buldum. Ev
halkı sofra kurulmuş yemek yiyordu. Ben de kendilerine Umre
ziya-retinde bulunduğumu söyledim.
Bu
zuhuratımı “Kâ’be Notalarım” bölümünde de ifade
etmiştim.
Sevgili gönül dostum,
Hazretimin tarihi bir
vesika gibi kaydedip günümüze kadar bizlere ulaşmasını
sağladığı insân eğitiminde büyük önem arzeden bu
zuhurat ve tecellilerinden bazılarını sizlerle birlikte
paylaşmış ve yaşamış olduk. Bu zuhuratlar
neticesinde onu daha iyi tanıyıp biraz daha
yakınlaştığınızı tahmin ediyorum. Esasen
O’nunla görüşebilmek bile bu zuhuratların tabiridir. ilgili bölümle
daha başka zuhuratları da belirtilmektedir.
Aydınlanmak için, gönül
pencerelerimizi O’na açalım...
Huzura kavuşmak için, O’nu
yaşıyalım...
Kendimizle barışık olmak
için, O’nun irfan sofralarına oturalım...
Madde ve mânâ plânımızı, O’nun
kalemiyle çizelim...
Fikir binamızı, O’nun düşünce
temelleri üzerine kuralım.
04.07.2002
Perşembe
S A Y I
L A R I N D İ L İ N D E N
¡áî©yª £ŠÛa
¡å¨à¤yª £ŠÛa ¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¤¡2
bismillâhir rahmânir rahiym
Sayılar
(rakkamlar) günlük hayatımızın değişmez
sembolleridir. Farkında olalım ya da olmayalım sürekli bu
sayıları kullanır ve hayatı-mızı yönlendirmeye,
anlatmaya çalışırız. Çünkü bu sayılar bir
anlatım, tanıtım bilgilendirmenin yanında mânâyı
mânâlandıran sembollerdir.
İnsân
hayatında bu sayılar hep belirleyici rol
oynamışlardır. Günlük tabii yaşantının haricinde
ilâhi seyir ve sistemin içerisinde de mânâ ve tecellilerin dili gibi
olduklarını görmekteyiz. Zira Kûr’ân-ı Keriymin bir sûre
sayısı, âyet sayısı, kelime ve harf sayısı
vardır.
Yaşantısı
ve ahlâkı Kûr’ândan başka birşey olmayan İnsân-ı Kâmil
Peygamber Efendimizin de yaşamına baktığımızda
doğduğu tarihi, hic-reti, peygamberlik yaşı, süresi, savaşları,
fetihleri, ölüm gibi bütün olay-ların ancak sayılarla ifade
edildiğini görmekteyiz.
Demek ki, sayılar
bir ahenk ve bilgi kuralı içerisinde, ilâhi hakikat-lerle buluşup
gönüllerimizi aydınlatıyor.
Peki sayılarla
ilgili niçin çalışma yaptık?…
Bir müntesibi
olduğum Necdet Ardıç Bey’in sohbet ve derslerine de-vam ederken,
fırsat buldukça da eserlerini okumaya gayret ediyordum. O günlerde
yazım çalışması biten ancak henüz kitap hâline
gelmemiş olan “Mübarek Geceler ve Bayramlar” adlı
eserini ve özellikle de “Mi’rac” bölümünü onlarca kez okudum. Gerek
okuduğum bu ifadeler-den, gerekse O’nun sohbet ve şahsiyetinden elde
ettiğim ölçü ve müşa-hâdelerin kişinin gönlünü ve ufkunu saran
huzur ve sükûnete ulaştıran Kûr’ân-i sözler ve yazımlar
olduğunu müşahâde ettim.
Günlerce kendime hep
şu soruyu sordum; Kûr’ân “zât” olduğuna, “zât-i
oluşumların” kaynağı olduğuna göre, bu Kûr’ân-i
söz ve sesle-nişlerin Kûr’ân’da bir karşılığı
olmalıydı; bunu bulabilmek için de kapıyı aralayacak bir “anahtar
şifre”yi bulmam, tanımam gerekiyordu.
Hazretimizin
eserindeki “Mi’rac” bahsini her okuyuşumda bende derin hayret ve
izler bırakıyordu. Çünkü “İnsân”
kemâlâtını “Mi’rac” ile kazanıyor; “Mi’rac”
da Kûr’ânda özel anlamda “Necm” sûresinde anlatılıyordu.
Bu hâlet-i rûhiyem
devam ederken, birgün hazretimizden aldığım “Silsile-i
Âliyye”deki veliler zincirinin 53. sırasında “Terzi
Baba”mı gördüm. Bir anda bunun “Necm” sûresiyle aynı
sayıyı taşıdığını gö-rünce de bunun
yani “53” sayısının bir “şifre”
olduğunu; Kûr’ân’da “Terzi Baba”mın müjdelendiğini, hatta
“kasem” edildiğini, Cenâb-ı Hakk’ın bazı ilâhi
hakikat ve tecellilerini bu “53 şifresiyle” beyan etti-ğini
yaptığımız çalışma ve araştırmalar ile
de tespit ettik.
Kûr’ânda 53
sayısıyle ifade edilen şifre sayısının yoğun
olarak “Necm”in hakikatlerini anlatmakla beraber diğer sûre ve
âyetlerde Hz. Rasûlüllah (s.a.v.) ın şahsiyetinde ve hakikatinde, “Mescid-i
Harem” ve “Mescid-i Nebevi”de farklı tecelli ve fetihlerde hep 53
sayısının rumûzunu ve özelliklerini müşahâde ettim.
Allah’ın hidâyet
ve lûtfuyla ulaştığım bazı bilgi ve tecellileri de
size aktarmak istiyorum.
“Necdet” ismi daha önce
değindiğimiz gibi, “Necat”tan gelen bir isimdir.
“Necat” ise, kurtuluşa
erdirme, halâs olma ve selâmete erdirme gibi anlamlar
taşır.
İsm-i “Necdet”
arapça harfleri olarak aşağıda görüldüğü üzere olup; ebced
sistemine göre şöyledir: ñ†vã
æ
(nun)
50
x (cim)
3
… (dal)
4
p/ñ
(te) 400 = 457
olarak yazılır.
“Necat” ise, oavã
æ (nun)
50
x (cim)
3
a (elif)
1
p (te)
400 = 454 (4 + 5 + 4) = 13 olarak
yazılır.
(Necdet) ñ†vã yazılışını
Kûr’ân alfabesindeki, alfabetik sıraya göre yazalım,
æ
(nun) 25
x (cim)
5
… (dal)
8
p/ñ (te)
3 = 41
(harf tertibi)
“Necdet” yazılışını
Türkçe alfabe sırasına göre yaptığımızda;
N + E + C + D + E + T
( 17 + 6 +
3 + 5 + 6 + 24 ) = 61
Silsile-i Şerifte
“Terzi Baba”nın sırasının 53 olduğunu;
aynı za-manda Necm Sûresinin 53. Sûre olduğunu ve bunun
da O’na ulaştıran şifre olduğunu belirtmiştik.
Şimdi buraya
kadar çeşitli şekillerde sayılarla elde ettiğimiz “Nec-det”
yazılışını altalta yazalım.
Ebced
hesabına
göre,
457
Kûr’ân
alfabesine göre,
41
Türkçe
alfabeye göre,
61
Silsile
ve Necm
53 idi.
“Necdet”i anlatan bu sayıların
toplamı 612 çıkar.
Bu da (61+2)
= 63 olur,
ki Peygamberimizin
yaşam süresi ortaya çıkmış olur.
Ebced hesabındaki
“Necdet” yazılışına 457 ye bakalım;
Bu sayının
içinde 53’ün nasıl gizlendiğini görelim,
457 = 57 - 4 = 53
457 nin içinde aynı
zamanda bir başka şekilde Türkçe alfabesindeki “Necdet” sayısını
şöyle elde edebiliriz.
457 = 57 + 4 = 61
(53) ® 457 nin özü
ve çekirdeği olmakla beraber,
(457) ise, ® 53 ün zuhur mahalli ve
perdesidir.
457 deki rakkamların neyi
ifade ettiklerine de bakalım.
(4) ® “İslâmın hakikati ve
mertebeleri”
(5) ® “İslâmın esasları
ve Hazarat-ı Hamse”
(7) ® “Sıfat-ı
Subutiye ve Nefs mertebeleri”
İki
değişik sistemle yazılan “Necdet” sayılarını
toplarsak
53 + 61 = 114 elde
edilir.
(114) bilindiği gibi
Kûr’ân-ı Keriymin sûre sayısını bizlere vermekte-dir.
Kûr’ân-ı Keriymde
bir de 13 mucizesi vardır.
(13) sayısı
Kûr’ânın ve “Hakikat-i Muhammediye”nin şifre sayı-sıdır.
Bunu çok
basit misâllerle görebiliyoruz.
Fatiha
(ilk
sûre) 7 âyet
Nas Sûresi (son sûre) 6
âyet; ikisinin toplamı 13 eder.
13 mührü Kûr’âna vurulmuştur.
Hz.
Rasûlüllah’ın doğumu, 571 (5 + 7 + 1) = 13
eder.
Mekke’de
kalış süresi, ® 13
yıldır.
Kâ’be-i Şerif’in yüksekliği, ® 13 mt. dir.
Hac ibadetin
bitiş tarihi, ® 13 Zilhicce’dir.
40 sayısı ise,
Hz. Rasûlüllah’ın
kemâlât yaşı, peygamberlik yaşı
ve ayrıca â (mim) harfinin de ebced’deki
karşılığıdır.
Şimdi bu
girişi yapıp bazı bilgi aktarımından sonra
sayıların dilinden “Terzi Baba” kitabını
okumaya çalışalım.
40 ile 13 ü yani
Hz. Rasûlüllah’ın rûhaniyet yönü ile kemâlât ve risâlet
yaşının birlikteliği 40 + 13 = 53 eder.
Yani 53 ün
sayısal oluşumunda 40 ile 13 ün yoğunluğu ve
teza-hürleri vardır.
Evet Hz.
Rasûlüllah’ın gerek şahsiyeti gerekse hakikati itibariyle 13
ile 53 arasındaki bağı daha yakından görmeye
çalışalım.
Hz. Peygamberimiz
(s.a.v.) Medine’ye hicret ettiklerinde 53 yaşında
idiler.
Hz. Peygamberimizin
bir ismi de “Ahmed” dir.
“Ahmed” Kûr’ân’da sadece bir
yerde, 61. Sûresinin 6. âyetinde geçmektedir.
61. Sûre (6 + 1) = 7;
6. âyet, ki onunla (7 + 6 ) = 13 dür.
Ahmed †àza, hamd kökünden
ism-i tafdil olup, herkesten daha çok öven, herkesten daha çok
övülendir.
Allah’ın
birliğini ve tekliği ifade eden †za Ahad’a bir â (mim) ilâ-vesi ile †àza Ahmed oluştuğunu görüyoruz.
Yani †za Ahad’a (13)
e bir â (mim) ilâvesi 40 ile 53 ortaya çı-kıyor.
†za Ahad ise
a (elif)
1
€ (ha)
8
… (dal)
4 = 13 eder.
(Ahmed → Necdet’te) veya (Necdet → Ahmet’te) gizlenmiştir.
Burada bir başka
hususu da gözden kaçırmayalım.
“Ahmed” 61. Sûrenin 6.
âyetinde idi; (6 + 1 + 6) = 13 ettiğini gö-rüyoruz.
Ayrıca (61 + 6) =
67 eder ki, o da “Allah” lâfzının
karşılığı idi. (*)
Bir başka önemli
husus ise, 61. Sûre idi.
O da Necdet’in Türkçe
yorum karşılığı var idi. Az yukarıda
Necdet’in ifadeleri olan (457 + 61 + 53) = 571 ettiğini; bunun da Peygamberi-mizin
doğumu olduğunu görüyoruz.
Demek
ki, bu ifadelerden Hz. Muhammed’in doğumuna ve Haki-kat-i
Muhammed-i tecellilerine giden yol ve adres de gösterilmiş
o-luyor.
(*) “Allah”
lâfzı vb hususlarla ilgili olarak, Kelime-i Tevhid ki-tabında bilgi
verildi
SAF SÛRESI 61/6. âyetinde şöyle
buyuruluyor:
á í¤Š ß
¢å¤2aó î©Ç 4b Ó ¤‡¡a ë ›V
¤á¢Ø¤î Û¡a
¡é¨Ü£Ûa ¢4ì¢ ‰ ó©£ã¡a
3î©ö¬a Ф¡a
ó¬©ä 2 b í
¡òí¨‰¤ì £nÛa
å¡ß £ô † í å¤î 2 b à¡Û
b¦Ó¡£† –¢ß
6 ¢† à¤y a
¬¢é¢à¤a ô¡†¤È 2 ¤å¡ß
ó©m¤b í §4ì¢ Š¡2
a¦Š¡£' j¢ß ë
› ¥åî©j¢ß ¥Š¤z¡ a ƨç aì¢Ûb Ó ¡
pb ä¡£î j¤Ûb¡2 ¤á¢ç õ¬b u b £à Ü Ï
ve iz kale ıysebnü meryeme
ya beniy israiyle inniy resûlüllahi ileyküm
mûsâddikan lima beyne yedeyye minettevrati
ve mübeşşiren biresûlin ye’tiy min ba’diy ismühu ahmedü
felemma caehüm bil beyyinati
kalu haza sıhrün mübiynün
Meâlen,
“Hani meryemoğlu
İsâ da Ey İsrailoğulları ben size Allah’ın elçisiyim,
benden önce gelen tevratı tasdik eden ve benden son-ra gelecek olan AHMED
adında bir peygamberi müjdeleyen kim-se olarak geldim, demişti.”
61/6 (61 + 6) = 67 (6 + 7) =13
Bu âyet-i
Keriymeden yola çıkarak mevzuumuza farklı anlamlar ka-zandırmaya
çalışalım inşeallah.
Âyette geçen “Ahmed”ten
maksat, Peygamberimiz (s.a.v.) dir. Kaynaklara göre İsâ (a.s.) ile
Rasûlüllah (s.a.v.) in hicreti arasında 630 yıl vardır,
ki sıfırı attığımızda (630) 63,
peygamberimizin yaşı olarak kalıyor.
Burada Cenâb-ı
Hak “Mertebe-i İsâ”dan “Ahmed”in geleceğinin
müjdeliyor.
“Ahmed”in sayı
şifresi bilindiği gibi 53 idi. Buraya dikkat ederseniz 61.
sûre ile 53’ün geleceği müjdeleniyor.
Şu hadisi
şerifi nakledip konumuzun aslına “Terzi Baba’”ya döne-lim.
Hadis; Rûh’ül Beyan cilt9
Shf. 48
[Ashab-ı Kiram, “Ey
Allah’ın Rasûlü bize kendinden haber verir misin?” dediler,
(s.a.v.) de “Ben
İbrahim’in duası, İsâ’nın müjdesiyim. Annem bana gebe
kalınca Şâm’daki Busrâ şehrindeki
köşkleri aydınla-tan bir nûrun kendisinden
çıktığını görmüştür.” ]
Hemen hemen bütün
kaynaklar İsâ (a.s.) ın zuhurundan bahseder-ken Şam’a
ineceğini belirtiyorlar.
Bazı kaynaklarda
ise, Şam’daki £ó à¢a (Ümeyye) câmiine
inece-ğinden bahsederler.
£ó à¢a (Ümeyye) ise
a (elif)
1
â (mim)
40
ô (ye)
10
ô (ye)
10 = 61 dir.
Zuhuratlar mevzumuzda
belirttiğim gibi Terzi Babam’ın yıllar önce gördüğü
bir zuhuratında “Mescid-i Harem’de kendisine mânen su-nulan bir
kapı vardı.”
Bu zuhuratın
devamı olduğu için burada tamamını belirtemiyorum.
1999 yılı
Umre ziyaretimizde bu kapıyı birlikte müşahâde
etmiştik. Kapının ismi de “Kehribariyye Şam” idi,
kısaca “Şam Kapısı.”
Acaba niye “Şam”
ismi verilmişti?…
Bunun hikmeti ne
olabilirdi?… diye epey düşüncelerim olmuştu.
Burada “Şam”dan
maksat, bir müjdeyi “Lisân-ı İsâ”dan bildir-mektir.
Müjdelenen, müjdeyi
veren, isim, âyet, ve sûre numaralarını, hep birlikte
düşündüğümüzde, “Terzi Baba”, “Lisân-ı İsâ”dan
kendi gönül kavmine, kendisinin “Ahmed” in zuhuru (53) olarak geleceğini
müjde-lemesidir.
Bu müjdeyi veren sûre
numarasına baktığımızda 61 idi.
Bu sayının
daha önce de belirttiğimiz gibi “Necdet” isminin özellik-lerini
taşıyan Türkçe alfabedeki karşılığı
idi.
O hâlde (61), → O’nun “İseviyyet”
yönünün hakikatini açıklayan ve (53) ün “Ahmed” in müjdesini
veren şifre sayılarından birisidir.
Ahmed †àza üzerinde biraz daha
düşünelim.
Daha çok hamd
eden, çok övülmeye lâyık olan, çok sevilen beğenilmiş ve
de Hz. Peygamberimizin ismi’dir.
(mim) â € (ha)
→ “Ahmed” in İslâm’ın
sembolü olan
kare üzerinde görelim
(dal) …
a (elif)
(Ahmed) †àza isminin
başındaki a (elif) i kaldırdığımızda ne olur?
- Cevap : †àza ® †ày (Hamd) ortaya çıkar.
(mim) â € (ha)
(dal) …
......... a (elif)
Tekrar a (elif) i, †àz (Hamd) isminin
başına ilâve ettiğimizde
® (Ahmed) †àza ki, †ày (Hamd) ın taşıyıcısı
olur.
|
(mim) â (ha) €
|
|
|
|
|
|
|
(dal) … (elif) a
“Hamd”ı bütün
mertebeleriyle taşıyan da “İnsân-ı Kâmil”dir.
Zira Kûr’ân-ı
Keriym “elhamdü lillâhir rabbil âlemiyn” diyerek başlıyor.
Bunun içinde (53),
“İnsân-ı Kâmil”in özel şifre ve rumûzudur.
İnsân-ı
Kâmil
ebced’de ¤İ¡àa × ¡åa ¤äa¡ ® 253’tür
elif - nun -
sin - elif - nun - kef - elif - mim - lam
( 1 + 50 +
60 + 1 + 50 + 20 +
1 + 40 + 30 ) = 253
Peygamber Efendimizin
doğum tarihi 571 den
Kûr’ânın toplam
sûre sayısı 114 ü çıkarırsak,
Yani (571 – 114) = 457
ortaya çıkmış olur.
Bunların
haricinde 13 sayısı ile ilgili olarak;
Terzi
Babamın evinin numarası 13 tür.
Ayrıca
arabasının plaka numarası 436 yani (4 + 3 + 6) = 13
tür.
Burada şunu
söylemem gerekirse,
(53) “Terzi Baba”, (13)
sayısının yoğunlaşmış hâli “Necdet”
ismi, “Hakikat-i Muhammmedi”nin tecelli ve zuhur mahallidir.
Burada bir düşüncemi
daha ilâve etmek istiyorum. Genelde iki cihan serveri, kâinatın Efendisi,
insânlığın rehberi, sevgili peygamberimizi Hz. Muhammed Mustafa
(s.a.v.) in ismi anıldığında hemen iç dünyamızda onu
bildiğimiz kadarıyle, onun sûretinin ve siretinin özelliklerini
tahay-yül ederiz.
Efendi babamız N.
A. Uşşâki Hazretlerini muhabbet bağı ile gördü-ğüm her
durumda Peygamber Efendimize ne kadar da benziyor ifade-lerini şuurumda
canlandırmışımdır.
Gerçi Ümmeti
Muhammedin hepsi O’ndan olması dolayısıyle ona benzerler, ancak
bu hakikatler çoğunluğunda bâtında kaldığından
zu-hurda görülemezler.
İşte
sayılar, özellikle de 13 ile 53 arasındaki bu gizemli
bağda mâ-nâlar, arasındaki bağı anlatıyor.
Kûr’ân-ı
Keriym’de toplam harf sayıları çeşitli dönemlerde bazı
mü-fessir ve alîmlerce ele alınıp incelenmiştir.
Zemahşeriden
alınan kaynak çalışmaya bakarak harf sayısına göre
şu çalışmayı yaptık.
Elimizdeki Kûr’ândaki
toplam harf sayılarına bakarak aşağıdaki harf-lerden
meydana gelen (Necdet) ñ†vã in yazılışına
bakalım;
æ
(nun) 26555
x
(cim) 1322
…
(dal) 1778
p
(te) 10476
40131
sayısı ile Necdet yazılmış olur.
(40) + (13) = 53 ve
buradaki 1 ise, 53 ün tekliğini gösterir.
Buraya 40131 sayısına
iyi bakın, 53 ü göremediğinizi hemen söy-leyeceksiniz, ancak
acele etmezseniz 53 ün perdeli olduğunu görür-sünüz.
Burada 40 +
13 = 53 varlığını görüyoruz; 1
ise, hakkın birliğini ifade eder.
Yukarıdaki
işlemlerde 53 oluşurken, 13 yani “Hakikat-i
Muham-med-i” ile Hz. Muhammedin kemâlât ve Peygamberlik
yaşının 40’ın bu sayıların içerisinde de
yer alıp, 53’ü oluşturmalarının daha önceki
çalış-malarımızı da tasdiklediğini
görüyoruz.
Burada kısaca
harflere de değinmek istiyorum.
æ (nun) harfi (Necdet) ñ†vã in ilk harfi,
(Necm) ávã in de ilk harfidir.
ve
dolayısıyle (Necdet) ñ†vã in
anlatıldığı şifre harftir.
â (mim) ise, Hz.
Peygamberimizin harfidir.
â (mim) ve æ (nun) harfi, alfabede peşpeşe
gelmektedir.
Kûr’ândaki toplam harf
sayılarına baktığımızda;
æ (nun) 26555
â (mim) 26422 bu
ikisi arasındaki fark 133 tür.
Burada 13 ve 3
ü görüyoruz.
Ayrıca (13),
peygamberimizin şifre sayısı olmakla birlikte;
(3) ise, üç adet â (mim) i temsil etmesini ve
temsilin de “yakıyn” mertebelerini anlatır.
Az yukarıda da
değinmiştik;
“Terzi Baba”nın evinin
numarası 13 tür, kat da 3 tür;
her ikisini de
birleştirelim… alın size, 133.
Harflerden açılmışken bir hususu daha belirtelim.
ávã (Necm), ® æ (nun) ile
başlar, â (mim) ile biter.
Aslında (Necm)
ávã (seyr-i ilâhi)
(ilâhi seyir)
æ (nun) dan ® â (mim) e yolculuktur.
Biz Necm
mevzumuza daha sonra yine döneceğiz.
Az yukarıda
harflerle Kûr’ân’ın bütününde (Necdet) ñ†vã yazdık
ve 40131
çıkmış idi.
Nasıl ki,
Kûr’ân, ® Fatiha’da,
ve Fatiha, ® Besmele’de,
ve Besmele, ® l (be) de
gizlendiyse;
53 de ® 40131 in
içinde ve ® Kûr’ân’da öyle
gizlenmiştir.
“Necdet” de, ® “Necat”ta
gizlenmiştir.
æ (nun) harfi için, “Nûr-u
İlâhi”dir demiştik.
Kûr’ânda “Nûr”
ile ilgili çok âyetler vardır.
Bunlardan birisi de 61. Saf sûresinin 8. âyetinde
©ê¡‰ì¢ã ¢ £á¡n¢ß
¢¢é¨Ü£Ûa ë
“vallahü mütimmü nûrihî”
“ve Allah nûrunu
tamamlayacaktır,” şeklindedir.
Bu meâldeki sûre ve
âyet numaralarının sayısal değerlerinin bilme-den, acaba “Terzi
Babam” ile bir ilgisinin olup olmadığını
düşünmüş-tüm.
Daha sonra
açtığımda 61. sûre 8. âyet ile
karşılaştım.
(61 – 8) = 53
çıkar.
Hülâsa “Terzi Baba”
ile yolculuk,
“Nûr”un bilinmesi,
görülmesi ve o kişinin nûrlanmasıdır.
Bu âyet bir başka
yönüyle,
O’nun “batıni
velâyetine” işaret etmektedir.
1960’lı
yıllarda Terzi Babam mürşidi Nûsret Tûra Uşşâki Efendimizle
günün şartlarına ve imkânlarına göre zaman zaman mektuplar gönde-rerek
görüşüyorlarmış; Nûsret babamız o dönemde Necdet Bey’e
yaz-dığı her mektuba “Gözümün Nûr’u” diye
başladığını hâlen saklanan o mektuplara bakarak
gördük.
Onun bu sözleri æ (nun) daki “Nûr-u
İlâhiye”ye nispettir.
Bugün için bu
çalışmamıza ise, delil niteliğinde olup, o gün için
söy-lenen bu sözlerinde hayat bulmasıdır.
Kûr’ân-ı Keriymde Fussilet
41. sûrenin 53. âyetinde;
¤á¡è¡¢1¤ã a
ó¬©Ï ë ¡Öb Ϩü¤a ó¡Ï b ä¡mb í¨a ¤á¡èí©Š¢ä
¢ £Õ z¤Ûa ¢é
£ã a ¤á¢è Û å £î j n í ó¨
£n y
“senüriyhim ayatina fiyl
afakı ve fiy enfüsihim
hatta yetebeyyene lehüm ennehül
hakku”
“yakında onlara
ufuklarda ve kendi nefslerinde/özlerinde, canlarında olan âyetlerimizi
göstereceğiz, tâ ki, onlar için O’nun hak olduğu ortaya
çıksın.” buyuruluyor.
Afak ve enfüsün birlenmesi ve bilinmesi salik
için tasavvuf çalış-malarının da gayesidir.
Sayılara dikkat
edersek; (41. sûrenin 53. âyeti)
(41), daha önce
söz ettiğimiz gibi “Necdet” in Kûr’ân harfleri yö-nünden
yazımı idi; (53) ise, bilinen bir gerçek.
Daha önceki başlarken
bölümünde Terzi Baba’dan söz ederken ona muhabbetle yaklaşanların
sezgi ve keşif kabiliyetleri ile ondaki “Pir”lik
vasfını sezebilirler, demiştim.
“Pir” Šîi Osmanlıca’da;
l
(be/pe) 2
î / ô
(ye/i) 10
‰ / Š
(rı) 200
= 212 dir.
Peki (Pir)
“Šîi ” sayısının
içindeki özü 53 ü nasıl bulabiliriz.
Şöyle ki, (212), (53) ün dört (4)
katıdır. Yani 4 adet 53 tür.
Onlar da “Şeriat”,
“Tarîkât”, “Hakikat” ve “Mârifet” mertebele-ridir.
Dört mertebede de Pir
oluşunun delilidir de diyebilirim.
53
sayısını kendi aralarında
topladığımızda (5 + 3) toplam 8 eder, ki daha sonra
izahatını yapacağımız (Necm) ávã in âyet
sayısı da 62 yani (6 + 2) = 8 dir.
Cennetlerin de 8
olduğunu düşünürsek burada 8. cennet “zât” cennetinden
bahsedilmektedir.
Az Yukarıda geçen
“Allah nûrunu tamamlayacaktır,” âyetin numarası da 8
idi.
(Cennet) ¤o £ä u kelimesine şöyle
bir bakalım sayılarımız bizi oraya taşıyacak
mı?
x (cim)
3
æ (nun)
50
æ (nun)
50
p (te)
400 = 503 eder.
503 Cennetin ebceddeki
karşılığıdır.
İster (50 + 3) = 53
deyin, ister ortadaki sıfırı (0) kaldırın (503);
her iki oluşum da
53 ü veriyor.
Ayrıca
sayıları yan yana topladığımızda (5 + 3) = 8
eder,
ki Cennetin
varlığı da mevcut; yani cennetin içinde cennet var.
Buradaki cennet “Nûr-u
İlâhiyye”nin harfi æ (nun) un kişinin varlığını
sarması ve kuşatmasıdır.
Bir başka
açıdan cennet, (53) ten seyr’dir.
Bu kitap çalışmamızın
belirli bir döneminde Mekke ve Medine’de ol-dum. Medine’de “Mescid-i Nebevi”nin
41 adet kapısı vardır.
Son kapı 41
den Peygamber Efendimiz selâmlanarak çıkılıyor ve
karşımızda da “Cennet’ül Baki” yani “sonsuzluk
cenneti” bulunu-yor. Buradaki yorumu siz yapın.
“Necdet”, “Necat”tan
gelir demiştik.
“Necdet” müstakil olarak
Kûr’ânda geçmez, ancak aslı “Necat” sadece bir yerde Mü’min 40. sûrenin 41.
âyetinde şöyle geçer:
¡ñì¨v £äÛaó Û¡a
¤á¢×ì¢Ç¤… a ó¬©Û b ß ¡â¤ì Ó b í ë
6¡‰b £äÛa
ó Û¡a ó¬©ä ãì¢Ç¤† m ë
“ve ya kavmi maliyed’uküm
ilennecati
ve ted’uneniy ilennari”
“ve ey kavmim benim
için ne var ki ben sizi necat’a davet ediyorum ve siz beni nar’a (
ateşe) davet ediyorsunuz.”
40. Sûre olması hem â (mim) in hakikatini
anlatır, hem de “hâ mim” ile başlayan 7 sûrenin
ilkidir.
“Necat” sözünün bu sûre ve
âyetle “Lisân-ı Mûsâ”dan zuhur et-mesinin sebebi şudur.
Diğer
peygamberlere göre onun ümmetinin çok ve asi olması, onla-rın
kurtuluşa daha çok ihtiyaçları olmasındandır.
Bir başka ifade
ile de “Hakikat-i Muhammediye”nin “Mertebe-i Mûseviyet”ten
seslenişi ve rahmetidir.
Her birerlerimizde
mevcut “Nefs-i Firavun”un yenilmesi ancak bu “Necat” ile mümkün
olmaktadır.
41. âyet olması da daha
önce belirttiğimiz gibi “Necdet”in arapça harfler yönünden
yazımıydı. (*)
(*) 41 ayrıca Terzi
Babamın ilâhi emâneti üstlendiği yaşı’dır
(Necat) kelimesi, oavã
æ
(nun)
50
x (cim)
3
a (elif)
1
p (te)
400 = 454 dır,
ki
zaten kendi özü itibariyle (4 + 5 + 4) = 13 tür.
(Necat) oavã ın özü, kurtuluşa
götüren, hidâyete ulaştırandır.
Dikkat edilirse,
sayı olarak da 40 ile 41 birbirini takip ediyor,
harf olarak da â (mim) ile æ (nun)
aynı şekilde
birbirini takip ediyor.
40 ile 41; â (mim) ile æ (nun) birbirine
delil oldular.
İstanbul’un
Fethine baktığımızda 1453 ü görüyoruz.
Zahirde
® İstanbul’un
Fethi,
bâtında ise,® gönüller
Fethi’nin müjdelendiğini görüyoruz.
“Necm
Sûresi” Gelelim “Necm” (Yıldız) ávã e;
(Necm) 53. sûre, 62 âyet,
360
kelime, 1405 harf
ve sonunda da “Secde Âyeti” vardır.
“Secde Âyeti”, bilindiği gibi
okuyanların ve
dinleyenlerin secde etmeleri vacib’tir.
(Necm) ávã üzerinde (Necdet) ñ†vã yazımı
şöyle oluşuyor.
|
æ (nun)
135 adet
x (cim)
12 adet
… (dal)
27 adet
p (te)
64 adet
238 toplam (2
+ 3 + 8) 13 eder
Terzi Baba 1938
(Rumi 1353) yılında Tekirdağ’da doğmuştur.
Bu sayının
içindeki ifadeleri görelim:
1938 de 19 var,
ki bu “İnsân-ı
Kâmil”in rumûzu
ve “besmele”nin
hakikatini anlatır.
1938 de 93 vardır,
ki o da “Necm”
idi.
Necm Sûresi Terzi
Baba’nın doğum tarihine yazılmıştır.
Necm Sûresi 62
âyettir.
Bu âyetleri peşpeşe
topladığımızda 1953 çıkar,
ki açık olarak 19
ve 53 ün varlığı ortaya çıkıyor.
Bu yıl tarih
olarak da Terzi Babamın tasavvuf çalışmalarına
baş-ladığı yıldır.
Ayrıca 1938
e “Hakikat-i Muhammediyye” mührünü vurmuş-tur.
Şöyle ki, (1 + 9
+ 3) = 13
Terzi Babamız Nüket Hanım Validemiz ile
mürşidlerinin işa-retleriyle evlenmişlerdir.
(Nüket) ¤ o Ø ã ise,
æ (nun)
50
Ú
(kef) 20
p
(te) 400
470 dir.
O da tıpkı (Necdet)
ñ†vã gibi,
æ (nun) harfiyle başlar ® p (te) harfiyle biter .
“Nüket” 470 ile “Necdet” 457 arasında
13 vardır.
Zaten Nüket Anne’nin
vechine doğru baktığınızda “ilâhi nûr”un
esintilerinin ve yansımalarını görmeniz mümkündür.
“Nüket” ismi “ışk
- muhabbet” kelimesiyle aynı değerdedir.
|
“Işk - muhabbet,
aşk)” Õ'Ç
Ê (ayn)
70
* (şın)
300
Ö (kaf)
100
470 eder
ki “Işk” ve “Nüket”
Aşk lâfzı, sarmaşık
demek olan “ışk” kelimesinden
alınmıştır. Allah’tan başka herşeyden
geçmektir.
“Işk – Muhabbet” ile Necdet
arasında 13 şifresi vardır. O hâlde “İsm-i
Necdet” aşkında kemâl-i’dir.
Terzi Babamın
şu anda iş yeri olarak kullandığı eski evinin
numarası 35 tir yani 53 sayısının (ancak
sağdan okunmasıyle) gizli yazılışıdır.
Muhterem
Dostlarım!
İslâm dininin
beş ana esasından birisi olan ve Mi’rac hükmünde bu-lunan “Namaz”
konusuna da biraz değinelim.
Bilindiği gibi
Terzi Babamın “Salât ve Ezan-ı Muhammed-i” adlı
meşhur bir eseri bulunuyor. Konumuz rakkamların diliyle o’na
ulaşmak ve tanımak olduğu için; biz de o’nun bu “Salât”
adlı eserinden esinle-nerek namaz (salât) oluşumuna
değinmek istiyoruz.
“Salât” adlı eserin
hemen baş sahifesinde günlük olarak bir müslü-manın bilinçli, ya da
bilinçsiz olarak “namaz”ı ifaya çalışırken şu
at-mosferin içerisinde yolculuk yaptığı görülüyor.
(“Salât”
adlı Terzi Babanın eserinde bir günlük namaz oluşumu
şöyle,)
Niyet
13 defa
Sübhaneke
15 defa
E. Besmele
15 defa
Fatiha
40 defa
(Not: Liste uzun tuttuğu için
tamamını belirtmeden namazın sonunda oluşan toplam
değeri yazdık aşağıya çıkardık.)
.......
Toplam 1494
(1 + 4 + 9 + 4) = 18
(18 bin
âlemin namazdaki mevcudiyeti ve oluşumu belirtiliyor.)
Peki bu oluşumda 53’e,
“Terzi Baba”ya nasıl ulaşırız.
1494 → 1 + 49 +
4 → (49 + 4) = 53
→
“Salât”taki “Terzi Baba”
Buradaki 1 Hakk’ın birliğini, “ahadiyet”ini
temsil ediyor.
Az önce sıralanan
namazın bütün erkânını belirten sayılar ve onun
toplamı 53’ün açılımı ve tanıtımı
niteliğindedir.
53 ise, “Terzi Baba”nın
(İnsân-ı Kâmil’in) rumûzu idi.
Burada
şu soru akıllara gelebilir.
“Salât”
adlı eserindeki bu ifadeler belirli bir mezhebin (hanefi) gö-rüşüne
göre düzenlenmiştir.
Diğer
mezheblerde bu ifadeler farklı çıkacağı için sonuçta
farklı ol-maz mı?
Cevab : Böyle düşünülse
dahi dinimizdeki namaz olgusu “Salât” ile ifade ediliyor; âyetlerde
sürekli “salât” olarak geçiyor.
¤ñ 5 • (Salât) ise,
˜ 90 →
Cenâb-ı Hakkın sıfat âlemi
Ş 30
→ Cenâb-ı Hakkın lâhud
âlemi
a
1 → Ahadiyyet
Mertebesi
p/ñ 400 → Tevhid Mertebesi
521 (52 + 1) = 53
“Salât”taki
sonuç oluşumu 53’ü vermekle birlikte yukarıda belirtil-en
soruya da cevap niteliğindedir.
Son olarak “Salât”
olgusunun ebced’deki karşılığının 521;
o’nun da
kendinde (52 + 1) = 53’ü gizlediğini
görüyoruz.
Dikkat
çekici önemli bir başka sonuç daha burada belirginleşiyor.
O da şu
ki;
53
sayısı 40 ile 13’ün toplamı idi.
“Salât”taki 521’de
40 ile 13’ün çarpımının 1 fazlasıdır,
ki o da 53’ün
1’liğine işaret etmektedir.
Bir günlük namazı
40 rek’at olarak ele alırsak 13 üzere “Hakikat-i Muhammedi” bir
“salât” olgusu karşımıza çıkar. Bu da gerçekten çok
büyük bir lütûftur.
Sayıların
diliyle “Salât”ı târif etmemiz gerekirse şöyle
diyebiliriz.
Bizce salât, “53
(Terzi Baba)” sırrı içerisinde sonsuz âlemleri seyretme
nimetidir; ya da seyr’dir.
Yüce
Peygamberimiz (s.a.v.)in Mi’rac’tan ümmetine getirdiği “sa-lât”
hediyesinin bu olduğunu düşünüyorum.
Ölülerin ardından
bilindiği gibi 7, 40, 52 gibi geceler düzenlenir.
Bunların toplamı 99 olmakla beraber 53. gece bu
kemâlât tamamlan-mış oluyor.
53 burada ölümün
kemâlâtıdır.
Hazretimizin
yetişmesinde en büyük emek sahibi olan muhterem zât Nûsret Tûra
Efendimizdir. Nûsret ile Necdet arasındaki bağı sayılar
yönünden şöyle açıklayabiliriz.
¤o Ф–ã (Nûsret) ismi
ebced
hesabında;
ve alfabetik sırayla
æ (nun) 50
æ (nun)
25
˜ (sad) 90
˜ (sad)
14
‰ (rı)
200
‰ (rı)
10
p (te) 400
= 740 eder. p (te)
3 = 52 eder
“Nûsret”ten “Necdet”i
çıkartırsak (740 – 457) = 283
yani (2 + 8 + 3) = 13
ortaya çıktı.
Yani “Nûsret”
ile “Necdet”in muhabbeti “Hakikat-i Muhamme-diye”yi zuhura
çıkardı.
Burada bir başka
yöne de dikkat çekelim;
¤o Ф–ã (Nûsret) ile ñ†vã (Necdet) in arapça orjinal
yazılarına bakarsanız her iki isim de
æ (nun) harfiyle
başlar ® p (te) harfiyle de sona ererler.
“Nûsret”teki ve “Necdet”teki
bu æ (nun) ve p (te) harflerini
çıkartırsak ;
(Nûsret) ¤o Ф–ã te ® ¤Š¡– (sır) kalır.
Burada ¤Š¡– (sır) dan maksat
“Nûsret”te gizlenen
sırr’ın “Necdet” olmasıdır.
¤ ñ † ¤v ã (Necdet) teki (ced/ata)
¤† v kalmaktadır,
ki bu da
“İsm-i Necdet” in “İsm-i Nûsret”in de aynı zamanda atası, kökü
olduğu anlaşılıyor.
Nûsret Babamızın
ilâhi emâneti Terzi Babamıza vermeden önce söy-lediği, “Benim
sebebi vücûdum sen imişsin,” sözü aslında buraya vurgudur.
Ayrıca “nasrun minallahi” ve “fethun kariyb” âyeti ile de, “size
yakın bir fethi Allah’ın yardımıyla müjdeliyorum,”
derken aynı konuya vurgu yapmıştır.
Dilerseniz bu âyet
üzerinde biraz duralım.
Acaba müjdelenen
nedir?…
SAF 61. Sûre 13. Âyet
¡é¨Ü£Ûa å¡ß
¥Š¤– ã 6b è ã좣j¡z¢m ô¨Š¤¢a ë ›QS
› åî©ä¡ß¤ õì¢à¤Ûa¡Š¡£' 2 ë
6 ¥kí©Š Ó ¥|¤n Ï ë
ve uhra tühıbbuneha nasrün minallahi
ve fethun kariybun ve beşşiril mu’miniyne
Ve kendisini
sevdiğiniz bir başka -nîmet de- vardır ki: O da Allah'tan bir
zaferdir ve yakın bir fetihtir ve mü'minleri müjdele.
61 daha önce
zikrettiğimiz gibi Necdet’in isimlerinden biri idi. 13 ise,
açık beyanı ortadadır.
Az önce yukarıda ¤ñ Ф–ã (Nûsret) harflerinin alfabetik
toplamının 52 olduğunu, bunun da Nûsret Tûra Efendimizin
silsile-i Şerifteki yerini anlattığını
açıklamıştık.
Bu âyet-i Celile’de
var olan müjdelerden bir tanesi de hilâfet mer-tebesidir.
Lisân-ı
Nûsret’ten kendisinden sonra gelecek olan halifesi “Terzi Baba”nın
müjdelenmesidir.
Diğer müjde ise,
bunun devamı olup, sûre ve âyet numaraları ile zu-hura
gelmektedir. Onlar da 61 ve 13 idi.
Burada 61 ile, “Terzi
Baba’”nın ismine atıf yapılmaktadır.
13 ile de, O’nun, Muhammediyet
mertebesinden zuhuruna işaret edilmektedir. Kısaca “Gönül Mekke”sinin
fethi müjdelenmektedir.
Hazretimizin
İlâhiyat okulunda eğitim almak isteyen bir talibliye kendileri günlük
olarak yapması gereken vird ve amelleri o kişiye yaz-dırarak
söylerler.
(Zaten bunlar irfan
mektebinin seyr defterinde de mevcuttur.)
Günlük olarak
yapılması gereken virdleri sıralarken Mülk sûresinin
okunması da vardır.
Mülk Sûresi
Kûr’ânın 67. sûresidir. 1313 harftir. (*)
Dikkat edilirse 67.
sûre bize doğrudan (6 + 7) = 13 sayısını
verdiği gibi, 1313 harf sayısı da 2 adet 13
ün zahir ve bâtın olarak varlığını
gösteriyor.
İşte
kendileriyle tanışıp biad eden kıblesini ona doğru
çevirmeyi ba-şaran bir salik, daha attığı ilk
adımlarda bu sûrenin kapsam alanına gir-diğinden “Nûr-u
İlâhiyye”nin eşsiz güzellikleriyle tanışıyor ve
görme-ye başlıyor; 13 sayısından, “Mertebe-i
Muhammediyye”den aydın-lanmaya başlıyor.
Bu da buradaki “ilâhi
seyr” sisteminin nasıl ahenkli
çalıştığını gös-termektedir.
Konu
Mülk Sûresi iken, küçük bir hatıramı da nakledeyim. Yıllar
ön-ce Hazretimize biad ettikten sonra günlük virdlerimin arasında hergün
Mülk sûresinin okunuşu da vardı. O tarihten itibaren prensip
hâline ge-tirdiğim, kendilerini her ne zaman ziyarete gittim ise, gerek
iş yerinde gerekse başka yerlerde, onun kapısına gidene
kadar Mülk Sûresini okur, başta Hz. Peygamberimize olmak üzere,
kendilerine ve Nüket annemize atfedip huzurlarına öylece girerdim ve hâlen
devam etmekteyim.
æ (nun) harfinin “Nûr-u
İlâhiyye” olduğunu söylemiştik.
Šìã (nur)
ise, ebcedde
æ (nun)
50
ë (vav)
6
‰
(rı)
200 = 256 elde edilir. Aslı (2 + 5 + 6) = 13 çıkar
(*) Elmalı H.
Yazırın Hak Dini Kûr’ân dili adlı eserinden
Ayrıca “Nûr
Sûresi” nde 62 âyet, 1316 kelime, 5330 harftir.
(Necdet) ñ†vã in ilk harfi olan æ (nun) un, bu sûrede
açık tezahürü vardır.
“Necm Sûresi”nde de 62 âyet vardı.
Nûr Sûresi, 1316 kelime, 13 ve 16
dır.
16 ise, 457 nin (4 + 5 + 7) = 16 dır,
ki 457’nin kısa yazılışıdır.
5330 harfte ise, 53’ün
açık olarak varlığını görüyoruz.
Kûr’ân-ı Keriymi
güzel ve ahenkli kurallara bağlı olarak okuduğu-muzda “İklâb”
denilen tecvid kaidesiyle karşılaşırız.
İklâb, tecvid ilminde dönüşüm
ve döndürme demektir.
Sakin æ (nun) veya tenvinden
sonra l (be) harfi gelirse
æ (nun) harfini veya tenvini â (mim) harfine çevirerek
okunur.
Sakin æ (nun) ® Harekesi olmayan harf
Tenvin ise, (nunlamak)
demektir.
Örnek, ¡†¤È¨i ¤å¡ß iklâb kuralı ¡†¤È¨i ¤á¡ß olarak okunur
ve æ (nun) â (mim) e dönüştürülür.
Şöyle ki
Cenâb-ı Hakk’ın açık bir kitabı olan İnsân-ı Kâmil’de
ve özel olarak da Terzi Baba’da faaliyet sahasına giren bir salik
üzerindeki ha-rekesini “gölge varlığını”
düşürdüğünde, sakinliğe, sükûnete ermiş olur.
Yani sakin æ (nun) olmuş olur.
Bundan sonra da
kendisindeki dönüşüm ile “Nûr-u Muhammedi-ye”yi okumaya idrak
etmeye başlar.
Böylece ve æ (nun) â (mim) e dönüştürmek
sûretiyle de “tertil” üzere okumuş, hem de hükmü vacib olan iklâb
kuralını uygulamış olur.
İklâb’ın sayısal değeri de bu gerçeği ifade etmiyor mu?...
(İklâb)
kÜÔa
a
(elif) 1
Ö
(kaf) 100
Ş (lam)
30
l
(be) 2 =
133 çıkar.
Hatırlayınız
Kûr’ânın tamamı üzerindeki harf çalışmamızda,
æ (nun) â (mim) arasındaki fark 133
çıkmıştı.
Hem 13, hem de 3
var; dolayısıyle çalışmamıza bir bütün olarak
bakıldığında birbirlerini tamamlıyor ve
tasdikliyorlardır.
“40”
“41” de
gizlendi
â (mim) æ (nun)
ile açığa
çıktı
â (mim) bâtın
æ (nun)
zahir oldu
“13”
“53” ile
aşikar
oldu
… (dal) x(cim) in
delili oldu
Bilen ve bilinen
“Necdet” oldu.
Hadisi
Şerifte, “Allahu Teâlâ beytullaha hergün 120 rahmet gönderir.
Bunun 60 ı tavaf edenlere 40 ı namaz kılanlara 20 si
seyredenlere verilir,” buyrulur.
Kendi
yolumuz ve seyrimiz açısından 120 rahmet ile 53 arasındaki
bağlantıyı açklamaya çalışalım.
60 rahmet, tavaf edenlere verilir.
(53
– 60) = 7; bir tavaf da 7 şavttan ibarettir.
Dolayısıyle tavafın oluşumu ortaya çıktı.
40 rahmet, namaz kılanlara verilir.
(53
– 40) = 13; bu rahmette de “Hakikat-i Muhammediye” olu-şuyor.
20 rahmet, seyr edenlere verilir.
(53
– 20) = 33 (33 ise, Mescid-i Nebevinin ilk direk
sayısıdır.)
Bu
rahmetin dağılım neticesinde ortaya çıkan sayılara
bakarsak;
(7 + 13 + 33) = 53 vermektedir.
Bu da ona muhabbet duyanlara gelen rahmetin ve ihsanın
kayna-ğını vermektedir.
Kısaca;
“Necdet”ten ® “Necdet”e
ve “Necdet”ten ® “muhabbet ehli”ne olan rahmettir.
120 ve 53 arasındaki bu ifadeler, ilâhi
birlikteliğin anlatımıdır.
Atom bilindiği gibi proton, nötron,
elektron’dan oluşmaktadır. Bunların baş harfleri “pe”,
“nun” ve “elif”dir.
Bunların
değerlerine bakarsak;
pe 2 → (“pe” Osmanlıca’da l be harfi yerine
geçer)
nun 50
elif 1 = 53 eder, ki varlığın her tarafında mevcuttur,
diyebiliriz.
Kûr’ânda
29 sûrenin başında “Huruf-u Mukatta” harfleri bulunur.
Hazretimizin
Kûr’ândaki “Hurufu Mukatta”daki yeri, harfi
æ (nun) dur.
Kalem
Sûresi æ (nun) ile başlar 52 âyettir.
æ (nun) un içinde bulunan 2 adet æ (nun) åìã toplamı
(50 + 50) = 100 eder;
sıfırları
çekip (100) 1 sayısını 52 ye
ilâve edersek
(1 + 52) = 53 bulunmuş olur.
Daha
önce de belirttiğimiz gibi 1938 Terzi Babamın dünyaya teşrif
ettikleri yılı anlatan sayılardır.
Burada 19, 13, 93’ ün (Necm’in ebced karşılığı)
varlığı mevcuttur.
(Peygamberimizin
doğum yılını çıkardığımızda)
(1938
– 571) = 1367
Burada iki adet 13 mevcut,
birisi açık, (1367);
diğeri gizli (6 + 7) = 13 dir.
(1367)
® (67), ayrıca
“Lâfza-i Celâl” ve “Secde”nin de değerini sayı olarak
ifade ediyor.
1938
doğum tarihindeki bir başka esrarı da şöyle açıklamak
istiyo-rum.
Aynı
sayıyı sondan başa yazalım 8391 – 1938 = 6453
Doğum tarihinde oluşan açık
sayı sondaki 53 tür.
Ayrıca bir sayı daha öne gelindiğinde 6453
görüyoruz.
Onun
da başına 1 ilâvesi ile 1453 doğum tarihi
de belirlenmiş oluyor, ki o da bilindiği gibi İstanbulun
fethi idi.
Bu
doğum tarihi ile yeni bir çağın başladığını,
bu çağın da “Terzi Baba” şahsiyetiyle “Mertebe-i
Muhammediye”yi Hz. Rasûlüllah’ın risâletini anlatmak ve yorumlamak
şeklinde düşünebiliriz.
Terzi
Babamın doğum tarihinden (1938 den)
İstanbul’un fethini çıkaralım;
(1938
– 1453) = 485 (48 + 5) = 53
“Konstantiniye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel
asker, komutan ne güzel komutandır.”
Konstantiniye
Hıristiyanlık, “Mertebe-i İseviyet”tir. O da
kayna-ğını “Muhamediyet”ten alır.
Dolayısıyle
Muhammediliğin ve onun ilim mertebesi olan “Mârifet-ullah”ın 53
sayısal değeri ile zuhura çıkıp fethini gerçekleştirilmesidir.
Ayrıca
Terzi Babam fetih yolculuğuna 1953 yılında
İstanbul’da baş-lamıştır.
53 e biraz daha yakın olalım.
5 ve 3 sayıları neyi
anlatmak istiyor?...
53 ve 13 ün ortak rakkamı, 3
tür.
Peki buradaki 3 nedir? ...
“Muhammed” isminde mevcudolan 3 adet â (mim) i
ve “yakıyn mertebeleri”ni kendinde cemedendir. (*)
53’ün 5’i ise, tek din olan ve
adına İslâmiyet dediğimiz ilâhi sis-temin
işleyişinin sağlayan 5 ana program ya da
İslâmın 5 esasıdır. Bir başka yönüyle de
“Hazarat-ı Hamse”yi anlatır.
(*)
Bu konuda geniş bilgi “Kelime-i Tevhid” adlı kitapta verildi.
53 sayısındaki 3 adet â (mim) in genel toplamı da
(40 × 3) =120 dir.
Dolayısıyle
İnsân-ı Kâmil’den taliblilerin gönüllerine akan rah-metin
kaynağı da burasıdır.
Değerli Gönül Dostum!
(Necdet) ñ†vã harflerinin
æ (nun), x (cim), … (dal), p/ñ (te)
( æ - x - … - p/ñ ) yazıp önümüze
koyalım.
Seyir anında
O’nun zâtına giden yolda oluşan şekillerin sayı
değer-lerine göz atalım.
Şekillerde de
görüleceği gibi “Necdet” ñ†vã 4 harfi 4 köşeyi
temsil ediyor. Herbir harf O’nun zâtına giden yolda bir mertebeyi ifade
ediyor. Bu harflerde hep ayak izleri ve secde izleri mevcuttur.
Bu harflerle “Makam-ı
İbrahim”den “Makam-ı Mahmud”a erişi-
lir. Seyire harf æ (nun) dan
başlanır, yine O’na varılır
… Delil-i ilâhi
x Cemâl-i ilâhi
|
|
|
|
|
|
p Tevhid-i ilâhi æ Nûr-u İlâhi (Hacer’ül Esved)
Bilindiği gibi İslâmın
şekil olarak sembolü “Kare”dir.
æ (nun) harfi
ayni zamanda “Mertebe-i Zât” ve “Hacer’ül Esved”i simgeler.
Nûsret Babamız
rahmetullahi aleyh, kendilerini “gözümün nûru” diye hitap etmelerinin
sebebi bu da olsa gerek…
|
… 53 x 53
TARİKAT
ŞERİAT
p 53 æ 53
HAKİKAT
MARİFET
“Pir” kelimesini 212
sayısını verdiğini söylemiştik,
ki
4 adet 53 ün ve 4 mertebenin toplamıdır.
Hâl
böyle olunca bütün mertebelerde “pir”lik vasfının delili
oluyor.
Tavaf, 7 şaft’tan meydana
gelir.
O zaman bu çizelgede Tavaf’ın oluşumuna bakalım.
(212 × 7) = 1484
Bu
sayıda Necdet’i bulalım (1 + 48 + 4) = 53
Bu
seyir neticesinde kendini kendisi ile biliyor. “Küntü kenzen”deki esrar
ortaya çıkıyor.
|
…
13
x 13
p 13
æ 13
“Necdet”in aslının “Necat”
olduğunu söylemiştik;
53 de aslının 13 olduğunu
belirtmiştik.
“Necat” bütün mertebelerde “Hakikat-i Muhammed-i”
üzere kur-tuluşa erdiren hidâyete götürendir.
Yukarıdaki
şekilde görüldüğü gibi 4 mertebenin toplamı
(13 + 13 + 13 + 13) = 52
dir.
“53” ise, bütün bu
mertebeleri kendisinde cem edendir.
“Necat” 454 (4 +
5 + 4) = 13
Kendisi 13 olduğu
için, kendi kendisini kurtuluşa erdiren olmuş oluyor.
|
… 27 x 12
p 64
æ 135
Necm yönünden;
Necm Sûresinde “Necdet”
ismini sayılarla oluşturduk.
æ 135 adet
x
12 adet
… 27
adet
p 64 adet = 238
(2 +
3 + 8) = 13 → “Necdet” in
yani 53’ün
özü 13 olduğu için hep aynı sayı ile “Necm”de
buluş-tuk.
|
|
|
|
|
|
|
… 4 x 3
53
p 400 æ 50
Ebced sayılarıyle “Necdet” yazılışı
æ
50
x
3
…
4
p
400 = 457 (4 - 57) = 53
Burada
457, (53) ün
zuhur mahallidir.
53 ise, (457) nin özü
ve çekirdeğidir.
8 + 5 = 13
|
|
|
|
|
|
|
… 8
x 5
p 3
æ
25
Kûr’ân alfabesindeki “Necdet” yazılışı
æ
25
x
5
…
8
p
3 = 41 Ayrıca ilâhi emâneti
yüklendiği yaşıdır.
Kûr’ân-ı Keriym’de Tîn Sûresi
95/3 âyette,
› =¡åî©ß ü¤a ¡† Ü j¤Ûa a ˆ¨ç ë ›S
ve hazel beledil emiyni
“Emin belde’ye yemin olsun” buyuruluyor.
“Emin belde”den kasıt dünya
üzerindeki Mekke-i Mükerreme ve orada bulunan Harem-i Şerif olmakla
birlikte “İnsân-ı Kâmil”in gönlüdür.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Emin Belde’de yani “İnsân-ı
Kâmil”in gönlünde ikâmet edenlere Mekkî ya da Mekkeli denir.
“İnsân-ı
Kâmil”in
gönlünden, taliblilerin gönüllerine doğru akan zât-i işaret
ve oluşumların kaynağı bu emin beldedir.
Emin Belde’nin sûre ve âyet
numarasına gelince
95/3 yani (953) ®
sondaki iki rakkam 53’ün
“İnsân-ı Kâmil”in şifresidir.
“Emin Belde’ye olan
yemin”
bir bakıma “Terzi Baba”yadır.
(953)’ün başına
Hakkın tekliğini ifade eden 1 sayısını
getirdiğimiz-de 1953 ortaya çıkar ki 19 ve 53 yanyana
sıralanıştır.
Ayrıca 1953 daha
önce açıkladığımız gibi Necm’in âyetlerinin
topla-mı ile Terzi Babamın tasavvuf
çalışmalarının başladığı tarihtir.
Yukarıdaki
şekilde de görüleceği gibi Hac ibadeti,
afaktan (æ - x - … - p/ñ) ® ñ†vã harfleri ile
sınırlandırılmış olan “Emin Belde”ye girip
oranın sakini ve misafiri olup, yaşam sağla-mak, orada tavaf ve
semâ etmektir.
53 üzerinde kısaca
şu bilgileri de arz etmek istiyorum.
1999 yılı Umre
seyahatimiz esnasında daha önce bir zuhurat ile va-ki olan mânen kendisine
sunulan “Kehribariyye Şami” kapısının “Mescid-i
Harem”de 53 nolu kapı olduğunu birlikte tespit
etmiştik.
Medine’de “Mescid-i
Nebevi”de minber ile mihrab arasındaki sü-tun da mânen
“Terzi Baba”nın makamıdır. Onun da
numarası 53 tür.
Yeri gelmişken
küçük bir hatıramızı da belirtmek istiyorum.
2002 hac yolculuğuna
giderken önce Mekke’ye gittik; hac sonunda Medineden döndük. Hem gidiş,
hem de dönüş esnasındaki uçak sefer sayımızın dört
rakkamdan oluşan ortadaki 2 sayı 53 idi. Bunun bir hac seferi
olduğunu düşünüp, sefer sayılarının da 53 olduğunu
gördüğüm de, bunun kitap yazım çalışmalarına bir
işaret olduğunu düşünüp, çalış-maları
hızlandırıp, bir an önce bitirmem gerektiğini de
düşünmüştüm.
Kıymetli Gönül
Dostum!
Sizlere
Terzi Babamı sayıların diliyle de anlatmaya
çalıştım. Şunu belirtmek isterim, ki
sayıların ortaya çıkardığı hakikatler tabii ki
bunlar ile sınırlı değildir. Bu hakikatlerin bir
kısmını onun “Kelime-i Tevhid” adlı eserinde
de bulmak mümkündür. Bu bölümü yazım esnasında rak-kamlara herhangi
bir zorlama yapmadan, herşeyin tabii seyrinde oluş-tuğunu da
belirtmek isterim.
Aslında
53 ile ilgili mevzuu bir bölüm olarak değil, müstakil bir kitap
halinde hazırlamak gerekmektedir. Ancak burada bir fikir vermesi yö-nünden
bu kadar ile yetinmek istiyorum.
Kûr’ânı Keriym kaç âyettir ?
Bu
Konuda herkes değişik fikirler beyan etmiş; âyetler tek tek
top-landığı hâlde farklı sonuçlar ortaya
çıkmıştır. Daha çocukluk
çağlarımız-dan itibaren bizlere öğretilen Kûr’ân 6666
âyettir ifadesine bir türlü ulaşılamamış, bu fikir de
nazari bir bilgi olarak kalmıştır.
Bu
konuda ehl-i zahiran çeşitli çalışmalar yapmış ancak 6666
sayı-sının varlığı ortaya
çıkmamıştır.
Düşümdüm
ki, bu konuda gerçeğe ulaşabilmek ancak gönülden gelen beyanlarla
mümkün olabilirdi.
53 ve 13 görünüşte ayrı
ayrıdır;
hakikatte ise, aynı olan bu iki
sayıyı
önce
53 başa gelecek şekilde bitişik yazalım,
(5313)
daha
sonra da 13 başa gelecek şekilde
birbirlerinden ayırmadan yazalım.
(1353)
Bu iki
sayıyı birlikte toplayalım 5313
1353 (Aynı zamanda Rûmi
doğum tarihi)
Toplam 6666
Allah’ın
büyük bir ihsanı olduğunu bu işlemde sadece bu iki sayı ile
yani 53 ve 13 ile bu sonuca varılabiliyor.
Ayrıca
beşeri anlayışımızın dışına
doğru çıkıp, her türlü kayıtla-ma-lardan ve
şartlanmalardan sıyrılıp, özgürlüğe doğru kanat
çırptığımızda, sayıların esrarıyla
buluşuyoruz.
Sayıların
hakikatine doğru nüfuz ettiğimizde ise, sayıların bir elbise
ve perde olduğunu farkediyor, onlara dokunduğumuzda ise,
“Zât-i İlâhi”nin nâmütenâhi atmosferinde zevk ile insân’ın ve âlemin
hakikati-nin özelliklerini derk (idrak) edebiliyoruz.
Esasen
sayılar, vahyin içinde bizâtihi mevcuttur.
Sayılar
“Kelâm Sıfatı”nın anahtarı gibidirler.
Onlara
dokunup açtığımızda ise, “İlâhi Kelâm”ın
hıtabını hem duyabiliyor, hem okuyabiliyor, hem de
seyredebiliyoruz.
Öyleyse
sayılara dokunup, onlarla konuşabilmenin ölçüsü ne
olmalıdır?....
El Cevab : Kûr’ân’a ve
dolayısıyle İnsân-ı Kâmil’e dokunmanın ölçüsünü yine
Kûr’ân-i ifadeyle Vakıa
sûresi 56/79 âyetindeki
›6 æë¢Š £è À¢à¤Ûa £ü¡a
¬¢é¢ £ à í ü ›WY
la yemessehu illel mutahherune
“mutahar (tamamen temiz olanlar)
dan başkası ona dokuna-maz (el süremez),” emr-i ilâhisine
göre, tenzil-i mushafa dokun-mak şer’an caiz olmadığı gibi
Zât’ın hakikatine ve esrarına do-kunmak da taharette
temizlenmeyenlere câiz değildir.
Ayrıca
bu ifadenin sûre ve âyet numaralarına baktığımızda;
56. sûre ve 79. âyet (56 + 79) = 135
135
® (13) i ve (5) i
sonra
da 5 ve 3 ü yanyana getirip, (53) ün
varlığını müşahade edi-yoruz.
Sayılar,
gönülden gelen haberlerin aynı zamanda tasdikleyicisi-dirler ve
öyle olmak zorundadırlar.
Sayılar,
“Zât-i İlâhi”nin abd’ına kendini bildirip,
tanıttığı sembol-lerdir.
ÜMMET ve ÜMMETİM
Ümmet
ve Ümmetim ifadelerini sayılarda kısa bir ufuk turu yaparak açmak
istiyoruz.
Ümmet : İslâmda en çok kullanılan
kelâmlardan birisi olup, bir pey-gambere inanıp, onun yolundan gidenler,
peygamberin Hakk’a davet ettiği topluluk ve cemaattir.
Kûr’ân’ı
Keriym, “Ümmü’l Kitap” yani “kitab’ın anası”dır.
Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) ın ümmeti de diğer bütün kavim ve
toplulukla-rın anasıdır, kaynağıdır.
Ümmet ¤ o£ßa
oluşumuna harf ve sayı değerleri içinde bakarsak;
a
elif
1
â
mim
40
â
mim
40
p
te 400
= 481 (4 + 8 + 1) = 13
13 bir başka ifadeyle “ümmet”tir, “kaynak”tır, âlemlerin
kaynağıdır.
Peki “ümmetim” kime denir?...
¤á¡n£ßa “ümmetim” Bunun da harf ve
sayı değerlerine bakacak olursak;
a elif 1
â
mim
40
â
mim
40
p
te 400
â
mim
40 = 521 (52 + 1) = 53
Evet
gerçekten akılları donduran bir hakikatle daha yüz yüze gelmiş
oluyoruz.
“Rabbi zidnî ilmâ.” Amin.
Ümmet, “ana” demektir, “zât”
demektir.
Ümmetim ise, zât-i tecelliyi yüklenen,
taşıyan; ilâhi emaneti yüklenendir.
İşte
bunun da değeri (53) tür. Başka çıkması söz
konusu olamaz. Zira bu ilâhi emaneti ancak “İnsân-ı Kâmil”
taşıyabilir.
Bir
yönüyle bütün âlemler,
Hz. Rasûlûllah’ın (“İnsân-ı Kâmil”in – 13’ün) ümmetidir.
53 de, bu emaneti yüklenen 13’ün “Zât”ın
zuhurudur.
Terzi
Babamın, Efendimizin 1998 senesi kutlu doğum haftası müna-sebetiyle
yazdığı
“Bana ümmetim der misin acaba”
“Bize ümmetim der misin Ya Muhammed Mustafa”
adlı
şiirindeki nakarat mısralarını da dikkatlice incelersek; “Hay”
ismi ile hayat bulup, her an bizlere seslendiğini de müşahade ederiz.
“Ümmetim” derken aynı zamanda “Fırka-i
Naciye” ve “Zaim” kavmini de düşünebiliriz.
“Allahım hayret ve hayranlığımızı
arttır”. Amin.
Bu
münasebetle “Bana ümmetim der misin,” şiirini de ilâve et-meyi
uygun buldum.
BANA ÜMMETİM DER MİSİN ?
Doğdun bu gece efendim sultanım
baş tacım,
Seni medhü sena eyledi Allah'ım,
Bu dünyada o kadar çok oldu günahım,
Bana ümmetim dermisin acaba ?
Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa
Senin için var eyledi Hakk bu cihanı,
Nurun kapladı âlemleri her yanı,
Hoş görürmüsün bu gafil günahkârı,
Bana ümmetim dermisin acaba ?
Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa
Evvel gelenler hep müjdeledi seni,
Sen her zaman güzel yenisin yeni,
Bu garip dünyada bilirmisin beni,
Bana ümmetim dermisin acaba ?
Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa
Dünyaya şerefler şanlar verdi
varlığın,
Müşriklerden çok çok oldu daraldığın,
Görülmedi hakk yolundan hiç döndüğün,
Bana ümmetim dermisin acaba ?
Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa
Önce sana dendi Muhammed Mustafa,
Gönüllere verdin pek çok hoşluk ve safa,
Var mı ki bende seni anlayacak kafa,
Bana ümmetim dermisin acaba ?
Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa
Mi'raca çıktın orda neler gördün neler,
Muhabbetin taş gönülleri bile deler,
Benim günlerim hep böyle boşa gider,
Bana ümmetim dermisin acaba ?
Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa
Hicret ettin zorlanarak o gün yerinden
Yaraladı müşrikler seni derinden,
Yardım edemedim üzüldüm kederimden,
Bana ümmetim dermisin acaba ?
Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa
Hakkın bayrağını yücelttin göklere
Ümmetlerin yürüttü elden ellere,
Neler düşürdün şu garip gönüllere,
Bana ümmetim dermisin acaba ?
Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa
NECDET ARDIÇ
TEKİRDAĞ
1998
(Kutlu
Doğum Haftası için yazılmıştır.)
CÂMİ ve MİHRÂB
Câmi ismi cem edici, toplayıcı, hâvi ve
muhit (kuşatan ve ihata eden) bütün evvel ve âhir güzel isimleri ve
ahlâkı kendisinde cem etmiş olan İnsân-ı Kâmil’dir.
Lügattaki
Câmi Éßbu yazılışına bakarsak; ebceddeki
karşılığı ise,
x
3
a
1
â
40
Ê
70 =
114
Burada
hiçbir tesadüfün yeri olamaz, zira 114 sayısı, Kûr’ân’ın
114 sûre sayısını yani Kûr’ân’ın ve
İnsân-ı Kâmil’in cem’iyyetini belirtir, ki bu da “ism-i câmi”
ile ifade edilir.
İşte
İnsân-ı Kâmil, “Câmi” ismi ile bütün övgü ve erdemleri
zâtında toplamıştır.
“İsm-i Câmi” nin içinde çok özel bir
makam vardır, o da “Mihrab” dır. Mihrab, ki
genel anlamda, namaz kıldırılan
yerdir.
Özel anlamda ise, “Melik”in ya da “Sultan”ın
hususi makamıdır.
Mihrab ¤la Фz¡ß yazılışına lügatta baktığımızda;
â
40
€
8
‰
200
a
1
l
2 = 251 (2 –51) = 53
Mihrab ismi, câmi’de “Melik”in, “Sultan”ın
yani “İnsân-ı Kâ-mil”in hususi makamıdır.
Bu
makam üzerinde de genelde
6¡âa Š z¤Ûa
¡†¡v¤ à¤Ûa ФÀ ( Ù è¤u ë ¡£4 ì Ï
“fevelli
vecheke şatrel mescidil harami”
ayeti yazılıdır.
Yani
“vechinizi (yüzünüzü) harem-i şerife (Kâbe-i
Muazzama’ya) zahir ve bâtın olarak çevirin,” ifadesi
yazılıdır.
Genelde
câmilerin mihrablarını süsleyen bu âyet-i kerime Bakara sûresinin
farklı âyetlerinde birkaç yerde geçer.
İşte
mihrabların üzerine nakşedilen “fevelli vecheke şatrel mescidil harami” ayetinin sûre ve âyet sıralanışına bir bakacak
olur-sak,
(Bakara
2/150) 2. sûre 150. âyet; (2 + 1 + 50) = 53 çıkar, ki o da
kitabımıza konu olan (53) “İnsân-ı Kâmil”in özel
rümuz ve şifresidir.
TAVAF : “Zât-i İlâhiyye”ye giden
yoldur.
Tavaf
7 şafttan oluşur.
İsterseniz
Mescid-i Harem’e Şâmi kapısından girip (53 nolu kapı
bâtında Terzi Babamı simgeler) bir tavaf yapalım.
Tavaf
7 şaft idi; 53 ile 7 şavtın çarpımından
bir tavaf elde ediliyor.
(53
× 7) = 571 çıkan sonuç bizi (5 + 7 + 1) = 13
(13)
ile, hem “Hakikat-i Muhammediye”ye
(571)
ile de, hem “Hz. Muhammed”e ulaştırıyor.
Hal
böyle olunca kendinden kendine, zâtından zâtına seyirdir,
denilebilr
10.12.2002
Çarşamba
Bu satırları
bitirdiğimiz anlarda bir başka (53) “beni yazmaya
unuttun” dedi.
O kimdi?
O “Terzi Baba”nın
yeni doğan torunu Can Emre
idi.
Onun 53
lüğü nereden geliyor diyeceksiniz?
Açıklayayım;
Terzi Babamın büyük oğlu İzzet’ten birisi 7
yaşların-da, diğeri henüz 1, 2 aylık torunları
vardır. Büyük torunu dünyaya gel-diklerinde 09.07.1996 mânâdan
kendilerine ismi “Gülnûr” olsun demişlerdir. Çünkü Peygamber
Efendimizin “Gül” ve “Nûr” Cemâlini bu isim anlatıyor.
Ayrıca Nûr Sûresini de ifade ediyor.
Aradan
yıllar geçtikten sonra bu defa İzzet Bey’in 26.12.2002 tari-hinde
erkek bir oğlu dünyaya gelir. Ancak ismini koymak için kızı
Gül-nûr, “benim istediğim konacak,” diyerek, ona “Can Emre” ismini, verirler.
Can ise, ebced
hesabında,
x 3
æ 50 = 53 tür.
Yıllar önce
ismini koyduğu Gülnûr’dan bu defa kendi şifresini ve ha-kikatini
taşıyan ismi torununa verdiriliyor.
İnşeallah
Can, canlarımıza can katar.
Amin.
Can
Emre’nin doğuşundan birbuçuk sene kadar sonra 01.07.2004 tarihinde bu
sefer “Terzi Baba”nın küçük oğlu Cemâl Cem’in bir kızı
dünyaya geldi. Onun ismini de anne ve babası Cansın olmasını istediler ve bu isim
koyuldu.
Cansın ismi de ebced
hesabında,
x 3
æ 50 = 53 tür
Yine görüldüğü
gibi Cansın kızımız
dahi dedesinin hakikatini ve şif-resini taşımaktadır.
Ayrıca x (cim) ve (sin) ile anne ve babasının da
mânâlarını ta-şımaktadır.
x (cim) = Cem
(sin) = Simge’dir.
æ (nun) = “nûn vel
kalem” “nûr’u ilâhi”dir, diyebiliriz.
N E D E D İ L E R
Terzi
Baba’daki yolculuğumuza devam ediyoruz. Onu tanıyan, onun muhibbi
ve müntesibi olmakla şereflenen bazı kişiler acaba onun
hak-kında ne dediler, neler söylediler...
Terzi Baba’mı
çeşitli vesilelerle tanıma şerefine erişen bu gönül
ha-nesinin bazı sakinlerine O’nu nasıl
tanıdıklarını, O’nun hakkında kendile-rinde
oluşan düşüncelerin neler olduğunun sorusunu yönelttik.
Allah (c.c.) hepsinden
razı olsun, onlar da bu davetimize icabet ey-leyip birer mektup
nüshalarıyla kendi düşüncelerini bize bildirip
kitabı-mızın bu bölümünde yer almasına imkân
sağladılar.
İsimlerinin ve
yaşadığı yerlerin bizde mahfuz kaldığı bu
kardeşleri-mizin beyanlarını okuduğumuzda, içtenliği,
samimiyeti, muhabbeti, bağlılığı, ahde vefayı ve
ona yakın olmak isteklerini göreceksiniz.
Esasen bu
saygıdeğer kardeşlerimin gönüllerinden kalemlerine akan ve oradan
da satırlara dökülen bu mânâ ve ifadeler başlı başına
bir ki-tap olabilme özelliğine de sahipti. Ancak bizim
baştaki düşünce ve ni-yetimizde bu beyanların bir bölüm hâlinde
burada yer almasına yönelik olduğundan bu niyetimize bağlı
kalıp burada bir bölüm hâlinde “Ne dediler”
başlığı altında sizlere sunmaya karar verdik.
İşte
farklı yönlerden, gözlerden Terzi Baba’ya doğru giden yol ve
yolcular...
“Nefes-i Rahmân”dan harflere hecelere
kelimelere bürünerek ge-len ifade ve yazılar.
* * *
Tekirdağın
yakınındaki büyük bir ilçesinde ikâmet eden İ.. H.. Y..
ismindeki bir arkadaşımız bir gün işi dolayısıyla
geldiği Tekirdağ’da işini bitirince eskiden beri hasbihal
olduğu yakın bir arkadaşının yanına uğ-rar.
O da kendisine, “Gel bugün seni bir Allah dostu ile
tanıştıra-yım,” der ve birlikte bir binanın
zemin katından içeriye doğru girerler.
Bundan
sonrasını ise, şöyle anlatıyor:
[Zemin kattaki
terzihaneye girdiğimizde elindeki işiyle meşgul olan bir zât
bizi karşıladı ve buyur etti. Çok oturmayacak 5-10 dakika
içinde ayrılacaktık. Ben de çalıştığım
işyerine dönecektim. Bu yüzden hemen kalkarız düşüncesiyle
ikram dahi almamıştık. Ancak bana yönelen ba-kışlar ve
sözler, sorularıma verilen cevaplar adeta beni esir etti. O güne kadar
hissetmediğim duygu ve düşünceler beynimi ve gönlümü sarsma-ya ve
çalkalamaya başlamıştı. Zamanı mekânı, hatta kendimi
unut-muştum.
O konuştukça
tesirli sözleri bir ok gibi beynime ve yüreğime sapla-nıyor, saplandıkları
herbir hücreyi ihya ediyor, özgürlüğüne kavuştu-ruyordu.
Saatler ilerliyor
ancak bende ne oturacak, ne de kalkacak takat kal-mamıştı.
Sarsılmıştım. Korku sevinç karışımı bir
ürperti ile iç dünyam-daki oluşumları anlamaya
çalışıyordum. Aslında aradığım iklimi,
muh-taç olduğum mürşidi bulduğumu anlamıştım.
Ancak tam olarak
mutmain olmalıydım. Onu ne tam olarak anlaya-mayan
arkadaşıma, ne de güvendiğim tanıdıklarıma
soramazdım. Çün-kü bu bir gönül işiydi. O hâlde “gönlüme
sorayım,” dedim. Acaba bu güne kadar delik deşik,
darmadağın, yırtık dökük olan gönlümün ter-zisini
bulabilmiş miydim?
Bu düşüncelerle
onun yanından ayrıldım. Ancak bu ayrılma sadece fiziksel
idi. Zira o benimleydi, bendeydi. Hayır hayır bu ifadeyi şöyle
dü-zelteyim, ben O’nunlaydım, O’ndaydım.
Birkaç gün sonra bir
rû’ya gördüm. Hayatımda bu kadar net, bu ka-dar anlamlı bir
rû’ya görmemiştim. Hatta ona rû’ya demeye dahi dilim varmıyor.
Bu bir rûh âleminde oluşan gerçek hayattan bir kesitti adeta.
“Ormanda O (Terzi Baba) ve dostlarla bir kamp
yapıyoruz; veda za-manında ağaçlarla gönülden iletişim
kurup vedalaşıyoruz. En önde O, yol-da yürürken bütün tabiat
susuyor, rüzgar, ağaçlar, kuşlar hepsi susmuş, tam bir
sessizlik... O emin adımlarla bize yol gösteriyor.
Tekirdağa varıyoruz. Eski bir ahşap konak önünde duruyoruz. O bu
evde oturduğunu ve kendi-sine veli bir akrabasından miras
kaldığını söylüyor. Daha sonra yürümeye devam
ediyoruz. Büyük bir meydana ulaştığımızda meydanda
büyük bir kalabalık var. Kalabalık O’nu görünce yarılıp yol
veriyor. Biz de arkasın-dan takip ediyoruz. Arayı biraz açınca
kalabalık içinde kaybolmak korku-suyla telaşlanıp
hızlanıyoruz. Büyük taştan taraça veya sahne gibi bir yere
varınca, O yukarı çıkıp kalabalığa bir lider
edasıyla bakıyor ve bütün hay-kırışlar sesler
kesiliyor. Kalabalık O’nun konuşmasını bekliyor, biz de
O’nun kafilesinden imtiyazlı kişiler olarak sahnenin en önünde O’nu
dik-katle izliyoruz. Kalabalıkta oluşan fikrin onun
kurtarıcı veya beklenen bir lider olduğunu
hissediyoruz.”
Bu rû’yayı O’na
anlattığımda, “yoruma gerek yok herşey apa-çık,”
dedi.
O; benim efendim,
önderim, mürşidim, gönül sultanım, alın yazım, babam, Terzi
Babamdı. Hayatımdaki eksiklik O’nunla tamamlandı. O ge-lince
gönlümde fırtınalar dindi, bahar meltemleri esmeye başladı.
O elimden tutunca yerlerde başıboş gezinen rûhum helezonik
seferine ka-natlandı. O konuşunca beynim
dimağım hazinelerle doldu.
O geldi herşey
tamam oldu.
O gelince Kûr’ân bana
nüzûl oldu. Mi’râc yolu açıldı.
Peygamberin eli elime
dokundu, “gayn”, “ayn” oldu.”
“Buldum seni efendim yıkıldı
benlik bendim
Buldum seni efendim sende olmaktır emelim”
Nun’dan Kün emrini alan aciz garip Aşık
İ..
H.. Y..
diyerek Terzi Babamızı nasıl
tanıdığını, nasıl bulduğunu ve
kendisinde meydana gelen değişim ve inkilapları bu
satırlarda bizlerle paylaşarak dile getirmektedir.]
* * *
Mektubunu
arzettiğimiz İ.. H.. Y.. adlı
arkadaşımızın aynı ilçe mer-kezinde ikâmet eden A..
D.. adındaki yakın bir dostuna belirli bir müd-det sonra “Terzi
Baba”dan bahsedince A.. D.. isimli
arkadaşımızın içinde Terzi Babalı günler
bakın nasıl başlamış.
Mektubuna “Bismillahirrahmânirrahiym”
diyerek başlayan bu kardeşimiz duygu ve düşüncelerini şöyle
sıralıyor:
[Bir gün İ.. (İ.. H.. Y..), “gel
seni Tekirdağa götüreyim, bir Allah dostuyla
tanıştırayım,” dediğinde, ben de, “hay
hay elbette,” diyerek, şu anda tarihini
hatırlayamadığım bir çarşamba akşamı
ziya-rete gittiğimizde, sohbet vardı.
“Serbest konuşma yapabileceğimizi, sorularımız varsa
sora-bileceğimizi,” söylediler.
19
mucizesi, helezonik bir şekilde Mi’rac ve yükseliş dikkatimi
çek-mişti. Sorularımın bir kısmını ileri
tarihlere bırakmıştım. “Yükselişin seyr’de
helezonik olduğunu,” söylediler.
Her
hafta olabildiğince sohbetlere gidiyordum. Bende birşeyler
de-ğiştiğini anladım. Askıda kalan imân ve inançla
ilgili hayatımızda
kar-şılaştığımız çok şeylerin anlayıştan
ve Allah’ın kendisini daha iyi bilme-mizin ilâhi sistemi iyi
bilmemizden geçtiğini, her şeyin bir bütün parça-lanamaz ayrı
ayrı oluşumlar değil tecelliler olduğunu anladıkça
zamanla her şey yerli yerine oturdu.
Bu
arada 19 mucizesinin, şeytan âyetlerinin kitabının
yazarının matematiksel bir ifadesinden tamamen farklı, Allah’ın
âyetlerinin 19 mucizesi olduğunu idrak etmiş oldum.
Terzi
Babamı nasıl vasfedeyim, O’nu nasıl anlatayım.
Eğer hakkıyla anlatmak istersek zannederim O’nu ne kelimelerle, ne de
ifadelerle mümkün olmaz kanaatindeyim. Allah ahlâkıyla
ahlâklanmış, Kûr’ân ah-lâkıyla ahlâklanmış olan,
bizlere de bunlardan vermeye çalışan, sonsuz hoşgörü sahibi,
sabır sahibi, Ârif bir zât. Allah beni tanıştıranlardan,
karşılaştıranlardan, Terzi Babamdan ve O’nun sevdiklerinden
razı olsun. Terzi Babamın himmetiyle Allahım bizim
ilmimizi ve anlayışlarımızı art-tır.”
“Bize
bizden daha yakın
Ona biraz da hoşça bakın
İnsân olarak yalnız düşünme sakın
O’na verdiği Can’dır Hakkın
Aynasıdır o da Hakkın”
diyerek duygu ve düşüncelerini bu
şiiriyle de noktalıyor.]
* * *
Yaşadığım
beldede ikâmet eden yıllardır birlikte kader birliği içeri-sinde
olduğum C..B.. adlı fırıncı bir
arkadaşım ise, “Terzi Baba”yı şöy-le tasvir ediyor:
[Hayatım boyunca
ne sorusunu sorabildiğim, ne de cevabını bula-bildiğim
İslâm ahlâkını hiçbir sözcüğe yer verilmeden Terzi Baba’da
gör-düğümü kalbimin tüm samimiyeti ile ifade etmek isterim. O’nun
İslâm ahlâkı sözde değil yaşantısı ile
ispatı... Gördüğüm bu öz sözde değil ya-şantısı
ile ispatlı... Gördüğüm bu öz diğer insânlarda sadece
sözden ibaret kalmaktadır.”
Ahlâk Terzi Babamda
öylesine gerçeğe uygun bir modeldir, ki O’nun ahlâkına
baktığımda 1400 sene öncesini, bir zaman tüneline
girmişçe-sine Yüce Peygamberimizin ve onun ashabı ile olan
münasebetlerinin tamamını tıpatıp aynen görmekteyim. Bu
muhteşem uyum sadece dini hayat ile ilgili değil, sosyal bütün
ilişkilerde aynen Terzi Babam tarafın-dan uygulanmaktadır.
Böylesine hassas bir
ayrım yapılabilmesi acziyetin dışında Cenâb-ı
Hakk’ın sözlere sığmaz yüceliğinin eşliğinde olsa
gerek... Günümüzde yaşanan sosyal kaosun sebebi bu ahlâktan nasibsizlik olduğunu
düşü-nüyorum.”
Bir de şunu
belirtmek isterim, ki Terzi Baba’yı tanıdığım günden
beri ona “Terzi Baba” diye hitab etmekteyim. Son zamanlarda
içimden şiddetli bir istek ile “Efendim” diye hitab etmek
istiyorum. Çünkü “Efendim” sözü benim içimdeki samimiyyeti ve
bağlılığı daha iyi ak-tardığını
düşünüyorum.
Ona “Efendim” demeyi
hayal ederken bile ben de oluşan o muhte-şem hafifliği,
varlığımın eriyip kayboluşunu sizlere aktarmam mümkün
değil...
“Efendim” sözü birkaç harfin
oluşturduğu bir kelime değil, yaşamın gayesi,
hayatın özü, hayali varlığın paramparça oluşunun bir
ifadesi-dir... Ya Rabbi bu ne güzel bir isimdir ve Terzi Babama da ne güzel
yakışıyor.
O zaten hep “Efendi”
(Batın-i SEYYİD) imiş, O hep “Sultan” imiş...
Ben ise, bunu yeni anlamışım, vay halime...
Son söz olarak yemin
ederim ki, güneş onun için doğuyor. Onu üzen canların vay
hâline!… diyerek uyarıcı bir ifadeyle sözlerini noktalıyor
arkadaşımız. ]
* * *
Efendi Babama gönül
veren kardeşlerimizin bir kısmı da Ege bölge-sindedir. Bu
bölgede kendilerinin çok sevilmesinin çeşitli hikmetleri var-dır.
Bunlardan birisi de Uşşâki şeyhlerinden Seyyid Mûsâ Kazım
efen-dinin de yıllar önce vefat etmeden bir ziyaretlerinde Hazretimize, “Bi-zim
kolumuzu da devam ettir,” diyerek yol vermesidir.
Bu bölgedeki
kardeşlerimizin ona çok muhabbet duymalarının tabii ki başka
hikmetleri de vardır. Ancak yeri olmadığı için burada
değinmi-yoruz. İşte bu bölgemizden T.. Ç.. adlı
kardeşimiz, “Elhamdülillâh” diye başladığı
mektubunu şöyle sürdürüyor:
[Dünyaya müslüman olarak geldim şu
dünyaya. Uşşâki yoluna An-nem, Babam ailece bağlı
olmamıza rağmen çok fazla meclis ve sohbet-lerde
bulunamadım. Eşimin belirli bir süre bu toplantılarda
bulunması beni çok etkiledi. Ailemin çok yakın
arkadaşının evinde NECDET ARDIÇ hocamı
tanıdım. İlk sohbetinde beni o kadar etkiledi, ki fikre ve
gönüle hitaben ve herşeyi bütün hakikatleri açık açık
anlattığı için içimde var olan ALLAH aşkı ve
potansiyeli birden uyandı ve neşvü neva buldu.
Bugüne kadar dinlediğim sohbetlerinde NECDET HOCAM’DAN zuhur eden Allah
aşkı ile kendimi seyri sülûk denilen doğru yolun
başlangıcın-da buldum. Sebatla yürümeye devam ediyorum,
Allah (c.c.) muvaffak etsin, duasıyla da
bitiriyor. İz.. T.. Ç..
]
* * *
İz...den M.. Ö.. de
mektubunda şunları söylüyor:
[Necdet Hocamla
tanışmam mânevi annem S.. K.. vasıtasıyla ol-muştu.
Mânevi annem kitaplarını okumuş tanışmış ve
bize de tavsiye etmişti. Kendilerinin şehrimize geldikleri birgün
birkaç arkadaş guru-buyla F.. Ablamın evinde ilk
tanışmamız oldu. O esnada şartlanmalar içinde de
olduğumdan dinlemeden ve anlamadan yargısız infaz
kararını verip idam ettim. Bir müddet bu konu hiç
konuşulmadı. Ama bendeki boşluk da hiç bitmiyordu. Necdet
Hocamın kitaplarını okumaya baş-ladım. Yine onun
tavsiyesi ile “Fusûs” ve “İnsân-ı Kâmil”i
okumaya başladım. Fakat çok şeyi anlamıyordum. Kendilerine
telefon açıyor so-rular soruyordum. Karşımda sabırlı,
olgun ve beni anlayışla karşılayan bir insân sesi
geliyordu. Bendeki açılımlar artmaya başladıkça
insâna, eşyaya, olaylara, kaza ve kadere bakışım sürekli
değişti. Tabiidir ki, Tarîkât-ı Âliyyeyi Uşşâkiyeye de
bakışım değişti. Ne denli bir hâl içinde
olduğumu anlamaya başladım. İçimden acı şekilde “EYVAH”
sesleri yükselmeye başladı. Necdet Hocamı ne denli
yanlış tanıdığımı daha iyi
anladım. Hiç yorulmadan, bıkmadan, usanmadan, gerek maddi
gerekse mânevi olarak insânlara ufuk açmak isteyen bir mübarek zât...
Bana mürşit kılan Cenâb-ı Hakka hamd ederim. S. Anneciğim
teşekkür ede-rim. Teşekkür ederim Necdet
Babacığım.
M.. Ö.. İz.. ]
* * *
Yine İz.. den
S.. E.. adlı hanım kardeşimiz Terzi Babamı
tanıdığı gü-nü kurtuluş günü ilan edip “Uyandığım
gün” diyerek şunları anlatı-yor:
[Ben 1972 yılında doğdum.
O doğduğum gün ama bir gün var, ki bir zâtla, mürşitle
tanıştım. İşte o gün mânen benim
uyandığım gün ol-du. O kadar çok etkilenmiştim, ki o
güne kadar hiçbir toplumda mânevi boşluğumun o zâtın yüksek ilmi
ve derin sohbeti sayesinde bir anda dolduğunu hissettim. Beşer
aklımla anladım, ki aradığım sultan o,
ara-dığım cemaat de orası... Akşam sohbetine eşimi
de götürdüm. O da benim gibi çok etkilenmişti. Diğer
günkü sohbetine saatler geçmek bil-miyordu. Hiçbir şeyi bu kadar çok
beklememiştim. Aynı zamanda içimi büyük bir korku
sarmıştı. Buldum ancak kaybetmek istemiyordum. Gerçi o mânen
devamlı bizlerleydi. Çünkü hiçbir şey beni bu kadar de-rinden
etkilememişti. Bundan sonra o benim en büyük mânevi desteğim “Babam”
hocamdı. Tabii o büyük zât da beni evlâtlığa kabul ederse
o zaman şu nefsinin elinde bugüne kadar oyuncak olmuş gönlümün
ço-cuklar gibi sevinmiş olduğunu bilmesini isterim. Çünkü
ben onunla hiç olan kimliğimi, boşa geçmiş günlerimi, yazık
olan gençliğimi tanıdım. O gün ben mânen kapalı olan
gözlerimi açtım, uyandım. Allah ondan razı olsun. O’nun ilminden
bizleri mahrum etmesin. Seni seviyoruz Necdet Baba diyerek sözlerini
bitiriyor, ardından da yaşadığı bu güzel hâlet-i
rûhiyesini şu şiiriyle noktalıyordu.
S E N İ B E K L İ Y O R U Z N E C D E
T B A B A
Velilerin Allahı
Gecenin gündüzü
Ayın güneşi
Baharın yazı
Beklediği gibi bekliyoruz Necdet Baba
İlmin sonsuz
Şevkatin büyük
Sohbetin
derin
Aç
gönlümüzü doyurman için
Bekliyoruz seni Necdet Baba
Bizi
senden mahrum etmesin Allah
Sohbetinle Cem etsin bizleri Allah
Sonra dağılırız darmadağan
Eğer bizlerin gönlüne gelmezsen Necdet Baba
Gönlümdeki boşluk seninle doldu
Mânevi huzursuzluk seninle son buldu
Bakar kör oldu gözüm seninle gördü
Ne olur bizleri bırakma Necdet Baba
Azgın Nefsimi sohbetinde gördüm
Hiç olan kimliğimi yanında bildim
Bilgisizliğimi ilminde öğrendim
Ne olur ilminden bizleri mahrum etme Necdet Baba
Seni bekliyoruz Necdet
Baba
S.. E.. İz.. ]
* * *
Aynı bölgede
ikâmet eden bir başka E.. K.. isimli hanım kardeşimiz
ise, “Esselâmü Aleyküm ve rahmetullah” diyerek
başladığı ve duy-gularını kaleme dökmekten aciz
kaldığını ifade ederek yazısını şöyle
sürdürüyor:
[Acizane 8 yıllık ilim
öğrenimimde, ki bu azdır hep okumaya öğren-meye
çalıştım, inşâllah son nefesime kadar Allahın
hidâyetiyle sizin himmetinizle devam ederim. İlk defa yazmayı sizin
sayenizde öğrendim. Çünkü hayâl dünyası çok geniş evham
değil de ilhami ve ilâhi düşün-celer insânın ufkunu açıyor.
Bunu da sizin vesilenizle öğrendim. Kûr’ân-ı Keriym’de Allah
(c.c.) “vesileyi talep edin,” buyuruyor.
Bu
emirle vesileyi talep ettik. Allah sizden razı olsun. Murad ettiğiniz
yere ulaştırsın.”
Benim
sizinle ilk tanışmam 1998 yılında “Mübarek Geceler”
isimli kitabınızla oldu. O güne kadar aklıma gelmeyen
şeyler sanki canlı ola-rak karşımdaydı. Gözümün
önüne serilmişti. Gönül âlemimde kitabın yazarına
karşı bir ilgi ve muhabbet başladı. Sonra
aradan 2 yıl gibi bir zaman geçtiğinde siz İz.. e
gelmiştiniz. S.. Annemle sohbetinize geldik. Çok
heyecanlandım. Kalbim sanki yerinden fırlayacaktı. O
gün Yûsuf sûresi işleniyordu. Sizin o rahat ve geniş hâliniz bana çok
ibret vericiydi. Şimdiye kadar çok olmasa da şeyh ve hoca
görmüştüm. Ama siz başkaydınız. Şu kelimeleri yazarken
bile o heyecanı yaşıyorum.
Sohbetten
sonra o muhabbet ağacı tekrar yeşermeye başladı.
O gün anladım, ki “bir saat İnsân-ı Kâmil’in sohbetinde bulunmak
60 yıllık nafile ibadete bedel.”
Bu
sözü hep duyardım ama o gün yaşadım. Her dökülen söz ok
gibi hedefe ulaşıyordu. O gün olsa olsa bu mübarek kişi
şeyhim olur dedim. Ama nasıl acaba kabul eder miydi.
Cenâb-ı Hak bana benden yakın bu dileğimi kabul etti. Mânevi
evlâdınız (müridiniz) oldum elhamdülillâh. Allah mürid isminin
tecellisine mazhar kılsın. Allah sizden razı olsun uf-kumu
o kadar açtınız, ki şu dünyanın debdebeli ve karışık
hâli sizden aldığımız bilgiler olmasa nasıl çekilir
bilemem. Her yerde bir ismin te-cellisi var ama bunu görene körene!”
E..K.. yazısının
son bölümünde ise;
Nüket Annemize
yaptığı fedakârlıktan dolayı teşekkür
ediyorum. Bi-zim için evdeki rahatını bozuyor buralara kadar
geliyor. Ne yapsak hak-kını ödeyemeyiz. Telefon
açışlarımda, “efendim kızım” deyişiniz gönlü-mü
ısıtıyor. Sizler buralara gelince şehrimizin
havası bile değişiyor. Sizi sık sık görmek
istiyoruz.
B A Y R A M
Necdet’ten
bir nefes
Eymene davet etti
Cem ettim azalarımı
Davete icabet ettim
Etturu sinada buluştuk
Terki dünya etmiştik
Aşk-ı Allah olmadan
Rah-ı aşk olmazmış
Dilekler hep tamammış
Iyd (bayram) şimdi bize bayrammış
Çarkı dünya döndükçe
E.. K.. 05/03/2002
adlı
şiiriyle yazısını noktalıyor. ]
* * *
Daha küçük
yaşlardan (14) itibaren değişik isimlerdeki cemeat ve
gurupların içlerine giren, değişik şeyh ve hocalarla
görüşüp de herhangi birisine gönül vermeyen, dahil olmayan İz.. li
S.. M.. adlı kardeşimiz ise “Terzi Babam”la olan
tanışmasını şöyle dile getiriyor:
[2000 yılında Tekirdağdan
şehrimize bir akrabamızın evine bir hoca efendinin
geldiğini ve terzilikle uğraştığını duydum
ve sohbetine gittim. Öyle şeyler söylüyordu, ki affınıza
sığınarak koyunun kaval dinlediği gibi dinliyordum.
Şimdiye kadar hiçbir kimseden, hiçbir hoca ve hacıdan
duymadığım şeylerden bahsediyordu. O gece eve
döndüğümüzde hanı-mımla sohbeti tartıştık.
Hanımım daha önce Zekiye annesinden öğren-diklerinin
ışığında beni aydınlattı. Hoca efendinin
daha sonraki sohbet-lerine devam etmeye başladım. Her geçen gün
beynimde ve gönlüm-deki değişiklikleri hayretle izledim. Bir
sohbet sonrası kendilerini Tekir-dağa uğurlarken kendi
yazmış olduğu kitaplarından bize bıraktı.
Kendisi gittikten sonra kitaplarını okumaya ve kasetlerini dinlemeye
başladım. Her geçen gün yeni birşeyler öğreniyor ve
hayretler içerisinde kalıyor-dum.
“Salât” kitabını
belki 20 sefer okudum. Her okuyuşumda yeni birşeyler
öğreniyordum. Böyle birşey olamazdı. Bir kitap bir
veya iki sefer okunursa anlaşılır... ama hocamın kitapları
öyle değil... okudukça açılıyor yeni yeni bilgiler
geliyordu. Dikkat ettiyseniz son cümlemde “HOCAM” dedim. Çünkü o muhterem
zât artık benim de Hocamdı. Şeh-rimize 2. gelişinde
kendisine tabi olup Allahın ipine sıkıca
sarıldım. Ho-camın sayesinde kendimi tanımaya ve bu
dünyaya geliş nedenlerimi da-ha iyi anlamaya başladım. 2
senedir tanımakla şereflendiğim Hocam da benim gözümde
değişmeye başladı. Şöyleki tarîkat şeyhi
olarak bana anlatılan muhterem Hocamın tarîkat şeyhi
olmadığını keşfettim. Daha çok yükseklerde
yücelerde olduğu kesin. Yalnız bunu ben ham hâlimle tam
tesbitten acizim. Allahu âlem Ârif bir Muhterem.
Cenâb-ı Haktan
Hocama sağlık ve sıhhat diliyorum. Daha uzun yıl-lar
kendisinden feyizlenmeye ihtiyacımız var.
18/02/2002
S.. M.. ]
* * *
Yukarıdaki
ifadeleri beyan eden S..M.. in muhterem eşi Ü..M.. ise duygu
ve düşüncelerini şöyle sıralıyor:
[Muhterem Hocam,
Size ve Nüket
hanıma saygılarımı ve sevgilerimi sunarım. Bu
sene Umre ziyaretine giderken F. Hanım kardeşimle size bir
zuhuratımı göndermiştim. Siz de lûtfedip o mübarek beldelerden
zuhuratımın yo-rumunu sizden bir hafta önce dönen F. Hanımla
göndermiştiniz. Gön-lünüzden kalbinize dökülen o sözler beni o kadar
duygulandırmıştı, ki içimden gelen o
duygularımı ben de kağıda döküp sizlere
şükranlarımı arzetmek istemiştim. Çünkü bir dervişin
alabileceği en güzel müjdeler-dendi. O mektupta ilk defa Hacı Annemle
(*) olan birlikteliğim ve yüce Allah’ın bir lûtfu olan siz
muhterem gönül dostlarıyla olan karşılaş-mamdan kesitler
sunmuş, duygu düşünce idrak akıl ve gönlümdeki
değişmelerin bir özetini yazmış.
Sonra da, Hocam
bunları niçin yazdığımı bilmiyorum, içimden
şid-detli bir yazma isteği geldi diye de sorulmadan yazdığım
beyanlar için mazeret beyan etmiştim. Şimdi anlıyorum niçin
onların yazdırıldığını, meğer siz
değerli Hocamızın isteği imiş.
Muhterem Hocam ve
sevgili Nüket Hanım, inanın o yazdıklarım çok doğal ve
içtendi. Engin hoşgörünüze sığınarak
zuhuratlarımın ve beyan-larımın sadece sizlerde
kalmasını ve kitaba geçmemesini rica edebilir miyim? (**)
Allahı bilme
tanıma yolunda bizlere verdiğiniz emekleriniz
karşısında hissettiklerimizi tam olarak aktarmak mümkün
değil efendim. Çünkü içimizdekiler yazdıklarımızdan çok
daha engin, çok daha büyük... Saygılarımla.
Ü... M... 24/02/2002
* * *
İz.. den H.. Ö.. adlı bir başka
hanım kardeşimiz ise, “Kıymetli Mürşidim Terzi Baba”
diye başladığı beyanını şöyle sürdürüyor:
[17 sene evvel bir efendiden ders aldım.
Zikirlerimi hiç bırakmadım. Fakat şimdiki mürşidimin
ismini duydum, ona karşı içimde bir sevgi ve güven oluştu.
Aradım ama bulamadım.
(*) Hacı Anne olarak
anılan kişi Ü... M.. hanımın daha önceki mürşidesi
şu anda ise, rahmetli
(**) Ü... M.. Hanımın
kitaba geçmemesi istediği yazılı beyanları kitaba
yazılmadı, sadece Terzi Babamda mahfuzdur.
Oğlum
İsveçten geliyordu. Gel B... da görüşelim dedi. Ben de B...ya
kardeşimin evine geldim. Orada üstadımla
karşılaştım. Tanıyınca Onu ve
hanımını çok sevdim. Yakınlık duydum, onlar da bana
yakınlık gös-terdiler.
Şimdi
üstadımın verdiği dersleri aldım. Hamdolsun
Allah’ıma Necdet Beyi ve Hanımını
tanıdığım için çok mutlu oldum. Ölene kadar
ibadet-lerimi devam ettirmeyi istiyorum.. Allahım sayesinde inşallah.
H.. Ö.. ]
******
Bir üniversitede fizik
doçenti olarak görev yapan O.. S.. Ş.. ise, “Sevgili Hocam”
diye başladığı yazısında şunları
söylüyor:
[Kendi adıma sizinle
tanışmaktan çok mutluyum. İlk gördüğüm an-lardan itibaren
tanımlayamayacağım büyük bir muhabbet ve yakınlık
hissettim. Sohbetlerinizi şimdiden özledim. Size daha önceden
bahset-tiğim gibi, “Evrenin tesbit edilen haritasının yer
aldığı dergiyi gönderiyo-rum. Dergi bu aydan itibaren Türkçe olarak
da yayımlanmaya başla-yacak. Çok değerli çalışmalar ve
insânı derinden etkileyen fotograflar yayınlıyorlar. Evrenin
haritasına baktığımda hissettiğim yalnızlık
ve kü-çüklüğü kelimelerle anlatmak mümkün değil...
Sanki
devekuşu gibi başım kumun içinde bu kadarcık bilgi
ile bir-şeyleri açıklamaya çalışıyorum, ne kadar
acı olduğunu insân görebiliyor. Bir kere daha bilerek, isteyerek ve
inanarak tüm kalbimle ve elimden geldiğince Allahın ahlâkı ile
ahlâklanmak ilmiyle ve nûruyla aydınlan-mak istiyorum. Burada da
bahsettiğiniz gibi ölmeden önce ölmeye hazır olduğumu belirtmek
istiyorum. Üstelik tüm cahilliğimle tüm bilgisizli-ğimle
yalnızca içimden gelen kuvvetli bir istekle en derin sevgi
saygı-larımla sizi selâmlıyorum. Ellerinizden öpüyorum. 02/Mayıs/2001
]
* * *
B... dan E.. E..
adlı hanım kardeşimiz ise, “Terzi Babam” ile
düşüncelerini yazdığı şu şiiriyle dile
getiriyor:
H A C I B A B A M A
Sen
senden geçmişen
Sen kendini bulmuşan
Kevser şarabını içmişen
Yürü sultanım yürü
Bu
dünya yoktur sana
Gökyüzündeki âlem gıpta ediyor sana
Ver bu dünyada bizlere himmetini
Sensin bu âlemin gülü
Güllerin de bülbülü
Kimse bilmez seni
Yaşayan
anlar seni
Hakla hak
olmuşsun
Kırklarla
beraber olmuşsun
Bırak gizleme
kendini
Ver elini uçur bizleri
Yarın âlemde topla bizleri
Gönüllerde taht
kuran
Ölü kalpleri dirilten
Rûha şifa
veren
Dünyayı
kuşatan hazinesin sen
Açıldı kapılar
Saçıldı inciler
Nasibini alanlar
Seninle beraber olacaklar
Sizi candan
seven mânevi dostunuz E.. E.. ]
* * *
B.. dan bir başka
hanım kardeşimiz G..E.. ise, “Saygıdeğer Terzi
Baba” diyerek şöyle devam ediyor:
[Yıllardır ibadetlerimi yapmaya
çalışıyorum. Allah kabul etsin.”
Tanımış
olduğum her üstadlardan Allah razı olsun. Senelerdir zikirle-rimizi
çektik. Eski üstadın bizleri bırakıp gitmesi bizleri bir
çıkmaza sok-tu. Arayış içerisine girdim...
Bir gece rû’yamda
tevhid oluyordu. Benim başıma eflâtun yemeni örttüler, “senin
rengin eflâtun,” dediler. Yanımda kızkardeşim
vardı. “Abla sen aşıklar yoluna devam edeceksin,”
dedi.
Ertesi gün
kardeşime gittim, rû’yamı anlattım. O da bana Necdet Beyin, “Mübarek
Geceler ve Günler” adlı kitabı gelmiş onu verdi.
Kitabı okuduktan
sonra tekrar bir rû’ya gördüm.
“Bir su kanalında yıkanıyordum. Oradan
çıktım büyük bir havuza gir-dim. Orada da yıkandım.
Dinlenirken rû’yada, rû’ya gördüm. Bana “Nec-det Beye
bağlanmamı,” söylediler. Öyle dururken çok sevdiğim bir
kişi geldi ona sarıldım. “Bana Allah bu kapıları
açtı,” dedim. O bana kızdı, “araya kimi soktun,”
dedi, iterek gitti. Kızkardeşim içeri girdi, koluma girip
dışarı çıkarttı. Kapıda Nüket Hanım
karşıladı. Bir minibüs bekliyor-du. Beni alıp eve
götürdü.”
Rû’yamı
kardeşime anlatınca o da beni telefonda sizinle görüştürdü.
Zikirlerimi değiştirdi.
Daha sonra sizinle ve
eşinizle görüştüm. Her ikisini de tanımaktan mutluluk duydum.
Hayatlarınızda bütün amaçlarınıza ulaşmanızı
sağlıklı mutlu bir ömür geçirmenizi Yüce Allah’tan
dilerim. Bütün güzellikler si-zinle olsun, Allah başımızdan
sizleri eksik etmesin. G.. E.. ]
* * *
Terzi
Babamın muhip ve müntesipleri arasında değişik yaştan
deği-şik meslek gurubuna mensup olanların yanında
hanım kardeşlerimizin de varlığı ve çok
oluşu önemli bir yer tutar.
İşte bu
hanım kardeşlerimizden bir başkası ise B.. dan Z..
Hanımdır.
“Sevgili Terzi Baba” diye
başladığı beyanlarına bakın nasıl devam
ediyor:
[Çocukluktan beri
yukarılarda bildiğim Allah’ı hep merak etmişimdir.
O’nu tanımak ve tanıdığım Allah’a ibadet etmek
istemişimdir. Pekçok efendiyle tanıştım, her birerlerinden
birşeyler öğrenmeye çalıştım. Kul-luk
vazifelerimi yapmaya çalıştım. Ama hep birşeyler
eksikti. Yaşan-tımla gönlüm bir olmalıydı. Kendimi
bir çıkmazın içerisinde hissediyor, içlerinde bulunduğum
cemeatlardaki hâl ve davranışlar beni umutsuz-luğa itiyordu.
Allahıma hep yalvardım bana yardım edecek bir gönül dostu
istedim. Üzerimdeki bütün olumsuzlukları bana bildirmeliydi ki, o
hâllerden kurtulmalıydım.
Bir gece mânâ
âleminde, “eski bulunduğum dergâhta, o
zamana kadar ismini duymadığım pir ve talebelerini sohbet
hâlinde gördüm. Bana ismi-nin Hasan Hüsameddin Uşşâki
hazretleri olduğunu söylediler. Ve ondan bana yardım etmesini
istedim. Hiç konuşmadan aşağıya ibadethaneye gitti. Ben de
yanındakilerden bana yardım etmelerini istedim. Başında
beyaz tak-kesi, yeşil yeleği, sakallı gençten birisi bana döndü.
İbadethaneye indiğim-de Hasan Hüsameddin Uşşâki Hazretlerinin
benim için Allaha çok ibadet ettiğini gördüm.”
Bu şekilde
uyandım. Bir zaman sonra rû’yamda genci başında beyaz takkesi,
yeşil yeleği ile tanıdım. Ondan Uşşâki
dersleri aldım. Aynı in-sân bana sizin
kitaplarınızı verdi. “Mübarek Günler ve Geceler” ile
“Namaz” adlı kitabınızdı. Artık
sizi tanımam şart olmuştu. Telefonla
ulaştım. Daha sonra da cemâlinizi görüp size bağlanmak
kısmet oldu. Tüm sorularım cevap buldu. Kendimi sağlam bir
kaleye dayanmış huzur ve sükûnete kavuşmuş buldum. Bana hakikatimi
bildirdiniz. Rabbimi tanıttınız. Göklerde
aradığım Allahım bana ne kadar yakınmış
meğer. Onu görmemek mümkün değilmiş. Allah sizlerden
razı olsun. İçi dışı bir gönlü güzel eli cömert Nüket Ablam ile
sizin ellerinizden öpüyorum. Allah sizleri dünyada da ahirette de
bizlerden ayırmasın. Amin.
B.. dan
kızınız Z.. Hanım kardeşimiz son olarak da mânâ
âleminde yaşadıklarını şiirimsi olarak şöyle
anlatıyor.
Bir
kadın sapanla taş attı karşıya
Böylece başladı kıyamet mânâda
Herkesi aldı büyük bir panik
Kimi gurupla başlarına kadar
gömülmüşler buzlara
Kimi guruplar diri diri toprağa
Ben gezinirken sonum ne olcak diye
Pirim çıktı bembeyaz bir taksiyle
Beraber uzun bir
yol aştık
Şimdi dedi
sıkı tutun yol bitti uçacağız havaya
Sonra derin bir nefes al dalacağız okyanusa
İyi kullan nefesini yerden dönüş var buraya geri
Çıkardık
üzerimdem lekeliği
Pirim verdi siyah ipekten gömleği
Leke tutmaz bu dedi artık asla
Nuhun gemisine binip çıktık buradan yola
Hem temizlik yaptık hem rehberlik
Peşindeler dediler aman iyi dayan ha
Anka kuşuyla uçurdu Allah (c.c.) Tur dağına
Çıkmaz dediler artık burdan asla
Bize birşey olmadı
Döndük oradan da elhamdülillâh
Oturttular
masaya önümde bir sürü dosya
Eşim dedi gel peşindeler buradada
Korku yoktur dedim hepsi gelsin
İşte herşey meydanda
Her bir dosyaya attım
Hem mühür hem imza
Gencecik yaşımda Pirim verdi
Alsana diploma ]
Kıymetli gönül
dostlarım,
Mektupların,
yazıların mahiyetinden de çok açık olarak
anlaşıldığı gi-bi Terzi Babam ile tanışan ve
kendilerinde derin izler bırakan bu görüş-me, tanışma,
muhabbet ve bağlılığın görülen zuhuratlar yoluyla da
bâ-tın âleminden tasdik edildiğini de açık olarak görüyoruz.
Terzi Babama bu güne
kadar ulaşanlar çeşitli vesilelerle onu tanıma imkânına
erişmişlerdir. Genelde bir dost tavsiyesi, arkadaş
vasıtasıyla ya da sohbet meclislerinde bulunma ile
kitaplarını okuyup da ona ulaş-ma gibi imkânların lûtfundan
istifade edilmiştir.
Ancak onun
hayatının büyük bir bölümü de kumaşlar arasında iğne,
iplik, makas ile geçmiştir. Belki de binlerce kişi bu yolla
O’na müracaat edip elbiseler diktirmiştir. Ancak kendini öyle
perdelemiştir, ki bu yolla vechini açmayı dilememiştir,
bazı müstesnalar hariç...
İşte o
müstesna durumlardan birinde kendisine elindeki kumaş ile
ulaşmayı başarıp beşer elbiselerini diktirmenin
yanında, Hakk elbiseleri-ni de taleb edip onları da giyebilme
gayretlerini gösterebilen bir yakın dostumuz ve eşinin
beyanları:
İ.. dan T.. Ü..
beyin elindeki kumaştan Terzi Babaya olan yolculuğu:
[1996 senesinde
Türkiyede, tarîkatlar ve şeyhlerle ilgili gerek görsel basında
gerekse yazılı basında çıkan haberler dini İslâm olan
bir fert için cidden üzüntü ve ızdırap kaynağı idi.
İslâm bir anne babadan dün-yaya gelmiş İslâmın
güzelliklerini, huzurunu yetiştiğim aile ortamında
yaşamış bir insân olarak sonunda İslâmiyet bu olamaz diye
düşünüyor ve bu durum beni bu konuda araştırmaya yöneltiyordu.
Her sabah
namazından sonraki dualarımda, “Allahım! Beni ilmini
doğru bilen kişiyle karşılaştır,” diyerek
tam altı ay süren niyazlarda bulundum.
O sıralar
elbiselerimin kumaşını temin ettiğim firmaya gidip kendime
kumaş almıştım. Satıcı arkadaş
beğendiğim bu kumaştan artan ikibuçuk metre kumaşı da
eşime almam konusunda ısrar ediyordu. Eşimin kumaşı
beğenmeyeceği (endişesi) ni ifade ederek reddettimse de,
satıcı bir metresi için para almayacağını söyleyerek
ısrarına devam ediyordu. Sonunda eşimin beğenmemesi hâlinde
iade etmek koşuluyla kumaşı satın alıp eve geldim.
Eve gelen kumaş
hem beğenildi, hem de bu hareket benim tarafım-dan
yapıldığı sanılarak eşimin bana güzel sözlerine
vesile oldu.
İş
şimdi kumaşı dikecek terziyi aramaya kalmıştı.
Komşuların ve akrabamız hanımların tavsiyeleri
neticesi İstanbul’daki terziler birer birer eşim tarafından
teklif olarak akşamları bana sunuluyor, ben de her teklife bahane
bularak terzileri ret ediyordum.
Hafta sonları
Tekirdağ’da baba ve annemizi ziyarete geldiğimiz bir Cumartesi
günü İstanbuldan hareket etmeden evvel eşime,
“Kumaşını yanına al, Tekirdağ’da senin dikiş
sorununu çözeriz. Terzi Cevdet’e so-rar, tavsiye edeceği bir kadın
terzisine götürürüz,” dedim.
Cevdet bey, “Çok iyi
bir kadın terzisi var fakat artık dikmiyor herhâl-de, isterseniz ben
sizi çırakla yollayayım,” dedi.
Yakın olan
dükkâna geldiğimiz zaman altmış yaşlarında gözlükleri
burnunun ucuna düşmüş elindeki bir elbise üzerinde
çalışırken, işlerken bulduğumuz zâta dikilecek bir
elbisemiz olduğunu söyleyip dikip dikme-yeceğini sorduk.
“Dikerim ama beş
ay sonraya verebilirim, yanımda yardım-cım yok, bu zamanda da
iyi zanaatkar bulmak zor,” dedi.
Biz şartları
kabul ettik. Model seçimi için ismi Necdet olan beyle eşim,
moda dergilerine bakarken, ben duvarda duran kütüphanedeki tasavvufla ilgili
kitaplara yönelip raftan aldığım herhangi bir kitabın her
hangi bir sayfasını okumaya başladım.
Nefis kademeleri ile
ilgili sayfayı okuduğumda bu nefis kademeleri-nin kitaplarda zor
bulunacağını ve herkes tarafından da bilinemeyece-ğini
yüksek sesle düşünürken;
- “Peki siz biliyor
musunuz?” diye bir sesle irkildim. Soru soranın Necdet Bey
olduğunu fark edince;
- “Biraz
araştırmıştım ama, kitaplarda da detaylı
bulamamış-tım,” diye cevaplandırdım.
Bu arada okuduğum
kitabın kapağını çevirip kitabın yazarının
dük-kânında bulunduğumuz Terzi Necdet Bey olduğunu hatta
kütüphanedeki seri hâlindeki kitapların hepsinin yazarının
kendisi olduğunu görünce, yaptığım
ukâlâlığın anlamsızlığına kapılıp
saçımın dibinden ter çıktığını hissettim ve
hemen özür dileyerek affına sığındım.
Kendisi rafları
dolduran tasavvuf kitaplarının yazarı idi. O anlık
cahil-liğimiz ve boşboğazlığımız bize
İslâmiyet konusunda yaptığım duaların neticesi olan
Allah’ın ilmini bilen zatı karşımıza
çıkarıyordu.
Bundan sonra
İslâmiyet ile ilgili soruları hoşgörüsüne
sığınarak eşim ve ben sormaya başladık.
Aldığımız yanıtlar hem yerine oturuyor, hem de bizim
çoktandır aradığımız mutmain olma duygusunu
yaşatıyordu. Ben ve eşim her hafta sonu İslâmiyetle
ve Kûr’ân-ı Keriym tefsirleri ile ilgili sorularımızı
tesbit ediyor, küçük teybimizi de yanımıza alarak dikiş bahanesi
ile her hafta kendisini ziyaret ediyorduk. Büyük bir sabır ve iç-tenlikle
bizleri dinliyor, her sorunun üzerinde çok geniş açıklamalar
ya-pıyordu. Dualarım kabul olmuştu. Ben ve eşim şimdi
doğru bilgilerle yüklüyüz. Allah Necdet Ardıç Beyden razı
olsun, başka ne diyebiliriz ki!
T..Ü.. 15/01/2003 ]
* * *
T.. Ü.. beyin muhterem
eşleri N.. Hanım ise, şu ifadelerle hâlet-i rûhiyesini
açıklıyor:
[Yıllarca sıradan bir Müslüman olarak İslâmiyeti bilinçsiz ve
gelenek-sel anlamda yaşadım. Yaş olarak olgun bir döneme
geldiğimde ise, içimdeki tanımlanması güç boşluğun bir
tanımı, varoluş sebebim, bu gibi soruların
cevaplarını aramaya başladım. Bu arayış beni
zaman za-man yanlış kaynaklara götürdü. En son ise, bana göre daha
mantıklı ve gerçekçi düşünebilen eşimin sürekli
uyarıları ile yanlış bir kapıdan dön-düğümde
tanıdım Terzi Baba’yı... Kısa bir sohbetin sonunda
İslâmiyeti yeterince bilmediğimi sadece duygularımla
yaşadığımı söyledim. İleriki günlerde
tanık olacağımız o muhteşem nezaketleri ve
hoşgörüleri ile bana kendilerine ait 4-5 kitap uzatarak fırsat
buldukça okuyabileceğimi söylediler.
Yanlarından
ayrılıp arabaya biner binmez elimdeki kitaplardan rast-gele bir sayfa
açtığımda gözüme çarpan ilk cümleyi yüksek sesle oku-dum. “İslâmiyet
tembellik dini değildir. Sadece duygularla yaşa-nılmaz,
araştırılmalı, öğrenilmeli,”
diyorlardı. Evet o an yıllarca aradığım
irfan yolunun doğru adresini bulduğumu büyük bir huzur ile farkettim.
Yüce Mevlâm beni de bu kervanla yola devam etmeği hak edenlerden eylesin.
Yazabilecek anlatabilecek çok fazla güzellikler ya-şadık. Ancak daha
fazla satır işgal etmemem gerektiğini biliyorum.
Sa-tırlarıma tanıdığımız ilk günden bu yana
vakitli vakitsiz, gerekli gereksiz her müracaatımızda bize evlerinin
ve yüreğinin kapılarını açan gönül dostumuz büyüğümüz
Nüket Hanıma minnet duygularımı ifade ederek son vermek
istiyorum. Hürmetlerimle...
N..Ü..
15/01/2003 ]
* * *
Terzi Babamın
mühiplerinden olan ve belirli bir dönemde Tekirdağ-daki yazlık evinde
komşuluk ettiği E.. lu F.. A.. bey de muhabbetlerini
şu şiirle dile getiriyor.
Bu kişi “Bazı
Hatıralar” bölümünde belirttiğimiz Erzurumlu Fikri Efendidir ve o
günlerde Terzi Babam’dan “EDEB” hakkında bir şiir iste-miştir.
Terzi Babam da onun bu
arzusunu “EDEB YA HÛ” ismindeki şiiri ile yerine getirmiştir.
Biz de o şiiri sizlerin de okuyabilmesi için buraya alı-yoruz.
YÜCE NÛSRET BABANIN
VARİSİ
UŞŞÂKİ
VARİSİ
NECDET USTADAN İLHAM
Nedendir
niçin bilemedim, bu sırrı bu âlemi
Lâ faili illâllah’tan bihaber işledim fiilleri
Gönülde bulamadım, zikirde sezemedim esmâları
Boğuldum maddede, perdem kör etti sıfatları.
Bırakmadı aynalar göremedim, hep ötede kaldı zât
Üstün oldu hayvanlar özümden, ne yazık ki kat kat
Âdemden bihaber, çekilmiş hep sırlardan kalınca hat
Bir ömür geçti, olamadım varisi veli ibrahimle şad.
Şiir türkü imiş sanki, dinledim turu sinada Mûsâyı
Hıristiyanların haçı, sembolü gibi gördüm İsâyı
Ne yazık ki bulmuştum yitirdim, aşkı Muhammedi
Gerçeği görmeyi bu fakire de nasip et yarab.
Âdemden gelip pınarı kevserden içtik ise
İbrahim aleyhisselâm yolunda veli olduk ise
Mûsâdan kelimullah lâfzını aldık ise
İsâdan rûhullah ve de ehlullah bulduk ise
Ben
sandığım ben, ben değil isem
Aşkı Muhammediden çok uzak isem
Evvel, ahir, zahir, bâtından bihaber isem
Bildir sırrını bize ya ehli Necdeti veli.
16.07.1993
Tekirdağ
F.. A..
* * *
(03.06.1987)
E D E B Y A H Û
İnsan’a yakışan edeb’dir,
edeb,
Yolları aştıran sebeb'dir, sebeb,
Kendini bilmek gerektir, gerek,
Bilenler yanında edeb ya Hû.
Küçüktün bir dem büyüdün
güzel,
Halini biliyormuydunki ezel,
Yükseklere çıkıpta atma
gazel,
Büyütenler yanında
edeb ya Hû.
İlmin yok idi, fakat öğrettiler,
Seni nice zaman bakıp güttüler,
Bir yere getirip adam ettiler,
Öğretenler yanında edeb ya Hû.
Cahillik ettin kaç kere,
af gördün.
Belki gönlünün muradına erdin,
Etrafını zaman zaman yerdin,
Affedenler yanında edeb ya Hû.
Gel büyüklenme eyle secdei ahh,
Demiyesin gün geçtikçe vah vahh,
Ediver gönlünü acilen ıslahh,
Salihler yanında edeb ya Hû.
Ermeğe çalış kendi özüne,
Kanma sakın cahillerin sözüne,
Aşk sürmesini çekiver gözüne,
Görenler yanında edeb ya Hû.
Dalmağa çalış bahri zatına,
Çıkıver her dem erenler katına,
Erersin elbet manayı batına.
Erenler yanında edeb ya Hû.
Geçiver artık ak ile karadan,
Mutlak sevmiş senide yaradan,
Çabuk çıkar kendini aradan,
Çıkaranlar yanında edeb ya Hû.
Ölmeden evvel ölmeğe çalış,
Sende olanı görmeğe alış,
Hiç iyi olmaz gaflette kalış
Ölenler yanında edeb ya Hû.
Kendine dön, kendine dön, kendine,
Takılma gayrı varlık bendine,
Ermek için gerçek ALLAH dinine,
Erenler yanında edeb ya Hû.
* * *
İ.. den S.. K.. isimli bir başka
hanım kardeşimiz ise, güzel bir ilk-bahar gününde “BAHAR
SEVİNCİ” diyerek kaleme aldığı yazısına “Esselâmü
Aleyküm” dedikten sonra;
[İlkbahar yine
bütün haşmetiyle, güzelliğiyle ovaları, tarlaları sar-maya
başladı öylesine güzel, ki Cemâli İlâhiye her yerde zuhur
etmiş.
Değerli Hocam ve
Kıymetli kardeşimiz Nüket hanım ve bu yolda cihat eden
Uşşâki gülüne hak ve hakikat adına gönül verenler diyorum, ki
gezmediğim, dolaşmadığım,
uğramadığım hiçbir mânevi topluluk kalmadı, ki hep bu
sofralardan doyamadım kanamadım, ama ne zaman ki, bu maide
sofrasına oturdum hiçbir şeye ihtiyacım kalmadı.
Geçmiş ve gelecek hâli değerli hocamızın sohbetlerinde hem
aile olarak, hem de cemaat olarak öylesine doyduk, ki kimsenin sofrasında
gözümüz gönlü-müz kalmadı. Aradığımız her şey
var, sormak istediklerimizin cevabı, rû’yalarımızın tabiri,
herbirimizin hâli lâtifleşerek önümüze serildi. Bek-lediğimiz,
umduğumuz bütün güzellikleri hem kendi bünyemizde hem de çevremizde
bulunca hayret ve hayranlık hepimizi sardı. Hem ailemiz hem katmer
takımı ve cemaati olarak dünya durdukça dünyada, ahi-rette ebedi
olarak ismimiz hayırlarla güzelliklerle anılsın. Her şeyin
en iyisini bilen Yüce Mevlâ kendi katından mükafatlandırsın, Liva’ül
Hamd sancağının altında cemeylesin, inşallah
diyerek selâm ve saygılarımı sunarım.
S.. K.. 02/03/2002
* * *
Ege bölgesindeki
Uşşâki canları için İ.. deki evini hizmet
amacıyla açan ve belli aralıklarla “Terzi Babam”ın gidip,
canlarla görüşüp soh-bet yaptığı evin sahibesi F.. Hanımdır.
F.. Hanım, birisi 1999
da, diğeri 2001 yılında “Terzi Babam”ların
Umre ziyaretlerindeki küçük gurubun içerisinde de yer almıştır.
[2001
yılının Umre ziyaretlerinde F.. Hanım Mescid-i
Haremin içe-risinde yatsı namazı vaktinde şu tecelliyi
yaşar:
¡áî©yª £ŠÛa
¡å¨à¤yª £ŠÛa ¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¤¡2
“Kâ’be’nin
etrafında elips çizerek Hızır aleyhisselâmla tavaf ediyor-sunuz.
Hızır (a.s.) “Allah”, siz de “Vâhid” isimlerini
zikrediyorsunuz. Tavafınız, “yerden yukarıya” yüz
görülmüyor, sadece sakalınızdan ta-nıyoruz ve
ihramlısınız.
Hem Kâ’be’yi hem de
kendinizi tavaf ediyorsunuz. Bize seslendiniz, “beni tutun daha gitmek
istemiyorum,” diye… Biz de Nüket hanım, Neclâ Hanım
ve ben, sizin ihramınıza yapıştık, ihram elimizde
kaldı. Yu-karıda sadece sakaldan anlaşılabilecek
simanız var.”
F.. D.. 17/09/2001
Pazartesi
Yatsı namazı
Mekke-i Mükerreme
F.. hanımın 26/04/2001 de kaleme
aldığı yazısı ise şöyle:
Bir filim
başladı.
O âlemde derse.
Sahnesiz
renksiz. Devam
ediyorsunuz.
İtimat
edilir şüphesiz. Derken kırkımız
oldu.
Bizler boş
çuvallar. Bir tek el
ayak ağız.
İçimizden
dışımızı.
Vücûd, Varlıkta yokuz.
Dışımızdan
içimizi.
Çuvalın içinden çıktı.
Arayıp
gezdik bir an. Bir peygamber sekiz veli.
Gördük sizi
yatakta. Hepsine verildi Selâm.
Dudaklar
kıpırdıyor.
Denildi beliğ.
Alimin
uykusu.
Hz. Peygamber (s.a.v.) havzındanız.
İbadettir
diyorsunuz. Ali Kerremallahu veche
suyundanız.
Hasan Hüsamettin Uşşâki yolundanız.
Şeyh Saminin kolundanız.
Bekir Sıtkı Visali kulundanız.
Zekiyye hatun soyundanız.
Osman
Şinasi boyundanız.
Ali Baba oğlundanız.
Kumruların toyundanız.
İşte bunlar bizim ceddimiz.
Söyle Necat’a duada bulunsun. (*)
Hepimize
fatiha okusun.
(*) “Söyle Necat’a” diye belirtilen isim,
Necdet Ardıç Bey’dir.
Necdet
Kûr’ânda Necat olarak belirtilmiştir.
F.. Hanım yakaza hâlindeyken
yaşadığı varidatı “Terzi Babam”a
göndermiş. O da bu varidatı kelime kelime bölüm bölüm şerh
etmiş kendisine göndermiştir.
Önce F.. Hanımın
yakazasını yazalım, sonra da “Terzi Baba”
tarafından şerh edilmiş hâlini belirtelim.
“Yıldızım
kızım Ülker, hızlı akan sulara baraj yaparlar.
Taşları döksen de zemine taban olur. Seni baraj içinde görmek
iste-mem. Zekiyye ana ağzından çıkardığı
kâ’be’leri dilimizin altına koydu. Allahın nizamını
değişteremezsin. Nefisten Aklı küle gi-den yol ne güzeldir.
Elindeki tahta ince ise, ona göre çivi çak tahta çatlamasın,
kırılmasın işiniz zor. Dua dua dua selâmetle
necatınıza koşun.”
12/01/2002 tarihinde Terzi Babamın F..
Hanımın yakazasına yaptığı izahat:
[(Yıldızım
kızım Ülker)
“Yıldız
(necm) hakkında Cenâb-ı Hak başlı başına
bir sûre indirmiş-tir. 53 no.lu sûredir. Bu da bizim şifre
sayımızdır. Hayâl ve nefs yıldızı-mızı
söndürüp, gerçek ilâhi yıldızımızı ortaya
çıkarmamız gerekmekte-dir. Efendimiz, “benim sahabim gökteki
yıldızlar gibidir. Hangisine baksanız yolunuzu bulursunuz,”
demiştir. Mâlum arkadaşlar (yani, yıldızcılar)
farkında olmadan gerçek diye, nefis yıldızlarına
yönelmiş-lerdir.
Gerçek
yıldızlık, tarîkât hali.., ay (kamer) lık hakikat,
güneşlik ise, mârifettir.
Yıldızın
perdesi, nefistir (beden); ayın perdesi, yıldız; güneşin
perdesi ise, aydır.
Bir
başka ifadeyle,
ilâhiyat güneşinin tecelli mahalli
(perdesi) “Bedri münir” (nûrlu ay),
“Bedri münir” (nûrlu ay)’ın tecelli
mahalli (perdesi), yıldızdır.
Ülker
yıldızı, gökte ay’ın seyrine en yakın olan
yıldızdır. Yıldızın te-celli mahalli (perdesi)
ise, nefs (beden) dir.
Kim
gaflet içerisinde yaşıyorsa, nefs yıldızından
aldığı hayâl ve ben-lik ateşiyle yanar, hayâl içerisinde
bir ömür geçirir, bir yere ulaşamaz sonu hüsran olur. Kimde gerçek
ilâhiyat yıldızına ulaşırsa saadet ehli olur.
Genel
yaşamda görülen bedenler umumi olarak nefs yıldızlarıyla,
özel olarak da aralarında bazıları ilâhiyat
yıldızları ile dolaşmaktadır. Fa-kat gaflet ehline
bedenleri perde olmakta bu da hakkın onlara bir lûtfu olmaktadır.
Eğer ilâhiyat yıldızları herkes tarafından hemen
görülüp bi-linse huzursuz edilirdi. Bu yüzden perdelidirler.
“Şu
yazıları yazarken radyoda hafif bir sesle şiir okunuyordu.
“kayan bir yıldız gibi,” içinde bir cümle geçiyordu.”
(Hızlı akan sulara
baraj yaparlar)
“Evet
yaparlar çünkü kontrolsüz herşeyi kontrollü kullanmak ve
faz-lasını lüzûmunda kullanmak için yedek bulundurmak
akıllı tedbirli insân-ların işidir.”
(Taşları döksen de
zemine taban olur.)
“Yani
aklında fikrinde taşlanmış eski değer
yargılarını döksen de on-lardan yine faydalanırsın.
Üzerine basar yürürsün. Sen onları değil onlar seni
taşımış olur.”
(Seni baraj içinde görmek
istemem)
“Yani
şu anda akan bir ırmak ol, barajdan aşağıya doğru
yola çık. Tribünlerden geçerek başkalarını aydınlatmak
için ışık ol, sonra tekrar yola dönüşüp yoluna devam et.
Daha sonra deryaya ulaşır, barajın
sı-nırlılığından deryanın sonsuzluğuna
dahil olursun.”
(Zekiye anne
ağzından çıkardığı kâ’be’leri dilimizin
altına koydu)
“Onun
ağzından çıkan kâ’be’ler hakikat-ı ilâhiyeyi anlatan zâtî
keli-melerdir. Hapların dillerinizin altına yerleştirilmesi
nasıl ki kalp ve tan-siyon hastaları dillerinin altına
şifalarını koyarlarsa o da öyle nefs hasta-lığına
şifa olacak kâ’be kapsüllerini o miktarda sizlere
sunmasıdır.”
(Allahın
nizamını değiştiremezsin)
“Elbetteki bu mümkün
değildir. Aklımızda bireysel olarak yapmayı
düşündüğümüz birşeyler varsa ve de bunlar Allah’ın
nizamına ters dü-şüyorsa hiç teşebbüs etmeyin demektir.”
(Nefisten aklı külle
giden nizam ne güzeldir)
“Bilindiği gibi
bu ifade seyr-i sülûktur. Bu yolun gerçeği evvelâ nef-sini
tanımaktır. Bir şeyi tanımadan o şeyin üstüne
çalışma yapmak mümkün değildir. (tahta, demir, taş, toprak
gibi) Nefsimizin özü akl-ı kül olduğunu
anladığımızda ona ulaşmak için nefsimizden geçmemiz
ge-rekecektir. Böylece kendine ulaşma yolunun nizamı ne
güzeldir.
(Elindeki tahta ince ise, ona
göre çivi çak tahta çatlamasın kırıl-masın)
Bir âyet-i kerimede “biz
onu levhalarla çivilerle yapılmışa yük-ledik,” Yani “Mânâyı
Nuh’iyyet”i (derilerle ve kemiklerle) yapılmış beden
gemisine yükledik buyrulmaktadır.
Karşımıza
çıkan “Mânâyı Nuh-u” taşıma arzusunda bulunan küçük
küçük kayıklara limanda kalmaları nefis enginliklerine
açılıp da batma-maları için onlara uzatacağın
halatı bağlamak için büyük çiviler çakma
kalınlıklarına yani kabiliyetlerine göre ilâhi hakikatleri
mıhlamaya bak, aksi hâlde kayıkta sandalda yara
açılır. Limanda bile batma tehlikesi olur.”
(İşiniz zor)
“Tabii ki zor. Ancak
Hak ile birlikte ve Onu vekil edinenin işi kolay-dır. Çünkü vekil
onun en büyük desteği ve yardımcısıdır. (ni’mel
Mevlâ ve ni’mel vekiyl) dir zorluk kişinin nefsiyle başbaşa
kalmasıdır.”
Not: F.. Hanımın “Zekiyye Anne” dediği
rahmetli eski mürşidesi Terzi babamın adını Necat
koymuştur. Kûr’ân-ı Keriym’de Necat, “Necdet” in
karşılığıdır.
(Dua dua dua)
“Şeriat,
tarîkat, hakikat mertebelerinin dualarıdır. Mârifet
mer-tebesinin duası ise, “kün” (ol) dur.”
(Selâmetle
necatınıza koşun)
“Genellikle “necat”
Kûr’ân ve Kâdir yolu seyr-i sülûk yoludur. Özel anlamda da siz
düşünün..” ]
F.. hanımın Terzi
Babam’ı ilk tanıdığı günlerde gördüğü bazı
zuhu-ratlar ise, şöyledir:
[30 Kasım 1998
Bismillâhirrahmânirrahim,
- Sâfî
Babanın cüppesini giymek istedim
(mübarekten
feyz almak için)
- Cüppe ile
beraber bir fırına girip diğer bir taraftan çıktık
- Mekândan münezzeh
yerde boşlukta kefenlenmiş ölüler yatıyor. Hacı
Ağabeyim ve Said Nûrsi Hz. leri bu cenazelerin biri baş ucunda biri
ayak ucunda
- Bakıp
ellerindeki yerlerine işaret koyuyorlar. Bütün cenazelerin adı
Abdullah (hanım erkek hepsi buna dahil)
- Hacı
Ağabeyim diyelimki kuzey doğrultusunda, Said Nûrsi Hz. leri güney
doğrultusunda. Batıdan doğuya bir ışık huzmesi
“fijuv” diye ge-çerken bunun Hacı Annem olduğunu görüyoruz.
- Ellerinden diyelim
ki, kâğıtları alıp doğu doğrultusuna doğru
yoluna devam ediyor.
- Ben Hacı
Ağabeyim olmuşum aynı kisvedeyiz. Olamaz, o mürşit
ben mürid bile değilim diye içimden konuşurken bütün iç dış
organları-mızın benzerliği gösteriliyor.
- Beyin
plaklarımız da aynı yönde dönüyor, tabii ki H. ağabeyimin
plağının çizgileri daha çok. İş merkezde yani
kalpte imiş, en uç köşeleri merkezleri aynı imiş.
- Bu arada “fijuv”
diye Hacı annem olan ışık huzmesi doğudan ba-tıya
dönerken yahut benim anlatabilmem için öyle gösterilirken Hacı
ağabeyim ve Said Nûrsi Hz. lerine aynı kağıtlar, diyelim
mühürlü, tas-dikli olarak geri veriliyor. Bu mevtaların hepsi
şu veya bu yoldan şehit mertebesi kazanmışlar ve
tasdiklenmiş.
- Hacı
ağabeyimin ve Saidi Nûrsi Hz. lerinin vücûdları birbirine
sarı-lıyor
-
Evliyaları temsilen Eyyüp Sultan Hz. Piranı temsilen Abdülkâdir
Geylâni (k.a.s), şehitleri ve nas temsilcileri Hz. Hasan (r.a.) Hz.
Hüseyin (r.a.) Valideleri temsilen Hz. Fatımatül Zehra, Asker ve ordu -
şeceat temsilcisi Hz. Ali (r.a.), ibadethaneleri temsilcisi Kâ’be-i
Muazzama, Peygamberleri temsilen Hz. Muhammed (s.a.v.), kitapları temsilen
Kûr’ân-ı Keriym, suları temsilen Nil, dağları temsilen
Uhud, ve melekleri temsilen Cibril (a.s.) ların rûhaniyetleri veya
rûhları (hangi kullanış da-ha doğru ise) birbiri üzerine
bir canlı top teşkil ediyor. Bu top öyle bir
kaynaşıyor, ki içten dışa dıştan içe döne döne
bütün yaratılmışları da bi-zim bilip bilemediğimiz
içine alıp, dışına çıkara çıkara, diyelim ki bir
nûr-dan perdeden geçip bir nûrdan boru’ya giriyor burada aksi istikâmetten
gelen bir nûr süzgeçten geçiyor.
- Süzgeçten hiç
geçmeyen kalmıyor
- Hepsi birer
ışık huzmesi, yıldızı olarak asli
vatanlarına veya vazife yerlerine dönüyor.
- Bu arada biz bir
şehre gelmişiz. Hiçbir şey yok, görüntü yol herşey
varmış. Bize Allah (c.c.) diye zumlanıyor.
- Bir hamur
teknesindeyiz diyelim, o hamur öyle kabarıyor ki ekmek yapmağa
yetişemiyorlar.
- Ekmekler
pişmiş olarak hamurdan sıçrıyor.
- Bütün bilip
bilmediğimiz ihtiyaç olan yerlere veya talep edenlere
dağıtılıyor.
- Karşımda
Hacı Annemi görüyorum. Bunu (NECAT)’a bana anlat-tığın gibi
anlat dedi.
- Başımdan
sıvazladı, sanki saçlarım yeniden çıkıyormuş gibi
dipleri kaşınıyor.
- Gece
yattığımda baş ucumda Hacı Ağabeyimin beni
elinde kitabı ile bekliyordu. Ben yattıkça o okudu.
- Şimdi
kısmet olur Sabah namazını eda edersek tekrar derse de-vam
edecek gibi orada duruyor. Sabah 6:30
- Gaybı
Allah (c.c.) bilir. Yanlış anlatışımızı
Allah af buyursun Amin.
Not : Zuhuratta görülen
manevi ekmekler dağıtılmaya devam edili-yor. F..
hanımın “Hacı Ağabeyim” dediği kişi, “Terzi
Babam”dır. ]
* * *
Tahsil hayatını
Avusturyada bitirip mesleğini Türkiyede sürdüren M..B.. adlı
bir doktor arkadaşımız ise, gerçek İslâma ve Terzi Babama
ulaşana kadar değişik evrelerden geçip, O’na şu
şekilde vasıl olmuştur:
[Kendimi bildim bileli
herşeyi kabulleniyor görünsem de, herşeyi içimden sorgulayan ve perde
arkasını araştıran bir insânım. Bu ortaokul
çağımda başladı hâlen de öyle... Herşeyin
arkasındaki gizemi, sırrı ve özü araştırıyor,
sorguluyorum. Felsefe ve din!… daha bunların ne oldu-ğunu bilmeden,
ilgi alanları ve konularına çoktan dalmıştım bile...
Ailem müslüman olmasına rağmen birçok sorularıma cevap
veremiyordu. On-ların bu konudaki yetersiz bilgi eğitimini
göremiyor, eksikliğin İslâm dininde olduğunu
düşünüyordum.
Böylece mânevi
arayış yolculuğum ortaokul yaşlarımdan, birkaç
yıl öncesine kadar sürdü. Bu yolculuktaki merhalelerim Hıristiyan
dini, Mû-sevilik, Budizm ve nihâyet ateizm oldu. Mutlak varlığı
bulmak için mut-lak yokluğu buldum ve yaşadım.
Fakat yavaş yavaş mutlak
varlık kendini tanıtmaya başladı. Birşey-leri
anlıyordum, keşfediyordum, ama adını bilmiyordum. Ancak
bir-şeyden emindim. Bunlar mutlak gerçeklerdi.
Varoluş ve yok
oluş ve bunların arasındaki bütün oluşumlar ve
bun-ların da mânâları... Yeni bir din, mutlak gerçeğin
açıklandığı din!… Not ediyorum. Bana verilen
dini, mutlak gerçeğin inceliklerini yazıyordum.
Yıllar böylece
geçiyordu taa ki İmam-ı Gazzali’nin “Kimya-ı Saa-det”
isimli eserini tevafuki bir şekilde okuyuncaya kadar!… Çünkü
yazdığım satırların, gelen bilgilerin
aynısını bu eserde okuyordum. Mut-lak gerçeği
bulmuş ve büyük uğraşlar ile yazıyor iken o eser sayesinde bunun
İslâm olduğunu anladım. Anladım ve tabiri caiz ise,
“Amerika’yı yeniden keşfetmeyi” bırakıp
araştırmalarımı İslâmı araştırarak,
okuya-rak sürdürdüm.
Bu konuda her türlü
yardımı ve desteği de araştırıyordum.
İlmihal ve bedeni ibadet bilgilerin, dünyevi yaşam düzeni ile ilgili
bilgilerin öte-sine geldiğimde artık yalnız yol almak çok zor
olduğunu gördüm.
İmamlar ve
ilâhiyatçılar ile yaptığım sohbetlerde sorularıma
cevap bulamıyordum. İmam olan kayınpederimin bağlı
olduğu çok muhterem Nakşibendi ve Kâdiri olan bir zâta
bağlandım.
Buradaki usul ise, çok
kısa bir süre içinde yetersiz kaldı. Sorularıma cevap
almayı bir yana bırakın, soru sormak bile pek hoş
karşılan-mıyordu.
Birkaç ay sonra
İzmirde, özellikle hanımlara rehberlik görevi yapan muhterem bir
hanımefendi mürşide ile tanıştım.
Evet burada soru
sormak hem serbest, hem de cevaplar geliyordu. Şeriat bilgilerinin
ötesinde tarîkat bilgisi, terbiyesi ve eğitimini burada gördüm.
Ancak bitmez tükenmez
sorularıma aldığım cevaplar beni birkaç ay sonra tatmin
etmemeye başladı. Cevapsız sorular ve yine bunları
ce-vaplayacak birini bulma sorunu ile yine başbaşa kaldım.
Bir yaz tatili,
kayınpederim ile sohbet ederken bana Uşşâki olan bir zâttan
bahsetti ve beni onunla tanıştırabileceğini söyledi. Bir
ümit ışığı… zaten bağlı olduğum
muhterem hanımefendi, Zekkiye annem de Uşşâki idi. Memnuniyetle kabul
ettim ve bir yaz günü öğleden sonra dış görü-nümüyle gerçek bir
Tekirdağ beyedendisi görünümünde olan ve kadın terziliği yapan
atölyesinin (hesapta bir beş on dakikalık ziyaret amacıy-la)
kapısını çaldık. Kayınpederim ile yapmış
oldukları bir Hac farizasın-dan dolayı tanışan iki
ahbap dostça selâmlaşıp ben tanıtıldım.
Hoşbeş-ten sonra kayınpederim benim sorularım olduğunu
dile getirdi.
Servet Beyin (o zaman
daha ismini bilmiyordum, kapısındaki tabela-sından dolayı
“Servet Bey” diye hitap ediyordum, o da bozuntuya ver-miyordu,) ilk
dedikleri “hiç birşey göründüğü gibi değildir!”.
“Allah, Allah yahu
zaten benim derdim bu ya!” dedim içimden ve beş on dakikalık ziyaret
kayınpederimin müsaade isteyip yanımızdan ayrıldıktan
sonra birkaç saat daha sürdü.
İsminin Necdet
olduğunu da öğrendim. Yine ziyaret edebilme ümi-diyle
vedalaştık. İyi de ama ne zaman?… Derken ertesi gün
daha öğ-len olmadan ben Necdet Beyin yanında kendimi soru sorarken, Onu
da cevap verirken buldum. Buldum!… Evet aradığımı
bulmuştum!… Kendisinden eğitim alabilmek, faydalanmak için izin
istedim.
Bu iznin mânevi
onayı için istihare önerdi. Hemen o gece yaptım ve ertesi gün
zuhuratımı anlatmak üzere huzuruna vardım.”
“Bir bitpazarındayım ve çok güzel değerli
kandillerin satıldığı bir ser-ginin önüne geliyorum. Bütün
kandiller farklı, hepsi çok güzel ama bir ta-nesi var, ki hepsinden
daha büyük daha güzel… “Alayım mı?” diye sorar-ken, kendi
kendime bir ses bana, “evde zaten bir kandilin var ki,”
diyor. “Evet ama bu kandil daha büyük, daha fazla ışık
verir,” deyip almaya karar veriyorum. Neş’eli ve yeni büyük kandilimle
sergiden ayrılıyorum...”
“Yorumunuz nedir,” sorusuna, Necdet Bey
tebessüm ederek, “sen ne dersin?” diyor. Eh, daha açık bir zuhurat
olamazdı herhâlde.
Tasavvuftaki
Şeriat, Tarîkât, Hakikat ve Mârifet yolculuğunda ce-hâlet
karanlığın ifadesi ve ama aynı zamanda meyvesi alîmlik ve
âriflik olan cevaplara tohum olan soruların aydınlatılması
için ışığa “kandille-re” ihtiyaç vardır.
Cenâb-ı Hakk Güneş
misâli, Rasûlüllah Kamer misâli ve sahabeler Yıldızlar misâli
ise, şeyhler, ârifler ve ârif-i billâhlar da elbette yeryü-zünde kandiller
misâlidir.
Önemli olan kendi
ihtiyacanı karşılayacak yeterli ışık veren
kandili bulmak, ki gidilen yolda karanlık kalan bir köşe kenar
kalmasın...
Necdet Bey’in (artık
Terzi Babamın) elini öptüm, mânevi biadımızı yaptık ve
bol sorulu cevaplı yolculuğumuza başladık. Bu sorular her
za-man sözel olmasa da hâl lisânı ile soruyor ve cevabını
alıyorum.”
“Terzi Baba” ismi de nereden
çıktı diye siz sormadan önce ben an-latayım. Yine bir zuhurat
ile ilgili.
Şöyle ki:
Bir ses bana, “tüm
sorularımın cevabını ve mutlak gerçekleri Dikili Baba’dan
öğrenebileceğimi,” söyledi.
Yine ilk fırsatta
ben Necdet Bey’in atölyesinde bu zuhuratımı anlatıp, “Dikili’de
bir zâtın olup olmadığını,” sordum. Çünkü
kendim Ayva-lıklıyım ve buraya yakın Dikili isminde
bir kasaba var (Egeliler bilir). Efsaneleri olan bir yer. Belki orada bir
zât vardır, yaşamıştır diye düşünerek sordum. O
esnada Necdet Bey kesmiş olduğu kalıplarını dikiyor.
Önce “hayır
tanımıyorum” dedi ama kısa bir süre sessizlikten sonra yine
tebessüm ederek, diktiği kumaşlara işaret etti.
Cevabımı almıştım: “Dikili Baba” tam
karşımdaydı. Dikiyordu. O artık “Terzi Babam”
dı...”
Şişli
İstanbul
04/12/2002
03:00 ]
* * *
Nûsret Tûra
efendimizin döneminden N.. Ç.. adlı bir başka hanım
kardeşimiz ise, Terzi Babaya nasıl
ulaştığını şöyle açıklıyor:
[Yurt
dışında yaşadığım için o günün
şartlarına göre haberleşmek ve görüşmeler epeyi zordu. Bir
gün Bebek’te Nûsret Baba’mın evine gitti-ğimde vefat ettiği
haberini aldım. İmkânlarım kısıtlı olduğu
için her geli-şimde, “acaba yerine kimi bıraktı,” diye
düşünüyordum.
Bir gece rû’yamda, “telefon çalıyor, açıyorum Valide Annemin sesi…
Bana kendisinin bir başkası ile konuşmasını
dinletiyor, ben de dinliyorum. Valide Annem beni O’na anlatıyor. “Konuştuğu
zât niye kendini tanıt-mıyor,” diyorum.”
Bir başka
rû’yamda da, “telefonla konuştuğum o
zât bir masada kağıt ve kalem elinde kayıt yapıyor, önce de
benim kaydımı yapıyor. Başka ka-yıt olmak için
sırada olanlar da var.”
Bu rû’yadan 3 sene
sonra (Necdet Efendinin) “Gönülden Esintiler” kitabının
ilki elime geçti.
Bu kitapta Nûsret
Babamdan bahsediyordu ve O’nun halifesi oldu-ğunu bildiriyordu. Daha sonra
Türkiyeye geldiğimde kendisini ziyarete gittim. Ve telefonda (rû’yada)
konuştuğum kişinin o olduğunu hatırla-dım.
Aynı kişiydi ve aynı şekilde konuşuyordu. Sonra da “aradığımı
buldum,” dedim.
06/11/2002
N..Ç.. Alm.. ]
* * *
¡áî©yª £ŠÛa
¡å¨à¤yª £ŠÛa ¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¤¡2
[04.05.2005
Son günlerde
çokça üzerinde durduğum hususlardan birisi de Mev-lâna Celâleddiyn Rûmi ve
Muhyiddiyn Arâbi hazretleri ve meşhur eser-lerinin Terzi Baba yolundaki
hikmetlerini tefekkür etmeye çalışmamdır.
Hz.
Muhyiddiyn
Arâbi
® İlm-i İlâhi
Hz. Mevlâna
Celâleddiyn Rûmi ® Aşk-ı İlâhi
Seyr-i
sülûkumuzdaki Terzi Baba yolunun temel taşları olarak biz-lere
bu nefha-i ilâhileri ikram ediyorlar. Gerçekten bu iki
şahsiyet ve eserlerinin Terzi Baba ismi ile zuhura
çıkmasının acaba başka ne gibi hikmetleri olabilirdi.
03.05.2005
Pazar günü saat 11.00 civarında
yaslandığım kanepe-nin üzerinde uyuklama (yakaza) anında
gördüğüm açık ve mücerred bir rûya şöyle idi.
“Terzi Babam’ın
işyerindeki sohbet yapılan odanın içindeyiz. Terzi Babam cam
tarafına biraz yakın yerden, önüne konan bir kürsü’den sohbet
konuşması yapıyor. Konuşma esnasında bütün vücudunu
kapla-yan bir sevinç ve mutluluk vardı.
Tam karşı
istikametinde oturuyordum; bana doğru bakarak ve sağ eliyle
işaret ederek ¤åí¡£†¡î¤z¢ß “Muhyiddiyn” nedir biliyor musun? diyordu.
“Muhyiddiyn” derken harfleri tek
tek, tane tane sıralıyor ve son-daki å (nun) harfine atıf
yaparak söylüyordu.
Tam ismi
söylediğinde yani “Muhyiddiyn” dediğinde ise, ikimiz de
aynı heyecan içinde keskin bir cevap ile sonundaki å (nun) dur diyo-ruz.
“Muhyiddiyn”, sondaki å (nun) da, yani “bende
gizlidir” diye, bu defa da kelâmsız olarak ifade ediyordu.
Ben de “evet
doğru söylüyorsunuz,” diyorum ve her ikimiz de birbirimizi teyit
ediyoruz.”
Uyandığımda
bu rûya daha önce gördüklerimden daha farklı idi. O
yaşantı ilmî olarak üzerimde o gün hep devam etmişti.
YORUM:
Gerek “Muhyiddiyn” derken,
gerek “Celâleddiyn” derken; her iki kelime de å (nun) ile bitiyor; å (nun) harfi ise,
bilindiği gibi “Terzi Babam”ın ve “Necdet”in harf-i
rumuzu idi.
Buradaki
çaılşmamıza sayılar şöyle şahid oldular.
å (nun) harfinin
açılımı, æìã (nun) diye yazılır.
O da ebced hesabı
ile, (50 + 6 + 50) = 106 etmektedir.
106 da iki
adet 53’ün varlığına delil olmaktadır.
Yani
hem “İlm-i
İlâhi”
hem de “Aşk-ı
İlâhi” zatından zuhura çıkmış.
Böylelikle de
hem “Muhyiddiyn”
hem de “Celâleddiyn”
hazretlerine delil olmuştur.
Kısaca bu yorumu
yaptıktan sonra bu mücerred zuhuratın yorumu için farklı bir
tevil daha oluşmuştu.
Tabii ki hata ve
eksiklikler nefsimize aittir, muhakkak ki Allah c.c. herşeyin en iyisini
bilir.
“Muhyiddiyn” ¤åí¡£†¡î¤z¢ß
® “Dinin
ihyası,”
İhya edilmesi, hayat ve ruh
bulması anlamlarına gelen “Muhyi” esmâsından gelmektedir.
Peygamber efendimiz
(s.a.v.) sahih bir hadislerinde, “Her asrın başında bir müceddid
geleceğini,” haber vermişleridir.
Müceddid’in vasıfları
sayılırken de; dini hakikatleri, devrin ihtiyaç-larına göre
yorumlayan ve Peygamberimizin varisi olan zât anlatılmış
olmaktadır.
Terzi Babamız
için, niçin müceddid ifadesini kullandık?… Mü-ceddid’in vasıflarını
idrak edip, irfaniyet gözü ile onu tanıdığımızda,
bunun cevabını zaten onda müşahade etmiş oluyoruz.
O’nu müceddid
kılan yönü, berrak bir zihne, nâfiz bir görüşe, dos-doğru bir
düşünüşe sahip olması…. ifrat ve tefrid arasında orta yolu
bu-lan… yerleşmiş olan bid’at ve taassubtan kolayca sıyrılabilen
bir müte-fekkir olmasıdır.
Dini hakiki yerine
oturtmak için gerekli cesareti kendinde bulan ve mizacı
bakımından (s.a.v.) Efendimize en yakın insân
olmasıdır.
Burada bid’at ve
taasubun kaldırılmasının ancak müceddid ile
ola-bileceğini vurgulamak isteriz.
Bid’atların
ortadan kaldırılmasından maksat ise, şeriat ve tarikat
mertebesi yaşamların ve hükümlerinin hakikat ve marifetullah’a
inkı-lap etmesi ve böylece zat-i mertebe yaşantısı hakim
kılınıp, yaşanmaya başlamasıdır. Bu
mertebeler yok olmamış asl-i hakiki benliklerine
ulaş-tırılmıştır.
Maalesef günümüzdeki
İslâm yaşamının gerek zahiri ve gerekse ta-rikat
yaşamlarına bakıldığında Akl-ı Kül’e
ulaşılmadığı için bid’at ve taasubun çok
geliştiğini görüyoruz.
İşte bu
gerçekler ancak Rûh’ul Kûdüs yani Allah’ın zatının
rûhu Cebrâil (a.s.) gelip ölü kalbleri diriltmesi ile
anlaşılabilmektedir.
Rûh’ul Kûdüs ya
da Rûh’ul Emin lügattaki yazılışlarını aynen
aldığımızda 13 hakikati ile
karşılaşıyoruz.
¤å¡îß ü¤a¢ €ë ¢‰ ®
Rûh’ul Emin
Ebcedde;
rı + vav + ha + elif + lam + elif + mim + ye/(i) + nun
(200 +
6 + 8 + 1 + 30
+ 1 + 40 +
10 + 50) = 346
(3 + 4 + 6) =
13
¢¢†¢Ô ¤Ûa¢ €ë ¢‰ ® Rûh’ul
Kûdüs
Ebcedde;
rı + vav + ha + elif + lam + kaf + dal + sin
(200 + 6
+ 8 + 1 + 30 + 100 + 4 +
60) = 409 ( 4 + 9 ) 13
13 hakikatinden sonra
ise, bir başka hakikat ile
¡¢†¢Ô¤Ûa ¡€ë¢Š¡2 ¢êb 㤆
£í a ë
ve
eyyednâhü bîrûhıl kûdusi (Bakara Sûresi 2/253
ayetinde)
53 hakikati ile
buluşuyor ve açık olarak “Rûh’ul Kûdüs” ile
des-teklendiğini görmüş oluyoruz. ]
Kıymetli Gönül
Dostlarım!
Aslında
bu bölüme ilâve edilebilecek çok daha fazla bilgilerin mevcut olduğu
kanaatindeyim. Gönül dostlarımın Terzi Baba hakkında
söyleme-diklerinin, söylediklerinden daha fazla olduğunu da
biliyorum Allah (c.c.) cümlemizden razı olsun.
Bu bölümümüzü de
acizane fakirin mânâmda yaşadığım hatıramla bitirmek
istiyorum.
07/01/2002
¡áî©yª £ŠÛa
¡å¨à¤yª £ŠÛa ¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¤¡2
[Uyku ile
uyanıklık arasındayım. Hacer’ül Esvedde tavafa başlamak
üzereyim. Bir el uzanıyor kalabalığın içinden onu yüzüme
sürüyorum. Terzi Babamın eli ve içi yüzüme sürdüm. “Mikatta söz
verdim vec-him senindir,” diyorum. Uyanıyorum. Terzi Babamın
rûhaniyeti bir güneş gibi üzerime aksediyor, benimle konuş diyordu.
Tekrar uyumaya çalıştım. 53. kapının huzurunda
namazdayım (aynı yerde 10 gün sonra namaz kıldım).
Uyandım. Kağıt ile kalemimi elime aldım.
S. Kapın nedir? diye sordum.
C.
Varlığın ve yokluğun kapısıyım, Mekkenin ve
Medinenin kimliğiyim, dedi.
S. Senin kelâmın
konuşman nasıldır? diye sordum.
C. Benim kelâmım
gözlerimle olur. Benim bu gizli lisânımı se-damı duyanlar hep
Cemâlimle yaşarlar.
S. Senin yemen, içmen,
uyuman, görmen nasıldır? diye sor-dum.
C. Tutan elim, gören
gözüm, işiten kulağım olanlar bunu id-rak ederler, dedi.
S. Senin
şefaatın var mıdır? diye sordum.
C.
Şefaatımı diktiğim elbiselerde gizledim, bunu da ehli bilir
ancak, dedi.
S. Sen hangi ameli
işlersin? diye sordum.
C. Ben Ulûhiyyet
elbiseleri diker giydiririm, dedi.
S. Sana en sevimli
gelen amel nedir? diye sordum.
C. Bilinmek ve
sevilmektir, dedi. Bu da ikr’a hitabı ile başlar.
Ümmetimin en hayırlıları Kûr’ân’ı öğreten ve onu
başkalarına öğreteninizdir, buyurdu efendimiz.
S. Sana en sevimsiz
gelen amel nedir? diye sordum.
C. Beni okuyup da
unutmasıdır, çünkü ümmeti Muhammedin en şerlileri Kûr’ân’ı
öğrenip de unutanlardır.
S. Senin en güç amelin
nedir? diye
sordum.
C. Beni tanımak
ve taşımak çok güçtür, dedi.
S. Senin rahmetin var
mıdır? diye sordum.
C. Benim rahmetim beni
zikredip hatırlayanlara, beni ziyaret edip güzelliğimi
seyredenlerdir, dedi.
S. æ (nun) ile â (mim) in sevdası
nedir? diye
sordum.
C. æ (nun) ile â (mim) birbirine
delil oldu.
æ (nun) ® â (mim) ile kaim oldu.
S. O da
nasıldır? diye sordum.
C. æ (nun) velâyetimi,
â (mim) risâletimi
anlatır, dedi.
S. æ (nun) ile â (mim)
birbirinden ayrı mı ki? diye sordum.
C. æ (nun) ile â (mim)
birbirinden ayrı değillerdir. Sakin æ (nun) dan sonra sükûne
ermiş æ (nun) l (be) gelirse,
(nun) ® (mim) e dönüşüyor
bu da iklâb olur.
S. æ (nun) un
sakinliği nedir? diye sordum.
C. Üzerindeki
harekenin (hareketin) gitmesi, sükûne ermesi-dir yani “ben”de fani
olmasıdır. Abd’ın hakikati de budur.
æ (nun), ávã (necm) de başta
gelir.
Çünkü Risâlet’ten önce
Velâyet vardır.
Alfabede sonra gelir.
Çünkü Risâlet,
Velâyetle devam eder.
Ayrıca Šìã (nûr) olmasa idi,
hiçbir şey bilinemez karanlıkta kalırdı.
S. Bu güzelliğin
sırrı nedir? diye sordum.
C. O benim
şanımdandır, dedi. ]
* * *
B. G. İ.
[ 28/02/2003 Cuma
¤áî©yª £ŠÛa
¡å¨à¤yª £ŠÛa ¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¤¡2
Necdet Beyefendi
Sultan Hakkında:
¤á¢Ø¤î Ü Ç ¢â 5 £Ûa
¤á¢Ø¤î Ü Ç ¢â 5 £Ûa
¤á¢Ø¤î Ü Ç ¢â 5 £Ûa
¢é¢m b × Š 2
ë ¢é¨Ü£Ûa ¢ò à¤y ‰ ë ¢ â 5 £ ¢á¢Ø¤î Ü Ç
ë
Allahümme salli ve sellim
ala seyyidina muhammed
Onu en son
tanıyanlardan biri olarak yeniliğime rağmen ezel
tanış-lığı içinde olduğuma Allah bildirmesi ile
de emin olduğum (ki salât se-lâm üzerine olsun) bu Muhammed-i zât
hakkında bana bu kitabında lût-federek söz vermesi bile onun ne kadar
âlicenap ve teşvikkâr olduğuna delil değil midir?....
Herkes “hayvan nedir?” bilmedikleri hâlde “hayvanları sevin,” der-ler ama hayvan dedikleri de onlara göre sadece köpek, kedi
(v.s.) gibi heves ettiklerine göre mahdud olanlardır. Onlar iyi, kötü diye
ayırma, seçme ve bu yolda (sanki
kendilerine aitmiş gibi) hüküm verme gayre-tinde olup, adeta ari
ırk, nesep iddiasında ve övünme telaşındadırlar.
Halbuki “halkiyetin
hallâkı olan Allah sineğinden bile vaz geçmez,” hakikatini tam
tatbik eden, “Herc ü merc ü lûtf u kahrı meczedip bir bilmişim”
ve yine “Halkedilene halkedenden ötürü muhabbet ederiz,” diyen ve bu cem
hakikatini vücûd kemâlâtında ik-mal eden, tatbikat ile yaşayan
velâyet-i hakiki, velâyet-i asliyedir.
Bu fırsatlar
hadis olup da Allah lûtfunu görebilen ve bunu rahmete dönüştüren ancak “er
rahmân er rahim Allah”tır, ki Allah, isimleri ile tatbikatlarında
bu isimler tammiyet hateminde, insânda ne kadar kemâl bulmuş ise, Allah
O’nda o kadar kemâl bulmuş ve âyan olmuş demektir.
Ey okuyan ve dinleyen “billâhi”
(allah ile) “lillâhi” (allah için) basi-retinize
sığınarak kimden bahsettiğimi, ki “O”nu basir
ettiğinize em-inim.
Tanıştığım
sırasıyle ilk intibalarım; nezakette, tevazuda, ilimde,
araştırmada, toleransta, muhabbette, gayrette son derece derin ve
lû-tufkâr; kendindekileri hiçbir menfaat gözetmeden, hiçbir ön şart
koşma-dan tamamen Allah rızası için etrafındakilere
hoşça ikram ve paylaş-mada arzukâr ve tatbikat zenginliği içinde
olan ekmel, mükemmel bir zât-i kemâl’dir.
Kendi ifadesi ile
yetiştirmede ilâhi liderlik tatbikatını yani önde olma-yı,
mani olmak için değil, aksine kişiyi ileriye götürmede, yanında
olma ile tatbik ettiğidir.
Nezaketinin
açıkça bir ifadesi olan bu ifadeye aynen katılıyorum ve bendeki
yansıması ile de O, insânın yetiştirilmesinde ne 6 yönde
(sağ, sol/iki yan; üst, alt, ön ve arka olarak) hem de 6 yönde (yani hem
var-lık, hem yokluk olarak) görünmekte ancak hangi makam zuhurda ise, o
makamın mazhariyeti gereği o yerde ve her vechede yani kısaca
onun hamili (taşıyanı) olarak görülmektedir.
Yanılgım
nefsime aittir, nefsimi elinde tutan rabbim Allah,
yanlışla-rımı makbuliyetine tebdil etsin. Amin.
Şahsi
intibamın tesiratı tahtında Allah’ın “Mürşid”
ismi ile tenezzü-lat kemâlâtı olarak düşünüyorum, ki bu zât-i
tenezzülât, “el vesile” (Allah hakikatine uruc irfaniyet tammiyeti için
tarîk-i ilâhi seyrinde gö-rünen sır olan hicap, perde, ki) hakikati,
nizam-ı ilâhiyi vakt-i kemâl bulduğunda Peygamber Efendimizin
buyurduğu üzere “Ya cebrâil kar-deşim sen arkasından vâhyi
aldığın o perdeyi aç,” demesinde gö-rünecek hakikat gibi “evvel,
ahir, zahir, bâtın” olan “HU/O’ndan başka ilâh lâ; illâ allah”
olan “kemâl-i, cemâl-i, vech-i Muham-med,” ayan olacak olandır.
Şahsi
intibamı (!...) kısaca bu şekilde anlattıktan sonra; “Ben seni, seni bana
anlattıkları veya benim senin hakkındaki duygularım ile
bilmem ancak ki Allah seni bana nasıl bildirirse, ben seni ve yine Allah
beni sana nasıl bildirirse sen beni öyle bilirsin,” ger-çeği
içinde Rabbimın ilâhi beyan olarak fakirde lûtfettiğini bu vesile ile
nacizane aşağıda aynıyle ifade etmeye
çalıştım. Tevfik Allah’tandır.
21 Şubat Cum’a (Cum’a Namazı
Sonrası)
Cum’a
namazının (dışarıda işim olduğundan)
ön sünnetini ve farzı olan iki rek’at’ını kılarak, yola
koyulup da yolda aşağı yukarı normal Cu-ma
namazının dua vaktine tesadüf eden vakitte; fakirin gönlünde
alışık olduğum o güzelin cera’yân-ı ile kendinden
kendine sohbet ile öğretimi-ni tatbik etmeye başladı. Bir hayli
devam eden bu sohbet gönülde, sır-da, hususide idi.
Bilâhere
akşamı takip eden gece ibadete kalktığımda tenezzül
ettiği ilham ile (kendinden kendine ifadesi ile)
“Cum’a
namaz sonrası gön-lü lûtfu, kulum Necdet’e bildir,” diyerek
aşağıdakileri not ettirdi.
Biiznillâh aynen
bildirme gayretindeyim eksiği ve fazlasıyle ind-i ba-ride en güzel
şekilde kabul buyurmasını niyaz ederiz.
“ell fakirül mü’min, ene
kabul”
“Şu anda Necdet
kulumda
(bu anda daha derinden gelen bir ilham
ile “kendisi hep böyle kabul etmemi, dememi
ister,” beyanı lûtfedildi,) dua
ismimde âlemlere rahmet, hidâyete dönmüş olan-lara ve hidâyet
bulmuşlara rahmet tenezzülündeyim. O gönle muhabbet verdiklerimde de aynen
tasdikteyim, bunu böyle bil...”
(“Kul
denmesini” istemesi konusunda adeta bir tamamlama, bir açıklama
getirircesine devam ederek)
“Ona ne ita ettim ise,
ne şekilde göründüm ise, o hep kullu-ğumu tercih ettiği için ona
“kulum” hitabını ettim. Bil ki, o “kul” ismimde nice
bildirdiğim ve bildirmediğim ve ancak muhabbet duyanlarca zevk edilen
isimlerim mündemiçtir.”
“selâmün
aleyküm ya habibü muhib; muhibbül azizül cebbar’ ül mütekebbir; tevfikül
selâmet.”
B. G. İ.
25.06.2OO4
Cuma
B.
G. İ.
Rûya;
Hanımım
ve çocuğum görüntüsünde 2 kişi, sanki önemli bir gün oldu-ğundan
dolayı bana, heyecanla, "Vedat
Bey'e gitmemiz gerekiyor,” diye söylüyorlar.
Kendi
halime dönüyorum ve o anda Vedat beyi çocuk görünüşlü genç birkaç
kişiyle şakalaşırken şuhud ediyorum.
Şuhuden
tespit ettiğim şey, gönlümde aradığım zevki vermiyor. Böylece
gönlüme iltica ediyorum, "senin yerin orası değil," deniyor.
Bunun
üzerine ailem olarak görünen o 2 kişiye, "isterseniz siz
gi-din, ben Necdet Bey'e gidiyorum," diyorum.
Bir anda ailem
dediğim o 2 kişiyi de bana uymuş olarak, Necdet
Beyefendi'nin yeri olan bir yerde,
kendimi görüyorum.
Kendisinin
o an için orada olmadığı bu yerde, mütevazi,
saygılı, iddiaları, fevkaladelikleri olmayan, sıradan, etrafa
huzur veren bir ta-kım insanlar
görüyorum
Huzurla
etrafda dolaşıyorum, fakat nedense kendimi yine de ga-rip
hissediyorum.
Bir
müddet sonra içerde bir telaş oldu; içeriye baktığımda
Necdet Beyefendi sanki katıldığı bir
toplantıdan verilen bir mola üzerine buraya gelmiş.
O
anda ortalık yerde zuhur eden bir masada oturmuş;
etrafında bulunan kardeşlerin bazılarına okuyacakları
kitapları gösteriyordu.
Bazılarına
kitaplar
içindeki kendilerine has kaydı ile bir
takım hu-susi yerleri işaret ediyordu.
Hatta bazılarına da yine onlara has
olacak şekilde, bazı şeyleri bu se-fer yazarak veriyordu.
Böylece
onların meşguliyetlerini tespit ederek, onların yetişmesi
ile meşgul oluyordu.
Gönlüme
bir sıcaklık kaplıyor ve kendi kendime Efendimizin (s.a.v.) "bu
topluluğun seyyidi (efendisi), bu topluluğa
hizmet ede-nidir," sözünü tasdik edercesine, "Efendi
Baba'nın boş vakti yok, onun vakti yani vakt işte
bu..." diyorum.
Bu
arada Necdet Bey bana doğru bakıyor, sanki o an için beni
o-rada beklemiyorcasına, "nereden
çıktın..." diyerek, hayretini ifade ediyor ancak itidalini
bozmadan fakat gösterdiği farklı sevinç hali ile
karşılıklı gayet samimi bir şekilde
kucaklaşıyoruz.
Bana
hitaben, "ne sebeb ile geldiğimi..." soruyor.
Ben
cevaben, "ziyaretimin sebebinin sadece elini öpmek ol-duğunu,"
ifade ediyorum.
Bu
anda sanki bir kimse hal lisanı ile, "sen Vedat
Bey'e gitmiyor-sun ama Necdet Bey, o toplantı denilen yerde, onunla
beraberdi,” diyor.
Anında
toplantı yeri olarak bir yeri ve içinde 5-6 kişilik bir guru-bu
şuhuden tespit ediyorum.
Orada,
sanki doğum yapmaya yaklaşmış bir bayanın
halini andıran hal içinde bulunan Kadiri bir zat (ki sanki ileri
bir terakki kemalatının sancıları içinde) ve Vedat Bey
dahil muhtelif tarikatlardan gelmiş bazı şeyhler o
Ka-diri zata yardımcı olarak orada bulunuyorlardı.
Açıkça
tespit ettiğim, onların içinde esas faaliyette olanın Efendi
Baba olduğu idi. Vedat Beyi ise ismen ve sadece
seyirci olarak görüyorum, o-nun bir müessiriyetini tespit etmiyorum.
Masa
başında çalışmakta olan Necdet Beyefendi bendeki bu hali
aynen tespit etmiş olarak başını bana kaldırarak celâli
bir halde, "unutulmasın biz (hissettiğime göre uşşakkilik
yönü ile) daha önce kadiri bir şeyhin kemalatının
tasdiğinde ona cemaat olduk, hatta kadiriliğin bir
yıl-dızı vardır (bunu der demez bende o
yıldızla ilgili şuhud açıldı ve yıldız
olarak gayet net, kuvvetli ve canlı bir nur tespit ettim) onun
hakikati olan parlamasına hizmetkar olduk,” diyor.
Ben
de onu tasdiken, "Hakikat tektir, tek olan hakikate gelen ta-rik (teşkilatlanması
ile tarikat) ler muhteliftir. Tek olan Hakikatin tek-liğini tasdik
bakımından onların birbirlerini tasdik etmesinin tatbi-katı
olan bu hadiseden daha normal ne olabilir ki!..." diyorum
Hürmetle
ellerinizden öperim.
16.07.2OO4
Cuma
B.
G. İ.
TECELLİ
:
16.07.04 Cuma Gecesi uykudan gece
kalktığımda, üzerimde çok büyük bir baskı hissettim.
Bilâhare yattığımda, yeni uykulu halde iken, bu cereyan daha
güçlü bir vaziyette sanki üzerimde beni koruyan bir örtü varmış da, o
örtü kalkmışçasına adeta tam bir tımarhane koğuşu
timsali bir ağızdan fakat her kafadan farklı çıkan vaveyla
tipi seslerin in-sanı sıkması ve boğması gibi beni
sıkmaya ve boğmaya başladı.
Bir
yandan “ya dafi” çekip, bir yandan da “lebbeyk allahümme lebbeyk...” okumaya
ve tekbir getirmeye başladım.
O
anda muhterem, dirayetli bir zat zuhur ederek, “getirdiğim
tek-birlerin bir işe yaramayacağı, beni koruyanın kim veya
ne oldu-ğunu,” ilham ediyor ve illa bir isim söylemem istendi.
Kendi
kendime, “Allah ismini zikrediyorum, kafi değil mi?..,” diye
düşündüm.
Baktım
halen isim söylemem isteniyor ve hatta zorlanıyorum.
Bu
arada şiddet daha da artıyordu, kendimi tam bir cenderede his-settim,
nefesim kesilmeye başladı, rabbimden takat talep ettim.
O
anda şuhuden Hz. Süreyya Beyefendiyi tespit ettim, bu vesile ile Vedat
bey’in sohbetlerde çok sık tekrar ettiği Hz. Süreyya’nın
divanın-dan,
“Geçit başında sormazlar sana kimsin sen,
Verirsin ismimi görürsün ne şey’im ben,” sözü aklıma geldi.
Süreyya
Bey’i şuhud ettiğim halde “Süreyya” ismi değil de,
neden-se Vedat Bey aklıma geldi, ancak aynı anda da ona
karşı içimde tam bir emniyetsizlik belirdi.
Öyle
ki önce tereddüt geçirdimse de, o ismi versem bile nedense o ismin geçerliliğinin
olmayacağı yolunda karşı koyulmaz bir his duy-dum.
O
anda içimde zuhur eden “Efendi Baba” ismini verdim.
Ancak
bu isme hiç bir tepki gelmedi. Herşey aynen devam ediyordu.
Mamafih
bütün olanlardan sonra bilâhare bu isim için iltica ettiğim-de, “bu
ismin hususide olup, hususi toplantılar için olduğu,” il-ham edildi.
“Efendi Baba” isminden sonra, şiddetli
bir şekilde gönlümde zuhur eden “Terzi Baba,” ismini verdim.
Anında
“isim kayıttadır,” dendi ve o patırtılı
havayı meydana geti-ren herşey kaybolarak, güneşin ortaya
çıkması gibi tamamen süt liman bir hale dönüştü.
Bilahare
o zatın vechinde bariz bir tebessüm ile “senin de kaydın var,” dendi.
“Sultan (kısa bir sükut anından sonra)
bigayb-i ikram ismiyle kaydın var,” dendi.
Bundan
sonra Hz. Abdülkadir Geylani ve Hz. Süreyya zuhur ettiler, hal
lisanı ile kafalarını sallayarak, hali tasdik ettiklerini ifade
ediyorlardı.
Bu arada birşey nazarımı çekmişti.
Necdet
Beyefendiyi birçok defa şuhuden gördüğüm halde şimdi
gör-memiştim fakat manevi makamını temsil eden “Terzi Baba,”
isminin söylenmesi ile selamet zuhur etmişti.
Hz.
Abdülkadir ve Hz. Süreyya ki, zamanlarının ekmel mükemmel
İnsan-ı kamil görünmeleri olan zatları şuhuden
gördüğüm halde, onların ismini söyleme yönünde de bir
zuhurat olmamıştı.
Acaba
şuhuden kendi görünmediği halde, isminin zuhuru ile tatbi-kat
ve tasdik görmesi, aslında O’nun zamanın insanı (İnsan-ı
Kamil) olarak görünmesi değil midir?...
Diğerlerinin
görünmesi ise, onların kendi zamanlarındaki kemalat edebi
içinde bu zamana saygı ve tasdik edebi riayetidir diyebilir miyiz?..
Yine
o önceki zat, “Hz. Abdülkadir ve Hz. Süreyya’yı tasdik ediyor musun,”
dedi.
Ben
hiç bekletmeden, “Hz. Abdülkadir’i ve Risaleti Gavsiyesini; Hz.
Süreya’yı ve Divanını tasdik ediyorum,” dedim.
Bu
tasdik esnasında;
“Risaleti Gavsiye” dediğimde, onun
incecik orijinal arapça nüshası
ve
“Hz. Süreyya Divanı” dediğimde de yine aynen Hazretin kendi
el yazısı ile orijinal arapça aslını şuhud ettim;
böylece onları beyan-ı ilâ-hi olarak kabul ettim.
Bu
tasdik ile sadece orijinallerini kabul ettiğimi, fakat onlar üzerinde
yapılan tefsirlerin zaman ve mekan kaydında kalıp,
orijinallerini bütün kemalleriyle anlatmaması bakımından
gönlümden kabul etmediğimi de ifade ettiğimi hissettim.
Bu
vesile ile bu tecelli tatbikatında Rabbımın lutfu ve izni ile dikka-timi
çeken önemli noktaları açıklamak isterim:
1.
Rabbımın lutfu ve izni ile;
“Efendi
Baba”ya 18.01.2003 tarihinde bazı mevzular ile
ilgili olarak çektiğim faksıma karşılık olarak,
09.02.2003
tarihinde kendi el yazısı ile gönderdiği bir yazıda,
“Mânâ
âleminden size verilen şifreniz B. G. İ. olduğunu
söy-leyebilirim.” diye beyan etme lutuf ve nezaketinde
bulunmuştur.
16.07.2004
tarihinde vukubulan bu tecellide de
“senin
de kaydın var,” denerek,
“Sultan
(kısa bir sükut anından sonra) bigayb-i ikram ismiyle
kaydın var,” denmiştir.
Sonradan
bunu düşündüğümde;
“bigayb-i ikram” ın Efendi
Baba’nın bildirdiği B. G. İ. (batından gelen
ikram) olabileceğini,
“sultan” ın da Efendi Baba’nın “Vahy ve
Cebrail” kitabında bah-settiği Sıfat Mertebesinde Adem’e
üflenen ruh mertebesi olan Ruh’ul Sultan olabileceğini zevk
ettim.
Böylece
Efendi Baba tarafından bildirilenin, Rahmani nefha ile be-yan
edilen ayet olup, lutfedilen ilham ile manayı hakikati tatbikat görüp,
Allah indinde hakkani tasdiği vukubulmuş oluyor, denebilir.
Allahu â’lem.
2.
Yine geçmişte fakirde zuhur eden bir ilhama göre,
“Mürşidin
gönlünde zuhur edip, tasdik gören beyan, ona bağlı evlatta da zuhur
edip tasdik görmesi ile, tasdik kemal bulur,” denmişti.
Nitekim
“bir”in, “bir” olma tasdiği, iki adet ayrı
gibi görünen bir ile ancak ispat edilmede, ki böylece en küçük
tek sayı olan (3), as-lında “tek bir”i ifade
etmektedir.
Böylece
“Efendi Baba”nın
09.02.2003
tarihinde kendi el yazısı ile gönderdiği
yazıda bildir-diği B. G. İ. beyan-ı ilahisi,
16.07.2004
tarihindeki tecellide “Sultan (kısa bir sükut
anından sonra) bigayb-i ikram ismiyle kaydın var,” diyerek
ilham edilen beyan ile
bu
sırr-ı hakikat tatbiken tasdik görmüştür denebilir.
Allahu â’lem.
3.
Yine Rabbımın lutfu ve izni ile, önemli bir
noktayı daha açıkla-mak gerekiyor.
Bu
tecellide Necdet Beyefendi ile ilgili 3 isim zuhur etti.
-
“Necdet Bey”
-
“Efendi Baba”
-
“Terzi Baba”
Bu
üç isim, zatın değişik mertebeler olarak görünmesi
tatbikatın-da kendinden kendine,kendini tasdik ve şehadet etmekte....
-
“Necdet Bey”
Sadece
zahiren tanıyanlar onu “Necdet Bey” ismi ile tanıyor, ya-ni bu
isim “Efendi Baba” ve “Terzi Baba” isimlerinin hakikatlerini
(hatta “Şekerci Dede” ve “Servet Bey” isimlerini)
sırlıyor ve örtü-yordu ancak ehli için ise, cami oluyordu.
Aslında
bu tatbikat, ehli için ayan olan zatın, zahir görüntü içinde kendinden
kendine tevhid zevkini mümkün kılıyor.
Demek
ki, ehline “Necdet Bey” ismi ile anı daimde, zatın alem-lere
rahmet hakikatini zevk etmesi mümkündür; yani bu hal ancak ona serbesttir
ve o izinlidir.
-
“Efendi Baba”
Tecellide
“Efendi
Baba”
ismi için “bu ismin hususide olup hu-susi toplantılar için
olduğu,” ilham edildi.
“Efendi” yani “Seyyid”; ilham edilene göre “sırda
seyyid” oldu-ğuna işaret oluyor.
A’maiyyette
zatından zatına, zati tecellisi olan Ehadiyyet ismi ola-rak
görünmesini bu an için “Efendi Baba” ismi ile tatbik ettiğine
işaret diyebiliriz.
Ancak
bir isim ile Ahadiyete kayıt verme düşüncesinden alemlerin rabbı
olan Allahımıza istiaze ederiz (sığınırız).
Böylece
Efendi Baba’nın bizlere hep talim ettiği üzere, Allahın “ku-lum”
dediği zati isminde, esfel-i safilin adı altında tevhid
zevki ile id-raklarda ne kadar da ileri açılımlar
yaptığını fiilen tatbik etmekte olduğunu görüyoruz.
“Elhamdülillahi rabbül alemiyn”
- “Terzi Baba”
Tecellide gönlümde zuhur eden “Terzi
Baba,” ismini verdiğimde; anında “isim kayıttadır”
denip de, “biismi Allah” sırrı gereği, vücud-da zuhur
eden cenderevari sıkmanın ortadan kalkması yani celali
gö-rünme o an için kemal bulup cemali görünmeye inkılap
etmesi böylece “rahmeti gadabına sabık olması” ve
bilahare “senin de kaydın var,” denerek “Sultan (kısa
bir sukut anından sonra) bigayb-i ikram ismiyle kaydın var,”
denmiş olması, “Terzi Baba” isminin, zamanın insanı
tatbikatında vücudunda gavs ve hatem sırları
açılmış Allahın uluhiyetinden zuhur eden ilahi
cereyanı (ilmi ilâhiyi) alemlerin görün-mesinde ve yürümesinde nefesi
rahmani olarak nefh edip ve tekrar irci tatbikatı ile kendinde
toplama tasdiği ve şehadetidir, diyebiliriz.
Allahu â’lem.
4. Gülçin
hanımda zuhur eden ilham ile bana nakletmesi üzerine..
Efendi Baba’nın haber verdiği tarih : 09.02.2003
Fakirde
Tecelli olan tarih
: 16.07.2004
Bildirilmiş
olanın tecelliyatı ne enteresandır ki,
523 gün sonra vaki oldu.
Efendi
Baba’dan öğrendiğimize göre,
523 = (53) “Terzi Baba” nın şifre
sayısı
(2) sırrın zahiri ve batıni hakikati
523
= Sayı topamı (5 + 2 + 3) 10 eder ki,
10 Kemal sayıdır ®
(1) Ahadiyet mertebesini,
(0) onun aynasını
yani bu âlemleri ifade ediyor
Yani
bir (1) alemlerde var olan sadece “mertebe-i Ahadiyyet”
Sıfır (0) lar da onun tecellileridir
sıfırın
(0) ortasından bir hat çekersek
(0), iki kavs yani kavseyni olur
Böylece a’maiyyetin
zatından zatına, zati tecellisi
ehadiyyette
zuhur eden “hüviyet”
yani “hüve” nin ( ç
) “he” sine işarettir
10
= Tevhidi Sıfat - “Teşbih”
- “Fenafillah” - İseviyyet Mertebesi
Zikri
: “Ya Ahad” (Ahadiyyet mertebesi değil “Ahad”
ismidir)
Alemi
: “Alemi Ceberrut” (Hakikati Muhammedi)dir.
Peygamberi : “İsâ”
(a.s.) dır.
Lakabı
: “Rûhullah” dır.
“Rûhül Kûdüs” ün batınen zuhur mahallidir.
Kelimesi : “lâ mevsufe illâ Allah”
(sıfatlanmış olan ancak Allah’tır)
Seyri
: “Seyri fillah” (Allah’da seyir)
İdrakı
: Kûr’ânı Keriym Ali İmran 3/185
ayetinde
“küllü nefsin zaikatül mevti”
(küllü nefs (ve/veya nefsin küllüsü), mevti zevk eder)
Hali
: Kûr’ânı Keriym Bakara 2/253
ayetinde,
“ve eyyednahu birûhil kûdüsi”
(ve ruh-u kuddüs ile biz onu/kendini/hüviyeti destekledik)
Vahiy
Meleği olan Cebrâil (a.s.), İsâ (a.s.)’a 10 (on)
kere gelmiştir
Yine
Efendi
Baba’nın haber verdiği tarih : 09
02 2003
Fakirde
Tecelli olan tarih
: 16 07 2004
Bildirilmiş
olanın tecelliyatı ne enteresandır ki,
Gün olarak 523 gün
ve
ay ve gün olarak da 17 ay ve 14 gün sonra vaki
oldu.
17 (1 + 7) = 8 (8
cennetteki müzahiriyet kesbiyeti)
14 (1 + 4) = 5 (hazârât-ı
hamse müzahiriyet kesbiyeti) eder
ve
8 + 5 = 13 eder ki Hz. Rasûlüllah’ın şifre
sayısı olup
“Hakikati
Ahmediyet” mertebesidir
Hz. Rasulüllah
(sav.)’ın doğum tarihi 571
toplandığında
(5 + 7 + 1) = 13 tür.
Yine
Tarihleri
(gün ve ay) olarak tetkik ettiğimizde,
09 02 ® ( 9 + 2) = 11 = 2
16 07 ® (16 + 7) = 23 = 5 olur
(5 - 2) = 3 olur
yani
tarih itibariyle (2) nin ® (5) e ulaşması 3 ü meydana getiriyor,
ki
bu da yukarıdaki izahı yapılan
kendisinden (1 den) kendisine (1 e),
kendisi (1) olan “tek bir” in
ispatıdır.
Diğer
yandan da,
(2
+ 5) = 7 olur ki, 7 nefis mertebesindeki müzahiriyete
işarettir.
Yine
Tarihleri
(gün, ay ve yıl) olarak tetkik ettiğimizde,
09 02 2003 ® ( 9 + 2 + 23) = 34 = 7
16 07 2004 ® (16 + 7 + 24) = 23 = 5 ® = 12 = (1 + 2) = 3
09 02 2003 ® ( 9 + 2 + 2 + 3) = 16 = (1 + 6) = 7
16 07 2004 ® (16 + 7 + 2 + 4) = 29 = (2 + 9) =11 (1
ve 1)
yani tarih itibariyle
34 (3 + 4) = 7 nefis
mertebesi müzahiriyeti olan “zat”tan,
lutfedilen beyan
(dua, davet)
23 (2 + 3) = 5 “hazârât-ı
hamse” tevhid meratibesi kemalini
7 + 5 = 12 “Hakikati
Muhammediyyet”
- “İnsân-ı Kâmil” vücudiyetinde
zevk edip seyr-i
sülûk hitam buluyor.
Böylece
“Mümin Müminin aynası” sırrı zahir oluyor.
Nitekim
16 07 2004 tarihinde = 11 (1
ve 1) e ulaşılmakta
ve
yine
09 02 2003 ® (9 + 2 + 2 + 3) = 16 (1 + 6) = 7
yani
7 nefis mertebesi müzahiriyeti olan “zat”tan
lutfedilen beyan (dua, davet)
16 07 2004 ® (16 + 7 + 2 + 4) = 29 (2 + 9) = 11 (1 ve 1)
“Mümin Müminin aynası” sırrıyeti
mümkün kılanı, özüne çekenin
aslında
ulaşılan tarih ile başlama tarihi arasındaki farkı
itibariyle
Yani
16 07 2004 ® 29
09 02 2003 ® - 16
Farkı
13 ki Hz. Rasulullah’ın şifre
sayısı olup
“Hakikati Ahmediyet” mertebesi olduğunu
huşu içinde müşahade edebiliriz.
Bu
hadise tesadüftür denir ise !.... ne manidar değil mi?...
Ve
(57) sayısı
5 ® (hazârât-ı hamse)
7 ® (nefsi makamları)
(5
+ 7) = 12
“Hakikati Muhammediyyet” - “İnsân-ı
Kâmil” mertebesi
12 (1 + 2) = 3 yine
yukarıdaki izahı yapılan
kendisinden (1 den) kendisine (1 e),
kendisi (1) olan “tek bir” in
ispatıdır.
Daha
nice zuhuratlar kendini gösteriyor.
Bir
yandan “zevk” yaz diyor,
diğer taraftan da “itidal” ara ver ve dinle diyor.
Hayret
etmemek elde değil........ Elhamdülillah
Allahu â’lem
Hürmetle
ellerinizden öperim. B. G. İ. – E.. K.. ]
* * *
[Kendisini uzun yıllardan beri
tanımakta olan aynı şehirde ikamet eden H.. T..
adlı arkadaşımız ise, Terzi Babamı nasıl
bildikleri sorumuza şu satırlarla cevap verdiler.
“Bismillahirrahmanirrahim
Allahümme salli âlâ seyyidina Muhammed”
“Bazı
şeyler vardır ki, söz ve kelimelerle anlatılamaz, ifadeler yeter-siz
kalır. Lâkin kısaca bir şeyler söylemeye çalışmak
istiyorum. Önce-likle bize dinimizi, Hz. Peygamberimizi, Kûr’ân’ı, onun
emir ve yasakla-rını öğretmeye çalışan Terzi Babam’dan
Allah razı olsun.
Onun
güzel sözlerinden birisi de, “Şeriatı olmayan bir tarikat
ba-tıldır. Hakikat ve Marifeti olmayan bir tarikat ise,
atıl’dır,” ol-muştur.
Biz
de yolumuza hep bu anlayışla devam etmişizdir. Kendisini
tanı-dığım 24 senelik süre zarfında aile içi huzurdan
tutun da anne baba ve çevremizle ilişkilerimizin nasıl olmasına
kadar yani dengeli bir yaşam sürmeyi hep ondan öğrendik ve el’ân
öğreniyoruz. Ona bağlılığımız sa-yesinde bir
çok manevi hayır ve bereketlere nail olduk.
Genç
yaşta bir rûya görmüştüm.
Rûyamda
bana, “Allah’tan başka her şeyin boş olduğunu,”
söy-ledi.
Ben
de kendisine, “boş mudur, hoş mudur?” dedim.
O
da, “boştur boş,” dedi.
Bu
zuhurat fakire ömrüm boyunca hep yaşam düsturu olmuştur.
Onunla
ilgili gördüğüm bir zuhuratımı daha nakledip bitirmek
istiyo-rum.
“Bahçeli
bir saray içinde bahçe kapısından tek sıra ile
önce Hz. Peygamber Efendimiz sonra ardında Terzi Babam, onun da
ardında biz ve ardımızda da 3 - 5 kişi daha vardı.
Peygamber Efendimiz elini gözle-rinin önüne siper etmişti, zira
kapıdan gözleri alan nurlu bir ışık vuru-yordu.
Efendimiz
şöyle dua ediyordu, “Yarabbi bizi doğru yola nimet verdiklerinin
yoluna ilet, gazabına uğrayanların yoluna değil.”
Terzi
Babam da ardından, “Yarabbi bizi Peygamber Efendimizin izinde eyle,” diyordu.
Bizler
de, “Yarabbi bizi Terzi Babamın izinde eyle,” diyerek sa-ray
kapısından içeri girdik.”
Allah
kendisinden her zaman razı olsun diyerek, beyanlarını ifade
etmiştir. ]
G Ü L D E S T E’ D E N B İ
R D E M E T
(Özlü
sözlerinden)
Hz.
Pirimizin sohbetlerini ve bu sohbetlerin tertemiz havasını sizlerle
birlikte hep içimizin derinliklerine çekmeye çalıştık.
Şimdi ise O’nun çeşitli sohbetlerinden derlediğimiz özden söze
dökülenlerden kısa bir demet sunuyoruz.
*
* *
Zaman
zaman dostlarımız soruyorlar,
“Konuşurken hiç yorulmuyor musun?”
Ben
de onlara,
“Eğer ben konuşursam yoruluyorum, ama o konuşursa hiç
yorulmuyorum.”
*
* *
Bir
gün kendilerine “gönül” nedir efendim diye sorunca şu dörtlük-le
cevab verdiler.
Gönül nedir diyene gönül veresim gelir
Gönülden bilmeyene hissiz diyesim gelir
Sevda nedir? Aşk nedir? Bunu bilmek gerekir.
Bunu bilen âşığı her dem göresim gelir.
*
* *
Her
şeyin bir bedeli vardır. Rû’yetullahın bedeli de Can’dır.
Biz bu pazarda “Can” alır, “Can” satarız.
*
* *
Nefsi
benlikten, izafi benlikten kurtulmadıkça yolumuz ve ufkumuz açılamaz.
*
* *
Şeriatta, duygular vardır, bilinmez
Tarîkatta, duygular vardır, ® bilinir
ama hakim olunamaz
Hakikatte, duygular vardır, ® bilinir, hakim olunur
Mârifette ise, kişi duyguyu imha ve ihya edebilir.
Şeriat
ve Tarîkât birbirinin devamı,
Hakikat
ve Mârifet birbirinin kemâlidir.
Şeriat ve Tarîkât’ta tenzih
vardır. Allah ötelerdedir.
Hakikatte Rabbini kendinde bulma
zorundasın.
Mârifette ise, Allah’ı her yerde bulma
zorundasın.
*
* *
Bu
Tekirdağ’a iki şeyi getirdik.
Birincisi, bu yaptığım (kadın terziliği) Sanat.
İkincisi ise, İrfaniyet.
Ne
yazık ki bunların kıymetini çok az kişi bildi.
Hayatım boyunca hep hakkı giydirdim. Avam bunu bilmezdi hep kendilerini
giydirdiğimi zannederlerdi. Kestiğim kumaşı
hesaplasam, Marmara denizine örtü olurdu.
*
* *
Bizim
yanımıza edeb ile gelenler bizden de edeb görür ve öğrenirler.
*
* *
Bu
kapıdan içeri herkes girebilir. Ancak gönül kapısından içeri
kimler girebilir. Ona biz karar veririz. Mesele bu kapıdan
içeriye girmek değil, gönül kapısından içeriye girmektir.
*
* *
Sanat ilim musiki
Bir de Aşkı ilâhi
Varsa eğer gayreti
Olur insân vallahi
*
* *
Necdet’ten dinle bu sözü
Hak’tan ayırma hiç özü
Bu dünyanın gerçek tadı
Ölmeden ölmekmiş meğer.
Not: Tamamı 5 kıt’a olan bu şiirinin tabutunun bir tarafına
asılmasını vasiyyet etmiştir.
*
* *
Rabıta : Kedinin fareyi yakalamak için
nasıl hazır bir vaziyette tetikte, gözünü kırpmadan
beklediği gibi salik de gönül evinin kapı-sında öyle
beklemelidir. Bu esnada gelen misafiri gaybi, kimseyi bula-mazsa gider,
bir müddet sonra yine gelir, yine kimseyi bulamazsa gider ve bir daha da
gelmez.
Bu çalışmaları yapmak “kesb”,
bunun neticesi de “vebd”dir.
Yani
vehbi ilme, kesb ile ulaşılır. Onun için gönül
kapısında bekçi olmak lâzımdır.
Rabıtanın hakikati ise, İnsân-ı
Kâmilin gönlüne girip, oradaki feyiz, ilham ve mârifeti
vakumlayarak çekmektir.
Kim
bizimle bağını, ilgisini, rabıtasını keserse beşeriyetine
rabıta etmeye başlar. Demiri ateşin içine
attığınızda, “ben ateşim,” diyebilir.
Çektiğinizde ise, yine demir olarak kalır.
*
* *
Genel
olarak Âdem Aleyhisselâmdan 1850’lerin sonuna 1900’lerin başına
kadar, yani Sanayi devrimine kadar yeryüzünde “ef’âl – şeriat”
mertebesi yaşandı.
Bu
tarihlerden 1950’lere kadar ise, elektrikli iletişim ve mekâniğin
kullanıldığı “esmâ – tarîkat” mertebesi
yaşandı.
1950
ve 60’lardan sonra ise, güç ve kuvvetin hakimiyetini içeren “sıfat
– hakikat” devri yaşandı.
2000’li
yıllardan itibaren de, “zât” mertebesi yaşanmaya
başlandı. Bu çağ bilgi ve iletişim
çağıdır.
Bu
yaşantılar insânların düzenlemesiyle değil, ilâhi
tecellilerin ne-ticesidir. İşte bu yüzden kaldırılmış
olan tekke, zaviye ve medreseler müddetlerini doldurdukları için belki de
ilâhi takdir gereği kaldırılmışlar-dır.
Onları bu hâliyle yaşatmak ise, ilâhi yaşama ayak
uyduramamak-tır.
Bu
demek değildir ki, tarîkat ve şeriat devri kapandı, şeriat
ve tarîkâtın yaşamsal ağırlığı azaldı,
yani “şeriat, tarîkât” bâtına geçti, “hakikat,
mârifet” zahire geçti.
Hz.
Mevlâna, “Dün dünde kaldı cancazım bugün başka
birşey-ler söylemek lâzım,” diyor.
Âyette
ise,
“külle
yevmin hüve fiy şe’nin”
“O her an yeni bir şe’an, oluşumdadır,” buyuruluyor.
(Rahmân Sûresi 55/29).
İrfan
ehli, tutuculukla bir yere varamaz. Yaşanan sistemler
arka-sında değil, yaşanan değişikliğe ayak
uydurup sahip olmak esastır. Bu yüzden de irfan ehlini tanımak
kolay değildir.
Gerçek
halife olmanın ilk şartı, kişinin gönlünden mutlaka “rabbani
hakikatleri” alması gerekmektedir.
Kişi
gönlüne danışıp, oradaki ilhamı alabilmelidir. Rabbani
bilgilere ulaşamayan, bulunduğu mertebesi itibariyle hayâl ve
vehminden alır, diyordu.
Bu
bölümde de bu kadar bilgi vermekle yetinelim.
Kıymetli
gönül dostlarım !
Başlarken
bölümünde değindiğimiz gibi Hazretimiz Necdet Ardıç
Uş-şâki Efendimizin bir halvet yaşantısını
anlatan oluşumları “Halvet’ten Notlar” olarak buraya
aldık.
H A L V
E T’ T E N N O T L A R
Bir
müddettir halvet’e girmeyi düşünüyordum gerekli mânevi izni gönlümden
aldıktan sonra 22.06.1985 Cumartesi gecesinden
başla-mak üzere 30.06.1985 Pazar’a kadar olan süreyi bu işe
tahsis ettim ve sene tatili süresini ona göre ayarladım.
O
gün gelmeden kendimi bu duruma alıştırmak için
hazırlanmaya başladım.
“Murakâbe”
Bir
ses ALLAH, “her şey necdetle konuşur artık dedi,” diyor.
İnsân
ve cinlerin yapıları, yüz hatları ayrı hemen farkediliyor.
Gavsül
A’zama niyaz ediyorum daha belirgin.
Hiçlikte
bir hâl, bir ses “kim o,” diye soruyor;
başka
bir ses, “Necdet” diye cevap veriyor.
* * * * *
22/06/985
cumartesi gecesi;
Ayhan
ile birlikte hücreye girdik gece ikiye kadar sohbet ettik sonra yattık
sabah sekizde Ayhan gitti artık yanlızdım ve bu süreyi en iyi
şe-kilde değerlendirmem gerekiyordu.
23/06/985
Pazar - birinci gün;
Hafifçe
titriyorum biraz üşüme geliyor ve tefekküre başlıyorum.
Bu
arada ¢é è¤u ë
ü£¡a ¥Ù¡Ûb ç §õ¤ó ( ¢ £3¢×
“küllü
şey’in hâlikün illâ vechehü” âyetini düşünüyorum;
“şey’iyyet ve ef’âl âlemi” uzun uzun
düşündürüyor.
Ayrıca;
7§æb Ï b è¤î Ü Ç ¤å ß ¢ £3¢×
7¡âa ‰¤×¡ü¤a ë ¡4 5 v¤Ûa뢇 Ù¡£2 ‰
¢é¤u ë ó¨Ô¤j í ë
“küllü
men aleyha fanin
ve
yebka vechü rabbike zul celâli vel ikrami” âyetini düşünüyorum;
“men iyyet ve esmâ âlemi” uzun uzun
düşündürüyor.
Âyeti
Keriymenin biri, ef’âl âleminin kalkışı
diğeri esmâ âleminin ...
“Murakâbe”
“Kırk yedinci hücre, kırkların yedinci hücresi,” deniyor.
24/06/985
Pazartesi - ikinci gün;
Bant
dinliyorum, bir yerinde,
Hz. Peygamberin varlığı,
ALLAH zâtından meydana geldi.
Âdemin varlığı, Rububiyet
zâtından meydana geldi.
“İnsân-ı
Kâmil” Shf 136 da,
“Ahadiyet bahsi hakkındaki incelikler,”
“İnsân-ı
Kâmil” Shf 136 da,
“Yukarıda anlatılanları dikkate alarak şimdi sen
kendinde anla-tılan tecelliden bir şey görürsen onu ALLAH’ından
Rabbından bil, ona bağla; yaratılmış şekline
olduğunu iddia etme.”
Yukarıda geçen Rab hakkında anlayış hatası
olmalı.
Yukarıdaki
mevzuları düşünüyorum yavaş yavaş ateş basmaya
başlıyor; bu arada diyorum, ki
“ne kadar aşikarım,” ® ne dedim “aşikar
mıyım?” “Hayır.”
“ne kadar gizliyim,” ® ne dedim “gizli miyim?”
“Hayır.”
“Hem gizliyim hem aşikar.”
“O kadar şiddetli gizli o kadar şiddetli aşikar.”
“Murakâbe”
ALLAH’ın
zâtının zuhuru yanınızda, maddesi maddenize,
varlığı varlı-ğınıza uygun en iyi
şekilde ondan yararlanmaya bakın.
Hz.
Peygambere yöneliş, “Oğlum ortaya koyduğum şeyleri iyi
anlamaya çalış ve amel et, en iyi şekilde yararlan.”
* * * * *
Bir
çok gayb erenlerinin rûhani mevcudiyetleri meclis hâlinde Efen-dimizin
rûhaniyeti dahil. Yerimden kalkıp buyur etmek istiyorum, “ora-sı
senin yerin bizim için mahal söz konusu değil.”
* * * * *
ALLAH’ın
varlığında tekliğinde Rasûlüllaha yönelmek mümkün mü?
ALLAH’ı
ve kendini tanıma yolunda Rasûlüllaha yönelmemek müm-kün mü?
* * * * *
Rasûlüllahın
ümmetinin
bedeni maddesi, Melikiyyetin zâtından;
Rûhu mânâsı, Rububiyetin
zâtından;
gerçek varlığı ve sıfatları, vahidiyetin zâtından;
Zâtı ise, ALLAH’ın zâtından meydana
getirilmiştir, dolayısıyle her mertebeye şamildir ve
câmidir.
* * * * *
Gönül
diyor ki, vaktinin azlığından bir hafta, kırk
güne bedel ol-malı; ona göre çalış ve bastır;
Rasûlüllah’a niyazda bulun cemâlini açık göstersin.
* * * * *
Piran
hazaratlarına niyazda bulunuyorum, hepsi için ayrı ayrı on’ar
bin tesbih çekip ayrı ayrı hepsine yönelerek yardım taleb
ediyorum.
* * * * *
Tefekkür ve
düşünceler.
Sırf
Rahmân tecellisinde azap olmaz. Çünkü orası tam ve kâmil
rahmettir.
“İnsân-ı
Kâmil” Shf 143 da;
“Allah’ın ilk rahmeti odur, ki onunla bütün âlemi rahmet te-cellisiyle
onları kendi özünden yarattı.”
“İnsân-ı
Kâmil” Shf 144 de;
“Âlemin
parçalarından her birinde her ferdinde kemâl zuhuru gösterdi.
Hiç
bir zamanda sayılı parçalara bürünmedi, kendi özünde zâtı
nasıl iktiza ediyorsa öyle “tek”tir, bütün zuhur yerlerinde “bir”dir.
Rahmeti,
âlemi kendi özünden yaratmış olmasıdır.”
“İnsân-ı
Kâmil” Shf 146 de;
“Varlıkların
her birinde ALLAH’ın Zâtı vardır. Çünkü onlar
varlıklarını ALLAH’ın zâtından almaktadırlar,
mevcudun özü, aynen kendisidir.”
“ALLAH’ın
“Rahmân” ismi ile istilâsı, kudret, ilim ve ihata ile
varlıklarını sarmasıdır.”
Bu durumda
Rahmân’ın tecellisinin azabı nasıl ve nerede olabilir, çünkü
tam ve kâmil rahmettir.
“İnsân-ı
Kâmil” Shf 148 de;
“Rahmân” ismi yönünden gelen rahmet, “azab” ile
karışık-tır,” cümlesi,
yukarıda anlatılanlara ters düşmektedir, ancak bu
anlayış çevirenin düşüncesi olabilir.
Bizce
Rahmân tecellisinden sonra meydana gelen ve zahire dönük, kısmen Rububiyet
tecellisi istilasıyle gelen rahmet, ancak azab ile karı-şık
olabilir, sırf Rahmân tecellisinde azab söz konusu olamaz, der, özür
dileriz.
“İnsân-ı
Kâmil” Shf 132 de;
“Vâhidiyet nimet içinde kendisi olur, nikmette onun aynı olur.”
“İnsân-ı
Kâmil” Shf 132 de;
“Rahmân, İlâhi ve yüce olan isimlere tahsis edilen bir merte-beye
isimdir.”
Sayfayı
oku incele Rahmân sadece yüce isimlerimi mi, yoksa diğer-lerini de
kapsamına alıyor mu?
“İnsân-ı
Kâmil” Shf 160 da;
“Tecelli’i VAHİD’i iyi okuyup anlamağa çalış.”
* * * * *
25/06/985 Salı - üçüncü gün
Sabah
kalktım abdest alıp uyku mahmurluğunu giderdim, bir taraf-tan
bant dinleyip bir taraftan da devamlı zikr hâli öğleye kadar sürdü,
bu arada bulunduğum mahalde kabrin iki hâlini de
yaşadım yani azap ve lütûf.
Eğer
kişi, kabre kişiliği ile girerse gerçekten en büyük
felaket, alıştığı ve onlara bağlı
yaşadığı bağlantıları varsa sonsuz
perişanlık...
Fakat
bunun tam aksi hiç bir şeye bağlantısı kalmamış
hür olmuş kişinin, kişiliksiz olarak oraya girmesi, rahatlığın
en güzeli târif edi-lemiyecek kadar.
Bu
hâller ile öğle oldu abdest alıp namaz kıldım, namazdan
sonra zikre başladım.
Bu
arada bazı değişik hâller olmaya başladı. İçeriye
birtakım rûhani varlıklar gelmekte olduğu
anlaşılıyordu dünkü gibi...,
Ortada
diz üstü zikr hâlinde oturuyorum sanki bana selâm verip geçmek istiyorlar
gibi...
Bu
arada benimde rûhaniyetim artmaya başladı. Odaya doldular,
yalnız karışık oldu bir merasim sırası
değil, ancak sonra iş sıraya kondu, o sırada da ben tesbihi
bırakmış devamlı tekbir getiriyordum.
Sol
tarafta ayakta beyaz sakal ve saçlı bir zât duruyordu Âdem (a.s.)
olduğu bilinci var, o seyirci olarak ayakta bakıyor.
Ben
arttırarak tekbirlere devam ediyorum.
İkinci
olarak selâm vererek önüme yine beyaz uzunca saçlı ve sakallı
buğday tenli az uzun yüzlü bir zât, İbrahim (a.s.) bilincindeyim
geliyor oturuyor selâmını alıyorum.
Tekbirler
ile birlikte “lebbeyk allahümme lebbeyk”in tamamını
devamlı tekrarlıyorum, fakat o hâlin tesiri ile artık ben, bende
değilim o zamana kadar hiç böyle bir hâle girmemiştim; “allahu
ekber, allahu ekber, allah, allah” zikr ve fikri çok dehşet bir hâl
idi, bir müddet son-ra biraz sakinleşince selâm vererek ayrıldı.
Arkasından
Gavs’ül A’zam selâm vererek geldi selâmını aldım önümde
duruyordu, bu arada yine çok şiddetli bir zikr’e başladım, ömrümde
hiç bu acayip hâllerle hâllenmemiştim, adeta canımı severek
veriyordum sanki can bayramı.
Oturduğum
yerde elimi kolumu sallıyorum, son derece sert ve seri hareketler
yapıyorum böylece içimden ve dışımdan sanki bir çok
şeyi atıp boşaltıyorum, bir müddet sonra yine
sakinleşmeye başladım Gavs’ül A’zam da selâm verip
ayrıldı.
Arkadan
Abdülkerim Ciyli geldi, selâm verdi aldım, bu arada “allah,
allah” zikrine de devam ediyordum.
Ancak
Abdülkerim Ciyli durgundu bende de evvelki hâller pek olmadı. Akşam
okuduğum “İnsân-ı Kâmil” kitabının
bazı bölümlerinde dikkatimi çeken yerler oldu, herhâlde onun için
durgundur diye düşünü-yordum; selâm verdi ayrıldı.
Sırada
Hz. Ali vardı fakat onun rûhaniyetini bir müddet tutamadım;
sonra o da selâm verdi; ben yine bu arada tekbirlere devam ediyorum ve hepsinin
selâmlarını alırken lâkaplarıyla “sizlere ve bizlere”
diye medih yollu alıyorum ve özelliklerinden ricada bulunuyorum.
Sonra
Hz. Ebubekir aynı şekilde selâm verdi aldım. Bir müddet
durdu; selâm verdi, ben de aldım ayrıldı.
Arkadan
Muhyiddin’i Arabi geldi selâm verdi, aldım; “medet ya
şeyh’ül ekber medet ya imam-ı ilâhi” gibi sözler söyledim.
O
geldiğinde yine bende değişik hâller olmaya başladı.
Son derece şiddetli bir zikre başladım, belki evvelkilerinden
daha da şiddetli idi ve göğsümün sağ tarafında yavaş
yavaş yayılan bir akım hissetmeye baş-ladım.
Bu
arada dışarıdan birisi geliyormuş gibi diyor ki, “burada
bizde varız, merasime biz de iştirak edeceğiz” gibilerde
geldiğini hissedi-yorum bu zâtın Yahya Efendi olduğu
bilincindeyim, varlığını tanımak istiyoruz,
ancak sakallarının ağzından çenesine doğru iki
yanının açık olduğunu o kadarını anlayabiliyorum.
Biraz sonra sakinleşince Muhyiddin’i Arabi selâm verip
ayrıldı. Çok terlemiştim, üstümdekileri çıkardım
sadece gömlek kaldı.
Daha
sonra Hz. Hüseyin gelip selâm verdi; “aleyküm selâm ya şehidler
sultanı, şehid-i kerbelâ, seyyidlerin efendisi,” dedim; tekbirlere
devam, o da selâm verip ayrıldı.
Arkasından
Hz. Hasan selâm verdi; onun da selâmını, “aleyküm selâm ya
Şerifler sultanı” diye aldım.
Ondan
sonra da Hasan Hüsamettin Uşşâki geldi ve selâm verdi. Ona “aleyküm
selâm size ve bize ya pirim,” dedim; tekbirlere devam; bütün selâmlardan
sonra ve “alâ ibadillâhissalihin” dedim.
Yahya Efendi de selâm verip aldı.
En sonda Nûsret Babam da orada idi fakat selâma girmedi orada
kaldı.
Selâmın
birinci faslı bitince, iyice terden ıslanan gömleğimi de çıkar-dım
fakat terli olduğum için yanda duran beyaz çarşafı üstüme
aldım bir ara bir baktım çarşafa sarınmışım,
her tarafım beyazla örtülmüş; “acaba efendimiz niçin
sonraya kaldı.”
Bu
arada odanın boşaldığını hissettim yine hisettim
ki, efendimiz ile birlikte gelecekler o zaman çarşafa
sarınmış olarak ayağa kalktım ve ayakta kıbleye
karşı durup beklemeye başladım.
Bu
arada, ¤á¢Ø¡¢1¤ã a ¤å¡ß ¥4ì¢ ‰ ¤á¢× õ¬b u ¤† Ô Û
“lekad caeküm rasûlün min enfüsiküm,” âyetini okuyorum.
Epey
bir müddet bekledim kapıdan gelecek gibi, hayır şartlanma ile
bekleme...
Bir
müddet sonra, nadide taşlarla işlemeli tepe taraf konik gibi hafif
sivrilen, alın tarafında 3 tane ileriye çıkmış 10 cm
kadar uzunluğunda altın çubuklar ve uçlarında küçük yuvarlak
değerli taşlardan bilyeler takılmış burnun üstüne
doğru ve yanlardan da kulaklara ve yanaklara doğru uzamış
bir taç, miğfer gibi belirmeye başlıyor.
3
tane uç alındaki bunlar, “ilmel, aynel, hakkal yakıyn”
işaretleri-dir, diyorum. Bu görüntü kıble tarafında
oluşuyordu.
Yavaş
yavaş tacın bulunduğu mahal aşağı doğru
belirmeye başlıyor; ben ayaktayım tekbirlere devam ediyorum.
Beden
her tarafı çok nadide inciler yakutlar her türlü değerli
taşlarla işlenmiş elbise ve üstünde oturulan taht
belirginleşiyor.
Ben
hem seyrediyorum, hem de tereddütteyim acaba hayâli veya şeytani olabilir
mi diye...,
Bir
müddet durdum; tereddüdümü anlayınca “ENE MUHAMMED” dedi, dolgun
vakur bir sesle...
Bu
sefer ben düşündüm “acaba ses bir yönden mi geliyor,” di-ye... yine
aynı ses “ENE MUHAMMED” dedi.
Ben
yine emin olmak istedim.
Biraz
bekledi. ayakta ve ellerim bağlı olarak duruyorum tekrar üçün-cü defa
“ENE MUHAMMED” dedi
Ve
tahtın arkasından “livaül hamd” sancağı yükselmeye
başladı yeşil üzerinde
¢é¨Ü¨£Û a ¤4ì¢ ‰ §† £à z¢ß ¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a é¨Û¡a ü
“lâ
ilâhe illâllah muhammedürrasûlüllah” yazılı olarak, o anda secdeye kapandım “medet ya
Rasûlüllah” diye hepimiz için niyazda bulundum. Hatırıma gelen
şeyler hakkında ricada ve hepimiz için şefaat dileğinde
bulundum.
Bir
müddet sonra merasim bitti, her şey yerli yerinde idi. Zannettim ki bu
arada epey uzun süre geçti, halbuki yarım saat kadar bir şey
olmuş, eğer o anda biri gelip aniden beni çarşafa bürünmüş
ayakta durur hâlde görseydi her hâlde kalp sektesinden giderdi.
* * * * *
Düşünceler.
İbadet
ettiğin düzeyi idrak edince oraya yönelerek yaptığın
ibadet biter, o türlü ibadet edemez hâle gelirsin.
Sonra
ibadetin bir üst düzeye yönelik olarak yapılmaya başlar, nihâ-yet
orasını da idrak edersin, o zaman da artık oraya yönelik ibadet
etmen mümkün olmaz.
Bir müddet
sonra daha yukarıya yönelik ibadetin başlar; böylece de-vam edersin;
ta ki, gerçek kimliğinle kendine, kendin kendinle olarak.
* * * * *
26/06/985
Çarşamba - dördüncü gün
Düşünceler
- Tefekkür
İç
ve dış tek şey olduğuna göre, kişinin içerde veya
dışarda olması diye bir şey söz konusu olamaz. Eğer
oluyorsa onun için daha henüz iç ve dış farkı vardır,
içerde iken dışa ait neye meylediyor ise, daha ondan
kopamamış demektir, onun tabiat kayıtlarında
olduğunun açık ifadesi-dir.
* * * * *
Ef’âl âlemi isimlerin neticesi olarak
meydana geldiği var sayımın-dan hareketle yok hükmündedir.
Şartlanmalarımıza göre olan ef’âl âle-mi, “yok”
hükmündedir.
İsimler de sıfatlardan meydana
geldiğinden onlar da “yok” hük-mündedirler.
Sıfatlar ise, senin
varlığını teşkil eden, benliğindir.
Böylece ortada ef’âl ve esmâ diye isimlenen mertebeler de kalmaz,
ancak bunlar yok olmuş demek değildir, yine vardırlar fakat sen
olarak, zâtın olarak, ger-çek olarak sende ve seninle vardırlar;
zâtın olarak vardırlar.
Eğer
bu müşahâde tam kemâlli olmazsa, farkında olmayarak yine kendini,
kendin olarak fakat ef’âl âlemi kayıtları içinde bulur, yaşar
far-kında olmazsın, bu da şirktir.
* * * * *
A’M Â
Genel kanaat “A’mâ”da her şeyin bittiğidir.
“İnsân-ı Kâmil”in a’mâ bahsinde, “a’mâ,
kendi zâtında gizlidir, kendine gizli değildir,” kaydı var
ve de böyle olması lâzım, herhâlde bilinmez bir şeyden, bilinen
bir şey ortaya çıkamaz.
Kendine gizli olmayana, son veya bilinmezlik
hükmü takdir edile-mez.
Yani
“A’mâ” da yokluk vardır, bitiş vardır, belirsizlik
vardır diye-meyiz.
Ancak
bu âlemdeki vechi ve ilmi varlığı ile, “a’mâ ötesi
anlaşıla-maz ben böyle diledim,” demektir.
Bence
“A’mâ”, idraki bu yapı ile mümkün olamayan bir berzahtır,
mutlak öte tarafı vardır.
Aksi
hâlde denge sağlanmaz, bu denge anladığımız mânâda
bir den-ge değildir. Zâtın bu yönde kullandığı yöntem
akıl ve ilim sadece bu yö-nünü idrak edecek biçimde zuhura
çıkmıştır.
“Zât” yani “A’mâ” hakkında düşünmeyiniz
denmesi, düşünülecek bir şeylerin olduğuna delâlet eder.
Ancak bu yönünde ortaya çıkan im-kânlar ona yetmez.
O
taraf nasıl bu tarafa göre...
“A’mâ” ise, bu tarafta o tarafa göre “A’mâ”dır
* * * * *
İkindiden
sonra azıcık uzandım fakat uyuyamadım kalktım
düşün-düm, “vahid” zikrini yapmaya karar verdim hiç olmazsa bir 10
bin ol-sun dedim.
Dikkatlice
ve tefekkür ederek zikre başladım yavaş yavaş zikr
hız-lanmaya başladı ve cehriye dönüştü, türlü hareketler olmaya
başladı. Bir müddet başım kuvvetle sallanıyor,
sonra ellerim kalkıp iniyor, daha sonra ayaklarım oynuyor, ben
bağdaş kurmuş oturmaktayım, bu hâlde her türlü hareket
çıkıyor akrobasi hiç kalır.
Bir
ara dikkat ettim, dalmışım “vahid, vahid....” derken, “vahid
vay ne vahid” “vahid vay ne vahid” olmuş, daha sonra “gayret
va-hid” “vahid vahid” “gayret vahid” olmuş.
Yine
ateş bastı terledim üstümdekileri çıkardım, gene
çarşafı üstüme aldım. Bu hâlde bir gören olmuş olsa, bu
kalıbın mutlak delirdiğine ka-naat getirip yanından kaçar.
Zikr’e
devam ediyorum aynı zamanda o yaşantıyı gerçek hâli ile
id-rake çalışıyorum ve hayli genişleme oluyor yine
zorluyorum, işi gevşek tutmuyorum.
En
belirgin hâli ise, vahidiyet yaşantısında olan bir kimsenin
muha-tabına, muhatab görmeksizin sadece ismiyle hitab etmesi ancak
müm-kün olabilir, bütün izafetler düşerek, yani “abi,
kardeş bey” gibi....
Aslında
bu hal esmâ yaşantısı müşahâdesidir fakat geçiş
bu ka-naldandır.
Daha
sonra sadece kendini, kendinle bilir, tanır ve kendi kendine
muhatab olur, hâli genişleyerek açılıyor.
* * * * *
Not
: “İnsân-ı Kâmil”in “EBED”
bahsinde;
“cennet ve cehennem ehlinin ebedlerinin tükenmesi elbette zaruridir,” deniyor.
Diğer
taraftan “terkib kaybolmaz,” deniyor.
Demek
ki terkib kaydından çıkabilen ancak ebedi olabilir,
diğerleri-ne bir son vardır.
“İnsân-ı
Kâmil” Shf 323 de;
“İlmi ilâhideki a’yan-ı sabite dahi muhdestir kadim
değildir.”
“İnsân-ı
Kâmil” Shf 344 de;
“Çünkü a’yân-ı sabite Haktır, halk değil.”
Başka
yerde ise, “a’yan-ı sabite yaratılmış değildir,”
deniyordu
Bunların
aralarındaki incelik ve farkı düşünüyorum, “her iki durum da
bulunduğu yerlerde geçerlidir,” diyorum.
* * * * *
“İnsân-ı
Kâmil” Shf 350 de;
Kûr’ân
bahsi Rahmân 55. Sûre/1- 2 âyeti
æ¨a¤Š¢Ô¤Ûa á £Ü Ç
= ¢å¨à¤y £ŠÛ a
“er
rahmânü allemel Kûr’âne”
“Rahmân Kûr’ân öğretti”
Rahmân,
zâttan Kûr’ân-ı öğrendi sonra öğretti.
* * * * *
27/06/985
Perşembe - beşinci gün
Sabah
kalktım elimi yüzümü yıkadım uyku mahmurluğu geçti,
öğle-ye kadar bant dinledim. Öğle oldu namazı kıldım
daha evvelden karar-laştırdığım gibi bu günkü zikrimi
de vaktim olduğu kadar “vahid”e ayı-racağım ve o
niyetle zikr’e başladım.
Bu
arada tefekküre de aynı şekilde sıkıca devam ediyorum
derken zaman aklımdan geçiyor, “zaman - vakt - an - dehr,” diye
bunları da düşünüyorum, fakat daha ziyade “vahid”e
ağırlık veriyorum yine ateş basmaya başlıyor ve
yine üstümdekileri yavaş yavaş çıkarıyorum bu arada
düşüncem şu, gerçek benliğini bulma kavgası bu, o
şekilde zikr’e devam ediyorum, “gayret vahid”, “fettah”, “vahid”
şekliyle sürüyor.
Bu
arada mânen de yardım taleb ediyorum. Bir müddet sonra, bazı recalel
gayb seyre geliyor gibi., Bir müddet sonra yavaş yavaş Gavsul
A’zam’ın belirdiğini fark ediyorum. Daha kuvvetli niyazda bulunup
“yardım, yardım” diye şiddetle ricada bulunuyorum, “vahid
yaşamı” açılsın diye....
Bir
müddet sonra “vahid sensin”, “gayret vahid sensin anla,” diyor, bu
düşünce ile zikr’e devam ediyorum.
Öyle
an oldu ki, içimde ve bir kısmı da dışarı çıkarak
öyle bağırdım, ki her taraftan duyulmuştur.
Bu arada
gerçekten yardım geldi, her yerde kendimi, kendim
ola-rak benliğimle bulur gibiydim.
Her
yerde ve tek yerde kendim vardım.
Âdem’den
başlayarak bütün peygamberler bendim.
Böylece
yaşım yedi bin oldu fakat gerçekte yaşım da yok...
Bunları
yaşarken ayağa kalktım, ayakta türlü hareketlerle zikr’e ve
tefekküre devam ettim, bu arada Hz. Mûsâ’nın çobanı aklıma
geldi.
Hani
Mûsâ bir çobana ibadet etmesini öğretir ve gider çoban az son-ra onu
unutur, Mûsâ’nın arkasından koşar, farkında olmayarak suda
yü-rür. Bunu gören Hz. Mûsâ “bildiğin gibi yap,” der. Çünkü çobanda
meydana gelen hareketler ilâhi emir gereğidir, şekle bakmaz.
Bir
müddet daha ayakta zikr devam etti başım dönmeğe, midem
ağ-rımaya başladı yoruldum da... saat da epey ilerledi yere
oturup bir müddet kendime geldim. Belki dinlenirim diye ikindiye kadar
azıcık uzandım kırk beş dakika kadar uyumuşum...
Kalktım ikindiyi kıldım ki-tap okumaya başladım,
kısmet olursa yarın cuma “ehad” zikrine ağırlık
vermeyi düşünmüştüm.
Zaman
azlığından her gün bir isim üstünde mümkün olduğu kadar
ağırlıklı durmak lüzumlu... Cumartesi de... ama kısmet
olursa.
Baktım nevale
gelmiş, akşam da oldu zaten... yere gazeteden sof-rayı kurdum,
ekmekle zeytini açtım. Maşallah Nüket ölmeyeyim diye di-limleri
kalın kalın kesiyor, zeytinler de iri iri o kadar olacak…
Elbet
ne var ki günler uzun, çalışma epey sıkı oldukça hararet
yapı-yor, ağzım ve boğazım zeytinin tuzluluğu,
acılığı ile bir hayli kuru ve acı oldu bu
akşam... bir tane kesme şeker, küçük parçalara bölüp attım
ağzıma... Tabiatıma dönük değil, bedeni zaruri ihtiyaç
olarak atmasam da bir şey fark etmezdi. Daha sonra cuma günü için bir dua
hazırladım onu temize çekiyorum saat on iki...
* * * * *
elhamdü lillâhi rabbil âlemin
vessalâtu vesselâmu alâ rasûlüna muhammedin
ve alâ âlihi ve eshabihi ecmain
elhamdü lillâhillezi halâkal insâni minnûr
vessalâtu vesselâmu alâ rasûlüna mazharil envar
ve alâ âlihi ve ehli beytihi kıyaminnasi minnûr.
sallü alâ rasûlüna muhammed
sallü alâ seyyidina muhammed
sallü alâ tabibi kulûbena muhammed
sallü alâ şefii zünübena muhammed
allahümme salli alâ seyyidina muhammed.
Ya ilâhi seni
sena etmekten aciziz, seni gereği gibi idrak edemiyoruz, edemeyiz de...
ancak sen bize lûtfeyle ki, imkânlarımızın son
sınırına kadar seni idrak etme yolunu aç ve en geniş
şekilde zâtî ilminden bize vermeni dilemiş ol, bu hâlin başka
yolu yok ya ilâhi....
Seni
yani kendimizi idrak yolunda yaptığımız
çalışmalara yardımcı ol, emeklerimizi boşa
çıkarma senden ricamız dünya hayatımızın sonuna kadar
terakkiye devam ettirip benliklerimize sahib olarak bu hayatı so-na
erdirmektir, ya ilâhi.
Ahmed,
Semâ, Nüket, Cemile, Atasay, Hilmi, Ahmet, Muammer, Ay-han, Ziya ve aile
fertleri... Ahmed, Güner, Erdinç, Erol, Cevdet, eşleri ve aile ferdleri
diğer yaranlar hazır ve gaybda olanlar için de lütûf rah-met ihsan
idrak bekleriz. Hasta zuhurlarına şifa, dertlilerine deva,
borçlularına eda niyaz ederiz.
İlâhi
duamızı Peygamberimizin kabrinde veya Kâ’be-i Şerif’te veya
A-rafat’ta veya Cum’a saatine rastlayıp kabul edilen dualardan eyle. Amin.
Rabbena atina fiyddünya haseneten ve fiylahireti haseneten
ve kına azabennar bi rahmetike ya erhamerrrahimin.
bi hakkı ve bi hörmeti elif lâm mim
bi hakkı ve bi hörmeti elif lâm ra
bi hakkı ve bi hörmeti ta ha ve ya sin
bi hakkı ve bi hörmeti kef ha ya ayın sad
bi hakkı ve bi hörmeti ha mim ha mim ha mim ha
mim
ha mim ha mim ha mim ayn kaf sin
vel Kûr’ânil hakim ve selâmün alel mürselin
velhamdülillâhi rabbil âleminel fatiha
* * * * *
28/06/985
Cuma - altıncı gün
Sabah
kalktım elimi yüzümü yıkadım biraz kendime geldim bir müd-det
kitab okudum, sonra çarkı felekleri yaptım, daha sonra saat
yarıma kadar bant dinledim.
Cuma
vakti yaklaşıyordu kalktım abdest aldım, ezan okununcaya
kadar tefekkür ettim, bu arada cuma gününde bulunan duaların kabul
saati vaktini aramaya çalıştım ve o saatin, tam ezan okunup
iki rek’at namaz kıldıktan sonraki, o andır
olduğu kuvvetle muhtemeldir diye dü-şündüm.
Az
sonrada ezan okundu, kalktım kısa bir selâ getirdim ve vakit
eza-nı okuyup, iki rek’at namaz kıldım. Daha sonra dünden
hazırladığım duayı okudum ve bu iş bitti.
Dua
saati vakti hakkında şöyle düşündüm;
- ezan okunacağı zaman güneş tam
kemâldedir,
- ezan-ı
Muhammedi ise, Zâtın her yönlü kemâlini kendi kendine kendinde olarak
ilânıdır,
- namaz ise, kemâlât ızharından
sonra bu kemâlâtı yaşamasıdır. İki rek’at oluşu,
aslında tekliğine delâlet sayılır, (fenabillah –
bakabillah)
- İşte böyle bir anda, kendinin
kendine kendi olarak yaptığı duanın kabul olmaması
herhâlde mümkün değildir.
Günün
kemâli, ezanın kemâli, namazın kemâli, duanın kemâli ve kâmilin
kemâli bir araya gelirse, işte o saat, duaya icabet saatı olur
ister istemez.
Daha
sonra bu günkü zikre geçtim, bu ağırlıklı olarak programa
göre “Ahad” zikri olacak.
Güzelce
kendimi vererek başladım devam ediyorum. Düşünceme hiç bir
şey almak istemiyorum, gelmeğe çalışan zuhurları
döndürüyorum, yalnız bu arada “ahmed” var, onu döndüremiyorum.
“Neye,” diye düşünüyorum, sonra “orası
zaten onun,” deniyor ve ben de onu bırakıyorum, daha sonra o da
gidiyor.
Yine
ateş basmağa başlıyor, fakat bu gün daha az, çünkü “Ahad”
zikri daha ziyade tefekküre dayanıyor.
Böylece
yoruluncaya kadar devam ediyorum, daha sonra düşünceye dalıyorum.
Bu
hâlin gerçekte Zât cenneti olduğunu düşünüyorum, cennet
bah-çelerinden bir bahçe, bu küçük bir yer.
Cum’a
gününde olan dua saatinin bir başka yönünü düşündüm.
“Cum’” cem demek, “gün” ise, ilâhi
tecelli demektir. Eğer sen kendinde ef’âl, esmâ, sıfat
ve zât olarak gerçek kimliğinle kendini cem edebilmişsen
işte sende, onun adı “Cum’a”dır.
Cum’a’nın
“A” sı Ahadiyettir; o da sırf zât tecellisidir.
İşte
her ne zaman bu tecelli ile olursan, o an senin için Cum’a da olan
duaların kabul saati vaktidir, değerlendir. Aslında onu da
değerlen-direcek zaten sen değilsin, o da ayrı mesele.
Yine
yoruldum biraz uzandım yarım saat kadar dalmışım.
Kalktım abdest aldım, ikindiyi kıldım.
Tekrar
ağırlıklı olarak “Ahad”a devam ettim.
Bir
müddet kitab okudum, daha sonra bant dinledim zaten akşam oldu.
İftar
ettim, akşam sahurda yaptığım gibi gene zeytin yemedim,
ağ-zımın acılığı daha iyi... Yemekten sonra
biraz oturdum, tekrar zikr, kitab, bant, tefekkür...
Bu
gece kulaklıkları aldım, çok iyi oldu. Onlarla sesizce
dinleniyor ve uyumamaya da yardımcı oluyor.
Saat
üç, yine kalan ekmeği yedim, iki adette zeytin, bir bardak su sahur oldu.
Bir
kaset daha dinledim, namaz kılıp yattım. Zaten saat dört
olmuştu; bu günde böyle geçti.
* * * * *
29/06/985
Cumartesi - yedinci gün
Sabah
kalktım belirli işleri yaptım; bir müddet zik’r, bir müddet
bant, bir müddet de kitabla vakit geçirdikten sonra, aşağıdaki
yazı zu-hur etti onu yazmaya başladım.
Not : Halvet’e girdiğim mahâl iş yerimin
bir odası idi; dışarıdan far-kedilmemesi için cama
halı kapatmıştım, ışık
sızmasın diye de lâmbanın üzerine boru şeklinde
kâğıt takıp, ışığı bir noktaya gelecek
şekilde ayar-lamıştım ve okuyup yazarken de o
ışığı kullanmıştım.
Her
akşam üstü o günlerde 12 yaşlarında olan oğlum Cemal Cem
bir dilim ekmek, 4-5 adet zeytinden ibaret olan günlük yemeğimi getirip,
hole bırakarak beni görmeden giderdi, sonra ben de hole geçip onları
alır, ikiye böler, yarısını iftarda,
yarısını da sahurda yerdim.
Böylece
gündüzlerim oruçlu, gecelerim sabah namazına kadar uy-kusuz geçerdi. Sabah
namazını kıldıktan sonra yatar bir müddet uyuyor
idim.
İşte
o bir haftalık yaşamtımdan bu hatıralar kaldı.
S E Y R H A K K I N D A
İnsânlar
ve şuurlu varlıklar ALLAH ve âlemin varlığı
hakkında ne dü-şünürlerse, ne tür yargıya varırlarsa
varsınlar, bu düşünceleri onda hiç bir değişiklik meydana
getirmez. O düşünceler mahallin idrakidir onları bağlar ve
sınırlandırır.
Biz
burada konumuz “İnsân” olduğu için onu ele alalım.
İnsâna
dendi ki,
-
sen sadece şu bedenden ibaret değilsin, aslını
ara...
-
şöyle şöyle yolları vardır...
- âlem halk edilmiştir, varlıklar hayâlden ibarettir...
-
evvelâ madde âlemini terk,
sonra melekûtu,
sonra sıfat,
sonra Zâtı da geç;
nihâyet
“A’mâ” hâline gel.
O
da bütün bunları teferruatıyla öğrenir ve gerçek hâli bulmaya
ça-lışır.
Uzun
ve yorucu çalışmalardan sonra gözünden “ef’âl âlemi” kalkar,
daha
sonra, “esmâ âlemi” de kalkar,
daha
sonra, “sıfat âlemi” de kalkar,
daha
sonra, kendini “tek zât” olarak müşahâde eder,
oradan,
“A’mâ” yaşantısına geçer.
Bu
ise, Zâtının gizliliğidir amma kendine gizli
değildir.
Şimdi
bu müşahâdeye geçen kimsenin gözünde ne âlem kalır, ne benlik, ama o,
müşahâde edenin gözünde ve yaşantısındadır.
Acaba
gerçekten de âlem ve gerçek benlik ortadan kalkmış mıdır?
-
Hayır.
Âlem
ve gerçek benlik olduğu gibi her şeyi ile durmaktadır ve kalk-ması
da zaten mümkün değildir.
Peki
şimdi ne olacak?... bu müşahâdenin kemâli için kendinde yok olan
âlemlerin tekrar yerli yerine gelmesi lâzımdır.
O
mahale gelmeye bilir de... “A’mâ” ve “Ahadiyet” hâlinde
yaşar; amma ekmel olan gelmesidir.
Fakat
bu geliş nasıl olacak?... Şimdi oraya gelelim.
Zât’ın
“A’mâ”da durması mümkün değil, kendi
varlığını ortaya koy-ması şanının
icabıdır.
İşte
bu yüzden “A’mâ”da bir tecelli olur,
ismi “Tecelli-i Vahid”dir yani tek tecelli...
İşte
bu tecelli, evvelâ “zâtî tecelli” ismini alır ve “ahadiyete”
geçer. Ancak “A’mâ”da beraberdir, fakat orada “Zât” öndedir.
Aynı
tecelli “Zât”tan yani “Ahad”dan ® “Vâhid”e geçer.
Geçerken
de,
hem “Ahad”ı, hem de “A’mâ”yı ® “Vâhid”e
taşır.
Ancak
burada “Vâhid” zuhurda, onlar (Ahad ve A’mâ) bâtındadır.
Aynı
tecelli “Vâhid” den ® “Rahmân”a geçer.
Geçerken
de
Vâhid”i “Ahad”ı, “A’mâ”yı
da yüklenir, hep birliktedir.
Burada
“Rahmân” zuhurdadır.
Aynı
tecelli yani “Tecelli-i Vahid”
“Rahmân”dan ® “Rabb”a yani “esmâ”ya geçer;
Geçerken
de
“Rahmân”ı, “Vâhid”i “Ehad”ı
ve “A’mâ”yı, oraya da taşır.
Fakat
burada da “Rab” zahirdir.
Yine
aynı tecelli, “Rab” dan ® “Melik”e geçer;
Geçerken
de
“Rabb”ı, “Rahmân”i, “Vâhidi
Ehad”ı ve “A’mâ”yı, “Melik”e taşır
yani “Ef’âl âlemine” taşır.
İşte
“Ef’âl âlemin”deki yaşantı böyle kemâlli bir
yaşantıdır.
Yani
“A’mâ”sıyle “Ehad”ıyle, “Vâhid”iyle, “Rahmân”ıyle,
“Rabb-ı” ve “Melik”iyle ve bunların kapsamında
olan bütün özellikleriyle mev-cuttur.
İşte
ef’âl âleminde, “ALLAH”ın aldığı isim, “Melik”tir.
Fakat
bütün özellikler bünyesindedir.
Ancak
şöyle diyebiliriz burada;
“Melik” ismi, bilfiil ® diğerleri, bilkuvve vardır.
Aslında
hepsi, hem bilfiil, hem de bilkuvvedir, o da ayrı mesele....
“ALLAH”ın
Ef’al âleminde
aldığı isim, “Melik”tir.
Esmâ âleminde aldığı
isim, “Rabb”dır.
Sıfat âleminde
aldığı isim, “Rahmân”dır.
Lâhud âleminde aldığı isim,
“Vâhid”dir.
Zât âleminde
aldığı isim “Ahad”dır.
kendi gizliğinde
aldığı isim “AM”dır.
Bütün
bu sayılanlar ise, birbirlerinden kopuk ayrı ayrı yerlerde
başka başka mahallerde değildir. Hepsi birden tek bir şey,
tek bir hakikat, tek bir varlık, tek bir isimdir. O’na verilen bütün târif
babında söylenenler bir tarafa bırakırsan geriye bir söz
kalır oda “A’mâ”dır.
“A’mâ” dendiği zaman bütün âlem ve
varlıklar, “yok” mânâsına değildir. Kendinde kendi
olarak, kendini bilmesi hükmüdür.
Bütün
varlıklar tümüyle vardır, ancak “Tecelli-i Vahid” hükmü ile
hepsi, “A’mâ” özelliğindedir. Artık burada tabii “hepsi”
sözü de ge-çersiz; anlamaya çalış.
Aslında
buraları anlamak gerçekten çok zor bir uğraştır.
ALLAH’ın rahmeti o dur ki, âlemi kendi özünden ve özünde, kendinde
meydana getirdi, hatta meydana getirdi dahi diyemeyiz, söylenecek tek
şey kendidir.
Sen
bunu kendini idrak ettiğin genişlikte “kendimde” dersin çünkü
sen de o bütünden ayrı değilsin, ancak her zuhur mahalli,
zâtının nasibi kadarını alır, idrak edebilir.
İşte
“Ef’âl âlemi” diye isimlendirilen aynı zamanda “Zât âlemi”
de olan “Mevcud” ismiyle anılan özellik yaşantı tek bir
yaşantıdır.
Fakat
burada bulunan her bir zuhur mahalli de, kendine has zâtıyla
sıfatıyla esmâ ve ef’âliyle bilfiil mevcuddur, tektir ve
hepsi de ger-çekten birbirinden mutlak olarak özellikleri bakımından
ayrıdır, ancak bu ayrılık genel tekliğe zarar vermez,
çünkü özü ve mayası, “Tecelli-i Vahid” ki, bu “Tecelli-i vahid”
bir defa olmuş ve bitmiş de değildir, sürekli ve
devamlıdır.
“Vâhidiyet” ve “Rahmâniyet” âleminde
aldığı isim,
“Tecelli-i İlâhi”
“Esmâ” ve “Ef’âl” âleminde aldığı
isim ise,
7§æ¤b ( ó©Ï ì¢ç §â¤ì í £3¢×
“külle
yevmin hüve fiy şe’nin”
“hüve” külle yevm olarak şe’n’dedir.”
(şe’n:
iş, hadise, ahval, hâli tavır oluşumda)
“Beşer” ismi ile meydana gelen varlık,
beşeriyet şartlanmaları ve idrakiyle hayatını sürdürmeye
başlar. Kendi gerçek asliyyetini bulması gerektiğini anlar ve
çalışmalarına başlar.
Bu
arada evvelâ “Ef’âl âlemini terk et,” derler; onu terkeder. Terkeder
amma o kadar kolay değil tabii, sonra “Esmâ” sonra “Sıfat”
diye devam edilir.
Acaba
terkettiği âlemler gerçekten terk oldu mu... geniş mânâsı ile,
yoksa kendi idrakinde mi terk etti?...
Aslında
âlemlerin geniş mânâda terki mümkün değildir, kişi onları
kendinde terk ettiğini sanır; böyle de olması
lâzımdır, başka türlü bir üste çıkamaz ancak onda âlemlerin
gerçek yönde terki değil kendindeki beşeriyetinin getirdiği
kendine has âlemler hakkındaki hayâli zannının terkidir.
Âlemlerde
terk edilecek bir zerre yoktur; terk edilecek tek şey, ha-yâle dayanan kanaatlerdir.
İşte
böylece âlem her mahalde ve tek bir mahalde her özelliği ile tektir.
Bu
hususta ne tür düşünce ve kanaat olursa olsun o düşünce ve ka-naat
mahalline aittir, genel mânâda olamaz.
O
mahal denilen de ayrı bir şey olmadığından oradaki
düşüncede kendine göre haklıdır, ancak genel adeti
değiştirmez, bulunduğu mahalli ilgilendirir ve bağlar.
Birimlilik
ve mahallilik düşüncesinden çıkıp genel bir ihata ile her
şe-yin yerli yerinde hakkını vermek, yaşamak ve
yaşatmak en güzel şey-dir.
Allah
cümlemize en geniş idrakleri nasib etsin, bir şeyin gerçeği
önümüzde açılınca şaşırıp kalmayalım, daha
evvelden o gerçekleri idrak etmiş olalım.
* * * * *
Daha
sonra öğlen oldu, namaz kılıp tekrar günlük işleri
yapmağa başladım. Öğlenden sonra daha çok
düşünceye kayıyorum sakinlik var.
Akşam
oldu yemek yeyip kalktım, “biraz zikr yapayım” dedim.
Başladım, bir müddet sonra göğsümden bir şeyler
yayılmağa başladı yavaş yavaş genişledi,
kollarıma, başıma doğru istila ederek ilerledi ni-hâyet her
tarafımı sardı ve her uç noktadan dışarıya
doğru çıkmaya başladı.
Bu
hâl epey devam etti sanki içimde bir şeyler yanıp yok olup gidi-yor
eriyor gibiydi, yavaş yavaş o hâl sakinleşmeye
başladı; yayılma sür-düğü gibi toplanmaya
başladı.
Nihâyet
ellerimden parmaklarımdan sanki akıyor gibiydi. O akış
parmaklarımda epey devam etti, sonra onlar da kesildi; ben de zaten
yorulmuştum.
Biraz
dinlenmek için durdum, bant dinlemeye başladım. Epey dinledikten
sonra kafam ağırlaşmaya başladı, dinlemeyi
bırakıp azıcık uzandım. Bir müddet sonra kalktım
saat yarım olmuş, abdest aldım yatsıyı
kıldım.
Oturduğum
yerde tekrar zikre başladım. “Allah” zikrini çekiyordum epey
devam etti.
Bilincime
bağzı şeyler gelmeye başladı, aynı anda bir çok
şeyler be-lirir gibi oluyordu. Türlü hayvanlar, değişik yerler
görüş sahası açılıyor; çok şeyler o sahaya
sığıyor gibi...
Bu
arada bir de insân silüetinde, çok kıvırcık saçlı
saçlarının dipleri siyah yukarılara doğru beyaz
kırçıllı küçük yüz, esmer omuzuna bir örtü atmış
doğulu kıyafetinde yüzü ve saçları parlıyor gözleri
aşağı doğru, böylece yan tarafta duruyor.
Bir
de birbirlerine saldıran iki topluluk kılıçlarla...
Bunların üstünde durmuyorum, uzaklaştırmaya
çalışıyorum. Üstünde dursam herhâlde artacak fakat bu hâl benim
kendimi daha iyi tanımama yardımcı oluyor.
Az
sonra zikri “Ahad”a çevirdim, ona devam ettim, bir müddet sonra da
kestim.
Şimdi
düşünüyorum acaba bu gördüklerim hayâli mi?... Evet hayâl, fakat ben
gerçek; gerçek olan benim.
Bunu
daha iyi anlıyorum, o hayâller de bende olduklarından, onlar da gerçek,
ama onlar benimle var, benimle gerçek, kendi kendilerine değil... Çözümü
çok zor bir bilmece, hem varlar, hem yoklar; hem yoklar, hem varlar.
Hangi
mertebede bulunursan, o mertebenin örtüsü yani bedeni o mertebeye göre
gerçektir, diğerine göre hayâl hükmündedir ama hayâli de olsa vardır,
ama ben bunlarla kayıt altına girmem, fakat dışıma da
atamam. Hayâl denilen şey de, hayâlliği yönünden de olsa, yine
ger-çektir.
Bu
hâl ve idrak-ı yaşantıyı sonuna kadar götürmeye
çalışıp, kişi ken-dini mümkün olan en geniş mânâda
tanımaya çalışmalı. Bu dünyadaki süremiz dolmadan
müşterisi ve talepçisi olduğunuz “Lâtife-i ilâhi”den ne kadar
alabilirsek o kadar gerçek benliğimizde genişlemiş oluruz.
Piran
hazaratından niyazımız yolumuzda mümkün olduğu kadar lü-tûf
ve ihsan etmeleridir.
Zaten
sonsuz lütûfları eksik değil ki, aciz olarak şükrederiz.
Bu
günde böyle geçti saat epey ilerledi istirahate çekiliyorum yarına ya
kısmet.
30/06/985
Pazar
Sabah
kalktım mutat işler, elimi yüzümü yıkadım abdest
aldım, iki rek’at namaz kıldım bir müddet zikr yaptım daha
sonra yine duşünmeye başladım.
Buraya
gireli bir hafta oldu “Ef’âl âlemi” şartları içindeki süremiz
doluyor, her hâlde bu gün öğlen civarında buraya “elveda” der
çıka-rım.
Zaman denen şey ne acaba?...
Zamanı
her mertebede ayrı isimlendirmişler ve dört türlü belirtmiş-ler;
“zaman”, “vakt”, “an”, “dehr”... Bunların her birerleri ayrı
mer-tebede ve ayrı ifadede kullanılıyor.
Zaman sözü, dünyanın da içinde bulunduğu
“Ef’âl âleminde” ge-çerli birbirini takib eden hadiselerin sıraya
dizilişi ile meydana gelen hâl.
Vakt ise, “Esmâ (isimler) âleminde”
geçerli, burada hadiseler yok isimlerin mânâları tek bir mânâ
olarak mevcud bunun ifadesi de “vakt” oluyor.
An ise, “Ceberut âleminde” geçerli;
burada da tek ve kül olarak kendi varlığını kendi
olarak bilişi, bunun ifadesi de “an” oluyor.
Dehr ise, “Ulûhiyet âleminde” geçerli; “Ulûhiyet
âlemi” ise, belirtilen bütün âlemleri kapsamında toplar böylece
“dehr” ismini alır ve bu hususta çok kuvvetli tenbih vardır “dehr’e
küfretmeyiniz dehr Allah’tır” haberi verilerek bu mânâ anlatılmak
istenmiştir.
Yine
gelen haberlerde,
bir saat tefekkür bir yıllık
bir saat tefekkür yetmiş yıllık
bir saat tefekkür bin yıllık nafile ibadetten
hayırlı olduğu
bildirilmiştir.
Burada
geçen süre tefekkür hâlinde olarak ortalama yüz saattir.
Yine
yukarıda belirtilen haberin de ortalamasını alırsak, o da
yetmiş (70) senedir, (100 x 70 = 7000).
Şurada
kalınan süre zahire göre her ne kadar bir haftalık zaman ise de
mânâya göre yedi bin (7000) senedir.
Buraya
kırk yedi yaşında girdim, yedi bin kırk yedi
yaşında çıkıyo-rum sakın mubalağa
yaptığımı sanmayın az bile dedim, yaş veya zaman
sözü beni kaplayamaz, bunu Âdemliğim üzerinden söyledim.
Onun
da bu âleme gelişi ortalama yedi bin sene civarındadır, bütün
peygamberlerde seyrettim onlarda idim hepsiyle birlikte.
Âdem’e
“ilmi rûh”tan nefy ettim, şimdi “Kûdsi rûh”tan nefy
ediyorum.
Velhasıl
buraya giren çıkmadı, çıkan da giren değil; zaten olan
oldu, geçen geçti, hepsi burada kaldı, hayâl oldu ama ben yine benim ve
gerçek BEN.
Hücre dostlarına selâm,
Bu oldu son kelâm,
Hoşça kalın vesselâm,
Huu, uuu,
Necdet Ardıç
Tekirdağ
30.06.1985
G Ö R Ü L E N
K E R A M E T L E R
Keramet, yolda bulunan salikten zuhur eden fevkalâde
ve olağan- üstü hâller diye tanımlanır. Ehl-i sünnet
itikadınca Evliyaullahın kerame-ti “hak” kabul
edilmiştir.
Sofiler
kerameti 2’ye ayırmışlardır.
(Sofi
: Ashabı suffaya mensub olanlara benzeyen kimse demektir.)
a) Kerameti Kevniyye
b) Kerameti İlmiyye
Kerameti Kevniyye : Belli bir zaman içinde
olup biten, geçip giden kerametlerdir. Maddi olan oluşumları
içerdiği için tasavvufta pek itibar olunmaz.
Kerameti ilmiyye : İlâhi Ledünni bilgi
yönünden oluşan keramettir. Söylenen sözler, sohbetler, yazılan
yazılar, kitaplar bu bölümün içeri-sine girer. Daimi olarak kalan
asıl önemli olan keramet de budur.
(Ledün
ilmi : Allahü Teâlâ ile ilgili bilgi ve sırlara ait gayb ve mâri-fet
ilmidir.)
Tarîkâti
Halvetiyye-i Uşşâkinin “Terzi Baba” dönemi öncesinde ve
kendisinin yetiştirilip olgunlaşma dönemlerinde zuhur edip
yaşanılan ve yine kendilerinin (Terzi Baba’nın)
beyanlarıyla kaleme aldığımız keramet hükmündeki
bazı tecellilerine değinmek istiyoruz.
Ancak
bu görülen kerametlere geçmeden önce Terzi Baba yolundan ve döneminden keramete
nasıl bakılmaktadır? Açıklamaya çalışalım.
Esasen
Terzi Baba yolunda maddi olan ve Kerameti kevniye olarak bilinen hâller
kişilerde zuhur etse bile buna pek ehemmiyet verilmez.
Hazretimiz,
“bu hâllere hiç önem vermeyin ve zuhur ettiğinde de üzerinde
durmayın, bunlar salikin ayak bağlarıdır, oysa bizim
yolumuz Mi’rac’dır, görülen kevni nitelikteki kerametleri de an-cak o
kişinin ölümünden sonra anlatmak en doğrusudur,” beyan-larında
bulundular.
Terzi
Baba yolunda ve yolculuğunda kerametin en büyüğü “Kişiye
nefsini ve Rabbını tanıtmaktır.”
Bu
yüzden Hazreti Pirimizin bütün sohbet, konuşma ve eserlerinde nefislere
tesir edip, onları olgunlaştırıp nizam, kurtuluş, teslimiyet
ve necata doğru götürmesi bu nitelikte olup yani “Kerameti
İlmiyye”dir. Çünkü onun gönlü ve vücûdu hakkın
mekânıdır.
Kerametin lûgat mânâsı da İkram’dır.
Bir sâlikin onunla olan yol-culuğunda zât-i olan ikramları
ve varidatları müşahâde etmesini kera-meti ilmiye olarak
değerlendirebiliriz.
Sözü
uzatmadan söylemek gerekirse “Terzi Baba ile görüşüp dost olabilmek
kerametin en büyüğüdür.”
Tarîkât-ı
Âliyyenin Terzi Baba koluna ulaşana kadar bu mübarek halkanın
içerisinde yer alan, bugün için ise pek çoğu merhum (ölü) bu-lunan
kimselerin yaşadığı ve aynı zamanda Hazreti Pirimizi
de bizlere müjdeleyen ve bazı kerametler dediğimiz tecellileri kendi
notlarından açıklıyoruz.
Rahmiye Annemizden rivâyet olunmuştur ki;
Efendi
Babam (Nûsret Tûra Uşşâkî), anneannesi tarafindan 17
ya-şında “Uşşâki gülü” diye, yaşının
ileri olduğu zamanda Mustafa Sâfî Hazretlerine, takdimi... Hazretin
de Hazmi Tûra’yı kasdederek “daha seninki gelmedi,”
demesi... fakat buna rağmen yine de kendisinin genç Nûsret’e
dersini vermesi.
Bir
gece yarısı dergâhta Mustafa Sâfî Dedenin seccadeye oturup
tes-bih elinde şiddetli ve coşkun zikir
yaptığını, bakıcı hanım fark ediyor. Bu
hâlin normalin dışında olduğunu anlayıp, neticeyi
beklemeye başlıyor.
Bir
müddet sonra efendi hazretleri “elhamdülillâh” deyip, zikrini sona
erdirip sükûnete eriyor ve yanına gelenlere de “çok şükür Nûsret’i
kurtardık," diyor.
Nûsret
o tarihlerde 18 yaşındadır ve savaşın zorlukları
onun da aile-sini etkilemiştir. Babası deniz zabiti
olduğu hâlde, Anadolu’ya kol ku-mandanı olarak gönderilmiş, elde
avuçta ne varsa satılmış, güçlükle ev halkı
hayatlarını devam ettirmeyi çalışıyor.
Bu
sıralarda okula devam eden Nûsret daha yüksek okula gitmek için
babası ile o zamanki denizcilik okulu imtihanlarına girmek için okula
gidiyorlar. Giderken denize düşüp ıslanıyor O vaziyette imtihana
girile-meyeceği için eve dönüyorlar. Dönüşte Nûsret’in babası
oğluna, “oğ-lum her işte bir hikmet vardır, demek ki
sana bu işte kısmet yok,” diyor.
Daha
sonra eve geldiklerinde annesi, “hayırlısı ne ise öyle
olma-sını,” ve kendisinin de bir rû’ya gördüğünü şöyle
diyerek anlatmaya başlıyor:
“Nûsretim daha dünyaya
gelmemişti. Bir gece gökyüzüne doğru bak-tım, iki minare
yükseliyor ve arasında mahye gibi ışıklarla
yazılmış Nûs-ret ismi okunuyor ve altında
bir denizci neferi elinde tüfeği ile durmakta,” diye
anlatıyor.
Ev
halkı işlerini Mevlâ’ya teslim edip, günlük
sıkıntılı yaşamlarını de-vam ettirmeye
çalışıyorlar. Geçim için çalışmak lâzım...
Sonra
Deniz Yollarına yolcu gemilerine kamarot olarak ilk hayata
atılmış ve orada çalışmalarına devam ederken, bir
gece “Karadeniz” isimli gemi ile Karadeniz’de Samsun seferi
yaparken Ereğli önlerinde yakalandıkları bir azgın
fırtınada gemi kocaman dalgalarda kabuk gibi sallanırken, bir ara
denizin dibini görüp o anda bir elin kendilerini yu-karıya çekip, su
üstüne çıkardığını görmüşler.
O
zaman kaptan ile kamarot Nûsret, dergâha bir kurban adak
adamışlar ve bir müddet sonra deniz sükûnet bulup sağ salim
İstanbul’a limana gelip durmuş.
Fakat
geminin ne çapası ne kaptan köşkü, hiçbir şeyi
kalmamış. Dışarıya çıkınca dergâha kurban
götürülmüştür. Yukarıda geçen “çok şükür Nûsret’i
kurtardık,” ifadesi bu hadise içinmiş.
Rivâyet anneden:
Bir
gün Mustafa Sâfî Baba eşi ve yakınları ile birlikte
boğazdan ka-yıkla geçip bir davete gitmesi icap ediyormuş. Tam
boğazdan geçerken şiddetli bir fırtına kopup denizi
coşturmuş. Denizden çok korkan valide hanım “aman efendi sen
koru,” demiş. O zaman Mustafa Sâfî Hazret-leri denize hitaben, “dur
ya derya, senden büyükler var,” dediği an-da, o dalgalarla
coşmuş olan derya derhal sükûnet bulmuştur.
Mustafa Sâfî Hazretlerinin yardımcısı Nuriye hanımdan
dinle-dim:
Bir
gün dergâh kalabalıkmış. Epey gelen giden olmuş. Yemekler
ya-pılmış, tam sofralar kurulacağı sırada
meydancı kadının mutfaktan çığlı-ğı
duyulmuş. Oraya gidenler dolapların birinin üstünde kırkayak
gibi da-ha büyük bir mahlûkun durduğunu görüp korkmuşlar. Hemen
efendiye haber verip oraya çağırmışlar. Oraya gelen Mustafa
Sâfî Hazretleri o hayvana bir nazar ettiğinde, hayvanın su gibi
eriyip, akıp gittiğini gör-müşler.
Nûsret Efendimiz Hz. den rivâyet:
Bir gün Mustafa Sâfî Hz. Kasımpaşa’da câmiye giderken
önüne bir sarhoş çıkıp mübarek sakalından tutup
tartaklamaya ve sen şöyle kötü, böyle kötü bir insânsın dedikçe o da,
“öyledir oğlum öyledir” diyerek cevap verirmiş.
Nihâyet
sarhoş yoluna devam etmiş, fakat aklı az önce
yaptığı işe takılmış. Eve geldiğinde
sarhoşluğu da biraz geçer gibi olmuş. Bu hâli hanımına
anlatmış. Hanımı da tartakladığı kimsenin
târifini yapmasını söylemiş. O da hatırında
kaldığı kadar târif etmiş.
Hanımı;
“aman efendi, sen ne yaptın. O mübarek zât, Uşşâki
Dergâhının şeyhidir, sen yarın hemen git özür dile”
demiş.
Sabahı
zor yapan adam hemen gidip efendi hazretlerini bulmuş, özür dilemiş
ve hemen orada kendisine derviş olmuştur.
Rivâyet olmuştur ki;
Uşak’taki
dergâhta bir müddet ihvan ders geçememiştir. Hep birden Hazretin
hanımı olan Halva-i Bacı’ya (kendileri helvayı
çok sevdiği için bu lakap takılmıştır) gidip,
huzura girip kendilerinden dua etmesini rica etmişlerdir. O da
tülbentinden birer parça kesip, hepsinin takkesinin üzerine dikmişler ve o
gece hepsi validenin duası bereketiyle birer ders geçmişlerdir.
Hz. Nûsret’ten rivâyet:
Kasımpaşa’da
bir gün dergâh yıkanmış, temizlenmiş, ihvan gelmeye
başlamış.
Derken
üstü başı perişan, ayakları çamurlu bir derviş içeriye
girmek istemiş, Mustafa Sâfî Efendinin meydancısı, içerisi yeni
temizlendi, kir-lenmesin diye onu içeriye almak istememiş. O esnada Mustafa
Sâfî Efendi oraya gelip vaziyeti görünce, her ikisini de memnun etmek için
gelen misafiri “haydi biz bahçeye gidelim,” deyip, alıp oraya
götür-müştür.
Rivâyet anneden:
Annemin
arkadaşı olan Hayriye Hanım kocası kahveci çavuştan
çok şikâyetçi imiş. Zavallı kadına çok eziyet eder,
ayakkabılannın altını so-kağa çıkmasın diye
yarar, o da terlikle dolaşırmış. Artık bunu
çekeme-yeceğini anlayarak, Mustafa Sâfî Babaya ricaya gitmiş,
fakat odada başka biri ile konuşan Mustafa Sâfî Hazretlerinin
konuşmasını bitirme-sini beklemiş.
Konuşma
epey sürdükten sonra Hayriye hanıma dönüp “kızım, sa-bır
sabır sabır,” demiş, başka bir şey dememiş.
Sonra evine giden Hayriye hanım kocasını güler yüzlü bulmuş
ve ondan sonra bir daha hiç huysuzluk etmemiştir.
Rivâyet anneden: (kendi başından geçmiştir.)
Gençliğinde
bir zamanlar hasta (guatr) olmuş, hastalık çok
şiddet-lenmiş. Muhakkak ameliyat olmak lâzım geliyormuş.
Bunun için doktor-lar sayfiye ve temiz hava tavsiye etmişler. Onun için
Emirgân’da bir ev tutmuşlar ve orada oturmağa
başlamışlar.
Hastalığın
iyice şiddetlendiği bir gün bahçede kuyu başında oturup,
denize doğru bakıp “aman Ya Rabbi, canımı al da
kurtulayım,” de-miş.
O
esnada Hazmi Hazretleri ihvan ile birlikte hünkara yemeğe
gi-derlerken gemide içine bir his gelip, Emirgân’da karaya çıkarlar ve
ih-vanına, “hadi gelin bir yere gidiyoruz,” der ve bize gelirler, “kızım,
seni bir nefes etmeğe geldim, hadi bakalım kalk,” der ve yemekler
orada açılıp yenir ve ondan sonra hastalık yavaş yavaş
iyileşir, ameliyat olmadan sıhhate erer.
Rivâyet anneden:
Dergâhta
Mustafa Sâfî Hazretleri bir rehber hanım varmış, ismi İffet
imiş. Bütün dergâhın işlerini görür, hanımların
zuhuratlarına ba-kar, işleri idare eder, efendisinin de hizmetinde
bulunurmuş.
Geceleri
2-3 arasında kalkınca İffet hanım saatin kaç olduğunu
bile-mezmiş. Bunu hisseden Mustafa Sâfî Hazretleri, cebinden zincirli
saatini çıkanp, zincirinden tutup, ona döndürüp, “bak” dermiş,
iffet hanım da saate bakar ona göre işlerini tanzim edermiş.
Rivâyet anneden:
Bir
gün Hazmi Baba ile ihvanı Bursa’ya gitmişler. Orada
tanıdıkları ile Nilüfer çayına gitmişler. Orada
tanıdıklarının birinin oğlu, ikram et-mek için
balık tutmağa gitmiş. Balık tutarken dinamit
atmış. Bunu gö-ren jandarmalar, çocuğu tutmak için
gelmişler.
Bunları
gören çocuğun annesi “aman efendi baba,” deyip niyaz etmiş ve Hazmi
Hazretleri hemen jandarmanın yanına gidip, vakarını
takınıp jandarmaya bir nazar etmiş, celâllenmiş... Jandarma
yavaş ya-vaş boynunu eğmiş ve “peki efendim,” deyip
oradan ayrılmış.
Rivâyet anneden:
Dergâhta
her zaman yemek pişirilip ihvana ve fakirlere yedirilirmiş. Yine
böyle bir ramazan günü akşam olmak üzere, dergâhta hiç yemek-lik yok...
Onun için yemek yapılamamış. Meydancılar Mustafa Sâfî
Ba-baya gidip “efendim, ne yapacağız?” diyerek üzülmeye
başlamışlar.
Hazret
“yemeğimiz Hak’ta, onu melâikeler pişirir” dermiş.
“Nerede ise top patlayacak, hiç olmazsa bir çorba yapalım,” demişler ve onu yapmışlar.
Herkes
sofraya oturmuş, o esnada kapı çalınmış, kocaman bir
tepsi pirzola gelmiş, “bunu falan zât yolladı,” deyip tepsiyi
bırakıp gitmiş. Hepsi karınlarını doyurup dua
etmişler.
Efendimizin kardeşinden rivâyet:
Nafize
halam evlendikten sonra vazifeli beyi ile birlikte Malatya’ya tayin olurlar.
Orada ikâmet ederlerken beyi ile aralarında biraz anlaş-mazlık
olur. Bunun üzerine dayanamayıp, “aman efendi baba beni kurtar,”
diye niyaz eder.
Ertesi
gün Hazmi Baba Hazretleri çıkar gelir, “kızım
nasılsın? darda olduğunu anladım” deyip, 1-2 gün
misafir olup sonra beyin-den halamı tebdil hava için İstanbul’a
götürmek üzere izin ister ve gi-derler. Bir müddet sonra beyi gelip alır
ve iyi bir hayat yaşamağa baş-larlar.
Mustafa Sâfî Babanın halifeleri;
Osman Nurullah, İsmail Cemâli Efendi, Tevfik Refik Efendi, Gürcü
Muhammed Efendi, Ahmed Rüştü, Osman Efendi, Cemâl Efendi, Şeyh Ali
Dede, Molla Ahmed Efendi, Muhammed İzzeddin Safiyullah, Muhammed Hazmi...
Rivâyet Nafize halamdan:
Bir
gün Ankara’da memuriyet yaparlarken izinli İstanbul’a gelirler ve Fatih
nüfus dairesindeki işlerini görmek için oraya giderler, işleri
bitince, efendi babayı ziyaret etmek isterler ve dergâha giderler. Daha
sokağa gelince bakarlar, ki Hazmi Hazretleri bahçe
kapısında onları bekliyor, “Hadi kızım nerede
kaldınız? Sabahtan beri sizi bekliyorum,” der.
Hazmi Tûra’nın halifeleri;
Nûsret Tûra, Mehmet Efendi, Hayri Efendi...
Bizzât Şahit olmuşumdur:
Vakti
gelince efendi babama gittim. Beni Hazmi Efendi babaya gön-derdi. Fakir,
Fatih’e gittim, dergâhı buldum ve ilk sülûkum öyle oldu. Mübareğin
bir müddet sohbetinde bulunabildim. Hacca gitti ve orada hastalandı.
Geldikten sonra 15 gün kadar yaşadı ve teslim-i rûh etti.
Bu
arada bir gün Peygamber Efendimizi rû’yada görürler ve “ey sevgili Hazmim,
ben senden uzakta mı idim, bu ihtiyar hâlinle niçin kendini bu kadar
yordun?” demişler.
Sülûkumdan
bir müddet sonra bir gün dükkânda çalışırken (makine
basında dikiş dikerken) bir ara daldım ve o anda Hz.
Hazmi’yi karşım-da rûhaniyetini görüp, fakire gayret verir gibi “hadi
oğlum, hadi oğlum, lâ ilâhe illâllah, lâ ilâhe illâllah,” diye
fakiri uyardı. Az sonra bu hâl geçince makineden kalktım ve ütüye
geçtim. O anda gözüm yere takıldı. Yerde (Êayın) - (ô ye) - (… dal)
dan ibaret, yan yana üç harf gördüm ve onu tespit ettim.
Bir
müddet sonra dergâha ziyarete gidince, Hazmi Babamın rahmete
kavuştuğunu öğrendim.
Dergâhta
valide hanım “oğlum, Nûsret Efendiye gideceksiniz, efendi
babanın vasiyeti bu,” dedi ve fakir hemen Nûsret Efendi Ba-bama gittim
ve orada sülûkuma devam ettim. Ve o hâli anlattım.
“Oğlum,” dedi; “o gördüğün harflerin
mânâsı, (‘ıyd) bayram demektir, o anda
onun bayramı imiş, sana o malûm olmuş,” dedi. Fakir de o zaman meseleyi anladım.
Hazmi
Efendi Baba Fatih Câmiinde vaaz ederdi. Fakir bir gün dinle-meye
gitmiştim. Orada Hz. Nuh’tan bahsettiler ve Mesneviden okudu-lar. Orada
Hz. Nuh’un sırrını öğrendim.
Kûr’ân-ı
Keriymde “vester şevsiyab” denir. Yani Nuh’un irşatlanna kulak asmayan ümmeti elbiselerini
başlarına çekip, duymamazlığa gel-diler, diye konuştu.
Mübarek kelâmlarını dinledikçe hakikatlerini anla-maya
başladım.
Bir
gün Üner ile birlikte efendi babamı ziyarete gittik. Akşam oluyor-du,
efendi babam evde yalnızmış. Ev halkı başka bir yere
gece yatısına gitmişler. Fakat geldiğimizde, efendi
babamın üç kişilik balık pişirdi-ğini ve
bize yemek hazırladığını gördük, sonra hep birlikte
lokma ettik.
Annemden rivâyet:
Bir
ramazanda, dergâhta akşam olmak üzere imiş, fakat iftarlık
yok-muş. Ev halkı Hazmi Baba’ya “ne yapacağız,”
diye sorduklarında; “yemeğimiz Hak’tadır, üzülmeyelim,”
dermiş. Ve az sonra da Nûs-ret Bey elinde etler, içeriye girmiş.
Bunun üzerine Hz. Efendi Baba “bu gün Nûsret Allahlık (Rezzaklık)
yaptı,” demişler. Hane halkı hemen yemeği
hazırlayıp iftar etmişlerdir,
Bizzât şahit olduklarım:
Bir
gün Tahir Üner ile birlikte Efendi babayı ziyarete gittik. Epey
konuştuktan sonra dedi ki; “roman, şu bu gibi şeyleri okuyup
zih-ninizi dağıtmayın, ‘La dame au camelia’ ve daha
başkaları gibi,” diye nasihat etti.
Tekirdağ’a
geldiğimizde gördük ki; “La dame au camelia” filmi oynuyor. Bu gibi
şeylerden uzak durmaya baktık.
Bizzât şahit olduklarımdan:
Bir
gün Efendi babamı ziyarete gitmiştik. Sonra izin isteyip,
başka bir yere gidip orada ders yapacağız dedik. O dedi ki
kapıdan çıkarken:
“Deryada yıkanıp temizlendiniz; hadi gölde gidip kirlenin.” Bunun mânâsını çok seneler sonra anladık.
Bizzât şahit olduklarımdan:
Efendi
babam gişede çalıştığı günlerde ziyaretine
giderdim. Eğer ge-mi yok da gişe kapalı ise, az sonra
kapıyı açar, fakirin geldiğini görme-den anlardılar. Ve
kapıyı açıp buyur ederdi, ilâhi sohbet yapardı.
Bizzât şahit olduklarımdan:
Yine
efendi baba gişede çalışırken ziyaretine gittim. Epey
konuştuk-tan sonra fakire bir elma ikram etti, dönüşte onu yedim ve
bir ders geçtim.
Bizzât şahit olduklarımdan:
Efendi babam gişede
çalışırken o muhitin umumi tuvaletine bakan yokmuş. Her gün
iş dönüşü oraya uğrar, temizler ve sonra eve gider-miş,
fakat kimseye belli etmeden.
Fakir
onu çok sonra fark ettim. Akşam üstü iş dönüşü bazen eve
gi-derken, “hadi oğlum sen şu taraftan git,” diye başka
yol gösterir, “ben de şimdi geliyorum,” deyip tuvaletin olduğu
tarafa giderdi.
Sonradan
anladım ki; orasını temizler, böylece nefsini alçaltır ve
di-ğer mü’minlere de faydalı olurmuş.
Bir
Pazar günü Efendi babamı ziyarete gitmek için yola
çıktım. O gün mübarek, ev halkına “bu gün nûrlu biri
geliyor,” demişler. Fakir o gün hakikaten rûh âlemim çok yerinde idi,
eve vardığımda bu müjde ile karşılaştım.
Fakirin şahit olduklarımdan:
Bir
gün Tahir Üner ile birlikte Hazmi Tûra Hazretlerinin kabrini
zi-yarete gitmiştik. Az sonra yanımıza bir yaşlı zât
geldi.
“Akşam bir emir aldığını ve Hazmi Babamın
ziyaretine gitme-sini,” söylemişler, o da
gelmiş.
Fakirleri
orada görünce, “sebebi buymuş,” dedi, çok sevindi ve
ağladı.
Sonra
kendisini tanıttı ve Hazmi Babanın halifelerinden Mehmet
Efendi olduğunu ve şeyhinin mümkün olsa ayağının
suyunu içeceğini söyledi.
Dua
ettikten sonra bir müddet daha konuştuk, sonra ayrıldı gitti.
Epey bir müddet sonra Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu
öğrendim.
Yukarıda
ismi geçen Tahir Üner bey, baştaki ikinci resimde Nûsret Efendi’nin sol
yanında görülen Necdet Bey’in Tekirdağındaki, ilk yol
ar-kadaşlarından birisidir.
1994
senesinde genç denebilecek yaşta vaki olan vefatına çok üzü-len Terzi
Babam, bu üzüntüsünü arkasından şu şiiri ile dile
getirmiştir.
O
dönemde bir acı kayıpları daha olmuştur, ki o da “5
tabut” zuhu-ratında belirtilen 1989 yılında elektrik
çarpması sonunda vefat eden Erdinç Çakım isimli kardeşleri
imiş.
BİR
DOSTA
10.01.1994
Bu gün mahzunuz hem de
üzgün,
Kalbimiz yanık
bağrımız süzgün,
Hak yolunda yürüyen
düzgün,
Dostlar aramızdan bir can gitti
Kardeşti kardeşlere her dem,
Olmuştu vaktiyle Adem,
Yordu onu biraz bu alem,
Dostlar aramızdan bir ihvan gitti.
Aşıktı o cemâlullaha,
Ulaştı bir gün ehlûllaha,
Dua ederdi hep Allah'a,
Dostlar aramızdan bir aşık gitti.
Kemal yolunda eyledi sefer,
Kazandı nefsine hep zafer,
Alırdı manadan çok haber,
Dostlar aramızdan bir kemal gitti.
Nurla doldurdu benliğini,
Aradan çekip senliğini,
Giymişti derviş gömleğini,
Dostlar aramızdan bir derviş gitti.
Parlaktı hep yıldız gibi,
Olmuştu ilim sahibi,
Genişti gönlünün sahili,
Dostlar aramızdan bir yıldız gitti.
Gönül alemine dalmıştı,
Masivadan boşalmıştı,
Şeyhinden çok feyz almıştı,
Dostlar aramızdan bir gönül gitti.
Bir ses oldu ömrü boyunca,
Coşardı bir Hak söz duyunca,
Zikr etti hep ömrü boyunca,
Dostlar aramızdan bir ses gitti.
Ruh gibi hafifti varlığı,
Bilirdi yokluğu darlığı,
Açıktı duyardı kulağı,
Dostlar aramızdan bir ruh gitti.
Selâm derdi gelen geçene,
Demezdi kimseye banane,
Etmedi kimseye bahane,
Dostlarına selâm verdide gitti.
Üç ayların nurlu başında,
Elli sekiz olan yaşında,
Bereketli mana aşında,
Dünyadan müddeti doldu da gitti.
Güner Tahir Hû ile zahir,
Kendini bildi, buldu ahir,
Unvan oldu "fahri fakir"
Dünyadan Hû ile Hû deyip gitti.
Bayramdan evvel göçtü buradan,
Çıktı aradan kaldı yaradan,
Seyredip deryadan karadan,
Dostlarına bayram etmeğe gitti.
Oku ruhuna sen de Fatiha,
Hoş gör eğer buldunsa bazen hata,
Helal et hakkını son defa,
O herkesi gönülden sevdi de gitti.
Hz. Nûsret’ten rivâyet;
Hazmi Efendi Baba gençliğinde
Erzurum’da imiş, tahsil için İstan-bul’a gelmiş. Gelmeden evvel
orada bir mübarek şeyhi de varmış, İs-tanbul’da tahsil
yaptığı sıralarda, arkadaşları onu ders bittikten
sonra hep kahveye götürmek isterlermiş. Fakat o gitmez, hemen handaki
odasına gider, derslerine çalışırmış. Bir gün
yine arkadaşları çok ısrar etmişler, zorla kahveye
götürmüşler. O da oturup arkadaşlannın oyununu seyretmeye
başlamış.
Oturduğu
yer kapıya karşı imiş. Arada sırada kapıdan giren
çıkana bakarmış. Bir ara gözü yine kapıya
takılmış, aman efendim o ne; Erzurum’daki şeyhi kapıda
durup onu seyretmiyor mu!.. Hemen yerin-den fırlayıp ayaklarına
kapanmış, fakat o anda da hazret ortadan kay-bolmuş.
Bunun
üzerine orayı terk edip hemen odasına gitmiş, tövbe etmiş
ve bir daha kahveye gitmemiştir.
Hazmi
Efendi Erzurum’daki şeyhi vefat edince, İstanbuldaki Uşşâki
Dergâhına gidip Mustafa Sâfî Babaya derviş olur ve orada Hakk’ın
sev-gisine erer ve Sâfî Babanın kızıyla da evlenip damat olur.
Fakirin şahsında olanlar:
Bir
gün dükkânda çalışıyorum, müşterilerden biri çocuğunun
bir rû’- ya gördüğünü ve merak ettiğini bir ara söyledi. Fakir de
şöyle izah et-tim: “Yakınlarda Kıbrıs’ta bir
çatışma olacak, fakat kısa süre-cek,” dedim. Nitekim bir
müddet sonra Kıbrıs’a hava hücumu oldu ve kısa sürdü.
1971 Senesinin sonuna doğru bir gece mânâ
âleminde fakire taç ve hırka giydirildi ve mânevi
vazife verildi.
Rivâyet Nafize halamdan:
Bir
gün Hazmi Efendi Baba dergâhın bahçesinde ağaca
çıkıp yemiş topluyormuş. Bir ara “Ya Allah” deyip
kendisini yere atmış ve sonra kalkıp kendini üstünü
basını temizleyip, yanına gelenlere “Hatice’yi
kurtardık” demiş.
Aradan
birkaç gün geçip Hatice Hanım Ankara’dan gelip, “Efendi Baba, büyük bir
kaza atlattım, az daha ahireti boylayacaktım,” demiş.
Bu
hanımı ve beyini sonraları çok gördüm. Birlikte sohbetlerde
bu-lunduk, ikisi de tevazu sahibi hoş kimselerdİ. Çok hizmetleri
olmuştur.
Fakirde tecelli edenler:
Bir
akşam mânâda akrabalardan birinin bir erkek çocuğu olduğunu
gördüm, fakat çocuk beklediklerinden haberim yoktu. Ve onların iki
kız çocuğu olup, üçüncüsünü de erkek istiyorlarmış.
Fakir
eşime, “onların bir erkek çocukları olacak inşeallah,”
de-dim. Aradan iki ay geçmeden hakikaten bir erkek çocukları dünyaya
geldi.
Fakirin
de iki erkek çocuğu olacağı, daha sülûkumun başında
mânâ-da gösterildi, ilk çocuğumuz dünyaya gelmeden bir müddet evvel Efendi
Babamdan, “ne isim koyayım?” diye sorduğumda, “‘İzzet’
veya ‘Cemâl’ koy” dedi. Fakir de ilk çocuğuma İzzet ismini
koydum.
Aradan
8 sene sonra, mânâda hanım ve ben ikinci çocuğumuzun
olduğunu gördük.
“Demek artık vakti geldi,” dedik, zuhura
çıkmasını bekliyoruz, inşeallah ismini Cemâl koyacağım.
İhvandan,
Bakırköylü Ahmet Efendi isimli bir zât var. Uşşâkiliğe ait
bir küçük kitap vardı, Fakir anneme, “o kimde ve nerede acaba,” di-ye
sordum. O da Ahmet Efendide dedi.
Bir
bayram günü ziyarete gitmiştim. O zaman bizim hanım evde otururken, “gezmeye
gidelim, Nafize Halaya bakalım,” dedi.
Fakir
de evde oturup sohbetlerde bulunup, hem de yardım etmek is-tiyordum. Fakat
hanım huzursuz olmaya başladı ve kalktık yola
çıktık. Az sonra Ahmet Efendi ile karşılaştık. O
da eve ziyarete geliyormuş. Sonra biz gideceğimiz yere gittik fakat
evde bulamayıp hemen döndük ve Ahmet Efendi daha oradaydı.
Kitabı getirmesini rica ettim ve bir müddet sonra getirdi. (*)
Bir
gece, Mustafa Sâfî Baba mânâda validemize yani kendi eşine “artık
gel” deyip ahirete davet eder. Sabah merakla uyanan validemiz hemen
halifesi ve damadı Hazmi Babaya gelir ve gördüklerini anlatır, fakat
ölümden de korkar.
Sonra
Hazmi Baba, valide ve canlar Sâfî Babanın kabrine gidip dua, niyaz,
Kûr’ân, zikir yaparlar ve sonunda Hazmi Efendi “efendi
babacı-ğım, annemi getirdim,” der ve arkasından da “müsaadelerinizle
gene götürüyorum,” der ve ayrılırlar. Ondan sonra daha çok
seneler yaşar.
Hazmi
Babam vefat edince, bütün ihvan cenaze törenine gelmişler. Nûsret Efendi
Babam da gitmiş, cenazeyi hazırlamışlar. Kûr’ânlar
okunuyor, dualar ediliyor, zikirler yapılıyor, bütün muamele de
tamam-lanınca Kasımpaşa’daki kabrine götürülmek üzere yola
çıkarılıyor.
Epey
bir müddet gittikten sonra, Nûsret Efendi Babam, hanımı
Rah-miye anneme, “ben daha fazla gidemeyeceğim, dayanamıyorum,”
deyip, yavaşça yanlarından ayrılmış.
Kafile
kabristana gelmiş, mevta gömülmüş, gene Kûr’ânlar okun-maya
başlamış; zikirler, dualar, ağlamalar, feryatların
sonu gelmiyor.
Bir
ara ihvandan biri Rahmiye annemin yanına gelip, “Nûsret Bey nerede?”
diye sorunca, daha yanda bulunan bir zât hemen atılıp, “şu-radaki
ağacın altında dua ediyordu, görmedin mi?” demiş ve
onun da orada hazır olduğunu bildirmiştir.
Gene,
Hazmi Babamın evlâtlarından “Allah’ın Mustafa”sı
diye isimlendirilen bir zât vardı. Fakir, birkaç sefer görüştüm.
Bir sefer o anlatmıştı:
Bir
ara memleketine gitmiş, aylardan Ramazan imiş, teravih
kıldırı-lacakmış fakat hoca efendi
hastalanmış. Namaz kıldırmaya imam yok-muş. Mustafa
Efendinin orada bir eski şeyhi varmış. O, ona “namazı
sen kıldır,” demiş. Mustafa Efendi, “ezberim yok,”
dediyse de; “kıl-dıracaksın,” diye diretince şeyhi,
hemen namaza başlamışlar.
(*) Not : Bu kitap, kitaplarımız
arasında 8 numarada çıkan Os-manlıca’dan çeviri “Tuhfet’ul
Uşşakiye”dir
Fatihadan
sonra hiç ezberinde olmayan şeyleri okuyup ramazanı
tamamlamışlar.
Bu
zâtın ağzından düşürmediği bir ilâhisi vardı
ancak aklımda kalan cümleleri bu kadardır.
Oldum yine nefse esir
Ahvalime sensin habir
(Bu
bölümü ilâhinin nakarat bölümüdür.)
Ey sakii kevser
Ali
Damadı peygamber
Ali
Bir
de Rahmiye annemden duyup ilâhi defterime kaydettiğim Uşşaki
ilâhisi vardır onu da belirtelim.
ASİTANEN SENİN
Asitanen senin darül emandır,
Şerabı vahdetle kalbimiz kandır,
Himmet eyle bize Pir Hüsameddin,
Allah, Allah, ya ya Allah hay, hay
Allah, Allah, hû, hû, Allah.
Tarikat Pirleri sana geldiler,
Kutbul vakt olduğun bildiler,
Hizmetin yoluna canlar verdiler,
Himmet eyle bize Pir Hüsameddin,
Allah, Allah, ya ya Allah hay, hay
Allah, Allah, hû, hû, Allah.
Enbiya, evliya ervahı bile,
Arifi aşıkan erenler ile,
Himmet eyle bize Pir Hüsameddin,
Allah, Allah, ya ya Allah hay, hay
Allah, Allah, hû, hû, Allah.
Hazreti Ali’den almışın desti,
Hazreti Rasûlun sevgili dostu
Bir kuru tahtadır döşeği postu,
Himmet eyle bize Pir Hüsameddin,
Allah, Allah, ya ya Allah hay, hay
Allah, Allah, hû, hû, Allah.
Ravzana yüz süren olur, ber murat,
Tarikat rüknünde kıldık içtihat,
Hüsâmi kulundur eyleme azat
Himmet eyle bize Pir Hüsameddin,
Allah, Allah, ya ya Allah hay, hay
Allah, Allah, hû, hû, Allah.
Yeri
gelmişken Nûsret Babamın da “Biz Uşşâkileriz” isimli
ilâhisini ilâve edelim.
BİZ UŞŞÂKİLERİZ
Neş-e
poşı Hazret-i Mustafayız,
Muhibbbanı
Aliyyel Murtazayız,
Ehl-i
Beyt-e bir mir’at-ı safayız,
Biz Uşşâkileriz berk-i Hüdayız.
Hû, Hû, Hû, Allah
Hay, Hay, Allah.
Hak
güneşi tariklerin başıdır,
Gönlümüzde
son yol aşkın yoludur,
Kervanımız
aşıklarla doludur,
Biz Uşşâkileriz bahr-ı safayız.
Hû, Hû, Hû, Allah
Hay, Hay, Allah.
Levlâke
Levlâk lema halektul eflâk,
Hayran
bize ins ü melek ve eflâk,
Haktan
gayrı yoktur asla inhimak,
Biz Uşşâkileriz Nûr-u Hüdayız.
Hû, Hû, Hû, Allah
Hay, Hay, Allah.
Hep
dertliyiz fekat aynı devayız,
Alem
bize gıbta etse sezayız,
Aşk
denen cevhere mübtelâyız,
Biz Uşşâkileriz sırr-ı cihanız.
Hû, Hû, Hû, Allah
Hay, Hay, Allah.
Zaman
olur başımız hep sücutta,
Ne
ten kaldı ne can kaldı vücutta,
Huzurdayız
arş üstünde huzurda,
Biz Uşşâkileriz Nûr-u Hüdayız.
Hû, Hû, Hû, Allah
Hay, Hay, Allah.
1976
Senesinin sonlarına doğru bir gece mânâda 5 tabut gördüm. Biri
Erdinç’in, biri Rahmiye Annemin imiş. Tekirdağ’a gelmiş, burada
rû-hunu teslim etmiş, defin hazırlıkları
yapılıyor.
Üzüntüye
sebep olmaması için kimseye söyleyemiyorum. “Mevlâm görelim neyler,
neylerse güzel eyler.” Burada defin olunacakmış.
Daha
sonra anlaşıldığı üzere geriye kalan üç tabuttan biri
Nûsret Babamın, diğeri damadı Ali eniştemin ve diğeri
kızı Nuriye ablamın imiş.
Cenab-ı
Hakk hepsine rahmet-i ilâhiyyesi ile muamele etsin. Amin.
Bütün
geçmiş büyüklerimizin ve ihvanın ruhlarına (El Fatiha).
Bizzât şahit olduklarım:
Efendi
babam ile Rahmiye annemi zaman zaman bizde kalmaları için gider alır,
misafir ederdik. Böyle geldikleri zamanlarda onları Marmara’- yı
dolaşıp gezdirerek yerlerine götürürdük.
Bu
geliş gidişler arasında onları nereye gezmeye götürdü isek,
son-radan o yörelerden dostlarımız olmuştur. Bu hâle ben de
gerçekten hayret etmişimdir.
Şu
açık olarak ortaya çıkmış olmaktadır, ki kendisinde
bulunan “Nûr-u Muhammed-i” oralara tesir ettiğinde zaman içerisinde
o yö-relerde zuhura çıkmaya başlamıştır.
İ Z M İ R’ D E N K Ü Ç Ü K B İ
R N E F E S
15
Mart 2003 tarihinde, İzmir’e ziyarete gelen dostlarımızla
beraber, bir dost ziyaretine gittik. Yeterince vaktimiz
olmadığından, ziyaret etti-ğimiz Nihat Baba’nın
evinde fazla kalamadık. Bu nedenle Necdet Ardıç Efendi bana;
- “Sizler müsait bir zamanda Nihat babayı ziyaret edin. O
Pir Hasan Hüsamettin Uşşâki türbesine çok hizmetlerde bulundu. Orada
duyduğu ve bizzât şahit olduğu bir hayli kerametler
var-dır. Emânetleri bizler için dinleyip gönderirseniz bizlerde bulu-nan
diğer emânetlerle hepsini bir bölüm hâline getirebiliriz,” di-yerek bizlere bu görevi verdi.
Bu verilen
görevi yerine getirmek için Nihat Baba’dan randevu alma-ya karar verdik. Ama
bir türlü uygun zamanı bulamadık. Onun yaşı epeyce ileri
olduğundan sağlık durumunu beklemek zorunda kaldık.
14 Nisan 2003 Pazartesi saat 21.00 de randevu aldık, annemle beraber
gittik.
İşte
herşey o anda başladı. Amacımız halis, kalbimiz
mutmain, o mübarek dergâha hizmet etmiş, kerametleri, bilfiil
yaşanmış anıları, bu-ram buram nûraniyet kokan dergâh
havasını okuyan gönüllere ve ihvanı Uşşâkiye hediye
etmek. Annemle gittiğimiz bu ziyarette kerametleri dinlemeye mi gittik,
yoksa yaşamaya mı gittik, daha çözmüş değilim. Yüce
zâtların kitaplarında yazdığı gibi YAŞA DA
GÖR!...
Kapıdan
içeriye girdiğimizde, sanki Pir Hasan Hüsamettin Uşşâki
Hazretlerinin (k.s.) türbesine gittik. Her tarafı oranın kokusu
ve havası sarmıştı. Nihat Baba yatsı
namazını kılmış dua ediyordu. Pırıl
pırıl par-layan gözleri ve gülümseyen bir çehre ile bizlere
hoşgeldiniz dedi. Ha-nımı Semra hanım da pervane
misâli aynı şekilde...
Bu
karşılama yanımda götürdüğüm annemi bir anda 14
Ağustos 1999 tarihinde dergâha yapmış olduğu ziyaret
zamanına götürdü. Ora-da yaşadığı
hatıraların nûrani havası içerisinde onu kendinden geçirdi.
Beni hiç sormayın, çünkü ben bir anda Tin sûresinin âyetlerindeki âlâ’
yı illiyin esfel-i sâfilinin zaman ve mekân üzerindeki
hakikatlerini yaşıyordum.
Bu
hâli rûhaniyet içinde Nihat Baba anlatmaya başladı.
[Pir Hasan Hüsamettin Uşşâki
dergâhında o zamanın şeyhlerinden M. Sâfî Efendi talebelerinle
beraber zikrullaha dalıyorlar. Yanında bu-lunan Hüseyin efendi
hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor.
“Neden ağlıyorsun evlâdım?”
diye soruyor.
Hüseyin
efendi de, “Nasıl ağlamayayım şeyhim, bütün herkes burada.
Başta Rasûlüllah (s.a.v.) ve bütün Piran hazaratı hepsi
gelmişler, bizi seyrediyorlar,” diyor. Yani bizim o mübarek
dergâhı-mız hiç boş kalmazdı, hep böyleydi, diyor.]
Yine
dergâhın tamiri sırasında, orada çalışan gönlü saf
bir ustanın şahit olduğu ve kendisine
anlattığı olayı bizlere naklediyor.
[Bu usta alt katta çalışırken,
dört tane yeşil cübbeli, sarıklı kimsele-rin
dolaştığını görüyor.
Onlara,
“siz kimsiniz, bu dünyanın insânlarına benzemiyor-sunuz,”
diyor.
Onlar da
parmaklarını ağızlarına götürüp “sus” işareti yapıyorlar, diyerek devam ediyor. “Ben fakir de çok def’âlar
açılıp kapanan kapılar, merdivenlerden inen çıkanların
seslerini duyuyordum,” diyor.
O
günlerde Pirimin yanıbaşına gidip, “Ne olur bana öyle aniden
gözükme, ben senin nûrunu kaldıramam,” diye niyazda bulundum; o da “elhamdülillâh”
kabul etti.]
O
zamanlarda Beyazıtta yaşayan Nazif efendi tüm şeyhleri
imtihan edermiş. Acaba hangisi hakiki mürşid, keramet sahibi,
merak edermiş. Birgün bizim dergâha gelmeye karar vermiş. O
zamanın postşini M. Sâ-fî Efendi ve Hüseyin Efendi beraberce
oturuyorlarmış.
İçeriye
giren Nazif Efendiye, “Evlâdım hoş geldin demiş ve sen beni
imtihana gelmişin sorularının cevapları şunlar,” diyerek
Ona söylüyor. Bu hâl karşısında Nazif Efendi hemen M. Sâfî
Efendinin ayak-larına kapanıp ona intisap ediyor...
Nihat Baba birgün yatsı namazını
kılmak için alt kattaki mescide iniyor. Niyet edip “ALLAHUEKBER”
dediğinde üzerinde durduğu zemi-nin havaya doğru süratle
yükseldiğini hissedip bir anda korkudan titre-meye başlıyor.
Korktuğu için aniden hızla iniyor. “Evlâdım bazen bu
hâlleri kaldıramıyorduk,” diyor.
Dergâha
ziyaret için Rufailerden bir zât geliyor. Nihat Baba ile o ar-kadaşı
beraberce oturup sohbet ederlerken Pirimizin sandukasının arka-sında
yuvarlak bir delik vardı. Bir anda “HUU...” diye bir sesle bizi
içe-riye çektiler. O zât ile kafa kafaya gelip titremeye
başladık. O hâli üze-rimizden çabuk aldılar evlâdım “ELHAMDÜLİLLÂH”
diyor.
Cemâlettin
Uşşâki Hazretlerinin türbesini yapıyoruz.
Biri
geldi, “Sen kimsin buraları yaptırıyorsun,” dedi.
“Ben onun akrabasıyım,” dedi.
“Ben de onun evlâdıyım,” dedim.
“Madem evlâdıydın da neden bugüne kadar gelmedin” dedi.
“Ben de eğer kuvvetin varsa ona kendin sor,” dedim.
Sonra o
kişiyi bir daha görmedim.
Nihat
Baba bunu anlattıktan sonra biraz hüzünlendi. “Bu yollar böyle
evlâdım,” dedi. “Bu yolda insânın sırtından
pek sopayı ek-sik etmezler,” diyerek, ardından da dergâhtan
ayrıldıktan sonra çok üzüldüğünü anlatıp, eğer Pirimi
bir gün rû’yamda görüp, bana “evlâ-dım bu imtihanı da
atlattın” dedikten sonra içinin rahatladığını
anlat-tı.
Çeşitli
yerlere ziyaretlere gittiklerinden bahsediyor. Her gittiği yere dergâh
örtülerinden hediye götürüyor. Gittiği ziyaret ettiği yerden de
oranın örtülerinden hediyeler alıyormuş. Bize de Bilâl-i
Habeşi Hazret-lerinin, İmam-ı Azam Hazretlerinin
türbedarının ve Pirimizin örtülerin-den çıkardı.
Odanın içerisi bir anda tevhidi hakikinin kokusuna büründü.
Biz
Bilâl-i Habeşi Hazretlerinin örtüsüne bakarken, bir anda diğer
örtüleri kaybettiler. Sanki kerametli anlar devam edercesine sonradan
divanın üstündeki yastığın altından çıkıyor
örtüler...
Saate
bakıyorum, epeyce ilerlemiş, daha fazla rahatsız etmemek için
zevki hâl içerisinde Nihat Babanın ellerini öperek
ayrılıyoruz. Hiz-met ehli ile geçirdiğimiz o güzel
vakitleri unutamayacağız.
Bu
anları bize ikram eden çok değerli Necdet ARDIÇ efendime son-suz
şükranlarımızı sunarken, bana söylediği birkaç
satır geliyor hatırı-ma;
DENGELİ YAŞAM;
Aklın, Duyguların Önünde Olması
İle Mümkün Olur.
DENGESİZ YAŞAM İSE;
Duyguların, Aklın Önünde
Olmasından İleri Gelir.
BURADAKİ DUYGULARDAN MAKSAT,
Nefsani Arzu Ve İstekleri Meydana Getiren
Duygulardır.
İLAHİ DUYGULAR İSE,
İnsana Güç Verir Ve Yardımcı
Olur...
İzmir’den
Herkese Selâmlar...
M..
K..
¡ágî©y
£ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡¡é¨Ü¨£Ûa ¡ág¤¡2
H İ L Â F E T ve M E R T E B E L E R İ
Tarîkât-ı
Âliyyenin “Terzi Baba” kolunda hilâfet mevzuuna bakışın
ne olduğunu, Peygamberimiz (s.a.v.) den beri süre gelen bu ilâhi seyrin
bizim Hak yolumuzda nasıl oluştuğunu da açıklamak
istiyorum.
Bu
meseleyi kaleme almadan önce bir ziyaret vesilesiyle “huzur-u
dergâhında” bulunup sohbet edebilme imkânı bulabildiğim “Terzi
Ba-bam”dan hilâfet konuları hakkında izahat ve fikir taleb
etmiştim. Ken-dileri de acizane fakiyre bu konuda geniş
beyanlarda bulundular. Hatta o ana kadar gizleyip
açıklamadığı bazı meseleleri de açıklamış
oldular. Ancak öncelikli olarak konumuzu baştan ele
aldığımızda, “Halife” ve “hilâfet”e
açıklık getirmeğe çalışalım.
“Halife” sözlükte, “arkada olmak, birinin
arkasından gelmek, yerine geçmek,” anlamlarına gelen “half”
kökünden türetilmiştir.
Bir
başka açıdan baktığımızda Efendisi adına
irşad faaliyetinde bulu-nan ve ölümünden sonra O’nun yerine geçen
kimsedir. Buna İnsân-ı Kâmil anlamında kullanılan tasavvuf
terimi de diyebiliriz.
Bir kimsenin diğer bir zâtın yerini
tutmasına da hilâfet denmiştir.
Hilâfet, ¤3¢Ó “kul” hitabının mazharı
olabilmektir.
Halife sözcüğünün biri siyasette,
diğeri de tasavvufta olmak üzere başlıca iki alanda
kullanıldığını görüyoruz.
Âyet
ve hadislere göz attığımızda da Hz. Âdem ve soyuna
halife denmiştir.
Halife
ve hilâfet bir tasavvuf kavramı olarak İnsân-ı Kâmil fikrinin
gelişmesi sonucu ortaya çıkmıştır.
Bazı
âyetlerde ise şöyle beyan edilir.
Bakara
2/30. âyetinde;
6 ¦ò 1î©Ü ¡¤‰ ü¤a ó¡Ï ¥3¡Çb u ó£©ã¡a
inniy
ca’ılün fiyl ardı haliyfe
“kesin ben yeryüzünde halife ca’l edeceğim (halkedeceğim)”
Enam 6/165.
âyetinde
¡¤‰ ü¤a Ñ¡ö¬¬ ü
¤á¢Ø Ü È u ô©ˆ £Ûa ì¢ç ë
ve
hüvelleziy ce’aleküm halaifel ardı
“ve sizi yeryüzünün halifeleri ca’l eden (kılan)
...”
Sad 38/26.
âyetinde
¡¤‰ ü¤a ó¡Ï ¦ò 1î©Ü Úb ä¤Ü È u b £ã¡a ¢…@¢ëa …
b í
¡£Õ z¤Ûb¡2 ¡b
£äÛa å¤î 2 ¤á¢Ø¤yb Ï
ya
davudü inna ce’alnake haliyfeten fiy’l ardı
fahküm
beyne’n nasi bi’l hakkı
“ya Davud kesin biz yeryüzünde seni biz halife ca’l ettik (kıl-dık)
O hâlde hakk ile insânlar arasında hükmet...”
Şahabeddin Es-Sührûverdi de, “ilâhi nefsin
Allah’ın yeryüzün-deki halifesi olduğunu,” söyler.
Allahın
halifesi dendiği zaman ise, isim ve sıfatlarıyla kendisinde en
mükemmel biçimde tecelli ettiği İnsân-ı Kâmil akla
gelmektedir.
Öte
yandan insân fiilini, işini, varlığını Allah’ın
himayesine havale et-tiği için Allah da “İnsân”ın
halifesidir.
Nitekim
Peygamberimiz (s.a.v.) bir sefere çıkarken “Allahım, yolda
sahibim, ailem de halifem sensin,” diye dua etmişlerdir.
İbn’ül Arabi’ye göre; “Allahın
yeryüzündeki halifesi peygam-berlerdir. Peygamberler O’nun hükümlerini O’nun
adına insânlar arasında uygularlar.
Hz. Muhammedden sonraki halifeler de Allah’ın değil, Rasû-lünun
halifeleridir.” (Fusûs s.162)
Terzi Baba’nın ilâhiyat mektebinde
bu meselelere nasıl bakılıyor?... hilâfet sistemi nasıl
işliyor?...
Kendisinden
sohbet esnasında edindiğim bilgi ve fikirleri de beyan etmek
istiyorum.
“Halife kendi önünde bulunanın arkasında olandır. Âdem
(a.s.) halifedir. Çocukları da O’nun halifeleridir.
Ayrıca bu pey-gamber de, kendi mertebesinde hakkın halifesidir. Bu
peygam-ber ayrıca Kelime-i Tevhidin ve Kelime-i Risâletin bulunduğu
mertebesi itibarıyla halifesidir.”
Halifeyi
tanımlarken, “kendi önünde bulunanın arkasında
olan-dır,” demiştik.
İnsân
Allah’ın halifesi olduğundan, Allah (c.c.) tek sûrette görünen
olmadığından, kendisi asil olmakla birlikte, görünen
olmadığından bâtında kalmaktadır. O zaman da
halifenin önünde kimse olmadığından asıl olmuş olmakta
ve asaleten de halife olmaktadır (yerinde kaimdir).
Böyle
olunca da
Kul = Halife = ® Zahir ¬® Allah
(c.c.) = ® Bâtın’dır.
Ancak
burası çok hassastır. O kişi hiç bir zaman haddini
aşmaması gerekir, ki zaten gerçek halife de haddini aşmaz.
Halife
gerçek mânâda kullanıldığında görünmeyenin görüneni olur.
Halife
ve hilâfet hususunda şunu da söylememiz mümkündür.
Ahad’a bir taayyün á (mim) i
ilâvesiyle Ahmed yani bu âlemler oluşmuştu. Burada
Ahmed’in aldığı diğer bir isim de “Halife”dir.
Önceki
bilgilerimizi tazeleyerek sayılar ile baktığımızda;
Ahad’a 13’e bir á (mim) 40
ilâvesiyle Ahmed 53 oluşmuş idi.
Böylece “Ahmed” ® “Ahad”ın;
(53) de ®
(13) ün halifesi durumundadır.
53 görünen (zahir); 13 de bâtın’dır.
Hulefa-i Râşidiynin sonuncusu Hz.
Ali Efendimizden gelen kendi yolumuzdaki hilâfet sistemimizi yine efendi
babamdan öğrendiğim be-yanlar istikametinde açıklamaya
çalışayım.
Bizim
yolumuzda hilâfet sistemi dört (4) yönlüdür.
Bunlardan
birincisi, “Hilâfet-i Şahsiye”dir.
Derslerini
bitiren herkese verilen “hilâfet-i şahsiye” ile kendi
var-lığının halifesi olma, kendini yönetecek duruma
gelme, Âdemiyet mer-tebesi itibarıyla kendinde bulma ve yaşama
hâlidir.
Seyr-i
sülûk derslerini bitirince oluşan bu halifelikte, kişi
insânlığını anlar ve idrak eder, kendi kendini idare eder
duruma gelir, kendi beden mülküne konmuş olurlar. İlk bilinmesi
lâzım gelen hilâfet budur.
Bu
hilâfete ulaşamayan kimse kendini yönetemediğinden nefisleri
tarafından yönetilmiş olurlar. İnsânın amir olarak
başkasına sözü geçse de kendi nefsinin memuru
sayıldığından nefsine söz geçiremez.
İkincisi “Rehber Halife”dir. Terzi
Babamın bulunduğu yerde yaşa-yan ve çevrelerine fayda
sağlayan kimselerdir. Kendisine özel olarak yardımda bulunan bu
kimseler yeni gelenlere kendisinin işinin kolaylaş-ması için
yol gösteren ve fayda sağlayanlardır.
Üçüncüsü “Vekil Halifelik” ise, Hazretimizin bulunduğu
yerden başka yerlerde ikamet eden tekmil tarîk etmiş seyri
sülûkunu tamam-lamış halife-i şahsiyye ünvanını alan
kabiliyetli kişilerin arasından seçilip görevlendirilenlerdir.
Bunlar
bulundukları yerlerde Hazretimize vekâleten, kendilerine asa-leten görev
yapan kardeşlerimizdir. Bunların belirli selâhiyetleri vardır.
Kendi başlarına halledemeyecekleri mesele olursa istişare
yapıp mese-leleri çözerler ve yolun devamını sağlarlar.
Dördüncüsü ise Mutlak Halife “Hilâfet-i
Asliye”dir.
Efendi
Hazretlerimizin irtihâlinden evvel merkezde kendi yerine tayin ettiği “halifesi
veya halifeleridir”.
Bunlar
görevi alırlar, kendi başlarına asıl halife olarak üstadın
hali-fesi, kendinin de asılı olarak görevlerini sürdürürler.
Onlara
da aynı sistem içerisinde kendinden sonrakilere aldıkları
emaneti (hilâfeti) aktarırlar. Böylece tevhid ilmi ve Muhabbetullah
gö-nüllerden gönüllere seyran ederek yolculuğuna devam eder.
Burada
yeri gelmişken şu hususları da belirtmek istiyoruz.
Üçüncü
hilâfette (vekil hilâfet) olanlar;
-
dilerlerse, bağlı oldukları makam göçtükten sonra kendi
başlarına asaleten hükmüyle görev yaparlar;
-
dilerlerse, dördüncü sırada bulunan Halife-i asliye’ye bağlanırlar.
Az
önce sıralamasını verdiğimiz hilâfet mertebelerinden
başka diğer bir husus ise; derslerini bitirememekle birlikte belirli
bir yerlere gelmiş, Hazretimizin bulunduğu yerin
dışında ikamet eden kimseleri de bulun-dukları yerlerde
fayda sağlaması bakımından görevliler hükmüyle ken-dilerine
görev verdiği kimselerdir.
Bir
çok yerde bu kardeşlerimizden vardır.
Terzi
Baba yolundaki hilâfet sistemi ana hatlarıyla belirtiğimiz bu
özelliklerden oluşmaktadır.
Ancak
burada unutulmaması gereken çok önemli bir hususu da ifade edelim.
Terzi
Baba yolunda, “Gerçek halife” olmanın ilk şartı, “Kişinin
gönlünden mutlaka rabbani hakikatleri alması gerekmektedir.”
Kişi
gönlüne danışıp oradaki ilhamı alabilmelidir. Rabbani
bilgilere ulaşamayan, bilgiyi, nefsinden ve vehminden alır, ki
bu da hatalara sebep olan yanlış bir yoldur.
Sevgili dostlarım,
Efendi
Babamızın çeşitli yerlerden birçok muhibbi ve
bağlıları vardır. Bunların hepsi de kıymetli ve
mümtaz şahsiyetlerdir. Bunların içlerinde tekmil tarîk ederek,
seyr-i sülûk edenler vardır.
Şu
an itibarı ile Terzi Babamın tekmil tarîk ederek kendisinden
icazetname almış 30 dolayında halifesi vardır.
Bunlardan
bazıları halife-i şahsiyye, bazıları halife-i
Rehber, ba-zıarı da halife-i Vekil olmakla birlikte isimleri
bizde mahfuzdur.
Burada
yeri gelmişken bir konuya daha açıklık getirmek istiyorum.
Terzi Babamın uzun yıllar tekmil tarîk edip, gayret,
çalışma, mücahede, edep, bağlılık göstererek
takdirlerini almaya hak kazanmış 30 civarında halifesinin
olduğunu söylemiştik.
Ancak
içlerinden 3 tane arkadaşımız hâlen sebebini henüz
anlaya-madığımız gerekçelerle Terzi Babam’dan ve O’na
bağlılıklarından uzaklaştılar, bu mübarek
yolculuğu terk ettiler. Böylece almış oldukları
hilâfetlerini (hilâfet-i şahsiyye) iade etmiş oldular.
Bu
kimselerle bunun nedenlerini hiç görüşmedik. Bizce gitmelerinin tek
sebebi, nefislerine yenik düşmeleri ve gerçek seyri sülûka
dayana-mamaları idi. Kendilerini yıllarca yetiştirmeye
çalışan insânlık merte-besi ile tanıştıran
hazretleri ile ilişkilerini kesince “Vehmin ve hayâlin hilâfetini
aldıklarını” bilemediler.
Unutmayalım
ki, bir şeyden ilgi ve rabıta kesilince diğer bir şeye
karşı ilgi ve rabıta oluşur.
Yani
Haktan ilgisini kesenler nefislerine yönelirler.
Burada
şunu da belirtmek isteriz ki, tasavvufi hayat dediğimiz gö-nül
yolculuğunda bu tür vakalar az da olsa görülmektedir.
Tasavvufi
çalışmalarına bizlerden çok önceleri başlayan ve yaş
itibarıyla da birçok ihvandan büyük olan bu
arkadaşlarımızın tavır ve davranışları
başta efendi babamız olmak üzere her birerlerimizin gönlünü incitti.
Kendilerine
tekrar süre ve imkân verilip hatalarından dönmeleri için yapmaları
gereken usul ve erkan belirtildi. Ancak buna rağmen dön-meyip “Mescid-i
Dırar” temsilcileri gibi “Hilaf” olmayı sürdürdüler.
Kısa bir zaman sonra da herkes tarafından unutulup gittiler.
Böyle hi-lâfet yerine “hilaf”lık mesleğini giyindiler.
Bu
hadiseden çıkan bazı önemli sonuçlar da oldu tabii ki;
-
İtaatı, bağlılığı, edebi, saygıyı
ahde vefayı yeniden öğrenmiş olduk.
- Seyr-i
sülûk yolunun tuzaklarla dolu olduğunu, kişinin hilâfet ün-vanı
alsa bile nefsine yenik düşebileceğini müşahâde ederek
öğrendik.
- Ebeveynimiz
olan Terzi Babamın kırılmasının, incinmesinin
bedeli-nin hiçbir şeyle mukayese edilemeyeceğini gördük.
-
Bu vakadan sonra sanki gizli bir el bizi seyri sülûk yolunda ileriye doğru
fırlattı. Bu da yolumuzun açılmasına, genişlemesine
muhabbet ve ilmimizin artmasına vesile olduğu için bizlere rahmet
olmuş oldu.
Kıymetli Okuyucum,
Terzi
Babamın halifelerinden bahsetmişken şu ana kadar sır olarak
kalmış bir meseleyi de Allahın izniyle sizlere açıklamak
istiyorum.
Bundan
yaklaşık 40 sene evvel 1964 yılında Terzi Babam Nüket
An-nem ile evlendiklerinde şöyle bir zuhurat görmüştür.
(Daha
evvelce zuhuratlar bölümünde belirtmiştik)
“Mânâ
âleminde bana kırmalı geniş iki adet altın bilezik
veril-mişti. İkisinde de madalyon gibi küçük zincirle asılmış
sarkaçlar vardı.
Bunlardan
biri kalb, diğeri ise kılıç idi.”
Daha
sonra Hazretimiz uyandığında bu rû’yaya şöyle bir yorum
ge-tirmiştir.
“Uyandığımda
o günün hâli içerisinde şöyle yorumlamıştım. Bizim iki
erkek çocuğumuz olacak, muhtemelen bunlardan birisinin mesleği kalb
simgeli, doktor; diğeri de kılıç simgeli, asker
olacak.
Bilindiği
gibi halk arasında altın bilezik, meslek olarak
geçer. Sar-kaçlar da, mesleğin türünü ifade eder.”
“Zamanı
geldiğinde gerçekten de bizim iki erkek evladımız oldu.
Fa-kat meslekleri zaman içinde zuhurattaki gibi tam uygun değil,
dolaylı oldu.
Birinin
hâli askerde yedek subay olduğundan “kılıç”,
diğerinin işi de bayanlarla ilgili olduğu için duygusallık,
gönül yani “kalb” oldu.
Her
ikisi de el alıp zikirli olduğundan hem zahir, hem bâtın
evlâtla-rımız oldular. Allah cümlesini bütün evlâtları
hayırlı eylesin.”
Terzi
Babam bu konuyu izah etmeyi şöyle sürdürdü:
“Bunun
üzerine bu zuhuratın diğer açılımının manevi
yoldan gelebi-lecek evlâtlar olabileceğini düşünerek tecellilerini
beklemeye başladım.”
“Nihâyet
1995 senesinde yukarıda ifade edilen zuhuratta gördü-ğüm
bâtından gelen kalb rumûzlu bileziğin sahibi bize
ulaştı. Gerek kendinde meydana gelen zuhuratlar, gerek ilgi ve
davranışları bu hâli açık olarak ortaya koyuyordu. Fakat o
günlerde bundan kendisinin ha-beri olmadı. Çok sonraları
öğrenecekti.”
“Ne dediler” bölümünde bu
arkadaşımızın Efendi babama nasıl
ulaştığını kendi lisânından beyan etmiştik.
“Bunun
üzerine kılıç rumûzlu bileziğin sahibini beklemeğe
başla-mıştım. Nihâyet daha önce kitaplarından bilgi
sahibi olduğumuz, değişik meşrebe mensup bazı ihvanlar
bir araya gelip bizim fakirhanede görüş-müştük. İçlerinde E..
K.. adında bir arkadaşımız da vardı.”
“O
günden sonra E.. K.. isimli beyle aramızda yakınlık ve muhabbet
artmaya başladı.
Yine
bir müddet sonra E.. K.. Bey, eşleri ile birlikte ziyaretimize
gelmişlerdi. Sağlık, sıhhat, hoşbeşten
sonra E.. K.. Bey kısa bir müddet evvel gördüğü bir
rû’yasını bize (Terzi Babama) anlatmaya başladı. Biz
de dinledik.”
Rû’yası
şöyle idi:
E.. K..
18/01/2003
Necdet Beyefendi Sultan ile vaki konuşma üzere, kendisinden âli
tevilini mümkün kılması hususunda Rabbimin kulu üzerinde son
zamanlarda lutfettiği ikramlarından bazılarını
teferruata kaçmadan sırası ile aşağıya dercedilmiştir.
Rû’ya
Mânâmda
kılıç verildi; akabinde kitap verildi. Kitap
verildiğinde, hal lisanı ile kitap ile kılıcın ayni
şey olduğu ifade edildi.
Bende,
verilen o kitabın aslını talep etme zuhur etti. Bunun
üze-rine şuhuden tespit ettiğim insan simasındaki
memnuniyet ifade eden gülümseme neşesi ile ayni ebat ve
kalınlıkta bir kitap daha zuhur etti.
Yine
hal lisanı ile, zuhur eden bu kitap, önceki kitabın aynısı
olduğu ancak işlem ve tatbikat ilk önceki kitapta olur
dendi.
Bu
kitap bana öğretiliyordu; öyle ki bu öğretme sanki ufak bir
ço-cuğun elinden tutarak “şunu şöyle yap,” dercesineydi.
Dikkat
ettiğim ben kitaba sahip olmuyordum, kitap ne istiyorsa, ben onu
sanki o benim kendi halimmiş, malımmış gibi
tatbikattay-dım.
Bu rüyadan sonra Necdet Beyefendi Sultan’ın daveti zuhur etti. Bu
davete eşim ile Tekirdağ’da makamlarında icabet ettim.
Kendisi eşi ile beraber bizi evlerinde kabul buyurdular. Bu vesile ile
kendisine anlattığım bu rû’yayı kayda
alınmasını istedi. Allah Razı olsun.
Kıymetli okuyucum,
Yukarıdan
beri Terzi Babamın lisânından beyan etmeye
çalıştığım bu zuhuratın ve sonrasındaki
tecellilerin neticesinde Altın bilezikte kendi-sine sunulan Kılıç
ve Kalb rumûzla belirtilen Bâtından gelecek iki halifesi de
ortaya çıkmış oldu.
Tekrar
belirtmek gerekirse;
Kalb rumûzlu erkek evlâtlarından birisi M..
B.. isimli
ve B. G. M. (Bâtından gelen müjde) dir.
Kılıç rumûzlu ise 2000’li
yıllarda ortaya çıkan E.. K.. isimli
ve B. G. İ. (Bâtından gelen ikram) rumûzlu
arkadaşlarımızdır.
Böylece
bu zuhurat hem zahir, hem bâtın olarak tamamlanmış
ol-du. Şu an itibarı ile bunu bilen de çok az kişi
vardır.
Bir
miktar da hilâfet sisteminin oluşumundan bahsedelim:
Dualarda
sık sık söylenen 3’ler, 5’ler, 7’ler, 40’lar diye bir
teker-leme vardır.
Efendi
Babam bize bunu 3’ler, 5’ler, 7’ler, 9’lar, 11’ler, 13’ler ve 40’lar
şeklinde yeni bir oluşum hâlinde beyan ettiler.
Bunun
her mertebede bir olgusu ve mânâsı vardır.
Bu
sistemi bize hilâfet sıralanışı şeklinde belirtirken
şöyle dediler.
(1) ler : Fahri Başkan (A..
A..)
Buradaki
A.. A.. isim olarak da ihvandan bir büyüğümüze ait Terzi
Babamın da ağabeyi olan “Ahmed”dir. Ancak
hakikatte Ahmed, 53 olduğu için Necdet yani “Terzi Babam”ın
bâtında kendisidir.
(3) ler : M.. B.. (B. G. M.)
“Bâtından gelen müjde” rumûzlu
E.. K.. (B. G. İ.) “Bâtından
gelen ikram” rumûzlu
Ş..
K.. (Ç. H. U.) “Çelebi Hüsameddin
Uşşâki”
rumûzlular
Not
: Bundan sonraki oluşumlar hep 3 lerin
üzerine devam eder.
Yani
3’ler bütün oluşumlarda mevcuttur.
(5) ler : K.. Ö.. (B. G. M.)
“Batıya giden Muhabbet” rumûzlu
Eski
ismi (İmanuel Gerenet), Abdülvahid Gerenet
A.. G.. (B. G. M.) “Batıdan gelen
Muhabbet” rumûzlu
(7) ler : S.. İ.. (M. S. E.)
“Medineli sefer el ensari” rumûzlu
S.. M.. (İ. B. S.) “İrfani Batınî
Süleyman” rumûzlu
(9) lar : Ş.. A.. isimli
L.. B.. isimli kardeşlerimiz.
(11) ler : T.. Ü.. (G. G. Y.)
“Gökten gelen Yıldız” rumûzlu
E.. G.. isimli kardeşlerimiz.
(13) ler : N.. A.. (H. V. M.)
“Hizmet ve Muhabbet” rumûzlu
F.. D.. isimli kardeşlerimiz.
(40) lar : Ü.. M..
isimli
H.. C.. isimli
H..
E.. B.. isimli
S.. K.. isimli
M.. K..
isimli
H.. E.. isimli
E..
E.. isimli
Z..
Ü.. isimli kardeşlerimiz...
ve isimlerini
belirtmediğimiz diğer isimleri bizde mahfuz bay ve bayan
kardeşlerimizdir. Diğer bütün ihvan kardeşlerimizin hepsi de
ayrı ayrı birer değerdirler.
Bu
tabloyu incelediğimizde isimler ve sayı değerlerine
baktığımızda her bir ismin
taşıdığı sayı 53’e ulaşmakta ve 53’ü
bünyesinde bulun-durmaktadır.
Bu
da bâtınen bir tasdiktir. Bu tablo bizde mevcuttur.
Bu
halifeler acizane fakiyrin de içinde bulunduğu çok büyük bir
fe-dakârlık ve eğitim neticesinde yetiştirildiğini yakinen
biliyorum. Bazı gu-ruplarda görülen belirsizlik, gurupların
başında olan kişilerin irtihalle-riyle boşalan yere daha evvelden
ehil kimseler yerleştirilmediğinden bü-yük bölünme, belirsizlik,
sıkıntılara yol açılmaktadır.
Yukarıda
belirtilen “kırklar”ın dini guruplar arasında belirtilen “kırklar”la
ilgisi yoktur. Aslında o “kırklar” mevzuu da çok
abartılıdır.
Mevzu
buraya gelince gerçekten 3 ler, 5 ler, 7 ler ve 40 ların
ne olduğunu da Terzi Babam’a sormuştum,
dediler
ki,
Tarikat Mertebesi itibariyle, bunları
şahıslara (atfederler) bağlar-lar.
Hakikat mertebesi itibariyle ise,
(3) Üçler, “Besmeleyi
Şerif,” (Allah ® er Rahman ®
er Rahiym)
(5) Beşler, “Hazarat-ı
Hamse” (beş hazret mertebesi)
(7) Yediler, “ettur-u
seb’a” (yedi nefs turu)
(40) Kırklar
ise, (3 + 5 + 7) = 15 bunlara ilaveten
6 “Sıfat-ı
Zatiye” ve
7 “Sıfat-ı
Sûbutiye” ve
12 “Hakikat-i
Muhammediye”dir diyebiliriz.
Böylece
(15 + 6 + 7 + 12) = 40 eder,
ki
bunların hakikatini idrak etmek, hakikat mertebesi;
yaşamak
ise, marifet mertebesi itibariyle “üçler, beşler, yediler,
kırklar” dır diyebiliriz.
Bunlar
ise, ilâhi tecellinin o mahallerden zuhurlardır, diyerek bu hususta
güzel bir açıklama yapmışlardır.
Not : Fakıyr’e (Ç. H. U.) rumuzunun ne
sebep ile verildiğini ve neyi ifade ettiğini edeben
soramamıştım. Bu malûmatları verirken sanki sorumun
cevabını da veriyormuş gibi idi. “Oğlum senin bu
talebin (“Terzi Baba”yı yazma) az da olsa Mesnevi-i Şerifin
yazılışına ben-zemektedir, bu yüzden sana (Ç. H. U.)
(Çelebi Hüsâmeddin Uşşaki) rumuzunu verdim,” diyerek
fakıyr’e olan manevi lutfunu belirtmiştir. Bu lutuf da bizi çok
mutlu etmiştir, şükrederiz.
Şimdi
yeri gelmişken sizlere bu hususta çok manidar,
yaşadığımız bir oluşumu da belirtmek istiyorum.
Yukarıda “Halife-i Şahsiyye”yi iade etmiş üç
kişiden bahsetmiştik.
Bunlardan
sevdiğimiz bir kardeşimiz bir müddet sonra diğer bir
ar-kadaşıyla tekrar sohbetlere katılmaya başladılar.
Böylece zaman içeri-sinde tekrar eski hallerine ulaştıkları
belli oluyordu.
Terzi
Babam mutadı olduğu üzere 21.11.2003 senesinin Kadir
Ge-cesinde yine üç kişiye “Halife-i Şahsiyye” olmak
üzere “Tac-ı Şerif”i giydirme merasimini uygulamak istiyordu;
bunların üçü de İstanbullu idiler.
Onlardan biri
Terzi Babamı çok eskiden tanıdığı adeta eski
İstanbul Sohbetlerinin tamamında birlikte oldukları, kendisi
Kadiri Meşayihinden muhterem bir kişiye bağlı olan
ağabeyimizdi.
Kendilerine
yapılan bu teklifi hepsi memnuniyetle kabul etmişlerdi. Ancak
kısa bir müddet sonra (H.. K.. K..) ismindeki ağabeyimiz bu
tek-lifi “ben bu yaştan sonra baştan başlayarak derviş
mi olacağım?” ifadesiyle reddetmişti.
Halbuki
bu tatbikat onu derviş yapmak değil, kemalâtını tasdik
bakımından Hakk’tan ilâhi bir lutuf idi.
Çünkü
bu merasim seyr-i sülûkun başında değil, sonunda
uygulanır.
Terzi
Babamın anlattıklarından hakikaten bu ağabeyimizin Hakk
yo-lunda ne kadar çok fedakârlıklar yapmış olduğunu
biliyorum. Yaptığı bu fedakârlıklarına bir ikram
olması dolayısıyla kendisine bu lutuf yapıla-caktı
fakat kendisi hür iradesi ile “Tac-ı Şerif” merasimine
katılamıya-cağını nezaketle bildirmişti.
Ben
bu hadiseyi çok çok düşündüm ve neticede bu hadisenin haki-katini Terzi
Babama sordum. O da hiçbir şeyin tesadüfi olmadığını,
her oluşumun başka bir oluşuma sebeb olduğunu ifade
ediyordu.
Bu
oluşumun özünde olan ise, “Hüseyn”in “Hasen”e olan lutfudur,
diyordu.
Bilindiği
gibi Hasen, güzel; Hüseyn ise, (ism-i tesgir) güzelcik
veya küçük güzel demektir.
Hâl
böyle olunca, “Hüseyn” hakkını “Hasen”e devretmiş
olmaktadır, diye ifade etmiştir.
Bu
sözleri anlamaya çalışırken izah ederek buyurdular ki, “bu
hadise bize bir şey’in tasdikinin bildirilmesidir,” diyordu.
Şöyle
ki, kendisine giydirilen Tac-ı Şerif’i iade eden bir
kimse tek-rar eski haline ulaşması için gereğini yerine getirip,
Tac-ı Şerif’i tekrar giyebilecek safiyete
ulaşıp, giymesi icabeder.
İşte
bu hadise çok ibret verici bir hadisedir.
“Hüseyn”in Tac-ı Şerif’i giymeyip,
boşlukta bırakması (ki bu iş boşlukta
kalmıştı); aslı itibariyle bu iş boşlukta kalmaz.
İşte
boşta kalan bu Tac-ı Şerif tatbikatı Hakk’ın
bir lutfu olarak manen “Hasen”in diyeti olup, ona
aktarılmıştır.
Böylece
“Hasen”in başından çıkarılan Tac-ı
Şerif bu yolla tekrar Hakk’ın lutfu olarak batınen
başına konmuştur.
Demek
ki, tekrar bunu hakedecek safiyete ulaşmıştır.
Böylece
bu tatbikat gerçek adresini de bulmuş ve “Tac-ı Şerif”
boşta kalmamıştır.
Bu
hadise hakkında çok yazışmalar olmuştur, buraya özet olarak
alınmıştır. Böylece “Hasen”in manen “Hüseyn”e
sonsuz şükranları vardır, diye ifade etmiştir.
Terzi
Babamın bu kısa izahlarından sonra mânâ âleminin ne kadar ince
ve hassas oluşumları olduğunu tekrar tekrar müşahade
etmiş ol-maktayım ve Terzi Babamın her yaptığı
işte bir hikmet olduğunu gör-müş bulunmaktayım.
Şükründen aciziz.
N E C A T N E D İ R
Bu
kitabı derleyip düzenlerken, epey zamandır düşündüğüm bir
hu-susu Terzi Babama sormayı düşünmüştüm, o da şuydu:
Kendisinin vasfı “necat”tır, Nuh
(a.s.) ın da vasfı “necat”tır.
Acaba
bu “necat”lar arasında ne fark var idi?
Bir
müsait zamanda sorduğum bu soruma verdiği cevabı şöyle olmuştur:
[Bu vasfı (necat) bana ilk defa Nûsret
babam 01.08.1964 tarihli mektub ile izafe etmişlerdir.
Daha
sonra Cenâb-ı Hakk, daha evvelce de belirttiğimiz gibi zuhu-ratlarımızda
gösterilmişti.
Daha
sonra mânâ’da (İzmir) Ze.. anne tarafından tasdik edilmişti.
Daha
sonra (B. G. İ.) rumûzlu kardeşimize 11.04.2003 Cuma
22.00 de “Vedudum Necat’tır, Necat’ım Vedud’dur,” tasdiği
gelmiş.
Böylece
“necat” mânâ âleminden verilen bir vasfımız olmuştur.
Sakın
ha ... Nuh neciyullah ile buradaki necat-ı
karşılaştırıyoruz sanılmasın.
Nuh
(a.s.) Allah’ın (c.c.) büyük bir peygamberidir, biz ise aciz bir kuluz.
Nuh (a.s.) ın hâli geneldir, bizim hâlimiz ise, özel (indi) dir, kimseyi
bağlamaz, ancak bu zevki bir hâl ve ilimdir.
İbrani
lûgatında “NUH”un (RAHAT) mânâsına olduğu ifade
edilmiş-tir.
Hâl
böyle olunca “Nuh neciyullah” mânâsı, Allah’ın o mertebedeki (rahat-ı
huzur) ve kurtuluşu demek olur, ki her mertebede ayrı
ayrı zuhur ve yaşantısı vardır.
Şimdi özet olarak kısa kısa bunları incelemeye
çalışalım.
Aslında
Kûr’ân-ı Keriym’in her yönü, hayâl ve vehimden necat’tır.
1. Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.)
ı “balçık-toprak”tan halk etti.
Toprak ise aslı itibariyle “Hikmet”tir.”
(venefahtü)
“içine rû-hundan üfledi”.
Böylece
toprağın ağırlığından “hikmet”
ile rûhun hafifliğine (necat-rahat-huzur) ile
ulaşıp kurtulmuş oldu. İlk necat budur.
2. İdris (a.s.) çok ibadet ve
riyâzat yapıyordu, böylece kendinde büyük bir lâtiflik hasıl oldu ve
Cenâb-ı Hakk onu “mekânen âliyyen” “yüce mekâna” yükseltti.
Böylece o da “hava” ki (kuvvet) tir, havai-yattan “nefs-i
hevası”nın kuvvetinden necat bulup rahat ve huzura
kavuşmuş oldu.
3. Nuh (a.s.) kavmine uzun seneler
nasihat etti “vester şevsi-yab”, onlar Nuh-u dinlememek için sırtlarındaki örtülerini ters
döndü-rüp başlarını ve kulaklarını örterek, onu
dinlemek istemediler.
Nihâyet
Nuh tufanı oldu kavmi suda boğuldu. “SU” (ilim)dir,
aynı zamanda da (hayat)tır.
Nuh
(a.s.) vücûd gemisi ile kendi mertebesi itibariyle ilim
derya-sında yüzerek necat bulup rahat ve huzura kavuştu.
Kavmi ise, kendilerine ait olan hayatı, suya
gark olarak buldukla-rından dünyadan “necat”ları suda
gark olmakla oldu.
4. Nemrud İbrahim’e çok
eziyet etti ve sonunda ateşe attı.
“ya
naru küni berden ve selâmâ”
Cenâb-ı
Hakk ateşe, “ey ateş soğu ve selâmette ol” dedi,
bu-lunduğu yer gül bahçesi oldu.
“Ateş” (Azamet)tir, böylece Nemrud’un
zahir, bâtın azameti İbra-him’i yakamadı, çünkü üstünde “Hullet”
esmâ-i ilâhiyyenin dostluk ör-tüsü ve kibriyası vardı.
Böylece İbrahim de ateş’ten necat bulup rahat ve huzura
kavuşmuş oldu.
Bu
mertebelerdeki kişi “anasır-ı erba’a” beden
yapımızı meydana getiren (dört ana unsur) “toprak, su,
ateş, hava” ve bunların tabiat-larından Necat bulup
rahat ve huzura kavuşmuş olması lâzım gelmek-tedir.
5. Meryem oğlu İsâ
(a.s.) “ve eyyedna hu birûh’ül kûdüs” “biz
onu rûh’ül kûdüs ile destekledik” hükmü ile, beşeriyetinden
necat bulup gök ehli oldu.
6. Necat-ı Muhammed-i âlemde
(azb) azab anlayışını rahmet an-layışına
döndürüp, “Rahmeten lil âlemiyn” hükmü ile âlemlere rahmet
olmaktır.
7. Fırka-i Naciye : Bütün
fırkaların (topluluk) hepsini kendi bünye-sinde toplayıp
bulundukları yerdeki haklarını vererek onları da
bünye-sinde toplayarak (fırkalılık) farklılıktan
kurtarıp kendi bünyesinde tevhid edendir.
Necat → kurtuluş;
kurtuluş → istiklâl; istiklal → hürriyet;
Hürriyet → bağımsızlık; bağımsızlık
→ ulûhiyyettir.
Ulûhiyyet ise, → bütün âlemlerde necat’tır,
ki “hubb”iyyet olan “mertebe-i Muhammed-i” dir.
Diğer mertebelerde mahalli olan necat,
“mertebe-i Muhammed-i” de umumidir,
yani bünyesinde her mertebenin “necat”ı vardır.
“Makam-ı Muhammed’i”den ümmet’ine geçen
bu necat bu yö-nüyle diğer necatlardan ayrıdır, aradaki
fark da budur.]
Diyerek özetle
Terzi Babam sorduğum soruyu böylece izah etmiş oldu.
B. G.
İ. Rumuzlu kardeşimizin NECAT-iyyet hakkındaki
bir varida-tında Terzi Babam’dan izin olarak mevzu ile ilgili
olmasından dolayı bu-raya ilave etmeyi uygun bulduk.
20.07.2005
Zatı
itibariyle SIR olup,
irfan olunma
hubbiyetinde,
kendinden
kendine yaptığı kendi irfaniyet seyrindeki
Hatm-i NECAT
MARUFİYETİ (bilinmekliğidir.)
Kûdsi Hadisin
bildirdiğine göre,
“küntü kenzen
mahfiyyen feahbebtü en u’refe fehalaktül hal-ka liu’ref”
mahfi
(hafi/gizli) kenz (hazine) idim,
bu halde en
u’refe (irfan olunmayı) ahbebtü (hubb/muhabbet ettim)
bu halde liu’ref
(irfan olunma için) halkı, hâlâk (halk) ettim.”
mahfi kenz (hafi olan yani gizli hazine),
Kendi
(zat) (mutlakiyet itibariyle arifiyet) arifliğinde kendinden ken-dine,
haliyle kendisinin irfan olunma seyrini muhabbet ediyor, demektir.
Burada
mahfi kenz (hafi olan yani gizli hazine), irfan olunma hub-biyeti ile
irfan olunmaya vasıl olma seyrinde tenezzülen hamd etmeye
başlıyor, demektir.
Vasıl
olduğu arzuladığı ki, rıza olduğudur (radiyeten).
Rıza
olduğunun göründüğü ki, rıza olunandır (mardiyeten).
Her
vasıl olunan safha (mertebe), onun Necat’ı olmaktadır.
“el hamdülillah” sırrı
gereğince, hamdın hatmi (kemâli) ile hüviyet olarak hâlâk edilen
halk, hüviyet-i Muhammed-i olarak Allah şehadetine vasıl olur, ki bu
vasılıyet, onun Necat’ıdır.
Böylece
bir yandan hamdın vuslatı ve Necat’ı olan Muhammed, aynı
zamanda Allah şehadeti itibariyle Necat da kendi necatiyetini hatmeder ve
aslı olan mahfiyetine rucu olunur.
Diğer
bir ifadeyle;
“İrfan olunma hubbiyeti”, kendinden
kendine, yani “irfan olunma hubbiyetinde” “hu” nun irfan
olunması, ancak “hu” nun hubbiyetine vasıl
olması halinde NECAT bulur.
Ve
bu muhabbet Ehadiyetini tasdiken kendisini (ki eşşehadeti
olan İnsan-ı Kamilin remzi itibariyle 19, ki bölünemeyen tek
sayıyı) muhtevi olarak,
1. akl-ı
kül - nefs-i kül, (kalem ve
levh)
(2)
2. arş
-
kürsi,
(2)
3. yedi
kat sema/ay (yedi nefis mertebesi)
(7)
4. hava
– ateş – su - toprak, (enasır-ı erbain)
(4)
5. cemadat
(maden) – nebatat - hayvanat
(3)
toplam 18
alemde tenezzülen merhale merhale (Şeriat – Tarikat – Hakikat –
Marifet) olarak 4 ve (Tevhid-i Ef’al – Tevhid-i Esma – Tevhid-i
Sıfat – Tevhid-i Zat) olarak 5 Hazret makamın mazhariyeti
üzere Hakikat-i Muhammed-i hakayıkı gereği, NECAT zevkini
ikmal eder.
Yani
“irfan olunmaya” vuslat, kendi hubbiyetinde gizli olan “NE-CAT”
ı tatbikat ile gösterir hale getirerek, tasdik görmüş olur.
Böylece
kendi hubbiyetinde NECAT, bir taraftan irfan olunmaya itici güç olurken,
diğer taraftan da irfan olunmaya vuslat ile murat meyva olanı,
Muhammed-i isim olarak şehadet görür, diyebiliriz.
Kendi
(zat) (mutlakiyet itibariyle arifiyet) arifliğinde iken yani kendi
isimlendirmesi ile mahfi kenz (hafi olan yani gizli hazine) iken irfan
olunmayı hubb etmesi ve bunu tatbikata koyması yani ona vasıl
olması onun Necat’ıdır.
Ve
aynı şekilde irfan olunma için halkı, hâlâk (halk) etmesi
yani ona vasıl olması yine onun Necat’ıdır.
Böylece
kendi zatında, irfan olunma hubbiyeti ile Necat olunmayı rûh
kılmaktadır.
Nitekim,
“Rahmân
alleme Kûr’ân” sırrı gereği,
“Rahmân”ın allem etmesi ile Rububiyeti,
Rabblığı şehadet olur ve tasdik görür.
Kendi
zatında, irfan olunma hubbiyeti ile Rahman Kur’anı Allem et-mesinde
Rububiyet makamı olarak tenezzülünde, “rabbül has” hakika-ti, “rabbül
erbab” hakikatül hakayıkına inkılab edince, Necat
bulur.
Böylece,
Ademiyyet makamında ® “ve nafahtü fihî min rûhî”
Museviyyet makamında ® Ruh-u sultani
İseviyyet makamında ® “ve eyyednahü birûhıl kûdüsi”
® Ruhul kûddüs (Akdes ve
Mukaddes)
Muhammediyyet makamında ® “evhayna ileyke ruhan min emrina” ® Rûhu azam (Muazzam) isimleri
hep
onun (HU – HÜVE) kendi mertebelerinde Necat olunmasını
tasdiktir.
Yine,
“Rahmân
alleme Kûr’ân” sırrı gereği,
Rahmetullah
tenezzülünde,
Rahmân (tüm âlemler) olarak
Rahîm (tüm âlemlerde hususiye) olarak şe’ndedir.
Bu isimlerle
tatbik görüp, kemal bulması, onun Necat’ıdır.
Diğer
bir deyişle; yine
“küntü kenzen
mahfiyyen feahbebtü en u’refe fehalaktül halka liu’ref”
mahfi
(hafi/gizli) kenz (hazine) idim,
bu halde en
u’refe (irfan olunmayı) ahbebtü (hubb/muhabbet ettim)
bu halde liu’ref
(irfan olunma için) halkı, hâlâk (halk) ettim.”
hadis-i
kûdsisindeki, halkın hâlâk edilmesi yönünde,
mahfi kenz
(hafi yani gizli hazine) yi TOHUM (çekirdek, nokta) ola-rak,
hâlâk
edilen halkı da, içinde tohumları (çekirdekleri,
noktaları) olan MEYVA olarak görülür.
Bu halde
Tohum
(çekirdek, nokta)
® Rahîm
Meyva
(içinde çekirdekleri olarak) ®
Rahmân
(yani rahmâna
(meyvaya) rahîm (tohum) olan,
aynı
zamanda rahmânın (meyvanın) içinde rahîm’dir (tohumlardır.)
Yani Vasıl
olduğu, kendi; Necatiyeti, Kendinden kendine, kendi-dir.
Tohum ®
Gaybı (hafi yani
gizli hazineyi)
Meyva ®
Şehadeti (irfan olunma kemalatını)
GAYBI
(Tohum) ve ŞEHADET (Meyva)
HÜVE
er
RAHMÂN (Meyva) er RAHÎM (Tohum)
“gaybı
ve şehadet HÜVE’r rahmânir rahiym”
Tohum ® HAMD
Meyva
® MUHAMMED
Daima, bir
önceki hali ile TOHUM, bir sonraki hali ile MEYVA ile sonsuz
illiyet (sebep netice münasebeti) tatbikatında devam eder.
Evveli
Tohum (çekirdek) irfan olunma hubbiyeti gereği meyvasına
neden (sebeb) olup, meyva, tohumun neticesi (ahiri) olarak kemal bu-lur.
Böylece irfan
olunma hubbiyeti, murada vasıliyet ile NECAT’a erer.
Diğer
deyişle, hamd vuslat seyri, Muhammed olarak Necat’ına
tasdik ve şehadet olunur.
Yani Necat,
bu muhteşemliğin ruhu, özü olarak görülmektedir diyebiliriz.
®
HÜVE ¬
“külli
yevmin HÜVE fiy şe’n”
(külli yevm “Hüve”
nin şe’n’i hakkındadır)
Bu kemalat,
bünyesinde nice tohumları mündemiç ve muhtevidir.
Vuslat, tohum
– meyva – tohum ve ilh... sürecinde devamdadır.
Diğer
bir anlatımla;
Rahmân
isminin mazharı olan arz (toprak), bünyesindekileri
(batı-nındakileri) (muhtelif şeylerin tohumları) ile Rahîm
ismini izhar eder.
İrfan
olunma hubbiyetinin “vebtegu ileyhil vesilete” sırr’ı
gereği, sema’dan ilka olarak görünen (yani lika nûru muhtevi)
rahmet ile to-hum, kendindekine irfan olunma tatbikatında bu sefer rahmân
ismi mazharı meyvasına vuslatı görünür.
Çekirdeğin,
(kendindeki kendine irfan olunması ile hüviyetinin tas-diği olan) meyvasına
vuslatı, hamd seyrinde, onun Necat’ıdır.
O
meyva ki, arz (toprak) misali Rahmân isminin mazharı olup,
bünyesinde
(batınında) ki tohumların varlığı ile de
Rahîm isminin müjdesi ve mazharıdır.
O
noktada vuslat o tohumların görünmesidir, ki bu da hamd seyrin-de, onun Necat
bularak, Muhammed görünmesi
olur.
Nûh
isminde, muazzam ve muhteşem dalgalardan zarar görmeye-cek vücud gemisinin
inşası ile bariz olarak kıssa edildiği üzere (ki
Allahın dediğinin şeksiz şüphesiz yerine getiren Allah abdiyeti
(kulluğu) tatbikatı...) her makamın (mertebe olarak) billahi
(Allah ile) lillahi (Allah için) inşası o makamın Necatiyetidir
Demekki,
mahfi kenz (hafi yani gizli hazine) olarak,
İrfan olunma hubbiyetinde “vuslat ve
necat” mahfuz olup,
İrfan
olunma seyri (yani tohum), hamd etme sürecinde aslına vuslat edip,
içinde tohumları havi Muhammed’e vasıl
olduğunda Necat bulur.
S O N S Ö Z
Çocukluk
çağlarımın bittiği dönemlerden itibaren din
okullarından eğitim alıp bunu kendime bir yaşam tarzı
ve meslek edinmiştim. Ancak akıl, şer-i hükümler, duygular
dinin dış unsuru olarak kalıyor ve taklidi bir yaşam
tarzının içerisinde dolaşıp duruyordum. Aradığım,
istediğim “dinin özüne” doğru yolculuk yapabilmekti. Bu
çabalarım ta ki meş-hur yahudi alîmlerinden Abdullah bin
Selâm’ın Medineye gelip Hz. Pey-gamberimizi görüp de “Bu yüz
yalancı olamaz,” diyerek İslâm-ı seç-mesindeki yol gibi ben
de Terzi Babam’ı bulup tanıdıktan sonra “dinin özüne”
doğru yolculuk yapabilmenin, Allah’ın necat’ına vasıl
olabilme-nin ilham ve aşk kaynağının menba-ı olan bu
İnsân-ı Kâmile teslimiy-yetten geçtiğini idrak etmiştim.
Kıymetli Dostlarım:
Velâyet,
“İnsân-ı Kâmil”in makamıdır. İnsân-ı
Kâmil ise, Yüce Allah’ın habibi, kâinat ağacının
çekirdeği peygamber efendimiz (s.a.v.) bilvekâle de Peygamberler ve
onların varisleridir.
Nübüvvet
ve risâlet efendimizle kesilmiş ancak velâyet devam et-mektedir. Kişi
imânın esaslarında “peygamberlere imân ettim,” sö-zünü
söylerken bilsin ya da bilmesin Velâyet’e de imân etmiş
olmak-tadır.
Maide sûresi
5/35. âyette şöyle buyruluyor.
é¨Ü¨£Ûaaì¢Ô £ma aì¢ä ߨa åí©ˆ
£Ûa b è¢ £í a¬b í ›SU
©é¡Üî©j ó©Ï a뢆¡çb u ë
ò Üî,© ì¤Ûa ¡é¤î Û¡a
a¬ì¢Ì n¤2a ë
› æì¢z¡Ü¤1¢m ¤á¢Ø
£Ü È Û
ya
eyyühelleziyne amenuttekullahe
vebtegu
ileyhil vesiylete ve cahidu fiy sebiylihi
le’allekum
tüflihune
“Ey İman edenler! Allah’tan korkunuz ve O’na vesile
arayınız. Onun yolunda mücahedede bulununuz ki felâh
bulabilesiniz”
Bu
âyeti Keriymede belirtildiği gibi hidâyette olmanın felaha ermenin
yolunun vesile’yi aramakla olduğu beyan ediliyor.
“Vesile”yi genel anlamda “Emri teklifi”yi
sunan Peygamber efen-dimiz (s.a.v.) dir.
Özel
anlamdaki kendi yolumuz için de “Emri teklifi”yi bizlere sunan “Terzi
Babam”dır.
Âyetin
rakkamları ise, bu gerçeği şöyle doğruluyor.
5. sûre Âyet 35 (5/35) ® (5 + 3 + 5) toplamları 13 ü
verdiği gibi İnsân-ı Kâmilin şifresi sayılan (5/35 ® 53 5)
ün de ilk iki rakkamı (53) işaret etmektedir.
İnsân
vücûdu insânda bulunan ilâhi özellik ve kemâllerin sergilendiği yerdir.
Maide Sûresi
5/3. âyetinde,
ó©n à¤È¡ã ¤á¢Ø¤î Ü Ç ¢o¤à à¤m a ë
¤á¢Ø äí©… ¤á¢Ø Û ¢o¤Ü à¤× a â¤ì î¤Û a
6b¦äí©… â 5¤¡ü¤a ¢á¢Ø Û
¢oî©™ ‰ ë
“el yevme ekmeltü leküm diyneküm
ve etmemtü aleyküm nı’metiy
ve radıytü lekümül islâme diynen”
Peygamber
efendimizin veda haccında söylediği ve dinin kemâle er-diğini
bildiren bu âyette meâlen şöyle buyuruluyor.
“Bugün sizin üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak
İslâmiyete razı oldum”.
“İnsân-ı Kâmil’”de, bu âyetin
oluşumunu görüp izlemek ise, çok muhteşem bir olaydır.
1999 yılındaki Umre
haccımızdaki günlerimizde Terzi Babam’ı Ha-rem-i Şerif’te
öyle gördüm ki, hayranlığımdan bu âyeti kendisine
oku-muştum.
İşte
sergilenen bu kemâller dindeki kemâlâtı da aynı zamanda tak-dim
ediyordu. Bu da ancak Velâyet kemâlâtından
yansıyabilirdi.
Dindeki
kemâlât sürecini anlatan bu sûre ve âyet numaraları ise,
5/3
® 53 olarak kendi
şifresini veriyordu.
“Ahad”a bir mim â mim (40) ilâvesi ile “taayyün mim”i ile
Ahad ® “Ahmed”
; 13 de 53 oluyor.
İşte
âlemlerdeki bu mükevvenat “taayyün mim”inden sonra “Ahmed”
adını almış oluyor. 13 evvel; 53
ahir oluyor.
(13) ten ► (53) e nüzul (iniş);
(53) ten ► (13) e uruc (yükseliş) vardır, diyebiliriz.
Hadid Sûresi
57/3 âyetinde,
¢å¡Ÿb j¤Ûa ë ¢Š¡çb £ÄÛa ë ¢Š¡¨ü¤a ë ¢4 £ë ü¤a ì¢ç ›S
“hüvel
evvelü vel ahırü vez zahirü vel bâtınü”
“O ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır” âyeti celilesi burayı ne güzel açıklıyor
Mi’racımız
ise, Ahmed’den (53’ten) ► Ahad’a (13) olmuş oluyor.
Ahmet, taayyünün başlangıcında
olduğundan varlıkların aslını oluş-turan “Atom”daki
nötron, proton ve elektronların değeri 53 ediyordu.
Kıymetli gönül Dostlarım:
Düşünüyorum
ki hayatımda en çok dikkat ettiğim korktuğum husus hataen bile
olsa gönül sarayımın şeref konuğu olan “Terzi Babam”ı
incitmekten daima Allah’a sığınıyorum.
Bu
satırları yazdığım saatlerde ise, elime
aldığım bir derginin rast-gele bir sayfasını
açtığımda dikkat çekici olarak şu ifade yazıyordu;
“Ehlullah hakkında olumsuz söz söylemek insâna Allah’ın en büyük
mekridir. Cenâb-ı Hak bir kimseyi yerin dibine batırmak isterse O’nu
evliyaullaha düşman yapar.”
Buhari Teberani’den nakledilen hadis-i
kûdside şöyle buyuruluyor;
“Kim benim bir veli kuluma düşmanlık ederse, benimle sa-vaşmak
üzere meydana çıkmış olur veya ben ona karşı harb ilân
ederim.”
Sizlere
bu çalışmamızda Terzi Babamı tanıtmaya Allah’ın
izniyle gay-ret ettim. Gönlümde kaynayan muhabbeti sunmaya
çalıştım. Hemen aczimi itiraf etmeliyim, ki O’nu mutlak olarak
tanıtmak mümkün değil-dir. Ben fakir sadece O’nda neyi gördüysem,
neyi okuduysam, hangi kemâllere şehâdetlik ettiysem onları sizlere
beyan ettim. Birisi O’nu bize tanıt dese herhâlde anlatamazdım. Çünkü
kendim henüz tam ola-rak anlamaya güç yetiremedim, onu ufuklarıma
sığdıramıyorum.
Hemen
belirtmeliyim ki, O’nunla ilgili çalışmamız sadece bu kitapla da
sınırlı olmayacaktır. Öyle olacağını
düşünüyorum ki, O’nun her bir eserinden çok sayıda eserler meydana
gelecektir.
Düşündüğüm
bir başka husus da, O’nun bütün eserlerini tekrar der-leyip bir bütün
olarak “İnsân-ı Kâmil” ismiyle ve de tarih boyunca
insânlığın yolunu gönlünü aydınlatmasıdır.
O’nu
tanımadan, hayatını bilmeden, gönüllerimizin O’nun sevgisiyle
bezenmeden istenilen İslâmi hayatın bizlerde başlaması,
oluşması mümkün değildir.
O’na
karşı sevgide kemâle ermeden insânda kemâlâtın mümkün
olamayacağını düşünüyorum.
O’nu
sevmek demek, yolunu yol, sözünü söz edinip, yolunda “kurb’an”
olmaktır diye düşünüyorum.
O’nun
nefeslerinden pay almaya çalışmak bizler için en büyük lütûf
olacaktır. O “kitab-ı ezeli”dir.
O’nu öğrenip okumak; başkalarına
da öğretmek asli görevimiz olmalıdır diye
düşünüyorum.
Bir hadiste
peygamberimiz (s.a.v.)
“Sizin en hayırlınız Kûr’ân-ı öğrenen ve O’nu
başkalarına öğreteninizdir,”
buyuruyor.
Tavafa
başlarken bitirirken “hacer’ül esved” istilâm (öpmek, el
sürmek, selâm vermeyi isteme) ediliyor. Bu fakir de acizane olarak O’ nun sağ
elinin içini öpüp de zâtını selâmlamış olarak, “bismillâhi
Allahü ekber,” diyerek bu yolculuğu gönülden tamamlamak
istiyorum.
Terzi
Babamdaki ilâhi ihtişam O’nu İnsân-ı Kâmil cihetiyle
değer-lendirdiğimiz zaman beşer tasavvurunun çok üzerinde
olduğunu görü-rüz.
O
güzellikler hazinesinin sultanıdır. O’nu görebilmek ve
tanıyabilmek bir bakıma arif ve bilge bir kişiliğe ve de
O’na karşı muhabbet hisleriyle dolu olmaya bağlıdır.
O’nun
esrarını anlatmanın sonu yoktur. Çünkü ne kadar söylense, ne
kadar anlatılmak istense, O’nu bir tarif cümlesine
sığdırmak müm-kün olamıyor.
O’nunla
konuşan kişi anlar ki, evvelce söylediği sözlerin hiç biri O’nu
tarif edememiştir. O zaman da evvelce söyleyip,
yazdıklarının acizli-ğinden kifayetsizliğinden
utanarak susmayı tercih eder.
O
İnsân-ı Kâmil’de, O’nunla tefekkür ediyorum. İnsân-ı Kâmil
kendi lisanıyla, “ben her şeyde varım, herşey de bende
var; kâinattaki her zuhura gelen varlık, ben senin şanının
yüceltmek için gel-dim,” diyor.
Bakara Sûresi
(2)/156 ayetinde,
æì¢È¡ua ‰ ¡é¤î Û¡a ¬ b£ã¡a ë ¡é¨Ü¡£Û b
£ã¡a
inna
lillahi ve inna ileyhi raci’une
ayeti
celilesi koro halinde terennüm ediliyor.
“Biz senden geliyoruz, senin içiniz, sana dönücüleriz,”
diyorlar.
İnsân-ı
Kâmil’i mutlak yönüyle bilip, tanımamız mümkün değildir. Sadece mukayyed
olarak bilebiliriz. Çünkü bütün mertebeleri ve âlem-leri
kuşatmıştır. Her sâlik de mutlaka Terzi Babamı bir
başka cihetiyle ve vechiyle bilip tanıdığını
söyleyecektir.
Çünkü
o, kişilerin nefis ve rûhani mertebelerine tenezzül ederek, perdelerini
birer birer yırtıp, açarak sâliki nefsin ve vehmin tehlikeli
geçitlerinden geçirir. Bir sâlik için bazen zehir, bazen de panzehirdir.
Nefs-i emmareler için zehir;
kendisine dönmeyi becermiş ve razı olduğu nefisler için
de panzehirdir.
Böyle
olunca da zehiri de, panzehiri de rahmet olmaktadır.
Şu
beyanımı da çok samimi olarak itiraf etmem gerekirse, Terzi
Ba-bamdaki kemali ve ihtişamı bizler çok yoğun olarak
alabilseydik, em-inim ki, hiç birimiz dünyevi ve beşeri hayata tam
anlamıyla dönemez, zamanımızın tümünü O’nunla ve O’nun yanında
geçirmek isteyecektik.
O
kendisini nasıl sevdirdiyse, nasıl tanıttıysa, neleri
bildirdiyse ben de öyleyce bildim, tanıdım. Eksiklik ve hatalar
nefsime aittir.
Bu
çalışmayı tamamlamak için nefes bahşeden ve nefsim elinde
olan Yüce Rabbime hamd ediyorum. O’nun habib-i edibine iki cihan serveri,
insânlığın rehberi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) efendimize
nefesle-rimizin adetince selatü selâmlar olsun. Hakkın
rızasına muvaffık olması niyazımızdır.
Allahın (c.c.) selâm ismi hepimizle olsun.
Şu kısacık duamızda bizden size
hediye olsun.
“Allah’ın Necat-ı hepimizin üzerine olsun. Amin...”
Buraya kadar
olan beyanlarımızdan sonra yolumuza Necm Sûre-siyle devam
edelim.
05.03.2003
Çarşamba
Ç. H.
U
Bu kitapta
emeği geçen evlâtlarımıza ve daha başka türlü emekleri
geçenlere de teşekkürü borç biliriz.
Not:
Tesadüfi oluşan yukarıdaki tarih dahi nasıl bir uyum içindedir,
şükrederiz.
(05.03.2003)
® (05 ► 03) = 5
ve 3 yani 53 tür
® (05 +
03 + 2003) = 13 tür
Terzi Baba
S İ L S İ L E – İ Ş E R İ F E
Şecere-i
Âliye-i Halvetiyeye-i Uşşâkiyye

Şecere-i
Âliye-i Halvetiyeye-i Uşşâkiyye
Fahri Alem Muhammed Mustafa
(s.a.v.)
Hz. Ali (keremallahu
vechehu)
Şeyh
Hasan Basri
(k.s.)
Şeyh
Habib-i
Acemi
(k.s.)
Şeyh
Davud-u
Tai
(k.s.)
Şeyh
Maruf-u
Kerhi
(k.s.)
Şeyh
Sırrı
Sakati
(k.s.)
Şeyh
Cüneydi
Bağdadi
(k.s.)
Şeyh
Hamşad
Dinnuri
(k.s.)
Şeyh
Mehmet
Dinnuri
(k.s.)
Şeyh
Mehmet
Bekri
(k.s.)
Şeyh
Mehmed
Vahyettin
(k.s.)
Şeyh
Abdül Kahir Sühreverdi
(k.s.)
Şeyh
Kudbeddin
Behri
(k.s.)
Şeyh
Mehmet Rükneddin
(k.s.)
Şeyh
Sehabettin Mehmet
Şirazi
(k.s.)
Şeyh
Seyyid Mehmed Cemalettin
Tebrizi
(k.s.)
Şeyh
İbrahim Zahid Geylani
(k.s.)
Şeyh 19. Pir Ömer
Halveti
(k.s.)
Şeyh
Mehmed Merami
(k.s.)
Şeyh
Hacı
İzzedin
(k.s.)
Şeyh
Sadreddin
Sami
(k.s.)
Şeyh
Seyyid Yahya
şirvani
(k.s.)
Şeyh
Mehmet Molla Pir
Erzincani
(k.s.)
Şeyh
İbrahim
Taceddin
(k.s.)
Şeyh
Alâaddin
Uşşâki
(k.s.)
Şeyh
Ahmed Yiğit
Başı
(k.s.)
Şeyh
Hacı Hasan Karamani
(k.s.)
Şeyh
Ümmi
Sinan
(k.s.)
Şeyh
Emir Ahmed
Semerkandi
(k.s.)
Şeyh 31. Pir Hasan Hüsameddin
Uşşaki
(k.s.)
Şeyh
Seyyid Mertcan
Erzincani
(k.s.)
Şeyh
Ömer
Mermert
(k.s.)
Şeyh
Alim
Sinan
(k.s.)
Şeyh
Mehmet
Keşani
(k.s.)
Şeyh
Halil
Gümülcinevi
(k.s.)
Şeyh
Abdül
Kerim
(k.s.)
Şeyh
Osman Sıdkı
(k.s.)
Şeyh
Hamdi Mehmed
Bağdadi
(k.s.)
Şeyh 40. Seyyid Cemaleddin Edirnevi
Uşşâki (k.s.)
Şeyh 41. Pir Abdullah Selâhaddin
Kesiyri
(k.s.)
Şeyh
Mehmed
Zühtü
(k.s.)
Şeyh
Süleyman
Rüştü
(k.s.)
Şeyh
Ali Vasfi El
Galibi
(k.s.)
Şeyh
Mehmet
Tevfik
(k.s.)
Şeyh
Ömer
Hulusi
(k.s.)
Şeyh
Hüseyin
Hakkı
(k.s.)
Şeyh
Mehmed Emin
Tevfiki
(k.s.)
Şeyh
Fahreddin
Himmeti
(k.s.)
Şeyh
Mustafa
Safi
(k.s.)
Şeyh
Hacı Mehmed Hazmi Tûra Uşşâki
(k.s.)
Şeyh
Mehmet Nûsret Tûra
Uşşâki
(k.s.)
Şeyh
53. Hacı Necdet Ardıç Uşşâki (Terzi
Baba) (k.s.)
06/05/2001
Pazar Günü
N E C M S Û R E S İ
¡áî©uª
£ŠÛa ¡æb À¤îª £'Ûa å¡ß ¡é¨Ü¨£Ûb¡2 ¢‡ì¢Ç a
¡áî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¡2
euzü
billâhimineş şeytanir raciym
bismillâhir
rahmânir rahiymi
Bugünkü sohbetimizin konusu inşeallah Necm Sûresi
Hakkında ola-caktır.
Mevlâm bakalım neler nasib etti, onları
anlamaya çalışalım. Her za-man dediğimiz gibi bizim
anladığımız şekliyle değil, onun bize
verdiği yönüyle anlamamızı nasib etsin.
Beşeriyet, akl-ı cüz hukukları içerisinden
değil, ulûhiyet’ten, akl-ı kül’den olan
mânâlarını anlamaya çalışalım, İnşirah
sûresindeki haki-katleri içerisinde olan Onun açılması ile
anlayalım. Yoksa onu sadece hayâl ve vehmimizdeki şekliyle, bireysel
ve cüzi yönüyle kullanmış olu-ruz, ki bu bizi mutlak hakka götürmez,
rivâyet ehli kılar, ki bu kötü bir-şey değildir ama Kûr’ândan
gaye, Kûr’ân zâttır ve zâtına götürmek üzere getirmiştir.
Hz. Rasûlüllah da yani “insân” da onun için gön-derilmiştir.
Kûr’ân-ı sadece güzel okunması ile
dinlersek o duygusallık yönünde kalmış olur, irfaniyeti
oluşmaz. Ama bize lâzım olan maddeyi geçmek, duyguları da
geçmek, oradan akla ulaşmak. Tüm temiz, güzel, her-şeyden
tecrit edilmiş, berrak akla geçmek gerekir.
Bu temiz aklı üretemediğimiz,
oluşturamadığımız takdirde bunları anlamamız
mümkün olmaz.
Daha önce bahsettiğimiz gül nebulasında
olduğu gibi gönlümüz içe-risinde nefsi emmare yağları ve
renkleri, levvame yağları ve renkleri, mülhime
yağları ve renkleri olduğu sürece, gönlümüze temiz giren
bil-giler, o yağlarla yağlanmak sûretiyle vasfını
kaybederek çıkar. Bu da onun hakikatine hiç de saygı göstermemiş
olduğumuzun işareti olur.
Allah cümlemizi gerçekten rabbimizin kendi istediği
şekilde idrak sa-hibi olan kullarından eylemesi olsun.
Bu düşünceler içerisinde yine
Allahımızın bize göndermiş olduğu ve sûrelerin
içierisinde 53. Sûre olan Necm sûresininin hakikatlerini anla-maya çalıştırsın.
Necm Sûresi 53. sûre 62 âyetten meydana
gelmiş.
Elimizde bulunan okuduğumuz Kûr’ân, Diyanetin bir
kuruldan geçe-rek tespit ettiği Kûr’ândır.
Kûr’ân-ı Keriym’in hiçbir sûresi, âyeti, kelimesi,
harfi, harekesi, rak-kamı mânâsız değildir. Hepsinin tüm bir
mânâsı olduğu gibi kendi bün-yelerinde de özel mânâları da
vardır.
Kûr’ân-ı Keriym baştan sona bir mânâlar
manzumesidir. Bu mânâlar olmazsa bizde birşey faaliyete geçirmez.
Bu mânâların zuhura çıkması için bir
elbise gereklidir. Mevlâna Haz-retlerinin dediği gibi, “Mânâlar kelime
libaslarına, harf elbiselerine bürünerek ortaya çıkarlar.”
Buradaki Kûr’ân-ı Keriymin şekli
yazımları ve harfler ile meydana gelen yazılar esasında
onun mânâlarının şekillendirilmiş hâlidir yoksa kendisi
değildir. Biz burada Kûr’ân-ı okuyarak sadece şeklî hâlini
telâf-fuz etmekteyiz, irfan ehli ise, o şeklin içindeki
mânâları ile meşguldür.
Bizim de bu mânâları çıkarıp, gerçek özüne
ulaşmamız gerek-mektedir. Yani Akl-ı cüz kuralları
içerisinde (mertebesinde) sadece şek-lini almış oluruz.
Ezberlense de sadece şeklini ve savt (sesini) muhafaza etmiş oluruz.
53. Sûre; (53) kendi
arasında toplandığında
(5 + 3) = 8 eder.
Yine (62) âyet sayısını da
kendi arasında toplandığında
(6 + 2) = 8 eder.
8 ikiye bölündüğünde
(8 / 2) = 4 eder, ki (2 adet 4) olur.
Bir (4), ® İlâhi varlıktaki hakikatler,
Diğer (4) de, ® onun yansıması olan “insân”daki
İlâhi hakikatler.
“Kâ’be-i Şerif”în
de 4 köşe olması bu hakikate dayanmaktadır.
İbrahim (a.s.) Kâ’be’si
iki köşeli idi ve arkası yuvarlaktı.
Çünkü O’nun 2 mertebesi (şeriat ve tarîkat)
vardı.
Ancak Muhammed (a.s.) 4 mertebesi,
“şeriat, tarîkat, hakikat ve mârifet” vardır;
yani
“ef’âl âlemi”, “esmâ âlemi”, “sıfat âlemi” ve “Zât âlemi”dir.
Necm sûresi İslâmın gerçeğini o muazzam
hadiseyi ifade ettiğinden yani Mi’rac hakikatini ortaya getirdiğinden
Mi’rac da bir bakıma İslâm’ın kemâli olduğundan bu dört
hakikati ile burada zuhura çıkmış olmakta-dır.
Ancak bunu bu kadarla da sınırlamak mümkün
olmayıp; daha nice hakikatlere de havidir.
Yine 8, İbrahimiyyet mertebesidir.
Kûr’ân-ı
Keriym Fussilet 41/53 âyetinde,
¤á¡è¡¢1¤ã a ó¬©Ï ë ¡Öb Ϩü¤a ó¡Ï
b ä¡mb í¨a ¤á¡èí©Š¢ä
6 ¢ £Õ z¤Ûa ¢é £ã a
¤á¢è Û å £î j n í ¨ó£n y
“senüriyhim ayatina fiyl afakı ve fiy enfüsihim
hatta yetebeyyene lehüm ennehül hakku”
“ta ki kesin onun hakk olduğu
onlar için tebeyyün edinceye kadar afakta ve kendi enfüslerindeki âyetlerimizi
yakında göste-receğiz,” hükmüyle
bu gösteriş 8. mertebede başlar.
Nefis mertebeleri 7
mertebedir.
8. Mertebe ise, “Hazarat-i
Hamse” (beş hazret mertebe) sinin ba-şıdır.
Ayrıca yine 2 adet 4; biri zahir, biri
de bâtını ifade eder.
Ulûhiyetteki zâtının,
ef’âl mertesindeki 4 hakikat
ve bir de zâtının kendi içindeki 4
mertebesini işaret eder.
Burada olduğu gibi bizim kendimizde de zahirimizdeki
4 hakikat ve bâtınımızdaki 4 hakikat olarak işaret
eder.
Sır olarak vereceğim bir şey de
vardır, ki bu sûre (yani 53. Sûre) bizim Kûr’ân-ı Keriym’deki
özel sûremizdir. Bunun açılımlarını inşeallah daha
sonra vereceğiz.
Bunun izahını şimdilik bu kadarla
bırakalım. Bunlar “Sayıların Dilinden” bölümünde
açıklanmıştı.
euzu billâhi mineş şeytanir raciym
bismillâhir rahmânir rahiym
elhamdülillâhi rabbil âlemiyn
vessalâtü vesselâmu ala rasûlüna muhammedin
ve alâ âlihi ve eshabihi ecmain
Birinci kısımda
Diğer bir sohbetimizde,
İsra süresi 1. Âyetinde
bahsedilen
“Mescid’il Haram”dan
® “Mescid’il Aksa”ya kadar olan
gidişi in-celemiştik.
Bu bölümde
ise, “Mescid-i Aksa”dan ® “göklere”
çıkışı ve orada oluşan hadiseleri incelemeye
inşallah çalışacağız.
Ey irfaniyet ilmine talip olan kişi; bu hadise
aynı zamanda senin de Mi’racın’dır. Şu mevzu’u okurken
bütün dünya muhabbetlerini bir tarafa bırakarak tefekkür edersen çok büyük
fayda sağlıyacağın muhakkaktır.
Kûr’ân-ı Keriymin 53. üncü süresi olan Necm
Sûresi’nin ilk 18 Âye-tinde göklere çıkış
anlatılmaktadır.
7 =ô¨ì ç a ‡¡a ¡á¤v £äÛa ë ›Q
ô¨ì Ë b ß ë ¤á¢Ø¢j¡yb • £3 ™ b ß
›R
6ô¨ì è¤Ûa ¡å Ç ¢Õ¡À¤ä í b ß ë ›S
=ó¨yì¢í ¥ó¤y ë £ü¡a ì¢ç ¤æ¡a ›T
= =ô¨ì¢Ô¤Ûa ¢†í©† ( ¢é à £Ü Ç ›U
ô¨ì n¤b Ï 6§ñ
£Š¡ß 뢇 ›V
6ó¨Ü¤Ç ü¤a ¡Õ¢Ï¢ü¤b¡2 ì¢ç ë ›W
= ¨ó£Û † n Ï b ã … £á¢q ›X
6 7ó¨ã¤… a ¤ë a ¡å¤î, ¤ì Ó
lb Ó æb Ø Ï ›Y
ó¨y¤ë a ¬b ß ©ê¡†¤j Ç ó¨Û¡a ó¬¨y¤ë b Ï ›QP
ô¨a ‰ b ß ¢…a õì¢1¤Ûa l ˆ ×
b ß ›QQ
ô¨Š í b ß ó¨Ü Ç ¢é ã뢉b à¢n Ï a ›QR
=ô¨Š¤¢a ¦ò Û¤Œ ã ¢ê¨a ‰ ¤† Ô Û ë ›QS
ó¨è n¤ä¢à¤Ûa ¡ñ ‰¤†¡
†¤ä¡Ç ›QT
= 6ô¨ë¤b à¤Ûa ¢ò £ä u b ç †¤ä¡Ç ›QU
ó¨'¤Ì í b ß ñ ‰¤†¡£Ûa ó '¤Ì í ¤‡¡a ›QV
ó¨Ì Ÿ b ß ë ¢Š – j¤Ûa Îa ‹ b ß ›QW
ô¨Š¤j¢Ø¤Ûa ¡é¡£2 ‰ ¡pb í¨a ¤å¡ß ô¨a ‰ ¤† Ô Û ›QX
vennecmi iza heva (1)
ma dalle sahıbüküm ve ma ğava (2)
ve ma yentıku anil heva (3)
in hüve illâ vâhyün yuha (4)
allemehü şediydül kuva (5) zü mirretin
festeva (6)
ve hüve bil üfükıl alâ (7) sümme
dena fetedella (8)
fekane kâ’be kavseyni ev edna (9)
feevha ilâ abdihî ma evha (10)
ma kezebel fuadü ma rea (11)
efetümarunehü alâ ma yera (12)
ve lekad reahü nezleten uhra (13)
ınde sidretil münteha (14)
ındeha cennetül me’va (15)
iz yağşessidrete ma yağşa (16)
ma zağal basarü ve ma tağa (17)
lekad rea min ayati rabbihil kübra (18)
(Vennecmi iza he-va...........)
Elmalılı
Hamdi Yazır’ın “Hak dini Kûr’ân dili” adlı tefsirinden cilt 7. s. 286
Meâlen :
01 - İnmekte olan yıldıza and
olsun ki.
02 - Arkadaşınız sapmadı ve azmadı.
03 - O hevadan arzularına göre konuşmaz.
04 - O’nun konuşması kendisine vâhy edilenden başkası
de-ğildir.
05 - O’nu müthiş kuvvetleri olan biri öğretti.
06 - Ki o akıl ve reyinde kuvvetli bir melektir hemen gerçek melek
şeklinde doğruldu.
07 - O en yüksek ufukta idi.
08 - Sonra Cebrâil ona yaklaştı ve sarktı.
09 – Onunla arasındaki mesafe iki yay kadar yahud daha az kaldı.
10 - Kuluna verdiği vâhyi verdi.
11 - Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı.
12 – O’nun gördükleri hakkında kendisiyle tartışacak
mısı-nız?
13 - And olsun, o’nu bir kez daha görmüştü.
14 - Sidretül Münteha’nın yanında
15 - Ki Cennet’ül Me’va o’nun yanındadır.
16 – Sidre’yi kaplayan kaplıyordu.
17 - Peygamberin gözü şaşmadı ve sınırı
aşmadı.
18 - And olsunki o Rabbinin âyetlerinden en hüyüğünü gör-dü.
Böylece
Mi’rac hadisesiyle ilgili âyetler bitmiş oluyor.
Şimdi
burada dikkat çeken bir konu vardır, mevzua girmeden evvel ona bir göz
atalım.
İsra Sûresinde
Mi’racın hakikatinin başlangıcı 1. âyetinde,
yine
İsra Sûresinden 1. âyet ve Necm Sûresinden
18 âyet bu hadiseden bahsetmektedir;
Bunların
ikisini topladığımızda (1 + 18) = 19
oluyor.
-
Bakın acaba bu bir rastlantı mıdır?...
-
Rastlantı değil tabii ki!
Şimdi
18 ne idi?.. 19 ne idi?...
evvela
kısaca bunları bilmemizde yarar vardır.
(18)
on sekiz bin âlemin ifadesidir.
İşte
on dokuzuncusu (19) da “İnsân-ı Kâmil” dir,
-
neden?
Çünkü
bütün bu âlemleri kendi varlığında idrak ve ihata etmiştir.
Kurân-ı Keriym’deki on dokuz (19) sayısının bir
özellik arz etmesi bu yüzden olmaktadır.
Esasen
on sekiz 18 bin âlemin zuhura getirilişi o bir Tek “Vâhid”,
“Ahad”, olan “İnsân-ı Kâmil”in yüzü suyu hörmetinedir.
O’nun
için Kûr’ân-ı Keriym’de 19 sayısı “İnsân-ı
Kâmil”in rumûzu-dur. Fakat ne yazık ki bunun gerçeği genel olarak
bilinmemekledir.
(Enbiya
Sûresi 21/107)
› åî©à Ûb ȤܡÛ
¦ò à¤y ‰ ü£¡a Úb ä¤Ü ¤‰ a ¬b ß ë ›QPW
ve ma
erselnake illâ rahmeten lil âlemiyne
“Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
buyruldu.
On
dokuz’un (19) harflerini ayırırsak yani 1 ve 9 meydana
geliyor,
toplarsak
(1 + 9) =10 oluyor;
onunda
arasını açarsak (1 - 0) bir ve sıfır meydana
geliyor.
Burada
ki
(1)
bir, Hakk’ın birliğini,
“Ahadiyet” mertebesini,
(0)
sıfır da o’nun aynasını yani bu âlemleri ifade
ediyor.
Ahadiyet mertebesi;
-
kendinde mevcut hakikatleri zuhura çıkarmayı diledi;
-
bu âlemleri, zuhur mahalleri olarak halk eyledi
-
ve kendini onlarda seyr’e başladı.
Böylece
âlemler, o’nun aynası, “aynısı” oldular.
Dolayısıyla
âlemlerin kendilerine has özel birer varlıkları
olmadığın-dan (0) sıfır yani “yok” hükmünde
oldular,
(1)
in yuvarlanarak (0) sıfır’ı meydana getirişi
gibi bu âlemleri de (1) olan Ahadiyet mertebesi meydana getirdiğinden
hakikatte, (1) den başka hiçbir şey yoktur, ki o da ezelî
ve ebedî olan ve her mertebede zuhur eden Hakk’ın
ta kendisidir.
(1)
bir, gerçek varlık, “Ahadiyet”, “İnsân-ı Kâmil”,
(0)
sıfır ise, “hiçlik” ve “ayna”dır.
Eğer
sıfırın ortasından bir çizgi geçirirsek ( 0 );
o
zaman bunun bir tarafı kadim,
bir tarafı hadis olur.
Yani
kadim, varlığı kendinden ezeli olan,
diğeri
ise hadis, sonradan meydana gelen kadimin gölgesi’dir.
Bu mevzuu daha sonra “Kaab-ı kavseyn” âyetinde tekrar ele
ala-cağız.
Böylece
1 ve 18 sayılarının kısaca özetlerini gördükten sonra
tekrar gelelim Necm Sûresi’nin baş tarafına,
(Necm Sûresi
53/1)
› ô¨ì ç a ‡¡a ¡á¤v £äÛa ë ›Q
“vennecmi iza heva”
“İnmekte olan yıldıza and olsun ki”
Tefsirlerde bu konuda birçok değişik ifadeler vardır.
Bazıları, “çıkmakta olan yıldıza
andolsun,” demiş;
Bazıları ise, (meselâ Diyanetin Kûr’ân-ı Keriyminde)
“batmakta olan yıldıza
andolsun,” denmiş.
Burada Elmalı ise, “İnmekte olan yıldıza
andolsun ki,” demiş.
Demek ki kişiler yıldızın hâline değişik
mânâlar vermişlerdir.
Halbuki burada aslı itibariyle Cenâb-ı Hakk’ın muradı
çok değişiktir. Ancak bizler hep lâfız kısmına (kelimelerin
dış ifadelerine) takıldığımız-dan, özüne
ulaşmamız çok zorlaşmaktadır.
“İnmekte olan yıldıza and olsun ki”
“necm” yıldız demektir.
“iza heva” yukarıda
belirtilen mânâ da “inmekte olan yıldıza and olsun,”
şeklindedir.
Buradaki
“heva” kelimesine alîmler bir
çok değişik mânâlar vermişlerdir ve pek çok izahlarda
bulunmuşlardır.
Biz
bu “heva”
kelimesini bir satır aşağıda geçen
(Necm Sûresi
53/3)
› 6ô¨ì è¤Ûa ¡å Ç ¢Õ¡À¤ä í b ß ë ›S
ve ma yentıku anil heva
“O hevadan arzularına göre konuşmaz.”
yani
“o kendi nefsi “heva”sından konuşmaz” şeklinde
ifadesini bulduğu şekliyle düşünmek istiyoruz.
Heva’nın burada hayâl, hayâlate
dönüşük bir ifadesi vardır. Hayâl ve hevadan konuşmaz.
Burada
heva, hakk’ın dışında olan şeyler
demektir.
Bu
âyette “heva”
kelimesi Hz. Peygamberin kendi varlığından, nefs-i
hevasından konuşmadığı şeklinde ifadesini
bulduğundan, havai-yat olarak da düşünmeyi uygun görüyoruz.
Her
mertebede değişik mânâlar ifade eden Kûr’ân âyetlerini sadece bir
mânâ ile ifadelendirirsek çok büyük haksızlık etmiş oluruz,
hadis-i şeriflerde Kûr’ân âyetlerinin bir çok mânâları olduğu
açık olarak ifade edilmiştir.
Şimdi
biz burada Hak yolunun yolcuları, salikler yönünden
baktığı-mızda, verilmesi gereken mânâ şöyle
oluşmaktadır.
(Necm Sûresi 53/1)
› =ô¨ì ç a ‡¡a ¡á¤v £äÛa ë ›Q
“vennecmi
iza heva”
“yıldızın heva olduğu zamana and olsun ki”
yani “yıldızının havaiyattan başka birşey
olmadığını anladığın zamana yemin olsun.”
İşte bu senin için, hakikate giriş veya
çıkış kapısıdır.
Cenâb-ı Hakk “heva”ya yemin ediyor.
Cenâb-ı Hak kolay kolay yemin etmez. Kendimizden düşünelim,
biz-ler dahi öyle kolay kolay yemin etmeyiz, eğer yemin edeceksek en
de-ğer verdiğimiz şeyler üzerine yemin ederiz.
Cenâb-ı
Hakk, ettiği bu yemin ile birşeye dikkat çekilmesini
istiyor. Nitekim Cenâb-ı Hak tin (incire), zeytine, asr’a vs. yemin
eder, ki tahkik yönünden bizim dikkatimizi çekmek ister.
“Yıldızın heva olduğu zamana andolsun ki,”
Kûr’ân
âyetlerini mutlak sûrette iki yönlü, yani afaki ve enfüsî ola-rak
biri, genel mânâda, diğeri de, kendi içimizdeki yaşam
şekliyle anlamak zorundayız.
Mamafih
bu düşünmede daima sadece Peygamber Efendimize ve umum olarak geldi diye
düşünülür. Halbuki Efendimiz şahsında, “in-sân”a, insân’daki
“akla” gelmiştir.
Bu
yüzden de dinimiz, akıl dinidir.
Kâmil akıl ile yapılan fiiller hakikate
ulaştırır, akılsızca yapılan işler
ise, taklidi olmaktan ileriye gitmez.
Dinimizi
taklidi olarak kullanırsak “ehl-i taklit” oluruz ve maalesef “ehl-i
tahkik” olamayız.
Kişi
beş vakit namaz kılması, hacca gidip, zekat vermekle dini
işinin bittiği zannı içinde hareket ediyor. Bunlar beden ile
ilgili olandır.
Tarîkat
tarîkiyle hakikate ulaşma ise (ki onları kabul etmiyor veya
şüphe ile bakıyor) aklının, rûhunun, lâtif
tarafının işidir.
Kesif
taraf ile lâtif tarafı ayırmak gerekir.
Ceddimiz
bunları ayırmış. Bizden evvelkiler bunları
ayırmışlar ve ki-taplar dolusu ilmi kendinden sonraki nesillere
bırakmışlar, yani bize bı-rakmışlar.
Çalışma sistemleri bırakmışlar.
Bir
sistem yetmemiş, birçok sistemler bırakmışlar. Bir çok yol
tespit etmişler ve hangi meşrebde isen, meşrebine göre intisab
ettiğin tarîkat ile Hak ve hakikate ulaş demişlerdir.
Muhyiddin-i Arabi Hazretleri “Kişi
gerçek hayvanlık mertebesine (hayvanlık hakikatine, yani
hayy anlamına) ulaşamadıkça, insânlık
mertebesine geçemez,” buyuruyor.
Fusûs’de
“İshak Fass”ında, “Allah’a en yakın madenlerdir;
on-dan sonra nebatlar, bitkiler, sonra hayvanlar ve en sonra insân-lar gelir,”
diyor.
Bu
yön ile bakılırsa, “Allah’a en uzak olan varlık
insândır,” deni-yor.
Allah
önce madenleri, sonra bitkileri,
sonra hayvanları en son insânı halketti.
Burada
“hayvanlık”tan murad, avamın anladığı mânâda
yani tahkir anlamında değildir.
Hayvanlık
mertebesi, hayy isminin tatbikatı olması ile, taltif bir
ke-limedir.
Madenlik mertebesinde, durağanlık
vardır, kendilerinden oluşum-ları yoktur. Bu yönleri ile
mutlak Hakk’a tabidirler.
Nebatlar mertebesinde, yavaş yavaş kimlik
bulmaya başlarlar.
Maden, yataydır; nebat, dikeydir.
Madenler
de, nebatlar da aslı itibariyle hayvandır. Ama Hayvanlar
müstakillik kazanmıştır. İşte onlarda bu
müstakillik hâli onların hayvan ismini almasına sebep
olmaktadır.
Cenâb-ı
Hakk’ın sıfatı subutiyesinin (hayat, ilim, irade,
kudret, kelâm) evveli olan hayy kelimesinin zuhuru geniş mânâda
hayvanlarda görünmeye başlıyor; bu yüzden tahkir değil, taltif
anlamındadır.
Hayvan
kelimesi açıldığında, “hay - ve - an” yani “her
an yaşa-yan” demektir.
İşte
kişi kendisindeki hayvan “hayy” (hayat) mertebesine
ulaşma-dıkça, insânlık mertebesine geçmesi mümkün
olmaz. Yani biz ken-dimizdeki hayatı idrak edemezsek, bunun üzerine
ilmi idrak edemez ve ne de onun üzerine inşa edebileceğimiz
irademiz, kudretimiz nasıl olur ki, yani bu durumda
insânlığımızı nasıl idrak ederiz?...
Hayy esmâsı ile vücûdun zuhurda
olduğunu hayvanlık mertebesi-nin (yaşamın,
bireysel faaliyetin ortaya çıkmasının) idrakı
ve
böylece o yaşamın ilminin idrakı,
sonra
onu tatbik etmenin iradesi olacak
ve
irade için kudretin olması ile böyle “sıfat-ı
subûtiye” devam etmiş olacaktır.
Bu
yüzden önce kendimizi çok iyi tanımamız gerekiyor. Bu
tanıma da bu mertebe ile başlıyor.
Kûr’ân-ı
Keriym’in bütün insânlara genel hitabı olduğu gibi;
bir
de, tek tek, birey birey her birerlerimize “nüzulü” inişi
vardır.
Önceden
biz Hz. Muhammed’in Kûr’ânını okuyoruz, ne zaman ki, o Kûr’ânın
mânâlarını biz bünyemize indiririz, mânâsını işleriz
işte o za-man (dışarda yağan yağmura
çıkıp da kişinin iliklerine kadar işlerse o zaman o
kişi yağmurdan hissemend olduğu gibi) Kûr’ân bize de nâzil
olmuş olur.
Yoksa
lâfzi, duygusal, iyi niyetle dinlemede kalırız. Tabii ki onun da bir
faydası vardır; ancak biz sadece duygu noktasında geçici
olmasını değil de ebedi malımız olması yönünde
arzulu olmalıyız.
“Kûr’ân, insânın bir bâtından doğan öz kardeşidir.”
İnsâna
bir bâtından doğan öz kardeşinden (ana-baba hariç) daha
yakın birşey var mıdır?...
Bir
ana-babadan doğmuşuz, ahadiyyet mertebesinden ve hüvvi-yeti
ile, inniyetinden zuhura gelmişiz.
Babamız, akl-ı kül, hatta akl-ı
evvel;
Anamız, nefs-i kül diyelim,
ama biz kardeşiz.
Bu
Mi’rac hadisesi ne muazzam bir hadise; bundan sonra oluşan Kâdir gecesi,
Mi’rac hadisesi ile kendi kadri kıymetini, hakikatini idrak eden
İnsân-ı Kâmil yani Hakikat-i Muhammediye’ye diğer kardeşi
olan Kûr’ân-ı Keriym, Kâdir gecesi lûtfedildi; vuslat ettirildi,
birleştirildi. O gece çok muhteşem bir gece öyle kolay değildir.
Ufkunu
geniş tut, ey zahit, biz öyle fakir insân değiliz. Yani üç beş
kuruşa (sevaba) fit olacak insân değiliz, sonsuza açık olan
gözümüzü, ufkumuzu perdelerle kapatmayalım, gereksiz heva perdeleri icat
etme-yelim. Akıl, düşünce vs de olan prangaları
yıkalım, onlardan kurtulula-lım ve yüz metre ilerisi ile
yetinmeyelim, gerçek ufkumuzu görelim.
O
iki kardeş “âlem-i ervah”da veya “âlem-i misâl”de
değil, an-cak “âlem-i şehâdet”te (yani müşahâde
âleminde, burada) buluşma-ları mümkündür.
Bu
âlemin ismine “esfel-i sâfilin” derler, esasında burası Hz.
Şehâdet’tir, (yani Hazret âlemi’dir.)
Burayı
biz esfel-i sâfilin yapıyoruz.
“Hazerat-ı Hamse” deniyor ya birincisi (Hz.
Ef’âl) burasıdır.
İşte
burada Hz. İnsân ile Hz. Kûr’ân ancak “Hz. Şehâdet”te
bu-luşur.
Kûr’ân
ancak burada nâzil olmaktadır. Nâzil olmak demek, bir gökten
diğerine cisim olarak gönderilmesi, indirilmesi demek değildir.
Nâzil (nüzûl) olması, mânâsının
indirilmesi, anlaşılmasının
ko-laylaştırılması demektir.
Yani
“kardeşimiz” aslı olarak gelmiş olsaydı onu beşer
olarak an-lamamız mümkün değildi.
O’nun
(Hz. Kûr’ânın)
ilk yazılışı “Ulûhiyyette - zât mertebesinde”
- “Allahça”;
sonra “Rahmâniyette -
sıfat mertebesinde” - “Hakça”;
sonra “Rububiyette -
esmâ mertebesinde” - “Rabça”
sonra “Şehâdette -
ef’âl mertebesinde” -
“Arapça”
Böylece
kolaylaştırılarak, bizlerin anlayacağımız
şekile nüzûl ettirildi.
Biz
bunun sadece bir mertebesinde yani sadece Arapça mertebesi etrafında ve
peşinde dolaşıyoruz.
Arapça beşer lisânı, Hz. Kûr’ân
ise, Allah kelâmı ama kapısı, arapçadandır;
işte biz arabçasıyla rabcasını, Hakkçasını,
Allahçasını çözmeye çalışıyoruz.
Bunun
doğrusu Arapça olan kapısından girip,
önce
rabcasını,
sonra
hakkçasını,
sonra
da Allahçasını tahsil edebilmemizdir.
“Allah’ı Allah bilir,” denmiştir. Bu
mertebelerle karşılaşmadan o mertebeyi anlamak mümkün değil
demektir. Okullarımızda yapılan eğitim, Türkçe ve Arapça
olduğundan sadece zahirini, o da ne kadar veriliyorsa!...o kadar ile
anlayıp, orada kalınıyor.
Sûret
ve şekil idrakı olan bu anlayışda kalıp, hakikati
kendimize nu-zül ettiremiyoruz, yani şeklini, kabuğunu
başımızın üstüne koyuyoruz ama kardeşimizi
kucaklayıp, bağrımıza basamıyoruz. O da bir hürmettir
ama tam yeterli değildir.
Seneler önce “Kûr’ân hâlik midir, mahlûk mudur?” diye ihtilâfa
düşülmüş.
Bazıları “hâlik”tir,” demişler;
Bazıları da “mahlûk”tur,” demişler.
Bilseler ki, ikisi de doğru fakat eksik söylüyorlar.
Kûr’ân Allah kelâmı olmakla (ki kelâm zât’a bağlı, zâtın
aynıdır) “hâlik”tir.
Yani özü ve mânâsı itibariyle “hâlik”tir.
Sûreti itibariyle; görüntüsü, kağıdı,
cildi, mürekkebi ile “mahlûk” tur.
Elimizdeki kitabı ateşe atarsak yanar. Kâğıt
(maddi) olarak Allah’ın maddi nizamına tabidir. Ancak Allah dilerse
ve biiznillâh dediğimiz ni-zam-ı ilâhı gereği o
şeyin taşıdığı mânâ-i hakikati ilâhisi
gereği Allah yakmayabilir.
Hz. İbrahimin Nemrutun ateşinde yanmaması, cesedi olarak değil mânânın yanmamasıdır.
Yani
İbrahim (a.s.) içinde taşıdığı mânâ-i
İbrahimiyye (yani Allahın hullet/dostluk mânâsı)
olmasaydı, diğer odunlar gibi o da yanardı. Bu istisnai bir haldir.
Çünkü
âyet-i Keriymede, “Allah yolunda değişiklik bulamazsın,”
buyuruluyor.
Kûr’ân
öz kardeşimiz olduğuna göre, ona çok dikkat edip, kıymet
vermemiz gerekir. Dünyevi ailemiz ve kardeşimiz için (bazı nedenlerle
sevgimizi kaybedenler istisna olarak) ne kadar fedakârlık ettiğimizi
dü-şünürsek, o öz kardeş için, onun biraz başı
ağrısa neyimiz varsa ver-memiz gerekiyor.
Kûr’ân
ile insân birbirlerinin en yakın dostu, sevgilisi, yârıdır;
ayrı ve uzak kalmaları mümkün değildir. Bu yüzden ona
yakışır şekilde cansi-per olursak o da bize öyle
şüphesiz cansiper olur.
O
yüce kitaptan ne kadar âyet-i Keriymeyi idrak etmişsek, bizim özel
Kûr’ân’ımız, o kadar oluşmuş olur.
Yani
yaşadığımız dünya süresi içinde okuduğumuz
âyetten ne ve ne kadar anlayıp, tatbik ettiğimiz bizim
Kûr’ânımızdır.
Bize
gelmiştir ama diyelim ki, bir sofra düşünün 114 çeşit
yemek var, biz azar azar; ondan ve bundan alıp, “doyduk” diyerek
kenara çe-kilmiş isek, o kadarlık istifade etmiş oluruz. Geri
kalanlar ise diğer on-lardan yiyenlere istifadeli olur.
Dengeli
rûhi beslenme için hepsinden gerekli beslenmeyi yapmamız gerekir. Hem
geçmişi hem de geleceğimizi bilelim.
İşte
bu dünyadaki en büyük kazancımız kendi Kûr’ân’ımızı
mümkün olduğu kadar geniş mânâlı oluşturmak olacaktır.
Ahirette
“ikr’a kitabek” dediklerinde; kitabımızı
açtığımızda sahi-feler boş olursa veya çok az
olduğunu görürsek, hüsrana uğrayanlardan oluruz. Allah onlardan
bizleri eylemesin.
Kûr’ân
Sûrelerindeki âyetlerin toplamının 6666 adet âyet
olduğunu söylerler (ki 6666 adet olması özelliği “Sayıların
Dilinden” bahsinde belirtilmişti) ancak diyanet
işlerinin tasdiği ile çıkmış Kûr’ân-ı Keriym’de
bulunan sûrelerin âyetlerini topladığımızda 6237 âyet
çıkmaktadır.
Bu
sayının yarısı olarak,
3118 bir tarafta
ve 3118 bir tarafta ve 1 olarak taksim oluyor.
Tam
ortada olan bu 1 âyet Şu’ara Sûresinin 26/187.
âyetidir.
1
- Kûr’ân okumaya başlarkan “eûzü besmele” çekerek, recm olmuş,
taşlanmış, kovulmuş şeytandan ve cinden Allah’a
istiaze ederiz.
2
- Kûr’ân’ın en son sûresi olan Nas Sûresi
114/6 sonunda da
› ¡b £äÛa ë ¡ò
£ä¡v¤Ûa å¡ß ›V
minel
cinneti vennasi
“O vesvese veren -gerek cinden ve gerek insândan- olsun, hepsinden de
Allah'a sığınmalıdır-.”
En
sonunda da cinden bahsediyor.
3 - Tam ortada olan Şu’ara
Sûresinin 26/187. âyeti de şeytandan
(cinden) bahis ediyor.
¡õ¬b à £Ûa å¡ß b¦1 ¡×
b ä¤î Ü Ç ¤Á¡Ô¤ b Ï ›QXW
›6 åî©Ó¡…b
£–Ûa å¡ß o¤ä¢× ¤æ¡a
feeskıt
aleyna kisefen minessemâ’i
in
künte minessadikıyne
“Artık sen eğer doğru söyleyenlerden ise üzerimize gökten
bir parça düşürüver”.
Ayrıca
ortalarda da bahsettiği gibi başlı başına da “Cinn”
sûresi de vardır.
Cinn,
hayâl ve vehim ile ilgili olmadır, ki bu “Necm” sûresi ile
ilgilidir. Yıldız falına bakanlara da müneccim derler.
“Necm” yıldızına afakî mânâda,
“batmakta
veya doğmakta olan yıldıza” diye ifade edilmişse de;
biz
burada enfüsî mânâsı itibariyle, şahsımızda
yaşanması gerektiği şekliyle
baktığımızdan, bu yıldızın her
birerlerimizde mevcud olan ve baş tacı etmeye
çalıştığımız “nefs heva
yıldızı” olduğunu idrak etme-miz zor olmayacaktır.
Gökyüzündeki
yıldızı bir an bir kenara koyalım. Her
varlığın kendi varlığında bir
yıldızı var.
Yani
yöneldiği şey ki, ilk yöneldiği kendi nefsidir;
“ben,
ben, ben,” “ben böyle bilirim,” “ben yaparım,” “benden üstün yok,” gibi
vs. benlik yıldızı ki, kendisini aydınlatan bireysel
kaynağıdır.
Meseleye
bu yönüyle baktığımızda meydana gelen ifade “batmakta
olan nefsi heva yıldızına and olsun ki,” şeklinde
oluşmakladır.
Yani
beşeri mânâda aydınlandığımız
(dikkat edin nûrlandığımız) değil...
Esasında
bu nefsani mânâda olduğundan; nefsaniyet kesif oldu-ğundan,
kesafet de, zulmet olduğundan karanlıktır.
“Aydınlandığımız,”
yerine beşeri bakımdan “karardığımız,”
de-mek daha doğru olacaktır.
Yani
Hakikat-i Muhammed-i nûruna ulaştırmayıp, kendi
karanlığında bırakır.
Kişi
nefsaniyetine yöneldiğinden Hakikat-i Muhammed-i kamerine ayna,
aydınlık ulaşamaz çünkü o yıldız kendisine
mani olur ve o yıldı-zından aldığı benlik
düşüncesi ile aydınlandığı zannı ile hareket
eder.
En
büyük yanılgı, bu beşeriyyet “nefsaniyet heva
yıldızının” pe-şinde koşmaktır.
Bu
yıldıza yönelmede ışık bu yıldızdan
alınır, ki buna yoğunlaşıp in-sânlara yardım
ediyorum diyerek cincilik, müneccimlik ortaya çıkar. Kendi
beşeriyetini ön plâna çıkarıp, kendi yıldızından
aldığı bilgilerle başkalarına “ziya” yerine “ziyan”
verirler.
Eğer
Hakikat-i Muhammed-i kamerinden (nûrundan) aydınlanmaya
çalışsalar, bunlara itibar etmezler.
Müneccimlik,
“beşeri NECM”de yoğunlaşmanın neticesidir.
Burada
dışarıdaki yıldızları araştırmak yerine
hemen yakınımızdaki kendi nefs
yıldızımızı tanımaya çalışmak daha
gerçekçi olacaktır.
Böyle
değerlendirdiğimiz zaman, bizde varlığını var
zannettiğimiz, aslında “heva” olan yani “bizim
hevamızdan kaynaklanan o benlik yıldızının
söndüğü zamana and olsun ki” diye buyuruyor, Cenâb-ı Hakk..
Yani
kendimizde varlığını var zannetiğimiz ama aslında
“heva” olan (hevamızdan kaynaklanan) benlik
yıldızının söndüğü ana andolsun.
Cenâb-ı
Hak, ey kulum dikkat et sen de öyle bir heva yıldızı var
ki onu söndürdüğün an, ancak beni bulur, bana
ulaşırsın.
Aksi
takdirde bu sende olduğu müddetçe, kitapları yutsan, arapça alîmi
olsan, hâfız olsan, ne yaparsan, ne olursan ol, hevandan
kurtula-mazsın denmektedir.
Bizim
beşeriyetimizden kaynaklanan “hevayı hevesimiz” nedeni
ile kendimizi bir yıldız gibi gördüğümüzden, bunun
sönüşüne de âyette “inmekte, sönmekte olan, yok olan yıldıza
yemin olsun,” şeklinde ifade edilmiş bulunuyor.
Yani
“bu yıldız yok, sen bu yıldızı üretiyorsun, bu sende
olduğu müddetçe bana ulaşman mümkün değildir,” diyerek,
Cenâb-ı Hak “andolsun” ahdi ile ikaz etmektedir.
Böylece
Cenâb-ı Hak bizlere o kadar güzel bir misâl getiriyor, ki bahsedilen mânâ
oluşmazsa, “Kûds-ü şerif”ten gök yüzüne uruc, “Ahadiyet”
mertebesine yükselme mümkün olamıyor.
Senin,
benlik “nefs heva yıldızın”, sende olduğu sürece gök
yüzüne uruc etmen ne yazık ki mümkün olamayacaktır.
Bu
hakikati iyi anlamaya çalışalım.
“Senin benliğin sende oldukça, ibadet bile etsen Gönül Kâ’ben
meyhaneye döner,” diyen zât ne güzel söylemiştir.
Senin
heva yıldızın sende yandığı,
parladığı, seni o hayalen aydınlattığı
sürece “Hakikat-i İlâhiyye”ye ve Hakkani nûrlanmaya yolun
yoktur.
O
halde seni aydınlattığını zannettiğin küçücük
heva yıldızını söndürüp, terk edip, Hakikat-i
Muhammed-i kameri ve ilâhiyat güneşi ile aydınlanmaya
çalışmak lehine olacaktır.
Çünkü
“heva” gerçekten en büyük “hayali ilâh”tır.
Böylece
á¤v ã “Necm” yıldızının nefsi heva
yönünü ifade etmeye çalıştıktan sonra, onun diğer yönünü de
idrak etmeye çalışalım.
Eğer
ona rahmani yönden bakmağa çalışırsak, içinde
bulunan öz mânâsını şöyle anlayabiliriz.
(ayrıca)
æ (nun)
“nur’u
ilâhi”
► “ilâhiyat
yıldızı”
x (cim)
“cemâl-i
ilâhi”
►
“ilâhiyat güneşi”
â (mim)
“Hakikat-i Muhammed” ►
“ilâhiyat kameri”
ni
ifade eder diyebiliriz.
Eğer
bilinçli ve gerçekçi bir seyr çalışması yapabilirsek,
yıldızın “heva”lık özelliğini “ilâhiyat” özelliğine
çevirebiliriz ancak ondan sonra bizim yolumuz “ilâhiyat kameri” ne,
oradan da “ilâhiyat güneşi” ne doğru yol almağa
başlar.
Bir
şeye daha dikkat çekelim.
“Necm” 53 üncü sûre olduğu gibi ilk 2
harfi de 53 lüğü ifade etmektedir.
æ (nun)
50
x (cim)
3 = 53
â (mim)
40
93 (9 + 3) = 12 eder,
ki bu da “Hakikat-i Muhammediye”dir
Heva yıldızımızı bu yolla
“ilâhiyat yıldız” lığımıza döndürmemiz
gerekmektedir, aksi halde biz ona değil, o bize hükmedecektir.
(Necm Sûresi
53/2)
› 7ô¨ì Ë b ß ë
¤á¢Ø¢j¡yb • £3 ™ b ß ›R
ma
dalle sahıbüküm ve ma ğava
“Arkadaşınız sapmadı ve azmadı.”
“ma
dalle sahıbüküm”
“sizin sahibiniz delalette değildir,”
yani onda “Mudil” isminin tesiri yoklur ancak onda “Mudil”in
karşıtı olan “Hadi” isminin tesiri vardır.
“ve
ma gava”
“onda azgınlık da, haddi aşma da yoktur.”
Bu
azgınlığı meydana getiren şeyler;
“Aziz” “Cebbar”, “Mütekebbir” isimlerinin zuhurlarıdır.
Aziziyyet, Cebbariyet, Mütekebbiriyyet
onda meydana gelmez.
Ancak
adaleti temin gayesiyle yeri geldiğinde bunları karşı
tarafın menfeatı için kullanır, onlarla tasarruf eder,
fakat onların tesiri altın-da kalmaz.
Yani
Hz. Peygamberimizden “Aziz” “Cebbar”, “Mütekebbir” isim-leri ezmek
maksadıyle çıkmaz ancak adaleti temin maksadıyle yeri gel-dikçe,
karşı tarafın menfaati için, suçlulara karşı
kullanır.
(Necm Sûresi
53/3)
› 6ô¨ì è¤Ûa ¡å Ç ¢Õ¡À¤ä í b ß ë ›S
ve ma
yentıku anil heva
“O “heva”dan arzularına göre konuşmaz”
O
bir şeyler anlatıyorken kendi hevasından nutk etmez, kendi
nef-sinden kelâm söylemez.
Burada
yine heva kelimesi geldi “hevayı heves” olarak değerlen-dirildi,
yukarıda aynı kelimeyi biz de heva olarak kullandık.
Kendi
heva yıldızının sönmesi ile ancak Hz.
Rasûlüllahın hakikatini anlayacak duruma gelmesi mümkün
olabilebilmektedir.
Hz.
Rasûlüllah’ın hakikatini kamer yani ay, ayın ondördü bedr
ola-rak düşünürsek;
senin
yıldızın sende olduğu sürece ona bakmazsın;
yıldızından aydınlandığını
zannedersin, ama sana yıldız gibi görünen
hevanı ortadan çıkarınca karşında kalacak olan “bedr-i
münir” nûrlu kamer (ay) olur. O da Hz. Rasûlüllah’ın
nûraniyyetidir.
O
zaman oradan feyz almaya başlarsın ve anlarsın, ki
“ve
ma yentıku anil heva”
“o hevasından konuşmuyor”
neden konuşmuyor?
Sen
o hâlin ile “heva”nı attıktan, ondan kurtulduktan sonra,
o
ki “levlâke levlâk lema halektül eflâk”
yani
“eğer sen olmasaydın olmasaydın bu âlemleri halk etmezdim”
Hadis-i Kûdsi’sinin muhatabı olan “ilâhi zuhur” mahalli Hz.
Muhammed (s.a.v.) efendimiz kendi heva’sından konuşur mu?...
İstese
de konuşamaz çünkü kendisinde “Mudil” ismi
bulunmadı-ğından onun meydana getireceği heva’nın
da olması mümkün değildir. Dolayısıyla o hevasından konuşmaz.
Peki
öyle ise nasıl konuşur?
(Necm
Sûresi 53/4)
› =ó¨yì¢í ¥ó¤y ë £ü¡a
ì¢ç ¤æ¡a ›T
“in
hüve illâ vâhyün yuha”
“O’nun konuşması kendisine vâhy edilenden başkası
değil-dir.”
Kendi
heva yıldızının sönmesi ile ancak Hz.
Rasûlüllah’ın hakikatini anlayacak duruma ermesi mümkündür.
Neden?...
Çünkü
Hz. Rasûlüllah’ın hakikatini kamer olarak düşünürse; ayın
on dördü bedir gibi düşünürsek;
senin yıldızın sende olduğu sürece ona bakmazsın; yıldızından
aydınlandığın sürece de ondan
aydınlanmazsın.
Fakat
yıldızın olan hevanı ortadan
kaldırdıktan sonra, o zaman kar-şında kalacak olan bedir
(ay) dır.
Dolayısıyla
o da Hz. Rasûlüllah nûraniyetidir, o zaman oradan feyz almaya
başlarsın ve anlarsın, ki
(Necm Sûresi
53/3)
› 6ô¨ì è¤Ûa ¡å Ç ¢Õ¡À¤ä í b ß ë ›S
ve ma
yentıku anil heva
“O “heva”sından arzularına göre konuşmuyor,”
neden
konuşmuyor?...
Sen
o hâlin ile hevanı attıktan ve kurtulduktan sonra, o Hazret
kur-tulmamış mıdır?....
Bundan
sonra artık onun için nefsinden konuşuyor diye bir şey
düşünmek mümkün müdür..?
Daha
başlarda olan bir kimse belirli çalışmalarla heva
yıldızını or-tadan kaldırdıktan
sonra Hz. Rasûlüllah Aleyhissalâtü vesselâm efendi-miz, ki âlemlerin
güneşi olduğu halde kendisinde heva yıldızının
tesiri olması mümkün değildir.
Bunu
anlayabilmek kendi yıldızının sönmesine
bağlıdır. Senin yıldızın sende
parladığı sürece dışarıya bakıp gerçekçi bir
değerlendirme yapa-mazsın.
Peki
kendi hevasından konuşmadığına göre nasıl
konuşuyormuş?..
O
zaman işte
(Necm
Sûresi 53/4)
› =ó¨yì¢í ¥ó¤y ë £ü¡a ì¢ç ¤æ¡a ›T
in
hüve illâ vâhyün yuha
“ancak vâhy ile konuşuyor.”
Kendi
hevasından, yıldızından konuşmuyor, “hakikat-i
ilâhi”den, “ilâhi nûr”dan konuşuyor.
O’nun
yıldızı, hevası yok olduğuna göre orada var olan güneş
olmuş oluyor.
Görüntüde ay olmuş oluyor ama ay da
ışığını güneşten aldığına
gö-re orada var olan güneşin ta kendisi olmuş oluyor.
Nasıl
ki ay’ın aydınlığı güneşten geliyorsa, o da
hevasından konuş-maz.
(Necm
Sûresi 53/4)
› =ó¨yì¢í ¥ó¤y ë £ü¡a
ì¢ç ¤æ¡a ›T
in
hüve illâ vâhyün yuha
“ancak vâhy ile konuşuyor.” demesi
Allah’ın kelâmı kendisin-den aksedip zuhura çıkıyor,
demektir.
Kelâm,
Hakk’ın kelâmıdır. Nasıl ki kamerdeki ışık;
güneşin aydınlığı, ışığı
ise, ondaki kelâm da Hakk’ın kelâmıdır.
(Necm Sûresi
53/5)
› =ô¨ì¢Ô¤Ûa ¢†í©† (
¢é à £Ü Ç ›U
allemehü
şediydül kuva
“O’nu müthiş kuvvetleri olan biri öğretti”.
Mi’rac
ile ilgili âyetlere ve bütün âyetlerin zahirine baktığımız
zaman zahir ehline hitab edecek çok güzel bir tertip görüyoruz.
Âyetlerin
bâtınına baktığımız zaman da bâtın ehli
ârifler için en geniş ve en derin bir tertipte olduğunu müşahâde
ediyoruz.
İşte
Kûr’ân-ı Keriym’in zahirini olduğu gibi ayrıca
bâtınını da anlaya-bilmek için, kişinin mânâ âlemindeki
irfaniyeti ne kadarsa, bunun derin-liğine ve genişliğine o
derece ulaşması ancak mümkündür.
Eğer
şu meselelerin özüne nüfuz etmemişse bir kimse bunun
derin-liğine inmesi mümkün değildir.
Sadece
kendi hayâlinde, kendi yıldızının
aydınlattığı ve kendi yıldı-zının
anlayabildiği kadar Mi’rac hadisesini anlamış olabilir ama bu
hâlin gerçeği ile yaşanması mümkün olamaz.
İşte
bu oluşumları anlayıp da yaşamak için bu âyetlerin
hakikatleri-ne nüfuz etmemiz gerekmektedir.
Mi’rac
olayının tamamen yaşanması için, bizlerin bu âyetlerin
haki-katlerine nüfuz etmemiz gerekmektedir.
Mi’rac
olayının tamamen yaşanması bizler için mümkün
olmayacağı tabiidir. Çünkü o Hz. Rasûlallah’ın müstesna bir
yaşantısıdır.
Ancak
bizler de onun ümmeti olduğumuzdan ve onun arkasından, onun izlerini
takip ederek onun açtığı yoldan gittiğimizden, herhâlde
bizler de biraz bir şeyler anlamamız gerekmektedir.
Önümüzde
balta girmemiş bir orman olsun. Eğer buradan daha evvel bir geçen
olmamışsa, bir iz de bırakılmış
olmadığından o ormanda kayboluruz, fakat daha evvel bir kimse o
ormandan geçerken yollarda iz bırakmış ise, biz de o izleri
takip ederek tehlikesizce o ormanı aşabiliriz.
İşte
mânâ âleminin sonsuzluğuna giden Hz. Rasûlüllahın özelliklerinı
Cenâb-ı Hak bizlere bu âyet-i Keriymelerle, bize açtığı
yoldan anlatıyor ve bu yoldan siz de gelebildiğiniz kadar korkmadan
Mi’racınıza gelin bu-yuruyor.
Daha
yukarıda hakikati belirtilen
(Necm Sûresi
53/2)
› 7ô¨ì Ë b ß ë
¤á¢Ø¢j¡yb • £3 ™ b ß ›R
ma
dalle sahıbüküm ve ma ğava
“Sizin sahibiniz sapmadı, dalalette değildir ve azmadı,”
ifadesiyle onun
arkasından tereddütsüzce gidilebileceği açık olarak ifade
edilmektedir.
(Necm Sûresi
53/5)
› =ô¨ì¢Ô¤Ûa ¢†í©† (
¢é à £Ü Ç ›U
allemehü
şediydül kuva
“O’nu müthiş kuvvetleri olan biri öğretti.”
Kûr’ân-ı
Keriymde, Cebrâil (a.s.) şiddetli kuvvetini gösterdiği bir çok
hadiseler belirtilmiştir, yeri olmadığı için
ayrıntılarına girmiyoruz.
Ancak,
sen de Mertebe-i Cibril-i idrak edersen, sende de bir çok ma-nevî idrak
güçlerinin ortaya çıktığını anlarsın.
(Necm Sûresi
53/6)
› =ô¨ì n¤b Ï 6§ñ £Š¡ß 뢇 ›V
zü
mirretin festeva
“Ki o akıl ve reyinde kuvvetli bir melektir, hemen gerçek me-lek
şeklinde doğruldu.”
Müfessirler
belirtilen âyetlere değişik mertebelerden az farklı ifade-lerle
mânâ vermişlerdir.
Âyete
lûgat mânâsı ile baktığımızda;
“zü” sahip
“mirre” kuvvet, Akıl, Sağlamlık
“zü mirre” “Halk, Hasen, Güzellik”
yahud; “Bedi-i eserler,” anlamında,
“istiva” Müsavi oluş, itidal, istikamet v.s.
anlamında belirtilmiştir.
“istiva”nın başındaki “fe” de,
hemen bir oluşu ifade etmektedir.
Yukarıda
âyete meâlen verilen mânâdan da yola çıkarak, meleğin sadece
bir kuvvet olduğunu düşünürsek bu kuvvetin de yanlızca
Hakk’ a ait olduğunu, onda var olan güçlerin aslında Hakk’ın
güçleri olduğunu; o mertebede esmâ zuhurunda bulunduğunu ve o
geceye mahsus olarak “festeva”
ifadesiyle “hemen doğruldu” yani zât tecellisine
başla-dığını düşünebiliriz.
Başka
bir ifade ile Cebrâil perdesi altında, zât tecellisine
başlan-mıştır diyebiliriz.
Nasıl
ki Mûsâ (a.s.) a ağaçtan ateş şeklinde zât
tecellisinde bulun-muş idi.
(Ta-Ha Sûresi
20/11-12)
› ó¨ì¢ß b í ô¡…ì¢ã b èî¨m a ¬b £à Ü Ï ›QQ
7 Ù¤î Ü¤È ã ¤É Ü¤b Ï Ù¢ £2 ‰ b ¯ã a ¬ó©£ã¡a ›QR
› 6ô¦ì¢Ÿ ¡
£† Ô¢à¤Ûa ¡…a ì¤Ûb¡2 Ù
£ã¡a
“felemma
etaha nudiye ya Mûsâ” (11)
“inniy
ene rabbüke fahla’ na’leyke
inneke
bil vadil mukaddesi tuven” (12)
(11) Vaktaki, ateşin yanına geldi. Ya Mûsâ!. Diye nida olundu
(12) Şüphe yok benim, ben senin Rabbinim. İmdi
pabuçlarını çıkar. Muhakkak ki, sen mübarek bir vâdide,
Tuvadasın
Allah
(c.c.) zâtîyle her yerde mevcuttur, fakat tecelli ve mertebelere riâyet
şarttır.
(Necm
Sûresi 53/7)
› 6ó¨Ü¤Ç ü¤a ¡Õ¢Ï¢ü¤b¡2
ì¢ç ë ›W
ve
hüve bil üfükıl ala
“O en yüce en yüksek ufukta idi”
yani
“Mertebe-i Cibril”den en yüce ufukta zuhurda idi.
Ufuk,
- gözün görebildiği en geniş saha;
-
mânâ âleminin sonsuzluğu,
- Rasûlüllah’ın
ihata ufkunun genişliğidir.
(Necm
Sûresi 53/8)
›= ¨ó£Û † n Ï b ã … £á¢q ›X
sümme
dena fetedella
“Sonra (Cebrâil Hz.. Peygambere) yaklaştı ve sarktı”.
Yani
Cebrâillik mertebesinden yaklaştı, yaklaştı ve
sarktı (tenezül etti).
Zâtî yaşantı ilmini zuhura
çıkardı,
İşte o zaman ulûhiyyet ile abdiyyet mertebesi bir
birine o kadar yaklaştı ki:
(Necm
Sûresi 53/9)
›= 7ó¨ã¤… a ¤ë a
¡å¤î, ¤ì Ó lb Ó æb Ø Ï ›Y
fekane
kâ’be kavseyni ev edna
“Onunki arasındaki mesafe iki yay kadar yahud daha az kaldı”.
Yani
kavs’ın
bir tarafı abdiyyet mertebesi
bir tarafı ulûhiyyet mertebesidir.
İşte
bu iki “kavs”i yani iki mertebeyi
“kaab”ın’dan, “tutma yerinden” tutup,
kendi varlığında ilk defa cem eden yüce insân Hz
Rasûlüllah tır.
Bu
iki mertebe bir birine o kadar yakın oldu ki, nerde ise
birleşecek-lerdi, fakat özellikleri itibariyle iki mertebenin de
hakkının korunması lâzım gelmektedir.
İşte
burada ifade edildiği gibi
bu
âlemin dışı (zahiri) ® halk,
içi (bâtını) ® Hakk’tır ve bir birine o kadar yakındır.
İkinci
bölümün baş tarafında
(19) sayısını (1 + 9) toplarsak (10) on eder.
On
sayısını (10) ( 1 ve 0 )
ayırırsak,
elde bir tane (1) ve bir de (0) kalır demiştik.
İşte
o sıfırın (0) ortasından bir hat çekersek (0),
iki kavs yani kavseyni olur.
Eskiden
cengaverler oklarını iki kavs’lı yayları ile atarak daha
fazla güç sarfeder fakat okun hedefe şiddetli ulaşmasını
mümkün kılarlardı. Ortadan çekilen hat “ka’be”, tutulan
yerdir.
“Ka’be kavseyni”, İki kavs
(yayı),
ortadan
çekilen hattan İnsân-ı Kâmil ka’ab eder (tutar),
ki
o iki kavs’ın (yayın)
üstteki, “ulûhiyet”,
aşağısı “abdiyet”tir,
ki
böylece İnsân-ı Kâmil “ulûhiyet” ve “abdiyet”
mertebelerini elinde tutar.
Biri
“kadim”; biri ise, “hadis”tir.
Biri
kıdem yani hakkın varlığı, diğeri
ise gölge, bu âlemlerdir.
İşte
Mi’rac gecesi Hz. Peygambere kendi zâtında bu hakikatler, yani hakkın
varlığı bildirildi.
Bunlar
zahir ehline göre birer kelâm; hakikat ve mârifet ehline göre ise, birer
yaşamdır.
Beşer
lisânı bunları anlatmaya yetmiyor. Ta ki yaşama sokarak
kişi kendi bünyesinde idrakını oluşturması gerekiyor.
Bunlar gerçekten hikâye, masal veya eskilerin “esatirül evveliyn”
dedikleri değildir. Buram, buram; kaynaya, kaynaya bizim, her
birerlerimizin hayatımızı, şahsi
yaşantımızı anlatıyorlar.
Bakın
“Allah yaklaştı, yaklaştı ve sarktı,” diyor
yani Allah kuluna ulaşıyor, diyor.
Biz
de biraz elimizi açıp o yukardan geleni tutsak olmaz mı?... “Tu-tarsan
tutulursun,” diye ifade etmiştik.
O
bize sarkmış, adeta bize yardımcı olsun diye
uzanabildiği nispette Kûr’ân-ı ve “el vesile”si ile, kopmayan
urganı, ipi ile uzanıyor; yeter ki, biz tutunanlardan
olalım.
Bir
(1), “ahadiyet mertebesi”dir.
Ahadiyet
mertebesinin zuhuru İnsân-ı Kâmil’de “ulûhiyyet”
ve “abdiyyet” ile kemâle ermiştir ve bu iki kavs bir
birinden ayrı şeyler değildir.
İnsân-ı Kâmil’in içi hak; dışı
halk’tır.
Bunu tutan da “ahadiyet mertebesi”dir.
Mevzuları
irfaniyet ile incelediğimiz zaman nasıl derinliği olan bilgiler
ortaya çıkmaktadır. Bunun için de başta belirtilen “nefs heva
yıldı-zı”nın sönmesi gerekmekledir.
İleride
tekrar bu mevzulara dönmek üzere bu kadarla bırakıp
Mi’ra-cımıza devam edelim.
Herşeyin
insânda zuhuru olduğu gibi “kaabı kavseyn”in de insânda zuhuru
mevcuttur.
Tarîkat
mertebesi itibari ile; “ne var âlemde, o var Âdem’de” ki söze bakarak, “kaab-ı
kavseyn”i kendimizde arayalım.
İnsânın
aynası olan yüzü ve orada bulunan alnında iki
kaşı vardır, işte bunlar “kavseyn”dir.
İki kaşın arası
ise, “kaab”tır ve orada bulunan iki ayrı göz; ayrı
ay-rı gördükleri hâlde, tek görüşe sahiptirler.
Yeni
gelen dervişlere rabıta olarak şeyhinin tam alnına
baktırırlar, böylece “kaabı kavseyn” feyzinden istifade
ettirilmek istenir.
(Necm Sûresi
53/10)
› 6ó¨y¤ë a ¬b ß ©ê¡†¤j Ç ó¨Û¡a ó¬¨y¤ë b Ï ›QP
“feevha
ilâ abdihî ma evha”
“kuluna verdiği vâhy-i verdi”.
İşte böyle olduğu içindir ki, abdine vâhy etti, yani Hz.
Rasûlüllaha vâhyetti.
O vâhy ettiği şeyler ne idi oraya tekrar döneceğiz.
O
kaab-ı kavseyn’de ki olan hadise, Cebrâil (a.s.) ın
yaklaşması, sarkması değil; Cebrâil (a.s.) görüntüsünde Hz.
Allah (c.c) nün zâtî zu-hurunun meydana gelip “Hakikat-i Muhammed-i”
ile ünsiyet kur-masıdır ve bu hadise Hz. Rasûllullah’da öyle
bir oluşum meydana getir-di, ki
(Necm Sûresi
53/11)
› ô¨a ‰ b ß
¢…a õì¢1¤Ûa l ˆ × b ß ›QQ
ma kezebel
fuadü ma rea
“O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı.”
O akşam Hz. Rasûllullah öyle şeyler gördü ki, kalbi onları
yalanla-madı.
Âyet-i
Keriyme ne kadar açık ve ne kadar güzel bir müşahâde hâlini ifade
etmekte, burada dikkat çeken bir özellikte görüşün sadece göz ile
olmayıp değişik yollarla da olabildiğidir. Gözden değil
“görme”den bahs edilmektedir.
Bu
mevzua da tekrar döneceğiz.
(Necm Sûresi
53/12)
› ô¨Š í b ß
ó¨Ü Ç ¢é ã뢉b à¢n Ï a ›QR
“efetümarunehü
alâ ma yera”
“O’nun gördükleri hakkında kendisiyle tartışacak
mısınız?
Bu
âyeti Keriyme, daha sonra Mi’rac hadisesi hakkında inkarcılara bir
cevap niteliği taşımaktadır.
Vuku’unda
şahid olmadığı bir hadiseyi, kişinin inkar etmesi
elbetteki mümkün değildir.
İki
kişi düşünelim, denize gidiyorlar, biri sadece ayaklarını
suya so-kuyor, diğeri ise, derinlere dalarak oranın güzelliklerini
görüyor, inci mercan çıkartıyor, dönüşte de anlatıyor.
Diğerinin bunları inkar edip onun ile çekişmesi herhâlde makul
bir şey olmasa gerektir.
(Necm Sûresi
53/13)
› =ô¨Š¤¢a
¦ò Û¤Œ ã ¢ê¨a ‰
¤† Ô Û ë ›QS
ve
lekad reahü nezleten uhra
“And olsun o’nu bir inişte daha görmüştü”
nerede?....
(Necm Sûresi
53/14)
› ó¨è n¤ä¢à¤Ûa
¡ñ ‰¤†¡ †¤ä¡Ç ›QT
ınde
sidretil münteha
“Sidretül-münteha’nın yanında”.
*(4)
(Necm Sûresi
53/15)
› 6ô¨ë¤b à¤Ûa ¢ò
£ä u b ç †¤ä¡Ç ›QU
ındeha
cennetül me’va
“Cennet’ül Me’va onun yanındadır”.
*(4) Sidre-ül münteha; Mahlûkat ilminin
ve amelinin kendisinde nihâyet bulup, kevn âlemini hudutlandıran bir
işaret. Yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve peygamberimiz
(a.s.) ın Mi’rac gecesi gördüğü uğradığı bir makam.
Sidre
ağacı, Arabistan kirazı denen bir
ağaç. (Yeni lûgat sayfa 631)
(Necm Sûresi
53/16)
› =ó¨'¤Ì í b ß
ñ ‰¤†¡£Ûa ó '¤Ì í ¤‡¡a ›QV
“iz
yağşessidrete ma yağşa”
“Sidreyi kaplayan kaplıyordu”
(o sidreyi nasıl gaşy etmek (kaplamak)
lâzımsa öyle gaşy edi-yordu)
Şimdi
burada biraz düşünmemiz gerekiyor.
Biraz
evvelki âyette, cebrâil’den bahsediyor, fakat sidreyi
gaşyet-mesin de Cenâb-ı Hak’tan bahsediyor.
Bu
mevzuların bir biriyle uyum sağlaması gerekmektedir. Demek ki
orada gördüğü tekrar Cebrâil (a.s.) ın varlığında,
Hakk’ın varlığından başka bir şeyin
olmadığını idrak etmesidir ve Cebrâil (a.s.) ın
varlığında o sidreyi Hakk’ın gaşyetmesi (kaplaması)
dır.
(Necm
Sûresi 53/17)
› ó¨Ì Ÿ
b ß ë ¢Š – j¤Ûa Îa ‹ b ß ›QW
ma zağal
basarü ve ma tağa
“Peygamberin gözü şaşmadı ve sınırı
aşmadı”
Yani
o gece gördüğü olağan üstü hadiseler karşısında
şaşırmadı ve bunları anlatırken belirli bir
sistem içersinde izah edip, sınırı aşmadı,
(Necm Sûresi
53/18)
› ô¨Š¤j¢Ø¤Ûa ¡é¡£2 ‰
¡pb í¨a ¤å¡ß ô¨a ‰ ¤† Ô Û ›QX
lekad
rea min ayati rabbihil kübra
“And olsun ki o Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü.”
Görüş!
Mi’rac gecesinin en mühim oluşumlarından birincisi, Cenâb-ı
Hakk’ı görüş ve müşahâde hususudur.
Bu
babda, mevzu ile ilgili tefsir ve kitaplarda değişik yönleriyle çok
geniş tafsilat vardır. Ancak izahı uzun sürer,
araştırıcılar oralara da mü-raacat edebilir.
Yukarıda
sıralanan âyetlerin beşinde görüşlerden bahsedilmektedir.
-
Acaba, bu görüşlerle ne kasdedilmektedir?...
-
O gece gerçekten Hz. Rasûlüllah Rabbini mi, yoksa âyetlerini mi
görmüştür?...
- Ve bu âyet (işaret) diye belirtilen şeyler nelerdi?...
Hz.
Rasûlüllah Mi’rac gecesi açık olarak “ben Rabbi’mi gördüm,” demiyor
ve bunu da aslında zahir olarak söylememesi gerekiyordu.
Açık
olarak eğer “ben Rabbi’mi gördüm” demiş olsaydı o zaman
ümmetleri ve bizler de “O’nun gördüğü gibi” zannederek, kendi
ha-yâlimizde şekillendirdiğimiz bir Rabb düşünerek O’nu aramaya
başla-yacaktık.
Bu da putperestlik ve hayâlperestlikten
başka bir şey olmayacaktı.
Bu
yolu kapatmak için kendisi açık olarak “Rabbi’mi gördüm”
de-memiştir.
Nitekim
“Mertebe-i İseviyet”in iyi bilinememesi neticesinde o zümre içinde
çok büyük yanlışlıklar ortaya çıkmış, Allah
(c.c.) ve İsâ (a.s.) “baba - oğul” teması içersinde
aslından tamamen uzaklaştırılıp “madde
baba-oğul” anlayışına indirilmiştir.
Hadiseyi
daha geniş mânâda incelersek âyetlerin içersindeki ifade-lerde
bildirildiği üzere, insânlığın genel seyri içersinde Hz.
Rasûlüllah’ın Rabb’ını görmemiş olması mümkün
değildir.
Ancak
bu görüş, hangi biçimde olmuştur, bunu çok iyi anlamamız
gerekmektedir.
Hz.
Rasûlüllah’ın zuhurundan gaye, Rabb’ını görüp idrak etmek ve
ehli olanlara da idrak ettirmek içindir.
İnsân
oğlunun bu dünya da ulaşabileceği en üst derece, en son menzil
Mi’ractır. O da böylece yapılmış oldu.
(Necm Sûresi
53/18)
› ô¨Š¤j¢Ø¤Ûa ¡é¡£2 ‰
¡pb í¨a ¤å¡ß ô¨a ‰ ¤† Ô Û ›QX
lekad
rea min ayati rabbihil kübra
“And olsun ki o Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü.”
Burada
büyük âyetten maksat, âyet (işaret) demek olduğuna göre,
Cenâb-ı Hakk’ın varlığını gördüğünü âyet ile
yani “işaret” ile bildirmek demektir.
Büyük âyet nedir?
Kendi
varlığının hakikatinin Hakk’ın hakikati olduğunu
o akşam en geniş mânâda anlamasıdır, ki bundan büyük âyet
yoktur.
Hz.
Rasûlüllah Rabbini daha evvelce “ef’âl” ve “esmâ” mertebeleri
itibariyle müşahâde etmişken Mi’rac gecesinden “sıfat” ve
“zât” mer-teleleri itibariyle de müşahâde ve idrak etmiştir.
İşte
bu oluşum Cebrâil (a.s.) ın (Alâk Sûresi 96/1) ¤a Фӡa
ikr’a (oku) emri ile geldiği gün başlamış ve Mi’rac
gecesinde de kemâlini bul-muştur.
Hz.
Rasûlüllah’ın Hira dağında başlayan seyr-i sülûku, Mi’rac
gece-sinde kemâlini buldu ve “İnsân-ı Kâmil” mertebesi ile
tahakkuk etti.
Ancak
bundan sonraki yaşantısında; gerek ilâhî olgunun kadr ü
kıy-metini bilmesi ve bildirmesi bakımından ve gerekse bu
oluşumu idrak etmesi için bir Kâdir gecesi düzenlendi.
İnşeallah
gelecek bölümde onu da ayrıca inceleyeceğiz. (“Mübarek Geceler”
kitab-ı orada mevcuttur.)
Yani
Mi’rac gecesi insânoğlunun ulaştığı en üst gece ve
Kâdir gecesi de bunun tasdiklenmesi, bunun kadr-ü kıymetini bilmesi
hakikatidir.
Bismillâhir rahmânir rahiym
O
gece görülen “büyük âyet” yani “âyet’el kübra” başka bir yönden incelendiğinde; evvelce bahsini ettiğimiz nefs
yıldızının sön-mesi neticesinde oluşan kemâlât ile
meseleye bakıp çözmeye çalışmak gerektiğini anlarız.
O
kadar kısa bir süre içersinde bu oluşumları yaşayabilmek
son de-rece önemli bir olaydır.
Âdem (a.s.) dan başlayan insânlığın
bütün ömrü bir birine eklen-se ve hepsi bir kişiye verilse
bile yine de oralara gidilip, geri dönülmesi imkânsızdır.
Yani
bizim Allah’a ulaşmamız mümkün olmayacağına göre, o hâlde
Allah’ın bize ulaşması gerekiyor, demektir.
Zaten
kendisi de Hz. Kûr’ân-ı Keriymin’de, “ben size şah
damarı-nızdan daha yakınım,” buyuruyor.
ve (Necm
53/8. âyette de)
›= ¨ó£Û † n Ï b ã … £á¢q ›X
sümme
dena fetedella
“Sonra Cebrâil ona yaklaştı ve sarktı.” buyuruyor.
Fakat
Hz. Rasûlüllah geri döndüğünde henüz daha yatağının bile
soğumamış olduğu belirtilmektedir.
Bu
nasıl bir seyr’dir?...
Mevzu
ile ilgili kitaplarda bu akıl dışı bir iştir, akıl
ile izah edilemez denmektedir.
Doğrudur,
Akl-ı Cüz bu işi idrak edemez. (yani yıldızla bu
işe bakı-lırsa yıldızın
ışığı bu işi aydınlatamaz. Ancak Akl-ı
Kül ile mesele izah edilebilir.
“âyet’el
kübra - Büyük âyet”,
Hz. Rasûlüllah kendisinde mev-cud olan “Hakikat-i Muhammediye”yi en
geniş şekliyle o akşam idrak etmiş olmasıdır.
Şimdi bunu şöyle düşünelim:
Bir
tohum (bir çekirdek) var; o tohumun (çekirdeğin) içinde kökler, gövde,
dallar, yapraklar, çiçekler, meyveler, nihâyet aynı çekirdek de var.
Yani
bir çekirdek ki, ağacın bütün safahatı mevcut ve ayrıca
çekir-değin kendi de mevcut....
Bu
nasıl bir hilkat şaheseridir?... iyi düşünelim!..
İşte
Hz. Rasûlüllah’ın yer yüzündeki hâli, o çekirdek gibidir.
Ayrıca her birerlerimizin de hâli budur, ancak Hz. Rasûlüllah’ın hâli
en kemâlli olandır.
Şimdi,
akl-ı selim ile şöyle bir düşünelim:
O gece içersinde çekirdek açıldı;
kök ® gövde ®
dallar ®
yapraklar ®
çiçekler ® meyveler
ve içinde tekrar çekirdekler meydana geldi.
Yani,
o çekirdek bütün safahatını çok kısa bir süre içerisinde hep
birlikte zuhura getirdi ve bunu idrak etti.
Bu
çekirdek, “Hakikat-i Muhammed-i” idi.
Zuhura gelip müşahâde eden yönü
ise, dünyadaki ismi ile “Hz. Mu-hammed” idi
ve bu bize “Sidre-i Münteha”da intiha (son) olan “sidre”
ağacı olarak bildirildi.
“Allahu âlem” (daha iyisini Allah bilir.)
Mi’rac’a
çıktığında “Sidre-i Münteha” da, sidre
ağacı için, “bu âlemlerin sınırı” deniyor.
Cenâb-ı
Allah insânların sınır olarak tek bir ağacı
kullanmadıklarını bilmiyor mu?...
İnsânlar
sınır olarak tek bir ağacı kullanmazlar. Ancak iki
ağaç olur ise, onların arası hat olarak sınır olabilir.
Burada
ağacın misâl verilmesi, “Hakikat-i Muhammed-i”nin çe-kirdek
ifadesini anlatmak içindir.
Yani
ağacın kendisi değil, ağacın çekirdek’ten itibaren
ve yine için-de çekirdeği olarak oluşumunu anlatmak içindir.
Sedir (sidir) ağacına Arabistan
kirazı derler.
Mi’racın
diğer bir yönü olan “tenzih”in izahı; Hz. Rasûlüllah’ın gök-lere
seyahat ettiği şeklindedir.
Bu
hadisenin her mertebede; o mertebenin yaşamı içersinde izahı
vardır. Mühim olanı zât mertebesi itibariyle idrak etmektir.
Mi’rac hadisesinin, “ef’âl mertebesinde”,
“esmâ mertebesinde”, “sı-fat mertebesinde” ve “zât mertebesinde” yani her
mertebede bir izahı vardır. Oradaki yaşayanlara göre
bir oluşumu vardır.
Fakat
mühim olanı kendi hakikati içerisinde zât mertebesi içindeki
yaşantısını anlamaktır.
Şeriat mertebesi, bunu sadece dinler, o
gecenin ibadetini, günün orucunu tutar.
Tarîkat mertebesi ibadet ve zikirlerini
fazlalaştırır.
Hakikat mertebesinde ise, onun
hakikatına gidiş vardır, yani baş göğe
kalkmıştır.
Mârifet mertebesinde ise, yaşantısı
vardır.
Çoğunluğun
görüşü fiziksel olarak
“Mescid-i Haram”dan ® “Mescid-i Aksa”ya gidildiği,
daha sonrasının da
mânâ âleminde (rûhen) cereyan ettiği
şeklindedir.
Özetlersek,
iki yönlü bir Mi’rac olgusu düşünebiliriz.
Birincisi zahir ehli için birinin bir
yerlere gittiği şeklindedir.
İkinicisi bâtın ehli yani ârifler
için, her hangi bir yere gidilmeyip bütün bu olgunun kendi
varlığı içersinde oluşumu hadisesidir.
Ancak
irfan ehli bu oluşumların iki yönünü de kabul
etmektedir.
Hem gidilen bir
mahal vardır ve hem de oluşan bir hâl
vardır.
Gonca hâlinde bir gül
düşünelim;
Mi’rac; bu goncanın çok kısa bir süre
içersinde açılıp koku vermesi gibidir.
Bu oluşum iç bünyenin genişlemesi’dir ve ehli bilir.
Gül âlemlere benzetilirse; açılım daha
iyi idrak edilir.
Bir
hadis-i Küdsîde,
“ben yerlere göklere sığmam mü’min kulumun kalbine
sığa-rım,” ifadesi, bu babta çok
manidar izah taşımaktadır.
Ana
hatlarıyla bu mevzua baktıktan sonra, tekrar incelemeye çalı-şalım.
İnsânlığın
ezeli arzusu olan Cenâb-ı Hakk-ı yer yüzünde iken gör-mek mümkün
müdür?.... Yoksa değil midir?
Bunu
daha iyi anlayabilmek için biraz geriye dönüp,
› 7ó¨ã¤… a ¤ë a
¡å¤î, ¤ì Ó lb Ó æb Ø Ï ›Y
fekane
kâ’be kavseyni ev edna
“0nunla arasındaki mesafe iki yay kadar yahut daha az kaldı” bölümüne tekrar kısaca bakalım.
Mi’rac
hadisesinin başından sonuna kadar Cebrâil (a.s.) Hz.
Rasûl-lullah’ın yanında yer almaktadır.
Cibril, insânda saf aklın (ilmin) timsalidir.
Genelde ise, “akl-ı küll”ün timsali ve yoğunlaşmış
ifadesidir.
“İslâm, İmân, İhsan İkan”,
kitabımıza konu ettiğimiz Cibril hadisi-nin
“İhsan” bahsinde; dünyada iken Hakk-ı görmenin
kapısı aralan-maktadır. Tafsilat isteyenler orayada
bakabilirler.
Cebrâil
(a.s.) beyazlar giyinmiş, siyah sakallı insân sûretinde Hz.
Rasûlüllah’a gelip,
“Ya resulullah İslâm nedir; İmân nedir; İhsan nedir;
Kıyamet ne zaman kopacaktır,”
diye sorduğunda;
Hz.
Rasûlüllah’ın İhsan kelimesine verdiği cevabı
manidardır, şöyle ki;
“Her ne kadar (şimdilik) ibadet ediyor, namaz kılıyorken sen
Allah’ı görmüyorsan da onun seni gördüğünü bilmendir,” buyuru-yor.
Demek
ki ihsan’ın, yedirme, içirme, fakiri doyurma değil, görüş,
rû’yet olduğunu ifade ve ikaz ediyor.
“Her ne kadar” ifadesinde “şimdilik”
kaydı vardır, bu yolda israr, sebat ve sabırla
devam edilirse mutlaka/kesin rû’yet edilecek demek-tir.
Burada
görmenin kapısı açılmış oluyor.
İhsan
zahir mânâda insânları faydalandırmak ama bâtınî
anlamda Allahı müşahâde etmektir yani zâtî ihsandır.
Allahın
zâtını ihsan etmesidir, ihsan...
Hz.
Rasûlüllah kendi cephesinden Hz. Cebrâil’i iki (2) defa gerçek
hüviyeti ile gördüğünü bizlere ulaşan haberlerden bilmekteyiz.
Bu
tarz görüntü hiç bir insân ve peygamberlere nasib olmamıştır.
Birinci aslî görüntü, “hira”
dağında ilk âyet geldiğinde,
ikinci aslî görüntü ise,
“sidre-i munteha”da Mi’rac gecesi
vuku bulmuştur.
Daha
evvelce de kısaca bahsettiğimiz ilgili âyetlerde Cebrâil (a.s.)
ın şahsında ilâhi hakikatlerin zuhuru yani Cenâb-ı
Hakk’ın zâtî zu-huru idi.
Bu oluşum Hak cephesinden
bakılınca böyle idi.
Fakat
Hz. Rasûllüllah’ın cephesinde ise, “Hakikat-i Muhammed-i” nin
kemâli ortaya çıkmış idi, aynı zamanda...
İşle
bu da “Kaab-ı Kavseyn”dir.
Hz.
Rasûlüllah o mertebeye, peygamber olarak kendine has
varlı-ğı ile ulaştı, orada en geniş
şekliyle kendindeki “Hakikat-i Muham-med-i” tarafını
idrak etti.
Bir
taraftan kendindeki “Hakikat-i Muhammed-i”,
diğer
taraftan Cebrâil (a.s.) ın varlığında “Hakikat-i
İlâhiyye”,
işte orada bir kavsin bir tarafı, diğeri öbür
tarafı oldu.
Ve “kaab” tutan da Ahadiyet mertebesi oldu.
Mertebe-i Ahadiyet,
Ulûhiyet ve Abdiyet mertebelerini elinde
tutmaktadır.
“ev edna” hatta daha da yakın olduğu
belirtiliyor,
ama “birleşti” denmiyor.
Eğer
“birleşti” derse iki mertebenin de özellikleri
birleşmiş olur ve o mertebelerin hakikatleri kayb
olmuş olur.
Çünkü
“Hakikat-i Muhammed-i” mertebesi ayrı bir mertebe,
“Hakikat-î İlâhiye” (Ulûhiyet) ayrı
bir mertebenin ifadesidir.
Bunların
meydana getiricisi de “Ahadiyyet” mertebesidir.
Orası
da kabza “kaab” bütün bunları tutan mertebedir.
İşte
o akşam Hz. Rasûlüllahın akl-ı şerifleri abd
(kulluk) mertebesi-nin en üst derecesi olan “Hakikat-i Muhammed-i
akl’ına” ulaştı.
İlk
ve son defa bütün insânlarda mevcud, fakat çok düşük kapasite ile
çalışan beyin tam kapasitesi ile çalıştı.
Bütün
insânlara bu imkân verilmesi hem haksızlık olmaması hem de Hz.
Rasûlüllah’ın hâlinin akıl edilebilinmesi içindir.
Yoksa
insânlar kendilerini bu hadisenin dışında görmüş
olurlardı.
O
gecenin hatırına bizlere de son derece geniş kapasiteli
beyinler verildi.
Bizler
de ne kadar çok beyin kapasitesini genişletirsek, “Hakikat-i
İlâhiyeyi” o derece genişlik ve kemâlât içersinde idrak
eder ve yaşarız.
Aksi
hâlde nefs, tabiat ve duyguların mahkumu olan akl-ı
cüz’imiz ile bu ilâhi yaşam ve oluşumları idrak etmemiz
ebediyen mümkün olma-yacaktır.
Tarîkat mertebesi itibari ile;
“ne var âlemde o var Âdemde,” ki söze bakarak “kaab-ı
kav-seyn”i kendimizde arayalım.
İnsânın
aynası olan yüzü ve orada bulunan alnında iki
kaşı vardır.
İşte
bunlar, “kavseyn”dir
iki kaşın arası ise “kaab”tır
ve
orada bulunan iki ayrı göz; ayrı ayrı gördükleri hâlde,
tek gö-rüşe sahiptirler.
Rabıtanın sırrı
buradadır. Kendimizi tanımamız yolunda katedece-ğimiz küçük
mesafeler bizlere çok şeyler kazandıracaktır.
Yani
çalışmalarımızı dışarısını
tanımak yönünde değil de kendimizi tanımak yönünde yaparsak o
bize daha çok şey kazandıracaktır.
Mi’racta
ilk defa tahakkuk eden “Rû’yetullah-ı” daha başka yön-leriyle
de ele almaya çalışalım.
Hz.
Rasûlüllah’tan gaye “rû’yetullah”tır. Allah’ı
dışarda da müşa-hâde edebilmedir.
Allah’ın
bâtın yani a’mâ’dan zuhura çıkması, kendini
göstermesi içindi.
O
hâlde kendini göstermesi ağız, kulak, burun değildi; göz,
görün-me idi. O zaman gören, görünen, görmeyi mümkün kılan araç,
vesile gerekiyordu.
Hedef
bu olduğuna göre hâlâ Hz. Rasûlüllah’ın Mi’rac gecesi
rabbını görmesi konusunda neden ihtilâfa düşülüyor?...
Ehl-i
hâl bir ârif zât’a sormuşlar; “Allah’ı görmek mümkün mü?...
O
da “görmemek mümkün mü?...” demiştir.
“İmanın başhca şartı: her nerede olursan ol
Cenâb-ı Hakk’ın seninle olduğunu bilmendir.”
Kişi
bu hakikati bilse de bilmese de, bu hakikat mutlak böyledir.
Rû’yetin
başlangıç yaşantılarında son derece önemi olan
hakikat-i biraz gayret sarfederek anlamağa çalışmamız
bizlere çok şeyler kazan-dıracaktır.
(Hadid Sûresi
57/4 Âyette)
¤á¢n¤ä¢× b ß å¤í a ¤á¢Ø È ß
ì¢ç ë
“ve
hüve me’aküm eynema küntüm”
“O sizinle beraberdi siz nerede idiniz”?
hitabına bu beraberliği bilenlerin vereceği “yarabbi seninle
beraberdik,” cevabı ne mutlu bir son olacaktır.
O
gün sorulacak sorulardan bir tanesi budur.
Onunla
olduğunu bilen, “onu gördüm,” der.
Gözünün
olduğunu bildiği hâlde bilmez ise, “görmedim, var mı ki?..”
der.
“Tefekkür gibi ibadet yoktur” *(5)
Bu
Hadis-i şerifin özünü çok iyi anlamamız gerekmekledir.
Ne
yazık ki fiilî ibadetleri, ibadetin son menzili zannedip,
sadece şekilleri ile iktifa etmeye çalışıyoruz,
tefekkürün bizleri nerelere yüksel-teceği bu Hadis-i Şerif ile çok
güzel ifade edilmekledir.
Hz.
Mevlâna da Mesnevi-i Şerifin 1. inci cildinde
“Ârif bir kişi ile bir saat sohbet, yüz senelik nafile ibadetten
hayırlıdır” buyurdular.
Sakın
ha: ibadeti küçük görüyoruz zannetmeyin, anlatmak islediğimiz,
uyuşuk, gaflet içinde, muhabbetsiz, yapılan ibadeti, gerçek,
canlı muhabbetli ve idrakli yapmaya yöneltmeğe yardımcı
olmağa çalışmaktır.
“Allah nezdinde en mutlunuz onlardır ki sabah ve akşam Allah
cemâlini görürler, bu öyle bir zevktir ki bütün bedenî zevklere nisbeti
bahr-ı muhitin (büyük dış deniz) bir damlaya nispeti gibidir.” (Hadis i Şerif 54) *(6)
Müthiş
bir ifade, yorumunu siz yapın.
“Rabbınızı gördüğünüz zaman onu ay’ı
gördüğünüz gibi (aşi-kar tecelli
ettiğini) görürsünüz.” (Hadis-i şerif 55) *(6)
“Günahkar olduğun hâlde Allah’ın cemâl tecellisini göre-mezsin” (Hadis-i şerif 56) *(6)
Günah
yükün üstünde olduğu müddetçe Cenâb-ı Hakk’ı müşahâde etmen
mümkün değildir. Allah (c.c.) cümlemizi kurtarsın. Amin.
(Başta belirtilen yıldızın sönmesidir.)
“Rabbimi en güzel sûrette gördüm” (Hadis-i
şerif) *(7)
“Bir nûr gördüm” (Hadis-i Şerif)
*(5) “Hadisi şerifler mevzulara göre” (Hadis-i şerif 15) (Hadis-i şerif 712)
*(6) “Hadis-i Şerifler mevzularına
göre” (Hadis-i Şerif 54-55-56)
*(7) İslâm tarihi Şehbenderzade
Filibeli Ahmet Hilmi S-145
İmam-ı
Ali’nin
“lâ
a’büdü rabben lem erahu”
yani
“görmediğim Rabbe ibadet etmem,” sözü, irfan ve
müşa-hâde ehlinin gerçek hâlini çok veciz bir şekilde ifade
etmektedir.
Ehlullah rû’yeti beş şekilde
ifade etmişler *(8)
1.
“ma reeytü şeyen illâ rû’yetullahu ba’dehu!”
- “Akabinde Allah-ı görmediğim hiç bir şey
yok”
2.
“ma reeytü şe’yen illâ rû’yetullahi fiyhi!”
- “Bir şey görmem ki onda Allahı görmüş
olmayayım”
3.
“ma reeytü şe’yen illâ kablehu”
- “Her şeyden evvel onu görürüm”
4.
“illâ Allah”
- “Ancak Allah”
5.
“lâ yerallahu illâ Allah”
-
“Allah-ı ancak Allah görür,” ifadesiyle târif etmişlerdir.
Yani
beşerin Allah’ı görmesi mümkün değildir. “Çık aradan
kalsın yaradan,” dedikleridir.
Bu
târiflerin daha ilerileri de vardır, yeri olmadığından bu
kadarla iktifa ediyoruz.
Hz.
Rasûllüllah “Mescid-i Aksa”ya gelince orada bütün peygam-berlerin
rûhlarına iki rek’at namaz
kıldırdığını bildirmişlerdir. *(9)
Bu
oluşum, kendisinde bütün peygamberlerin makamının mevcud
olduğu ve kendi mertebesinin de onların üstünde olduğunu
göstermek-tedir, ayrıca onun ümmetinin de, diğer ümmetlerden üstün
olduğu an-laşılmaktadır.
Mi’rac
gecesi iki kase geldi;
birinde süt,
birinde şarap vardı.
Cebrâil
(a.s.) “hangisini dilersen iç!” dedi.
“Ben sütü içtim”
Cebrâil
(a.s.) “Hak Teâlâ Hazretleri ümmetine İslâmlığı hediye
etti,” dedi. *(10)
*(8) Muhyiddin-i Arabi “Lübbül Lüb”
Osmanlıcadan çeviri Necdet Ardıç. Shf 63
*(9) Peygamberler tarihi (Altı Parmak)
(S-552)
*(10) Peygamberler tarihi (S-552)
Aynı
gece “Sidret’ül Münteha”ya vardığım zaman bana üç
şey verildi:
- Biri beş vakit namaz, *(11)
- ikincisi Bakara sûresinin sonu ve
-
üçüncü olarak da ümmetimin büyük günahları affedildi.
Daha
evvelki sayfalarda “Sidre’tül Münteha”dan bahsedilmiş, ora-dan “kuluna
nasıl vâhyedilmesi lâzımsa öyle vâhyettiği,”
bildiril-mişti, o şeylerden bir kısmı bunlardır.
Peygamberimiz
(s.a.v.) Hazretleri göklere ve “Sidret’ül Münteha” ya ve cennete
geçtiği zaman Cebrâil (a.s.) dedi ki!
“Ya Rasûllüllah : Ben bu mevkiden yukarı çıkamam. Eğer
yu-karı çıkarsam ARŞ’ın nûrundan yanarım. Çünkü bundan
ileri geç-meğe senden gayrisine yol yoktur.” *(12)
Çünkü
varoluş mertebesi orası olduğundan daha yukarı çıkmaya
yolu yoktu. Eğer çıkmış olsaydı kendi ifadesiyle “yanarım”
diyordu, ya-nacaktı, yok olacaktı, kimliği kaybolacaktı.
“Yanarım” demesi, kendisinden birşey kalmamasıydı,
ama Hz. Ra-sûlüllah “yanarsam ben yanarım,” dedi.
Neden
geçebildi oraya?...
Çünkü
o zât kaynaklı olduğundan onun mertebesi çok daha
yukarı-lara, “zât”a kadar dayanıyordu.
İşte
aşağıdaki nefs yıldızlığından, (beşeriyetinden)
geçti ama ha-kikatine ulaşmış oldu.
Dolayısıyle
Cebrâil (a.s.) yukarıya çıkmış olsaydı kimliğini
kaybede-cekti, tabii ki bir varlık için kimlik kaybı zor
bir şeydir.
Ama
insân Hakk yolunda bu beşeri kimliği atıyor,
kaybediyor, fakat bu sefer hakiki kimliği kendisinde
olduğundan o kaybettiğini çok daha fazlasıyla zuhura
çıkarmış oluyor.
Hz.
Rasûlüllah’ın kaynağı “Ahadiyyet - Zât” mertebesinden
oldu-ğundan Cebrâil (a.s.) kaynağı ise, “Vâhidiyet –
Sıfat” mertebesinden olduğundan; Hz. Rasûlüllah o sıfat
mertebesine geldiğinde, kendi mer-tebesi itibariyle daha yukarı
çıkması icabediyordu.
*(11) “Salat, Namaz” isimli
kitabımızın ilgili bölümünde izah vardır
*(12) Peygamberler tarihi (Altı Parmak)
(S-554)
Cebrâil
(a.s.) o mertebede, “ben buradan daha yukarı çıka-mam,”
dedi.
Çünkü
onun daha yukarıda yeri, halkediliş kaynağı yoktu.
Orada kaynak hâli olmadığı için, onun “yanarım,”
demesinin anlamı, kimliği-nin kaybolmasına işarettir.
Böylece Cebrâillik ortadan kalkmış olurdu.
Hz.
Rasûlüllah, “yanarsam ben yanayım,” demekle,
yıldızı, (be-şeriyeti) sönse de, yukarıda da
hakikati ve kaynağı olduğundan o hâ-liyle
yaşantısına devam ediyor.
Yani
Ahadiyet mertebesinde Nûr-i İlâhi ile hayatiyeti devam
edi-yor.
Sidre-i
Müntehaya gelindiği zaman Cebrâil (a.s.).
“Rabbine selâm ver,” diye işarette bulundu.
İşte
burada Peygamber (s.a.v)
“ettehiyyatü lillâhi vessalavatü vettayyibat”
yani
“oturuşum, salavatlarım, yaptığım iyi
işlerim Allah için-dir,” diye söyledi.
Bunun
üzerine Cenâb-ı Hakk!
“esselâmu
aleyke ya eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakatühu” buyurdu.
Yani
“Rahmet ve bereketim senin üzerine olsun ey peygam-berim,” dedi.
Bunun
üzerine Hz. Peygamber,
“esselâmu
aleynâ ve alâ ibadillâhissalihin”
yani “selâmet bizim ve salih kullarının üzerine olsun,”
dedi.
Ve
bu hadiseye şahid olan melekler de,
“eşhedü
en lâ ilâhe illâllah
ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve rasûlühu”
diyerek, “kelime-i
şehâdet”i getirdiler.
Böylece
Hz. Rasûllüllah’ın risâleti Melekût âleminde de tasdik edilmiş oldu.
Biz şehâdeti getirmekle Hz. Peygamberin,
peygamberliğini Ef’âl âle-minde, yani “âlem-i şehâdet”te
tasdik ediyoruz.
O gece ise, bu şehâdet ile “âlem-i melekût”ta
(melekler âleminde başka ifade ile rûhlar âleminde) peygamberin, peygamberliğinin
tasdik edilişidir.
Mi’rac hadisesine kadar kelime-i tevhid
“lâ
ilâhe illâllah muhammedün rasûlüllah ”
şeklinde iken,
meleklerin şehâdetiyle
“eşhedü
en lâ ilâhe illâllah
ve
eşhedü enne muhammeden abdühu ve rasulühu”
şekline
dönüşmüştür.
Çünkü
gerçek tamamen ortaya çıkmış ve müşahâdeli yaşam
baş-lamıştır. İslâmın gayesi de budur: hayâl
ile değil müşahâde ile yaşa-maktır.
Çok
az bir kısmını nakil etmeye
çalıştığımız Hz. Rasûllüllah’ın Mi’rac
hadisesini daha iyi anlayabilmemiz için,
1 - İdris (a.s.) Mi’racını
“yükseltilişini”
2 - Mûsâ (a.s.)
Mi’racını “mülâkatını”
ve
3 - İsâ (a.s.)
Mi’racını
“göğe alınışı”nı
da
kısaca
anlamaya çalışmamız yerinde olacaktır.
1 - İdris (a.s.)
Kûr’ân’ı
Keriymin bildirdiği şekliyle Mi’racı, “yükseltilişi”
şöyledir.
(Meryem
19/56-57)
9 í©‰¤…¡a ¡lb n¡Ø¤Ûa ó¡Ï
¤Š¢×¤‡a ë ›UV
> ¦b£î¡j ã b¦Ôí©£†¡• æb × ¢é £ã¡a
› ¦b£î¡Ü Ç b¦ãb Ø ß ¢êb ä¤È Ï ‰ ë ›UW
“vezkur
fiyl kitabi idriyse
innehü kane sıddıykan nebiyyen” (56)
“ve
refa’nahü mekanen âliyyen” (57)
“Ey Muhammed! kitap’da idris’e dair söylediklerimizi de an; çünkü o
dosdoğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselt-tik.”
İnsânlığın
ilk Mi’racı (göğe yükselişi) İdris
(a.s.) ile başlıyor.
Hz.
Muhyiddin-i Arabi “mekanen âliyyen”in (yüce mekanın)
gü-neş olduğunu belirtiyor.
Yani
Güneş sistemi içinde en âli mekan o olduğu için,
anlaşılsın diye öyle ifade ediliyor.
2 - Mûsâ (a.s.) ın Mi’racı “Mülâkatı”
Kûran-ı
Keriym’in bildirdiği şekliyle şöyle olmuştur:
(A’raf
Sûresi 7/143 âyetinde)
b ä¡mb Ôî©à¡Û ó¨ì¢ß
õ¬b u b £à Û ë ›QTS
= ¢é¢ £2 ‰ ¢é à £Ü × ë
ó©äí¨Š m ¤å Û 4b Ó 6 Ù¤î Û¡a ¤Š¢Ä¤ã a
ó¬©ã¡‰ a ¡£l ‰ 4b Ó
¡3 j v¤Ûa ó Û¡a ¤Š¢Ä¤ãa ¡å¡Ø¨Û ë
7ó©äí¨Š m Ò¤ì Ï ¢é ãb Ø ß
£Š Ô n¤a ¡æ¡b Ï
¦b£× … ¢é Ü È u ¡3 j v¤Ü¡Û ¢é¢ £2 ‰ ó¨
£Ü v m b £à Ü Ï
7b¦Ô¡È • ó¨ì¢ß
£Š ë
Ù¤î Û¡a ¢o¤j¢m Ù ãb z¤j¢
4b Ó Öb Ï a ¬b £à Ü Ï
› åî©ä¡ß¤ õì¢à¤Ûa
¢4 £ë a b¯ ã a ë
“ve
lemma cae Mûsâ limiykatina
ve kellemehü rabbühü
kale rabbi eriniy enzur ileyke kale len terâniy
ve lakininzur ilel cebeli
feinistekarre mekanehü fesevfe teraniy
felemma tecella rabbühü lil cebeli ce’alehü dekken
ve harre Mûsâ sa’ıkan
felemma efaka kale sübhaneke tübtü ileyke
ve ene evvelül mu’mıniyne”
“Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca
Mûsâ: Rabbim! Bana Kendini göster. Sana bakayım” dedi.
Allah: “Sen Beni göremezsin ama dağa bak, eğer o yerinde
kalırsa, Sen de Beni göreceksin” buyurdu.
Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Mûsâ da
bay-gın düşdü; ayılınca
“Ya Rabbi, münezzehsin, sana tevbe ettim, ben inananların ilkiyim,”
dedi.
Mûsâ (a.s.) buradaki “ben inananların ilkiyim,”
ifadesine dikkat edelim. O güne kadar inananlar yok muydu ki Mûsâ
(a.s.) böyle bir ifa-de kullandı?... Tabii ki vardı, ancak o’nun
ilkliği Mûseviyet makamının ilki olmasının
ifadesiydi.
İbrahim (a.s.) de, “beni mü’minlerin
ilki olarak yaz demişti.” Peki O güne kadar mü’minler yok
muydu?... Tabii ki vardı, ancak o’nun da ilkliği İbrahimiyet
makamının ilki olmasının ifadesiydi.
3 - İsâ (a.s.) in Kûr’ân-ı Keriym’in
bildirdiği şekliyle Mi’racı “göğe
alınışı” şöyle olmuştur:
(Ali
İmran Sûresinde 3/55)
Ùî£©Ï ì n¢ß ó©£ã¡a ó¬¨î©Ç b í ¢¢é¨Ü£Ûa
4b Ó ¤‡¡a ›UU
a뢊 1 × åí©ˆ £Ûa å¡ß
Ú¢Š£¡è À¢ß ë £ó Û¡a
٢ȡÏa ‰ ë
“iz kalallahü ya ıysa inniy müteveffiyke
ve rafi’uke ileyye
ve mutahhirüke minelleziyne keferu”
“Allah demişti ki; “Ey İsâ! Ben seni eceline yetireceğim (dün-yada yaşam süreni tamamlayacağım), seni kendime
yükselteceğim, inkar edenlerden seni tertemiz ayıracağım.”
(Nisa Sûresi
4/157-158)
¤á¡è¡Û¤ì Ó ë ›QUW
7 ¡é¨Ü£Ûa 4ì¢ ‰ á í¤Š ß å¤2aó î©Ç |î,© à¤Ûa b ä¤Ü n Ó b
£ã¡a
¢êì¢j Ü • b ß ë ¢êì¢Ü n Ó b ß ë
¡éî©Ï aì¢1 Ü n¤a
åí©ˆ £Ûa £æ¡a ë 6 ¤á¢è Û
é¡£j¢( ¤å¡Ø¨Û ë
6 ¢é¤ä¡ß §£Ù ( ó©1 Û
7 ¡£å £ÄÛa Êb j¡£ma £ü¡a
§á¤Ü¡Ç ¤å¡ß ©é¡2 ¤á¢è Ûb ß
› =b¦äî©Ô í ¢êì¢Ü n Ó b ß ë
6¡é¤î Û¡a ¢é¨Ü£Ûa ¢é È Ï ‰ ¤3 2 ›QUX
b¦àî©Ø y a¦Œí©Œ Ç ¢é¨Ü£Ûa æb × ë
“ve kavlihim
inna katelnel mesiyha ıysebne meryeme
resulallahi
ve ma kateluhü ve ma salebühü
ve lakin şübbihe lehüm ve innelleziynahtelefü
fiyhi
lefiy şekkin minhü
ma lehüm bihî min ılmin illâ ittiba ‘azzanni
ve ma kateluhü yakıynen” (157)
“bel refe’ahullahü ileyhi
ve kanallahü aziyzen hakiymen” (158)
“Allah’ın peygamberi “Meryem oğlu İsâ Mesih’i öldürdük”
de-melerinden ötürüdür. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar fakat onlara
öyle göründü. Ayrılığa düşdükleri şeyde doğrusu
şüphe-dedirler, bu husustaki bilgileri ancak sanıya uymaktan
ibarettir kesin olarak onu öldürmediler, bilakis Allah onu kendi katına
yükseltti. Allah güçlüdür, Hakim’dir.”
Görüldüğü gibi İdris (a.s.) in sadece göğe
alındığı bildirilmektedir.
Mûsâ (a.s.) ın Tur dağında,
yani dünya üzerinde olan bir mülâ-katı vardır.
Rû’yet
“görüş” dileğinde bulunduğunda;
“len
terâni”
“asla beni sen göremezsin” hitabına maruz
kalmıştır.
Mûsânın içinde bulunduğu “Mûseviyet”
mertebesindeki bu ricâsın-da Allah’ın cevabı böyle
olmuştur.
Dağa
edilen tecelli neticesinde düşüp bayılmıştır.
Hz. Rasûllullah’ın ise, o gece
(Necm Sûresi
53/11)
› ô¨a ‰ b ß ¢…a õì¢1¤Ûa l ˆ × b ß ›QQ
“ma kezebel fuadü ma rea”
“fuad rû’yet
ettiğini (gördüğünü)
tekzib etmedi (yalanlamadı),”
(Necm Sûresi
53/17)
› ó¨Ì Ÿ b ß ë ¢Š – j¤Ûa Îa ‹ b ß ›QW
“ma zağal basarü ve ma tağa”
“gördüğünü kalbi yalanlamadı”. “gözü ne şaştı ne
de aştı”.
O
kadar harikalar içinde. Kendisinde hiç bir değişiklik
olmadı, ve aynı gece bütün âlemleri seyrederek geri
döndü.
Ne
büyük oluşumdur!..
İsâ (a.s.) göğe alındı,
orada ikinci semâda kaldı.
Mertebesi “fena fillâh” “Hak’ta fani olmak”
olduğundan Allah’ın ilminde belirlenen süre dolduktan sonra
Mi’rac’tan (ikinci semâ’dan) geri dönüp “baka billâh” hâline “Hakta
baki olmak” ulaşacaktır ve Şe-riat-ı Muhammed-i
üzere hüküm edecektir.
Mehdi (a.s.) ile birlikte dünyaya belirli bir süre
düzen verdikten sonra gerçek eceliyle ölüp Hz. Peygamberin yanına
defnedilecektir.
O
da böylece gerçek seyr-i sulükunu tamamlamış olacaktır ve bir
müddet sonra kıyamet kopacaktır.
Belirli
bir süre sonra insânlığın kıyamet sonrası
programı uygulama-ya konacaktır.
Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahâdesi mümkün müdür?
(En’am 6/31)
6¡é¨Ü£Ûa ¡õ¬b Ô¡Ü¡2 aì¢2 £ˆ × åí©ˆ
£Ûa Š¡ ¤† Ó ›SQ
kad
hasirelleziyne kezzebu bilikaillâhi
“Allah’a mülaki olmayı yalanlayanlar mutlak hüsrandadır.”
(En’am 6/52)
¤á¢è
£2 ‰ æì¢Ç¤† í åí©ˆ £Ûa
¡…¢Š¤À m ü ë ›UR
6 ¢é è¤u ë æë¢†í©Š¢í ¡£ó¡' ȤÛa ë
¡ñ먆 ̤Ûb¡2
ve lâ
tatrüdilleziyne yed’une rabbehüm
bil ğadati
vel aşiyyi yüriydune vechehü
“Sabah ve akşam Rablarının vechini (yüzünü) görmek için dua edenleri huzurundan kovma”
(Bakara
2/115)
¢l¡Š¤Ì à¤Ûa ë ¢Ö¡Š¤' à¤Ûa ¡é¨Ü¡£Û ë ›QQU
6¡é¨Ü£Ûa ¢é¤u ë £á r Ï aì¢ £Û ì¢m
b à ä¤í b Ï
“ve
lillâhil meşriku vel mağribü
feeynema
tüvellu fesemme vechullahi”
“Doğu ve batı Allah’ındır, nereye dönerseniz
Allah’ın vechi (yüzü) oradadır.”
Mûsâ (a.s.) a Mûseviyet Mertebesinde,
“len terâni”
“asla göremezsin” derken
Muhammed (a.s.) a Muhammediyet Mertebesinde,
“feeynema
tüvellu fesemme vechullah”
“nereye dönerseniz Allah’ın vechi (yüzü)
oradadır,”
buyuruluyor.
(Rad 13/2)
æì¢ä¡Óì¢m ¤á¢Ø¡£2 ‰ ¡õ¬b Ô¡Ü¡2 ¤á¢Ø £Ü È Û
¡pb í¨ü¤a ¢3£¡– 1¢í
“yüfassılül
ayati le’alleküm bilikai rabbiküm tükınune”
“Allah âyetlerini açıklar, umulur ki, siz Rabbinize yakıyn olarak
mülaki olacağınızı bilesiniz.”
(Hadid 57/3)
7 ¢å¡Ÿb j¤Ûa ë ¢Š¡çb £ÄÛa ë ¢Š¡¨ü¤a ë ¢4 £ë ü¤a ì¢ç ›S
› ¥áî©Ü Ç §õ¤ó ( ¡£3¢Ø¡2 ì¢ç ë
“hüvel
evvelü vel ahırü vez zahirü vel bâtınü
ve
hüve bikülli şey’in aliymün”
“Evvel, ahır, zahir, bâtın odur; o her şeyi hakkıyla
bilendir.”
Zikr
“lâ
mevcude illâ Allah”
“Mevcud yoktur ancak Allah vardır.”
(Enfal 8/17)
7ó¨ß ‰ é¨Ü£Ûa £å¡Ø¨Û ë
o¤î ß ‰ ¤‡¡a o¤î ß ‰ b ß ë
“ve ma remeyte iz remeyte ve lakinnallahe
rema”
“Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı”
(Kaf 50/16)
¡†í©‰ ì¤Ûa ¡3¤j y ¤å¡ß ¡é¤î Û¡a ¢l Š¤Ó a
¢å¤z ã ë
“ve
nahnü akrebü ileyhi min hablil veriydi”
“Biz ona şah damarından daha yakınız”.
(Ahzab33/56)
¡£ó¡j £äÛa ó Ü Ç æì¢ £Ü –¢í
¢é n Ø¡÷¬¨Ü ß ë é¨Ü£Ûa £æ¡a ›UV
aì¢ä ߨa åí©ˆ £Ûa b è¢ £í a
¬b í
› b¦àî©Ü¤ m aì¢à¡£Ü ë ¡é¤î Ü Ç aì¢ £Ü •
“innallahe
ve melâiketehü yusallune alennebiyyi
ya eyyühelleziyne amenu
sallu aleyhi ve sellimu tesliymen”
‘‘Gerçekten Allah ve melekleri Peygamber üzerine salât eder-ler, Ey imân
edenler! Siz de ona salât edin ve gönülden teslim olun”
(Enbiya
21/107)
› åî©à Ûb ȤܡÛ
¦ò à¤y ‰ £ü¡a Úb ä¤Ü ¤‰ a ¬b ß ë ›QPW
“ve
ma erselnake illâ rahmeten lil âlemiyne”
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”
(Hadis-i
Küdsi)
“levlâke
levlâk lema halaktul eflâk”
“Eğer sen olmasaydın, olmasaydın bu âlemleri halk etmez-dim.
(Hadis-i
Şerif)
“men
arefe nefsehu fekad arafe Rabbehu”
“kendi nefsini ârif olan/bilen, kendisinin Rabbını ârif olur (bilir)”
(Hadis-i
Şerif)
“muti
kable en temutu”
“mevt olmadan (ölmeden) evvel mevt (ölü)
olunuz”
(Zümer 39/9)
æì¢à Ü¤È í åí©ˆ £Ûa
ô¡ì n¤ í ¤3 ç ¤3¢Ó
6 æì¢à Ü¤È í ü åí©ˆ £Ûa ë
› ;¡lb j¤Û ü¤aaì¢Û¯ë¢a ¢Š £× ˆ n í b à £ã¡a
“kul
hel yesteviylleziyne ya’lemune
velleziyne lâ ya’lemune
innema yetezekkerü ulul elbabi
“De
ki; Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak Kâmil akıl sahipleri
anlar”
(En’am 6/50)
6 ¢Šî©– j¤Ûa ë ó¨à¤Ç ü¤ a ô¡ì n¤ í ¤3 ç ¤3¢Ó
kul
hel yestevil a’mâ vel bæsıyrü
“De ki: görenle görmeyen bir olur mu”
(İsra
17/72)
ó¨à¤Ç a ¬©ê¡ˆ¨ç ó©Ï æb × ¤å ß ë ›WR
ó¨à¤Ç a ¡ñ Š¡¨ü¤a ó¡Ï
ì¢è Ï
“ve
men kane fiy hazihî a’mâ fehüve fiy’l ahıreti a’mâ
“Kim burada a’mâ olup Rabbini göremezse ahirette de a’mâ-dır!”
Ümmet- i Muhammed’in Allah’ı müşahâdesi mümkündür.
Yukarıda
belirtilen ve benzeri bir çok âyet ve hadis bize bunun mümkün olduğunu
göstermektedir, zaten gaye de budur.
Âdem ile başlayan Allah’ı bilme
seyri
- yavaş yavaş yükselerek Mûsâ
(a.s.) ® “Tenzih”
mertebesinde,
görülmek
istendi ise de,
“len
terâni” “sen beni bu mertebede asla göremezsin,”
hita-bı geldi.
- İsâ (a.s.) ® “Teşbih” mertebesinde,
“rafe
allahu ileyhi” “Allah onu kendi katına
yükseltti,”
buyurdu.
O’da
orada kaldı geri dönemedi, daha sonra indirileceği, evvelce
bahsedildi.
- Ve işte iki cihan serveri Allah’ın
habibi son Peygamberi bir gece “sübhanellezi
esra” ile başlayan muhteşem olguyu
habibine hediye etti.
Allah’ın
ezeldeki gayesi kendisinin bilinmesi idi, o gece bu bilinç Ab-diyyet mertebesinden
kemâlini buldu. Bütün mertebeleri kendinde topladığından
“Tevhid vahdet” meydana geldi ve bütün bu oluşumları ümmetine
hediye etti.
Ve
ümmetinin belirli gayretleri sonunuda Allah’ı müşahâde
edebile-ceklerini ifade etti.
İslâm,
® “insânlığın” kemâli.
Mi’rac da
® “İnsân”ın kemâlidir.
Bunun da kemâli ® “kadr” kadrini kıymetini bilmektir.
GÖRÜŞ VE MÜŞAHÂDE;
Görüş; Çok yönlü ve idraklere göre değişen
bir olaydır.
Allah-ı,
Zât-ı Mutlak itibariyle görmek, “muhaldir”
imkânsızdır.
Zât-ı Mukayyed olarak ve Rububiyet mertebesi
itibariyle görmek, mümkündür.
Ve
bunun her mertebede ayrı bir oluşumu vardır.
“ef’âl”, “esmâ”, “sıfat” ve “zât”
mertebeleri itibariyle
bilinç ve değer yargıları değişiklik arz etmektedir.
Gerçek
İslâm’ın oldukça zor anlaşılan yönleridir.
Geniş
İslâm kültürü, sadece sathi genişleme ile değil, onunla
bir-likte şakulî yükselişle anlaşılabilir.
Ârifler, “vuslat mârifettir,”
demişlerdir.
Yani bu oluşumların kemâli, mârifet mertebesidir.
Bu
mertebeye ulaşmamış kimseler, bu hâlleri ezberleyerek
öğren-seler dahi yaşamaları mümkün değildir,
“men
lem yezuk lem yuğraf” yani “tadan bilir,”
denmiştir.
Şeriat ve tarîkat mertebesinde, “tenzih”
vardır.
ilâhi varlık ötelerdedir, görülmez;
bilinir.
Onun
için Mûsâ (a.s.) “len terâni”
hitabına maruz kaldı.
Hakikat mertebesinde, “teşbih” (benzeşme)
vardır.
Bu mertebede kulun varlığı yok olur, “fena fillâh”tır.
“Hakta fani oluş” “tükeniş”tir,
“İsevîyet mertebesi”dir.
Bu
mertebede kulun varlığı olmadığından yine
belirli birimsel bir gö-rüş söz konusu değildir.
Mûseviyette, Allah
ötelerdedir görülmez,
İseviyette, kul yoktur yine görülmez
ancak
“Mârifet” mertebesi itibariyle görüş ve müşahâde
meydana gelebilmektedir.
Bu
görüş ise, ümmet-i Muhammedi’ye has bir görüştür.
Burada
kuldan gören Hakk ve görülen de Hakk’tır. Çünkü burası
“tevhid” ve “vahdet” makamıdır.
Bu
sır ancak efendimizin şahsında Mi’rac gecesi vuku bulup
insânlığa hediye edildi. İnsânlığın
ulaştığı en üst seviyedir.
İşte
bu beraberliği, tekliği belirtmek için efendimiz Mi’rac’tan
döndükten sonra,
“men
reani fekad reel hak” şaheser
izahını yaptı.
yani
“beni gören Hakk-ı gördü,” buyurdu.
Gerçek
medeniyyet bu istikamette ilerlemektedir. Mekanik gelişme ise, bu dünyada
kalacak fiili olan nefsin medeniyetidir, ki insanlığa sa-dece
ızdırap verir.
Bismillâhir rahmânir
rahiym,
İşte
bu makam “varis-i Muhammedi”lerin makamıdır ve Allah’ı
her mertebesi itibari ile ancak onlar müşahâde ederler.
Bu
makam “hakikat-i Muhammedi”nin “varis-i Muhamme-di”lerin
makamıdır, ki bunlar Allah’ın her mertebesi (ef’âl, esmâ,
sı-fat, zât ve insân-ı kâmil) itibariyle müşahâde ederler.
Bunların
diğer ismi “irfan ehli”, “ârifler”dir.
Alîmler ise, birer mertebesi yönüyle veya
ihtisası olduğu mertebesi ile Hakk’ı idrak, müşahâde
ederler.
Bir
kimse Hakk’ı belirli makamlardan müşahâde eder de diğerlerin-den
müşahâde edemezse o fırka (fark ehli) olur.
Tevhid ehli ise, bütün mertebelerden
şeksiz, şüphesiz müşahâde eder.
Bu
hâl (Ali İmran 3/18)
= ì¢ç ü£¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é £ã a
¢é¨Ü£Ûa †¡è ( ›QX
“şehidallahü
ennehü lâ ilâhe illâ hüve”
“Allah şahittir ki kendinden başka ilâh yoktur” ifadesiyle Allah’ ın kelâmında zuhur eder. Yani bu
yaşantı bu kelâm ile meydana çıkar.
Allahın
“lâ ilâhe illâ hüve” şahitliği kendinden
kendinedir ve şahit olan ancak kendidir. Yani şahit olan da,
olunan da kendidir.
Allah
bunu zâtından Kûr’ân-ı Keriym’de ifade eder. Fakat Ârif
kişi-nin de lisânından bu ifadeyi dile getirir.
Yani
bu yaşantısını ârif kişinin lisânından ve
hayatından ortaya ko-yar.
İrfan
ehli en geniş şekliyle, bütün mertebelerinden; irfaniyet
nokta-sına gelmekte olanlar da gelebildikleri mertebeden bunu zevk
ederler.
(Araf 7/172)
7 ¤á¡è¡¢1¤ã a ó¬¨Ü Ç ¤á¢ç † è¤( a ë
“ve
eşhedehüm alâ enfüsihim”
“Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular” ifadesiyle de “ab-diyyet-i hakiki” mertebesinden, bu yaşam
hâli ifade edilir.
Hakiki abdiyyet (kulluk) mertebesinden;
İşte
kişi bu âyetin hükmüne girdiğinde, onun tahakkukunu
sağla-dığında hakiki abd (kul) oluyor,
demektir.
Şehâdet kelimesi de bununla bitiyor, “abdehu
ve resûlehu”...
Bakın
burada “abdiyyet”, ®
“risâlet”ten evvel geliyor.
Çünkü
risâlet özel bir hâldir, Allah’ın belirli kimselere
lûtfettiğidir ama abdiyyet bütün insânlara açıktır,
genellemesi itibariyle o öne alın-mıştır.
İnsânların bireysel olarak kendi
yaşamları vardır. Yani kendisindeki “hakikat-i ilâhi”den farkında
olmadığı yani gaflet hâlinde yaşamları
vardır.
Ne zaman ki “hakikat-i ilâhiye”yi hisseder ve bunu
yaşamına tat-bik etmeye başlarlar o zaman kendi nefisleri
üzerine şahit olurlar.
İslâmın, müslümanın en büyük vasfı şehâdet,
müşahâde ehli ol-masıdır.
Biz bu kelimeyi (şehadet) lâfzi söylersek,
kelâmi olarak söylemiş oluyoruz, ama kelâm ile birlikte
yaşantımızda tatbikatta ise, o zaman müşahâde eder ve
şehâdet eder, şahid oluruz. Yani “eşhede”nin sahibi oluruz.
İnsân görmediği birşeyin şahidi
olmaz ancak böyle bir şahitlik ya-parsa o da yalancı
şahid olur, ki hukuku saptırmaktan, haksızlık yap-tığı için ceza alır.
Yani nefsani olarak işlediğimiz bu
amelde, ettiğimiz yalancı şahitlik hâlinde, rûhumuz bâtıni
kaldığından, onu zuhura
çıkarmadığımızdan, rûhumuzu
cezalandırmış oluruz.
Böylece rûhumuzun hakikatini ortaya çıkararak ondan
aldığımız bir bilgi, bir oluşumla, Kûr’ân-ı
Keriym’in tasdiği ile şehâdet edersek yani nefahtü olunan rûh
şahid olursa bu âyet tatbik olmuş, meydana çıkmış
olur.
“Onlar kendilerinin nefisleri üzerine şahit
oldular.”
Nefisten kasıt, bir bakıma 7 nefis mertebesi
ise de, tek ve toplu olarak söylendiğinde nefs o şey’in zâtı,
özüdür.
Bizim herbirimizin nefis itibariyle tüm
varlığımız (zahir, bâtın, rûh, madde v.s.) her
yönümüz nefs ismini almaktadır.
Nitekim Cenâb-ı Hak Kûr’ân-ı Keriym’de insânı
vasfederken 283 yerinde (ki en çok olarak) nefs
kelimesi ile ifade etmekte, nefs keli-mesini kullanmaktadır.
Bunun yanında (ancak daha az olarak) Âdem,
insân, ins, mahlûk, beşer kelimelerini de kullanmıştır.
Cenâb-ı Hak bütün bu âlemleri halk etmezden evvel,
sistemi kurar-ken “Nefes-i Rahmâniye”sini genel olarak âleme (hu
diyerek) nefh etti.
Böylece âlemler ve insânlar meydana geldi,
bu nefes ismi ile isimlendi. Âlemler içindeki insânların herbiri de
nefis ismi ile isimlen-diler.
Yani genel âlemde üflendiğinde ismi, “nefes”;
Özel olarak birey insânlar
meydana geldiğinde ismi “nefis” oldu.
Evliyaullah bu yüzden, “nefs terbiye olursa; olur
nefissss” bu-yurmuştur.
Nefse makamlar itibariyle bir takım vazifeler
yüklenmiştir. Bu Allah’ ın nizamı ilâhisidir. Ancak
baştaki iki makama (emmare ve levvame) irfan
olunduğunda ve mülhime’ye gelindiğinde işler daha da
kolaylaşır.
Ondan sonraki üç makam nerdeyse bir bütün hâlinde arka
arkaya tatbik olunuyor.
Safiye idrakıyle de nefse tam ârif olur, ki o
nefis sana müştak olur. Sen ve nefis bir olarak sukun
bulursun.
Burada nefsi emmare boyun
eğiyor ve rûhun tesiri altına giriyor. Yani esas iş emmare ve
levvameyi atlatıncaya kadardır.
Buradaki nefis itibariyle her birerlerimizin zâtı
ifade edilmektedir. Emmarelik ve levvamelik değil, külli olarak
tek bir varlık, kimlik ifade edilmektedir.
(Araf 7/172)
“ve eşhedehüm alâ
enfüsihim”
“Onlar kendi nefisleri üzerine şahid
oldular”
Evvela kendi varlığını
tanıyacak, ki “ne var Âdemde o var âlem-de; ne var âlemde, o var
Âdemde,” hakikatiyle, sonra da aşağıdaki âyete ârif
olacaktır.
Yani önce bireysel olarak, kendinde Hakk’ı
tanıyarak nefsine şahit olur. Ondan sonra da aşağıdaki
âyetin hakikati ilei âlemde Hakk’a ârif olur.
(Ali
İmran 3/18)
“şehidallahü
ennehü lâ ilâhe illâ hüve”
“Allah şahittir ki kendinden başka
ilâh yoktur”
Bunların birisine yani bireysel mânâda kendini
tanıması ve faaliyet göstermesine (kendindeki teklik) vitriyet;
Birisine, yani bütün âlemi tanımasına (bütün
âlemdeki teklik, kesret içindeki vahdet) ferdiyet denir.
Vitriyet, tek olan şeydir.
Vitr namazı
bu sırra binaen kılınmaktadır.
Hz. Rasûlüllah efendimiz, hadiste,
“allahu vitran yuhubbül vitra”
“Allah birdir, birleri sever,” buyurmuştur.
Buradaki “bir” için “vitr” kelimesini
kullanmıştır.
Düşünelim Hz. Rasûlüllah Efendimiz burada neden “ehaden”,
“va-hiden” kullanmadı da “vitren” kelimesini kullandı?…
Demek ki vitriyetin, ferdiyete yol açması
itibariyle böyle kullandı.
Gerçek
yaşam her mertebede değişiktir ve o mertebenin idrakine göre müşahâde
hâli vardır.
Yüksek
bir binanın gerek kat irtifalarından, gerekse cephelerinden
aşağıya ve etrafa bakıldığında farklı
şeyler görülür. Görülenlerin hepsi doğrudur ama biri diğerinin
gördüğünü göremez. En yukarıda olan, kuş
bakışı baktığı için ihatası, tabii ki daha
geniş olur.
Bu
kimsenin görüp de söylediğini aşağıdaki bir kimsenin o
şeyi gö-remediğinden dolayı kabul etmemesi doğru
değildir. Ancak kişiye inan-mıyorsa reddedemez ama kabul etmez.
Eğer kişiye inanıyorsa, zaten o ne söylerse hepsine “amenna,
saddakna” der, imân eder.
Bu
yüzden Sevgili efendimizin Mi’rac hadisesini birçok kimse göre-mediğinden,
anlayamadığından veya terslik olsun diye inanmaz iken Hz.
Ebubekr “Rasûlüllah söyledi ise doğrudur,” diyerek derhâl tasdik
etmiştir.
Mertebelerde
(ef’âl, esmâ, sıfat, zât gibi) o mertebenin hususiyeti gereği
görüşler ve anlayışlar ve tatbikatlar o mertebenin hususiyetine
göre olacaktır.
Mertebeyi
ibadet ağırlıklıdır diye de küçük görmek doğru
olmaz, evet müşahâde esastır ama ibadetsiz müşahâde de eksik
olur.
Nitekim
Risâlet-i Gavsiyede, “mücahedesiz (irfani yönü itibariyle cehd
etmeden, ibadet etmeden) müşahâde olmaz,” buyuruluyor.
Bunun
dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayâlî görüşlerini
ortaya koymaktadırlar, ki burada başta belirtilen kendi yıldız
görüşleri, müşahâdeleridir.
Burada tekrar kısaca açıklayalım:
Eğer
biz kendi nefsani, bireysel, ilmimizden, bilgimizden yaşıyor
da bu şekilde hayatımızı sürdürüyorsak, bizi
aydınlatan, bilgi kaynağımız olan
yıldızımız, nefsimiz yani nefs-i emmare, nefs-i
levvamemizdir.
Necm
Sûresinin başına Cenâb-ı Hakkın and olsun
dediği necm (yıl-dız) işte bu nefis,
beşeriyet yıldızıdır.
Yani
biz kendi nefsimizi beğenmekle, nefs-i emmaremize, nefs-i lev-vamize arka
çıkmakla, kaynağımızı bu yıldızdan
almaktayız, ki bu da hayâl ve vehm’e dayanmaktadır. Bu yüzden
sağlam düşünceye ulaşa-mayıp, hayâli ve vehmi
yaşantıda kalıyoruz.
İşte
bu hayâl ve vehim yıldızı sende olduğu müddetçe, kendini
be-ğenmişken, araştırma ve tetkik yapmaz isen, doğruyu
bulamazsın de-niyor.
Bu
yıldız heva’ya dönüştüğünde, yani onun hakikatini
idrak ettiğin-de, “Nûr-u Muhammedi”den nûrunu almaya
başladığında sana haki-kat yolları
açılır, deniyor.
Yani
kişi koordinatlarını nefsi emmaresine göre değil de Hakikat-i
Muhammediye göre ayarlarsa, oraya kitleneceğinden, sonunda kitlendiği
yere varır. Bu da ancak bilgi ve irfaniyetle olur.
Nefs,
necm (yıldız) e saplanırsan ortada, boşlukta
kalırsın bu siste-mini kaldırıp da Peygamberimizin,
getirdiği kamer (ay) sistemi (ilâhi sistem) konursa, o seni
kilitlendiği o yere götürür, seni boşlukta bırak-maz.
Bunun
neticesi, “abduhu ve resuluhu” olur, ki
“abduhu” ®
“hu”nun kulu ® hüviyetten kulluk (tatbikat)
“resûluhu”
® “hu”nun risâleti ®
inniyetten risâlet
Daha açık
ifade ile;
(Araf 7/172)
7 ¤á¡è¡¢1¤ã a ó¬¨Ü Ç ¤á¢ç † è¤( a ë
“ve
eşhedehüm alâ enfüsihim”
“Onlar kendi nefisleri üzerine
şahid oldular” beyanı ilâhisi;
“abduhu” ® “hu”nun kulu ® hüviyetten kulluk (tatbikat)
gelir.
(Ali
İmran 3/18)
ì¢ç ü£¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é £ã a
¢é¨Ü£Ûa †¡è ( ›QX
“şehidallahü
ennehü lâ ilâhe illâ hüve”
“Allah şahittir ki kendinden başka ilâh yoktur” beyanı ilâhisi;
“rasûlühu” ®
“hu”nun risâleti
® inniyetten risâlet
gelir.
Bunun
dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayâlî görüşlerini
ortaya koymaktadırlar, ki burada başta belirtilen kendi
yıldız görüşleri, müşahâdeleridir.
Nitekim
TV de görüyoruz ilâhiyat profesörü olarak selâhiyetli görü-nen bazı
kişiler Kûr’ân âyetlerini açıklarken hepsi kendi ferdi
görüşlerini yani hakikat noktasından olmayıp da, ef’âl, madde
mertebesinden yani yıldızlarından aldıkları
ışık ile kendi görüşlerini yıldız kabul edip, onu
açıklamaktadırlar. Bu yüzden birbirlerini red edecek şekilde
muhtelif anlamlar ortaya çıkarmaktadırlar.
Bilinmeli
ki, gökyüzünde yıldızdan başka ay da, güneş de vardır.
Yani kamer (aya) (Nûr-u Muhammediye’ye) ve şems
(güneş’e) (Nûr-u ilâhiye’ye) ulaşmak gerekir.
Güneş
çıktığında ne ayın, ne de yıldızın
ışığı görünmez. Ama güneş çekildiğinde
kamer (ay), güneşten aldığını aynen
yansıtır.
Hz.
Muhammedin görevi İlâhi hakikatleri yakmadan, terletmeden, acıtmadan
insânlara ulaştırmasıdır.
Onların,
“gördüm, duydum, konuştum,” dedikleri “Rabb-ı Has” larıdır,
ki bu da hayâl mertebesinde oluşan hayâli bir görüştür.
Ayırde-dilmesi oldukça zordur.
Kişiyi
saran bu hayâlden kurtulmak ancak mârifet mertebesinde bulunan bir
kişiye teslim olmak ve hakiki müşahâdeye geçmekle mümkün
olur.
(En’am 6/103)
9 ¢‰b –¤2 ü¤a ¢é¢×¡‰¤†¢m ü ›QPS
› ¢Šî©j ‚¤Ûa ¢Ñî©À
£ÜÛa ì¢ç ë7
‰b –¤2 ü¤a ¢Ú¡‰¤†¢í ì¢ç ë
“lâ
tüdrikühül ebsarü
ve hüve yüdrikül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü”
“Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o lâtiftir,
haber-dardır.” buyuruldu.
Birimsel
benlikle (yani yıldız bakışıyle, bireysel benlikle)
ve “tenzih” bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o,
o gözlerden bakarsa herşeyi görür.
Bu
şekilde yani madde düşüncesi içindeki bakmayla görmesi için ya
gözünün büyümesi, ya da âlemin küçülmesi gerekir.
Kûr’ân-ı
Keriymde geçen, “İğne deliğinden deve geçmesi,” bah-siyle
ilgili olarak ehlullah’tan birine, “iğne deliğinden deve geçer mi?
...” diye soru tevdi edildiğinde, o da cevaben, “vızır
vızır geçer,” buyurmuş.
Bizim
yağ tabakasından meydana gelmiş gözlerimiz onu göremez, çünkü
onun idrakı onu görmeye müsait değildir.
O
sadece taşı taş, insânı insân, ağacı ağaç
olarak görmek üzere halk edilmiştir.
Bunun
yanında bütün âlemde Hak’kı müşahâde eden kimse de Hakk’tan
başka birşey göremez. Onun manzarı (nazar ettiği yer)
sadece Hakk’ın varlığı olur.
Burada
bir incelik vardır, kişi her gördüğüne “Allah” derse
yanlışlık olur; Allah’ın her mertebede değişik
tecellisi ve kendisine verdiği başka bir isim vardır.
Senin
gözünden bakanın o olduğunun idrakında olan noktada Allah
kendini görür.
Yani
bir mahal ki, kendi varlığını, necm
yıldızını ortadan kaldırmış, kendi
nefsaniyetini ortadan kaldırmış, orada Hakk’ın
tecellisinden başka birşey kalmamış, işte o gözden
bakan Hakk’ın ta kendisi olduğundan, kendisini de ancak kendisi
görmüş olacağından; o gözlerden görür.
Basarlardan görmez, basiret olarak görür.
“Zuhurun şiddeti kendisine perde oldu.”
Cenâb-ı
Hak o kadar şiddetli zuhurda ki beşeri anlamdaki o yıldızla
değerlendirdiğimizde, o şiddeti (ilmi tecellinin devamiyeti) (yani
bir şeyi anlamada, ben bu şeyi şiddetli anladım, bunu
öğrenmek beni sarstı de-nir) algılayamaz.
Meselâ
güneş hergün doğmaktadır. Bu hadise bizim için
olağandır. Ama hergün güneşin doğması çok büyük
ve çok şiddetli bir olaydır. Bu fezanın, yıldız
sisteminin hayatiyeti, etki, tepki, çekimi bütün bunlar güneşin
hareketlerine tabidir.
Düşünelim,
güneş kendi etrafında, ona bağlı olarak diğer
seyyareler kendi etraflarında ve güneş etrafında dönüyorlar ve
bu sistem bir başka sistem etrafında gurup olarak dönüyor.
Bütün
bu işler olurken birbirleriyle de hiç çarpışmıyorlar.
Bunlar çok büyük işler olduğu hâlde bizler hiç hissetmiyoruz.
Bu
ve buna benzer nice olaylar hiçbir aksaklık ve zarar vermeden devamlı
olarak her an olmaktadırlar.
“Cenâb-ı Hak bir an için nefhasını, zuhurunu bu âlemden
çek-se, âlemler yok olur,” denir de; ne
olacağını tahmin etmek mümkün değildir.
Tenzih görüşünde ise, Allahı
yukarıya koyar, hiçbir fiil ve sıfatta görmez; haşa nerdeyse
onu yok hâle getirir.
Ancak
bu görüşde Allah’ın tertibindedir ve himayesindedir. Onu o mertebe
ile kabul etmek gerekir. Çünkü bu mertebeden sonra terakkide devam edecek olan
mertebeler vardır.
Bütün
bunlardan sonra hâlâ Hakk’tan gayri birşey görüyorsan “şirk”tir,
ki ona ayrı bir müstakillik (istiklal, varlık) vermek gerekir.
Bu da mümkün değildir, çünkü müstakil (istiklal) olan
Allah’tır.
Burada
yani müstakillik bakımından istisna olarak sadece insân
vardır, ki kendi iradesiyle hayatını idame ettirebilir,
benliği, şuuru var-dır, sınırlar içinde
dilediğini yapabilir.
Bu
hâl bir Allah’ta ve sınırlı olarak bir de insânda mevcuttur.
Diğer mahlûkat bir program içinde yürümektedirler.
Meselâ
ağaç, ağaçlığını zuhura getirir ve başka
birşey yapamaz. Hayvaniyatta bile (ki hayy sıfatını
taşıdıkları hâlde yani nebatlar ve madenlerle mukayese
edildiklerinde onlar, yerlerinde sabit durdukları hâlde hayvanlar gezmede
avlanmada serbesttirler) hangi ahlak üzere kurgulanmış ise, o hayvan
onu tatbik eder.
Bizde
(yani insânda) bütün bunlar (nebat, maden, hayvan) vardır, ama ilâve
olarak “ve nefahtü” sırrı vardır ve bunun vermiş
olduğu için özellikle istiklalimiz vardır. Allah’ın verdiği
değer ne kadar üstün, efdal-dir.
İnsânın
istiklali olduğu için bütün mahlûkat üzerine “halife”dir.
Mahlûkatın bir kısmına hakim olamıyorsa, o kısma
hilafeti olmaz.
Efendimiz
“Rasûlü sakaleyn” iki ağırlığın (insânların
ve cinlerin) da resulüdür. İki omuzunda bunları
taşıyor.
Ötelerdeki Allah’ı (Mûseviyetteki ® “Tenzih”i);
yere İseviyetteki ® “Teşbih” mertebesine indiridiğimiz zaman
ve
bunu genelleştirip (Tenzih ve Teşbihi
birleştirirerekl) “Tevhid” ettiğimiz zaman Cenâb-ı
Hakkı her an, her yerde görülen mertebe iti-bariyle müşahâde
etmiş oluruz.
“Bütün herşey Hakkın varlığıdır ama mertebelere
riâyet şart-tır,” denmiştir.
Kâ’be’i
Şerifteki bir bakıma “Hacer’ül Esved” Allah’ın gözü
gibidir. Oraya gelenleri, ziyaret edenleri müşahâde eder. Onun
seviyesi insânın gözü seviyesindedir.
Mamafih
bir başka hadisi şerifte de “Allah’ın yed (eli)” olarak
da ifade edilmiştir.
“Kim Hacerül Esvedi öpmüş ise, Allah’ın elini öpmüş, biat
et-miş olur,” denir.
İşte
Hakk-ı görüş ve müşahâdenin hâli Cibril hadisinde ki
- “ihsan” *(13)
ifadesiyle perdesi aralandı,
- “ve nefahtü” “ben
ona rûhumdan üfledim” iradesiyle başladı,
- ve Mi’rac
hadisesi ile de kemâle erdi.
*(13) “İslâm, İman, İkan”
kitabımızda kısaca bahsedildi.
Sohbetimizin
daha önceki bölümlerinde geçmişti;
Birine
sormuşlar, “Allahı görmek mümkün mü?”
O
da cevaben, “görmemek mümkün mü? Çünkü bütün âlem “HU” (O) dur.
Allahın
gayesi, kendisinin müşahâde edilmesidir.
Hadis-i Kûdside
“küntü
kenzen mahfiyyen fe ahbibtü en u’rafe
fe
halaktül halka li u’rafe bihi”
“ben gizli bir hazine idim irfan olunmamı muhabbet ettim ve
halkı halkettim”
Bu
âlemler kendinin zuhura çıkması için, bunun da idrak edilip
müşahâde edilmesi o da İslâmiyet ile kemâlâtını
bulmuştur.
Genel
İslâmi bilgi içinde görüş arzusu Mûsâ (a.s.) ile
başlıyor.
Meâlen
Mûsâ (a.s.) “bana o kadar yakınsın ki seni göreyim,” di-yor.
Bakın burada görüş, müşahâde tâlebi başlıyor.
Bu
sûrenin başındaki 18 âyetin 5 tanesi de görüşten,
rû’yetten bahsetmektedir.
Gaye
bu âlemde Allahın bilinmesi, görünmesi, müşahâdesidir. Kûr’â-nın
kemâl olması Rasûlüllah’ın son peygamber olması ve kendi
ifade-siyle;
“men
reani fekad reel hak”
“beni gören Hakk-ı gördü” buyurdu.
Âleme
bakan da Hakkı görür ama Hz. Peygambere baktığında zât
mertebesinde görür. Burada mertebe farkı vardır. Allah’ın
izahını an-cak o mertebe zuhuru yapar.
Bismillâhir rahmânir rahiym
Her
mertebenin kendi hâline göre müşahâde durumu vardır. Bunun
dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayâlî görüşlerini
ortaya koy-maktadırlar, ki burada başta belirtilen kendi
yıldız görüşleri, müşa-hâdeleridir.
Onların,
“gördüm, duydum, konuştum” dedikleri “Rabb-ı Has”
larıdır, (yani Rabb’ül Erbab değildir) ki bu da hayâl
mertebesinde oluşan hayâli bir görüştür.
Ayırdedilmesi oldukça zordur.
Kişiyi
saran bu hayâlden kurtulmak ancak mârifet mertebesinde bulunan bir
kişiye teslim olmak ve hakiki müşahâdeye geçmekle mümkün
olur.
En’am 6/103)
9 ¢‰b –¤2 ü¤a ¢é¢×¡‰¤†¢m ü ›QPS
› ¢Šî©j ‚¤Ûa ¢Ñî©À
£ÜÛa ì¢ç ë7
‰b –¤2 ü¤a ¢Ú¡‰¤†¢í ì¢ç ë
“lâ
tüdrikühül ebsarü
ve hüve yüdrikül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü”
“Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o lâtiftir,
ha-berdardır.” buyuruldu.
Birimsel benlikle (yani yıldız
bakışıyle, bireysel benlikle) ve “tenzih”
bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o, o gözlerden bakarsa
herşeyi görür.
İşte
Hakk-ı görüş ve müşahâdenin hâli Cibril hadisinde
ki
- “ihsan”
ifadesiyle perdesi aralandı,
- “ve nefahtü”
“ben ona rûhumdan üfledim” iradesiyle başladı,
- ve Mi’rac
hadisesi ile de kemâle erdi.
İslâm
dininin, son din; Hz. Muhammedin, son peygamber, çok
ham-dedici ve “Makam-ı Mahmud”un sahibi olması bu
sebeptendir.
Bundan
daha büyük bir hamd yaşanması mümkün değildir.
Hz.
Allah’ın Hz. Rasûlüllah’a vermiş olduğu (Hamd olunan
Makam-ı Mahmud’un kendisine verilmesi) o kadar yüce hâl ve oluşum var
ki diğer peygamberlerin idrak edemediği bir hâldir.
Makam-ı Mahmud,
Mekke-i Mükerreme’de Kâ’be’i
Muazzama’nın olduğu yer.
Ulûhiyed mertebesindeki
Makam-ı Mahmud
Diğer Makam-ı Mahmud,
Medine-i Münevvere’deki Kabri
Şerifleridir, ki
Risâlet yönüyle olan Makam-ı
Mahmud,
Bunların
sahibi ve zuhur yeri de Hz. Muhammed’dir.
El Hamd sûresinde daima bunu okumaktayız.
Ümmetinin
veli ve ârifleri de bu sırrın zuhur yerleridir.
“küntü kenzen mahfiyyen fe ahbibtü en u’rafe
fe halaktül halka li u’rafe bihi”
“Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu halkı
halk ettim.” Hadis-i Kûdsisinde belirtilen,
“gizli hazine” zuhura çıktı ve
bilindi, müşahâde edildi gaye ta-mamlandı.
Her
geçen gün kıyamet yaklaşmaktadır. Çünki herşey ortaya
çıkmış-tır, başka çıkacak birşey yoktur.
Öz
itibariyle veli ve âriflerde herşey ortaya çıkmıştır
ama genel iti-bariyle zâtî yaşam kemâlâtını ikmal edecektir.
İnsânlık
âlemi şu anda zât mertebesine ulaştı, onu
yaşamaktadır.
Yani
insânlık âleminin,
ef’âl âleminde bir yaşamı oldu,
esmâ âleminde bir yaşamı oldu,
sıfat âlemindeki yaşam tamamlanmak
ve
zât âlemindeki yaşama geçilmek üzeredir.
Böylece
Cenâb-ı Hakkın bütün âlemde zâtî tecellisi zuhura
çıkacak, artık ortaya çıkacak birşey kalmayacak, bütün
kemâlât ortaya çıkınca kıyamet kopacaktır.
“Kıyam et”, “ayağa kalk”, bu hakikati
idrak eden kimse de kurtul-muştur. Buradaki kıyam, hem akli hem de
fiziki bir bütünlük hâlinde olmasıdır.
Buna
göre kişi otururken de, yatarken de idrak ve tefekkür ile
nef-saniyettinden arı, duru hâle gelmiş durumda da kıyamda
olabilir. Yani fiziken yatmış olsa da kendisi ayakta,
kıyamdadır.
Hadis-i
Küdsîde,
“İnsânın sırrı, sırrımdır ve
sırrımın sırrıdır,”
buyruldu.
Cenâb-ı
Hakk insânın sırrının, kendi sırrı olduğunu
ifade ediyor.
Devam ediyor,
“Sırrımın sırrı diyerek insânın hakikatinin o
kadar özde, o ka-dar gizli ve o kadar değerlidir,” buyuruyor.
Bir
şey ne kadar gizli ise, o kadar değerlidir. Gizlilik,
avamdandır.
Muhyiddin-i
Arabi mânâsında İdris (a.s.) dan kıyametin alâmetle-rinden
sorduğunda,
“Âdemin halk edilmesi kıyamet alametidir.”
demiştir,
Kıyamet
insân nesli üzerine kopacaktır. İnsân nesli yeryüzünde ol-masa o
zaman kıyamet da kopmaz, çünkü gereği yoktur.
(Fûrkan
Sûresi 25/59) (Secde sûresi 32/4 âyetinde)
ô©ˆ £Ûa ¢é¨Ü£Û a ›T
b à¢è ä¤î 2 b ß ë ¤‰ ü¤a ë
¡pa ì¨à £Ûa Õ Ü
6¡*¤Š ȤÛa ó Ü Ç ô¨ì n¤a £á¢q §âb £í a
¡ò £n¡ ó©Ï
“allahülleziy
halakas
semâvati vel arda ve ma beynehüma
fiy
sitteti eyyamin sümmesteva alel arşı”
“
Allah, O zâttır ki, gökleri ve yeri ve bunların aralarında
bu-lunanları altı günde yaratmıştır, sonra da arş
üzerine istivâ bu-yurmuştur.”
6 gün (6 kün) veya altı
oluşum, altı tecelli diyelim.
Tevrat-ı
Şerifte de bu âyet geçmektedir, ancak Yahudiler 7. gün istirahat
ettiler diye birşey ilâve etmişler.
Sayı
doğru da onların Allah düşünceleri zanlarına göre kendi
beşeri-yetleri gibi olduğundan, onun çok yorulmuş olduğunu
düşünüyorlar.
(Kaf
Sûresi 50/38 âyetinde) ise
¤† Ô Û ë ›SX
b à¢è ä¤î 2 b ß ë >§
¤‰ ü a ë ¡pa ì¨à £Ûa b ä¤Ô Ü
“ve lekad
halaknessemâvati vel arda ve ma beynehüma
“And
olsun ki, gökleri ve yeri ve bunların aralarındakilerini altı
günde yarattık ve bize yorgunluktan birşey dokunmadı.
(Bakara Sûresi 2/255 âyetinde) ise
7 ¢âì¢ £î Ô¤Ûa ¢ £ó z¤Û a 7 ì¢ç
£ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü ¢é¨Ü£Û a ›RUU
6 ¥â¤ì ã ü ë ¥ò ä¡ ¢ê¢ˆ¢¤b m ü
6¡¤‰ ü¤a ó¡Ï b ß ë ¡pa ì¨à £Ûa ó¡Ï
b ß ¢é Û
6©é¡ã¤‡¡b¡2 £ü¡a ¬¢ê †¤ä¡Ç ¢É 1¤' í ô©ˆ
£Ûa a ‡ ¤å ß
allahü
lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyumü
lâ
te’huzühü sinetün ve lâ nevmün
lehü
ma fiyssemâvati ve ma fiyl ardı
men
zelleziy yeşfe’u ındehu illâ biiznihî
“Allah
Teâlâ ki, ondan başka bir mabut yoktur. Hayy ve kay-yum olan odur. Onu ne
uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ne varsa yerde ne varsa hep onundur. Onun
izni olmaksızın onun yanında şefaat edecek olan
kimdir?”.
Onlar
(Mûseviler ve İseviler) kendi mertebeleri olarak o idrakta
kal-mışlardır. Eğer Hz. Muhammedi tasdik ederlerse o
zaman bu âyet onla-ra da açılır.
Mûseviyet
ve İseviyet mertebesinde âlemler 6 yevm/gün (kün) de meydana
gelmiştir. Ama bunun 7. günü vardır; bu bozulma günüdür.
İşte biz şu anda bunu yaşamaktayız.
Hz.
Peygamberimizin kendisine risâlet, peygamberlik verilmesiyle 7. gün
başlamıştır. Yani Kıyametin büyük alâmeti Hz.
Peygamberimizin risâletidir. Nitekim bir hadiste, Peygamber Efendimiz (s.a.v.),
“Herşey benden sonra bozulacaktır ,” buyurmuştur.
Biz
7. gün çalışmalarını yapmaktayız ve bu
çalışmaları yapmamız gerekiyor. Biz ahır (son)
zamandayız, ahır zamanı yaşamaktayız. On-ların 7.
günü olmadığı için onlar kendilerine istirahat icat
etmişler.
Bizim
7. günümüz ise, onların 6 gününden daha fazla meşguliyeti ihtiva eden
bir zamanı kapsamaktadır.
Buradan
şu anlaşılıyor, ki Müslümanlara tatil yoktur.
Nitekim (Cuma
Sûresi 62/9 –10 âyetlerinde)
a¬ì¢ä ߨa åí©ˆ £Ûa b è¢ £í a
¬b í ›Y
¡ò È¢à¢v¤Ûa ¡â¤ì í ¤å¡ß ¡ñì¨Ü £–Ü¡Û ô¡…ì¢ã
a ‡¡a
6 ɤî j¤Ûa a뢉 ‡ ë ¡é¨Ü£Ûa ¡Š¤×¡‡ ó¨Û¡a
a¤ì Ȥb Ï
ya
eyyühelleziyne amenu
iza
nudiye lissalâti min yevmil cümü’ati
fes’av
ila zikrillâhi ve zerul bey’a
“Ey
îman etmiş olanlar!. Cuma günü namaz için
çağrıldığı zaman hemen Allah'ın zikrine gidin ve
alış verişi bırakın,
¢ñì¨Ü £–Ûa ¡o ¢Ó a ‡¡b Ï ›QP
¡¤‰ ü¤a ó¡Ï a뢊¡' n¤ãb Ï
¡é¨Ü£Ûa ¡3¤š Ï ¤å¡ß aì¢Ì n¤2a ë
æì¢z¡Ü¤1¢m ¤á¢Ø £Ü È Û a¦Šî©r ×
é¨Ü£Ûa a뢊¢×¤‡a ë
feiza
kudıyetissalâtü fenteşiru fiyl ardı
vebteğu
min fadlillâhi
vezkurullahe
kesiyren le’alleküm tüflihune
“Sonra
namaz kılınmış olunca da artık yeryüzünde
dağılın ve Allah'ın lûtfundan -nasîb- arayın ve
Allah'ı çokça zikredin, tâ ki: Kurtuluşa erebilesiniz.”
Gidin
de istirahat edin denmiyor, aksine Allah fazlından arayın,
isteyin ve Allahı çokça zikredin deniyor.
Biz
de istirahat, sabah namazına kalktığımızdan, öğle
namazına kadar olan süredir, ki bu da temizlenme süresidir yani
yıkanma vs. yoksa istirahat edin denmiyor.
İçinde
bulunduğumuz ve yaşadığımız 7. gün kemâlât
günüdür, istirahat günü değildir.
Cenâb-ı
Hak bu âlemleri bilinmez bir hesapta 6 yevm (nûr-gün) de halketti. Âdemin
yeryüzüne gelmesi ile “İnsân-ı Kâmil” çıkmaya
baş-ladı.
Mûseviyet
ve İseviyet’te 6. gün kemâlâtı ikmal oldu, tamamlandı.
7. si Hz. Rasûlüllah’ın yeryüzüne gelip de
onun risâleti ile başladı. İsâ (a.s.) ın tekrar
gelmesi ve Hz. Mehdi ile bu 7. gün bitecek.
İn-sânların yeryüzünde işleri bitmiş olacak.
Hem
bu bakımdan ve hem de müşahâde yönüyle Hz. Rasûlüllah’ın ve onun
ümmetinin diğer peygamberler ve onların kavimleri üzerinde
efdaliyeti, fazlı vardır.
Beyazıt-ı
Bistami, “Biz öyle bir deryanın sahiline ulaştık ki,
oraya Ben-i İsrail Peygamberleri ayak basamadılar,” buyuruyor.
Bu
izahat haşa peygamberlik mertebesini küçük görmek için de-ğildir.
Şöyle
bir izahat, kıstas yapalım, Hz. Mûsâ Rabbini görmek
istedi-ğinde;
(A’raf
Sûresi 7/143 âyetinde)
ó©äí¨Š m ¤å Û 4b Ó 6 Ù¤î Û¡a ¤Š¢Ä¤ã a
ó¬©ã¡‰ a ¡£l ‰ 4b Ó
kale rabbi eriniy enzur ileyke
kale len terâniy
“Mûsâ:
Rabbim! Bana Kendini göster. Sana bakayım” dedi.”
Allah dedi ki, “Sen Beni göremezsin....” buyurduğu hâlde
Hz.
Rasûlüllah’ın ümmetine;
(Bakara
Sûresi 2/115 âyetinde)
¢l¡Š¤Ì à¤Ûa ë ¢Ö¡Š¤' à¤Ûa ¡é¨Ü¡£Û ë ›QQU
6 ¡é¨Ü£Ûa ¢é¤u ë £á r Ï aì¢ £Û ì¢m
b à ä¤í b Ï
› ¥áî©Ü Ç ¥É¡a ë
é¨Ü£Ûa £æ¡a
ve
lillâhil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu
fesemme
vechullahi innallahe vasi’un aliymün
“Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz
Allah'ın vechi oradadır, şüphe yok ki Allah Teâlâ'nın ilmi
ile varlığı ile bütün âlemi kaplar, ihata etmiştir.
Rahmeti geniştir, o herşeyi bilendi,” buyurmuştur.
Bize bu kadar
geniş ufuk ve lütûf ve de değer vermiştir.
Hz.
Mûsâ’ya “asla sen beni göremezsin” tatbikatına
karşılık, Ümmet-i Muhammed’e Hz. Muhammed şahsında “nereye
dönerseniz Allah'ın vechi oradadır” diyerek yani “nereye
dönersiniz dönün beni bulursunuz,” buyurmaktadır.
Biz
bunlara Necm Sûresinin başındaki bireysel
ışığımız (necm/yıldız
aydınlığı) ile baktığımız zaman o
ışık bu hakikati tespit edemiyor, göre-miyor.
Yani
“feeynema tüvellu fesemme vechullah” nûru o kadar kuvvetli ki necm (yıldız) ışığı
onu ihata edemiyor.
Mi’rac hadisesi ile de insânın dünya
üstündeki yaşamı kemâle ermiştir.
Bu
oluşumların kıymetini bilmek de Kâdir gecesi ile ifade
edilen Kâdir ve kıymet bilmek ile mümkündür.
Diğer
kavimlerin (ümmetlerin) Mi’racları da, Kâdir gecesi de bay-ramları da
(bizim kutladığımız mânâda) yoktur.
Bizde
Ramazan bayramı niçin 3 gün, Kurban bayramı neden 4 gün-dür?...
Ve
neden Kurban Bayramının 3 gününde Kurban kesilir de 4. günü
kesilmez?..
Bunlar
İslâmi ilimler içerisinde yeri olan şeylerdir.
Biz
bunları şer-i hükümler olarak, eskiden beri dini örfî olarak yani
böyle geliyor diye tatbik ediyoruz.
Bunların
nedenini, ilmi olarak araştırmak gerekir, çünkü vaktinde
yapanlar hem dinî ve hem de ilmî olarak yapmışlar.
“Kâdir gecesi ile ifade edilen Kâdir ve
kıymet bilmek,”
ne demek?
Bu kendi varlığımızın hakikatinin
kadrini ve kıymetini bilmek; onu anladığımız
zaman biz Kâdir gecesini yaşamış oluyoruz.
İşte o zaman insâna, Kûr’ân inmeye
başlıyor. Bu inen Kûr’ân yeni Kûr’ân değil, mevcut olanın
ilhami olarak âyetlerinin açığa çıkmasıdır.
Şu anda okuduğumuz Kûr’ân kendi
yıldızımıza göre anladığımız mı,
yoksa Allah’ın muradı ilâhisi olan mânâyı hakikatiyle
anladığımız Kûr’ân mıdır?...
Tabii ki örfünün yanında ilmî olarak yukarıya
doğru dönerek merdi-veni çıkmak, yani Mi’rac yapmak gerekir.
Yoksa hep aynı yerde döner durulur.
Kâ’be etrafındaki dönmede de yukarıya
doğru olan 7 nefis merte-besi için tavaf yapılır, ki
kişi böylece Mi’rac hakikatini takliden remz etmiş olur.
Mûsâ (a.s.) Mi’racı, Tur
Dağındadır.
İsâ (a.s.) Mi’racı ise,
o hâlen Mi’racda olup, döndüğünde Mi’rac’tan dönmüş
olacaktır.
Mi’rac
mevzunu oluşturmaya çalışırken, Tevrat’tan Mûsâ (a.s.)
ın, İncil’den İsâ (a.s.) ın mevzu ile ilgili
hâllerini almayı da düşünmüştüm, fakat öyle bir hâl oldu ki
onları yazma imkânı bulamadım.
Bu
bölümün sonuna geldiğimde de yaşadığım bir şeyi
belirtmeden geçemiyeceğim.
Şöyleki:
Mevzuu baştan beri yazdığım uçlu (basmalı) kurşun
kalem, güzel güzel yazmaya devam etti, fakat, mevzu ile ilgili Tevrat ve
İncil’ deki kısa, kısa bilgileri yazmaya
başladığım ilk anda kalemin ucu “çıt” diye
kırıldı, “tesadüftür,” dedim tekrar yazmaya
başladım.
İki
üç harf yazmadan yine kırıldı, tekrar denedim, yine, yine
(çıt, çıt..) kırıldı.
Daha
fazla yazmaya ısrar etmedim ve anladım, ki Mevlâm bu kitabın
içine başka yerden aktarma ve tartışmaya açık bilgileri
koymamı istemi-yordu.
08/01/1994
M İ’ R A
C G E C E S İ
Geldi yine Mi’rac gecesi,
Bilsin insânların cümlesi,
Bu gece gecelerin incisi,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
Önce şarh eyle göğsün boydan,
Cemâlin aydın olsun aydan,
İlim al Muhammed’in (s.a.v.) soyundan,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
Temizlesin göğsünü Cibril,
Ses çıkarma önünde eğil,
Bu ameliyat boşuna değil,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
Burak geldiğinde önüne,
Ateş verdiğinde gönlüne,
Binip gittiğinde seyrine,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
Mescid-i Aksa’ya vardığında,
Nebi ile namaz kıldığında,
Hayret içinde kaldığında,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
Yüksel oradan göğe doğru,
Taş dahi gelir yanık bağrı,
Varsa gönlünde, İlâhi çağrı,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
İbrahim’in (a.s.) davetini duy.
O’na can’u gönülden uy,
Bulursun onda hep güzel huy,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
Mûsâ ile Eymen’de buluş,
Zorluğa sabretmeye alış,
Yap kızıl denize bir dalış,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
Len terâni’den al biraz ders,
Düşme Hak yolundakilere ters,
Gönülden gönüle ses ver ses,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
İsâ (a.s.) gibi dünya’yı terk et,
Varlığında olanı derk et.
Hayâlde olanları yok et,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
Muhammedin (s.a.v.) ayrılma izinden,
Bak neler dökülür sözünden,
Mânâlar alırsın özünden,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
Ref Ref’e binip yüksel arşa,
Sen de katıl bu güzel yarışa,
Kimler ulaşır bu son varışa,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
Uzun uzun menziller aşmağa,
Kaab’ı Kavseyn’e ulaşmağa,
Derya olup dolup taşmağa,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
Namazdır Mü’minin Mi’racı,
Tam olursa Hakk’a inancı,
Kerramnâ’dan olur baş tacı,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
Gayrete gel başla bu günden,
Kamus-u aşkı oku yüzünden,
Bak görürsün Necdet’in gözünden,
Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.
euzü billâhimineş
şeytanir raciym
Bismillâhir rahmânir
rahiym
(Necm Sûresi
53/18)
› ô¨Š¤j¢Ø¤Ûa ¡é¡£2 ‰
¡pb í¨a ¤å¡ß ô¨a ‰ ¤† Ô Û ›QX
“lekad
rea min ayati rabbihil kübra”
“And
olsun ki o Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü.”
Burada
büyük âyetten maksat, âyet (işaret) demek
olduğuna gö-re, Cenâb-ı Hakk’ın varlığını
gördüğünü âyetle yani “işaret” ile bildir-mek demektir.
Bunun
açıklaması daha yukarlarda yapıldı. Şu anda
tekrarlamaya-lım. Bundan sonraki âyetlerle devam edelim.
(Necm Sûresi
53/19)
› =ô¨ £Œ¢È¤Ûa ë p 5¤Ûa ¢á¢n¤í a Š Ï a ›QY
efereeytümül lâte vel uzza
“Siz Lât'ı ve Uzza'yı gördünüz mü?”.
(Necm Sûresi
53/20)
› ô¨Š¤¢ü¤a ò r¡Ûb £rÛa
ñì¨ä ß ë ›RP
ve menatessalisetel uhra
“Diğer üçüncü olan Menat'ı da -gördünüz mü-?”.
Burada
Mi’rac hadisesini noktalayarak, putperestliğin hâlinin izahına
geliyor. Yani İnsân-ı Kâmil’in hakikatini ortaya koyduktan sonra
putların ne olduğunu anlatmaya sıra geliyor.
efereeytümül lâte vel uzza
“Siz Lât'ı ve Uzza'yı gördünüz mü?”.
Yani “daha onların
ne olduğunu anlamadınız mı?”
Kâ’be-i
Şerif Müslümanların eline geçmezden önce en büyük putlar
bunlardı. Ve davam ederek
“ve menatessalisetel uhra”
“Diğer üçüncü olan Menat'ı da (görmez
misiniz - anlamadınız mı?).
Bunları
Cenâb-ı Allah yüce Kûr’ân içerisinde niye söylüyor. Yani put-ların
burada ne işi var diye düşünüyoruz. Veya bazı kimseler
tarafından düşünülüyor, çünkü Cenâb-ı Allah abes halk
etmeyeceği için bunların bir hikmeti, şifreler var demektir.
Burada
“lât” “uzza” ve “menat” putlarından
bahsediliyor. Bun-ların belirli özellikleri olmasa idi buraya
geçmezdi.
Lât: Bir bakıma, Lâhud, zât ve sıfat
âlemlerinin karşılığı olarak
an-laşılmaktadır.
Uzza: Aziz, esmâ âleminin
ifadesi olarak anlaşılmaktadır.
Menat: Minnet, ef’âl âleminin
varlığı hakkında anlaşılmaktadır.
Lât putu, insân sûretinde imiş. Orada
putperestlik döneminde ora-ya gelen o zamanın hacılarına çok
hizmet eden birisi varmış. Onun bu iyi hâlinden, ona benzer bir
sûret yapmışlar.
Ondan
sonra orada hizmet edenler ilhamlarını ondan alarak vazife-leri ifa
etmişler. Nesiller geçtikçe önce muhabbetle başlayan, sonrada
örfe, ve maddi örfe dönüşerek; insân sûretinde heykel hâline
getirilmiş.
Uzza putu, ağaçtan yapılmış.
Menat putu, taştan yapılmış.
Dikkat
edilirse
Lât
® insân
Uzza ®
ağaç
Menat ® taş
Burada
mertebeler var. Aslında bize vermek istenen budur.
Biri
“insân” - biri “ağaç” -
biri ise, “taş” sûretindeler.
Lât ® insân
® sıfat
âleminin hayâlini
Uzza
® ağaç ® aziz, esmâ âleminin hayâllerini
Menat ® taş ®
minnet, ef’âl âlemindeki
hayâlleri ifade etmektedir.
İşte
bunları “gördünüz mü?” deniyor. Yani oradaki bulunan putları
bu hakikatleri ile bilebildiniz mi? Denmek isteniyor.
Risâlet-i Gavsiye’de bu hususta çok mühim bir
ibare vardır.
Cenâb-ı
Hakk, “Ya gavs haremime (mahremiyetime, gönül kâ’be-me) girmek
istersen, ne mülke, ne melekûta, ne ceberuta iltifat et,” buyuruyor. Yani
bunlara iltifat etme.
Mülk âlemi ® Madde âlemi
Melekût âlemi ®
Esmâ âlemi
Ceberut âlemi ®
Sıfat âlemi
Burada belirtilen üç ilâh bâtınen bu mertebelere iltifat
edenlerin ilâhlarıdır.
Menat ® Mülk
âlemini,
Uzza ®
Melekût âlemini,
Lât ® Ceberut âlemini,
simgelemektedir.
Risâlet-i Gavsiye’de devam ediyor;
“Şüphesiz ki
mülk ® alîmin;
melekût ® ârifin;
ceberut da ® vakifiye’nin (vakıf
olanın) şeytanıdır.
Kim bunlardan birine razı olursa o indimde tard olunmuşlar-dan
olur,”
ve buyurdu ki
“ey gavs-ı a’zam,
zahidleri ® nefis yolunda;
ârifleri ® kalb yolunda;
vakıfları ® rûh yolunda ve
nefsi de ® hür olanlara mahal kıldım.
O yüzden hürlerin kalbleri esrar kabirleridir.”
Yani
zahidleri nefis yolunda perdeledim.
Züht ü takva deriz, çok zikir, ibadet yapar. Çok
ittika eder, ondan, bundan sakınırlar.
Ârifleri kalb yolunda perdeledim.
Vakıfları rûh yolunda
perdeledim.
Nefsi de, hür olanlara mahal kıldım,
deniyor.
Buradaki
nefis, nefesin nefsidir, ki kişinin kendi hakikatidir.
İlâhi varlığın zuhur yeridir.
Hz. Şems, “Hür ol, hürlerle ol, hürlükle
yaşa,” buyuruyor. Bu-rada bu hakikati ortaya koyuyor.
Hürlerin kalbi esrarların kabirleridir.
Esrarları, yani sırrı ilâhiyeyi muhafaza eden yerlerdir.
Bu
mertebeler sahiplenmek üzere değil, terakki görünmeleridir.
Eğer bu mertebeleri sahiplenir de, orasını mahal edersen Hakk’a
ulaş-manda senin perden olur.
Nitekim
Hz. Peygamberimize de Mi’raca çıkarken birçok talepler ol-du, hep onu
davet ettiler. Ancak hiçbirine iltifat etmedi sadece Hakk’ı talep etti ve
böylece kitlendiği murad hasıl oldu.
Biz
de gerçek yolda isek, hakiki bir el tutmuş isek, yol üzerindeki
güzergahlarda ihtiyac molası dışında eğlenmeden
gerekli yeni teçhizat-ları alarak yolumuza devam etmeliyiz. Fakat o
güzergahlardaki güzellik-lerle eğlenirsek orası perdemiz olur. Onlara
iltifat edenleri iltifat ettiği ile onları perdeledim, buyuruyor.
Her
bir aşamada kişinin idrakı değiştiğinden,
aldığı isim de değiş-mektedir. Böylece perde
isimleri de o isimler ile olmaktadır.
Böylece
Cenâb-ı Hakk,
“haremime (mahremiyetime, gönül kâ’beme)
girmek istersen, ne mülke, ne melekûta, ne ceberuta iltifat et,” buyuruyor.
Yani “bunlara iltifat etme,” diyor.
Eğer
iltifat edersen o zaman
“Şüphesiz ki mülk ® alîmin
şeytanıdır.”
Ne
kadar ağır bir söz değil mi?...
Yani
madde âleminin ilmi içerisinde kalmış olan alîm, aynen bu ilim ona vehim
olmaktadır. Çünkü yukarıya geçemediğinden, yukarıdan
ba-kamadığından ve içinde bulunduğunu gerçeği ile
değerlendiremediği için o ona vehim ve hayâl yani hak, tevhid yolunda
gitmekte şeytan olmak-tadır. Onu meşgul eden, oyalayandır.
Alîm
ne kadar alîm olursa olsun, ilmi fazlalığı sathi
genişlemedir, ya-ni mertebesi yükselmez sadece sathıyatı
genişler. Mertebesi yine ay-nen mülk âlemi içindedir.
Ayağı toprağa basmakta, gök ehli olama-maktadır.
İrfan
ehli’nin alîm kadar bilgisi olmayabilir, mücmel (icmal olmuş)
bilgiye sahip olabilir fakat helezon sistemini bilir. Yani şeriat ilmine
100 desek ve alîm bunun hepsini bilse ve ârifin bundaki yeri yüzde on (10/100)
olsa yani kendine yetecek kadar dahi olsa bile helezon sistemi ile tarîkattan
alacağı çok az bir ilimle dahi o alîmden daha ileridir.
Kim
ki bulunduğu yerde kalırsa, o bulunduğu yer o kimseyi oyalar. O
mertebe ona ayak bağı olur, o mertebenin gafletinde kalır. Bu
du-rumda “mülk, alîmin perdesi,” olur.
“melekût ® ârifin
şeytanıdır.” Melekût da ârifin perdesi olur. Buradaki
ârif, ârif-i billâh olan değil de tarîkat ehlinin irfaniyetidir.
Şe-riat ehline göre bir üstte olan, ki biz ona muhabbet ehli
diyelim.
“ceberut da ® vakifiye’nin
(vakıf olanın)
şeytanıdır.” Mertebeye vukuf olandır.
Meselâ
Üsküdarı öğrenmiş ve Üsküdar da kalmış, Üsküdarlı
olmuş. Bu durumda Üsküdar ona perde olmuş. İstanbul sadece
Üsküdar olma-dığına göre, Üsküdara İstanbul demek, öyle
görmek onun hayâl ve vehmi olur. Mamafih aşağıdakine göre tabii
ki daha ileri bir durumdur.
Burada
eskilerin kullandığı bir tabiri müsaadenizle, özür dileyerek
kullanırsak “dolap beygiri gibi olma,” hâlinde olmayalım, ki
dolap beygiri yine de su çekip tarlaya vs. su verir ve faydalı olur.
Biz ise bu durumda o suyu da çekmiş olmayız. Biz o suyu çeksek,
beslenmiş ola-cağız. Yani Hay esmâsının hayat
suyunun kendi tarlamıza döksek bes-lenmiş oluruz ve döne döne
letâfete geçeriz ama onu da yapamıyoruz.
“Kim bunlardan birine razı olursa o indimde
tard olunmuş-lardan olur,” buyuruyor.
Tard olunma, kendimden
uzaklaştırılmış olan, ki bana muhabbeti olmama hâlidir.
Yani hangi mertebe olursa olsun, o mertebenin
gereği benim, var ettiğim şeye olan muhabbetiniz olup da
orada oyalanmanız, benim zâ-tımdan tard (benden mürted)
olunmadır, deniyor.
Halka olan muhabbet, ondaki Hakkın
varlığı içindir, yoksa halkı ayrı varlık görerek,
ona duyulan muhabbet o zaman “lât, uzza, menat” putlarına duyulan
muhabbet olur, ki putperestlik tatbikatında oluruz.
Mülk âlemine muhabbet “menat”
a
(madde, taş – minnet, ef’âl
âlemi)
Melekût âlemine muhabbet “uzza” ya
(ağaç
– aziz, esmâ âlemi)
Ceberut âlemine muhabbet “lât”a
(insân
– sıfat âlemi) olmaktadır.
Esasında
fiilen tapmasak dahi manen bu hâli yaşamış oluyoruz.
Efendimiz
geldiğinde kâ’beyi bütün bu putlardan temizledi; yani Ha-kikat-i
Muhammediye geldiğinde bütün bunlar silinip gidiyor. Böylece sadece
Hakikat-i Muhammediye orada kalmıştır. Ne kadar açık
değil mi?...
Bütün
bu mertebeler zât mertebesi ile birlikte olursa hepsi yerli yerinde ve gerekli
olur. Ama onların kulu olursan, o kulu olduğun şey senin
şeytanın, perden olmaktadır.
(Necm Sûresi
53/21)
› ó¨r¤ã¢ü¤a ¢é Û ë
¢Š × £ˆÛa ¢á¢Ø Û a ›RQ
elekümuzzekerü ve lehü’l ünsa
“Sizin için erkek de O'nun için dişi mi?”
İslâmiyet
gelmezden önce, cahiliyye döneminde müşrikler veya in-kâr ehilleri
erkeklerin kendilerinin, kızların Allah’ın diye ifade
ediyorlar-dı.
(Necm Sûresi
53/22)
› ô¨Œî©™ ¥ò à¤¡Ó a¦‡¡a
٤ܡm ›RR
tilke izen kısmetün dıyza
“Bu paylaşma nasıl haksız, insafsız bir paylaşma
oldu.”
Evvelce
kız çocukları hakir görülüyordu. “Kızlar meleklerdir,”
di-yerek, kızları Allah’a bırakıyorlar, erkeklere kendileri
sahip çıkıyorlardı.
İşte
bu paylaşmanın haksız olduğunu, böyle bir paylaşmaya
kendi kendilerine nasıl yaptıklarını ifade ederek, âyet
onlara, bu anlayışa ce-vap veriyor.
Her
iki cinsiyet de ve her varlık Hakk’ın varlığıdır.
Burada cinsiyet ayrımı olmaz.
Ancak
akl-ı kül ve nefs-i kül hükmü ile faaliyet ve tafsilatta
ayırım vardır.
Akl-ı kül, mutlak akıl...
Nefs-i kül de, aklı küllün
tesir sahasıdır.
Aklı küllün ve nefs-i küllün birliğinden,
bu âlemler meydana gelmiştir.
Kadın doğurgan ve üretici
olduklarından, nefs-i kül hükmündedir.
Erkekler de tesir edici olarak akl-ı
kül hükmündedir.
Fail
ve mef’ul (etken ve edilgen veya tesir eden ve tesir edilen) di-yorlar. Bütün
âlem bunun üzerine çalışıyor.
Etken (erkek)
yani akl-ı kül olmasa ve edilgen (kadın) yani nefs-i
kül olmasa bu âlemde hiçbir şey zuhura gelmez.
Bu
yüzden bu paylaşmanın haksız paylaşma olduğunu ifade
ediyor. Çünkü akl-ı kül de nefs-i kül de
Hakk’ındır. Bunların kendilerine sahip olacak bir sahibiyeti de
yoktur.
(Necm Sûresi
53/23)
¤á¢×¢ª¯ë¬b 2¨a ë ¤á¢n¤ã a ¬b çì¢à¢n¤î £à
¥õ¬b ठa ¬£ü¡a
ó¡ç ¤æ¡a ›RS
6§æb À¤Ü¢ ¤å¡ß b è¡2
¢é¨Ü£Ûa 4 Œ¤ã a ¬b ß
7 ¢¢1¤ã ü¤a ô ì¤è m b ß ë £å £ÄÛa £ü¡a
æì¢È¡j £n í ¤æ¡a
› 6ô¨†¢è¤Ûa ¢á¡è¡£2 ‰
¤å¡ß ¤á¢ç õ¬b u ¤† Ô Û ë
in hiye illâ esmâün semmeytümüha entüm ve abaüküm
ma enzelellahü biha min sültanin
in yettebiune illezzanne ve ma tehvel enfüsü
ve lekad caehüm min rabbihimül hüda
“Onlar hiçbir şey değildir, onları ancak siz ve
babalarınız isimler olarak isimlerdirdiniz. Allah -Teâlâ- ona dâir bir
sultan (delil) indirmemiştir. Zandan ve nefislerinin arzu
ettiğinden baş-ka birşeye tâbi olmuyorlar. Halbuki, onlara
Rab'lerinden bir hü-dâ -bir hidâyet
rehberi- gelmiştir.”
Onlar
hiçbir şey değildir, onlar ancak siz ve babalarınız tarafından
yani insânlar tarafından isimlendirildiği için, isim kazanmışlar.
İşte
Esas varlık Allahındır, isimler sonradan var edilmiştir. Bu
isim verilmesi insânların yaşamlarının
kolaylaştırması, karışıklık olmasın
di-yedir.
Eğer
Allah bir sultan (delil) indirirse o zaman iş başkadır.
Meselâ
nizam-ı ilâhiyeye göre ateş herşeyi yakar, hiçbir
şey ona karşı koyamaz ama Allah İbrahim (a.s.) üzerine
sultan indirdiğinden ateş onu yakmadı. Çünkü onda ilâhi
saltanat vardır. Aksi takdirde hiç-bir mesnedi olmaz.
Hayâl
ve zandan meydana getirilen şeylerin hiçbir ilâhi mesnedi yoktur. Öyle ki
biraz daha ileriye gidelim kendi rabbımızı dahi biz
zannı-mızdan meydana getirdik.
Esasında
bütün âlemler, Cenâb-ı Hakkın rû’yasıdır,
yani hayâldir. Ama şu anda kesafet kazanmıştır ve
müşahâde edilebiliniyor.
Peki
biz Cenâb-ı Hakk’ın varlığını bu
yakınlıkta, bu müşahâde de idrak edip, anlayabiliyor
muyuz?...
Yani
“gerçek eşhedü” diyebiliyor muyuz?...
- Diyemiyoruz.
O
zaman hangi rabbe ibadet ediyoruz?... Hayâlimizde kendi resmet-tiğimiz
rabbe ibadet ediyoruz demektir.
Ancak
Cenâb-ı Hakk onu da hoş görüyor. “ene abdî
zannibi” “ben kulumun zannı üzeriyim,”
hükmü ile onu da kabul ediyorum. Bu kabul başka ilâhi hakikate, ilâhi
rabb’a ulaşmak çok başka şeydir.
İslâmın
asaletine uygun olan şey asalettir, vekâlet değildir. Bizim Hz. Rasûlüllah’ın
asaleti ile asaletlenmemiz gerekir. Tabii ki bu asalet onun asaletine göre
vekâlet sayılır ama “vekâlet-i asliyye”dir.
“in yettebiune
illezzanne ve ma tehvel enfüsü”
“Zandan ve nefislerinin arzu ettiğinden başka birşeye tâbi
ol-muyorlar.”
Onlar ancak
zan ve hayâllerine tabi oldular. İlâhi hakikate tabi ol-madılar
Bu âyetler her ne kadar Hz. Rasûlüllah’ın risâletinden önceki in-sânlara
hitap ediyorsa da Kûr’ân-ı Keriym her zaman taptaze olduğun-dan her
an, her âyeti bize ve bütün insânlara taze ve mutlak olarak hi-tap etmektedir.
Bizler bunu okuduğumuzda aynı hüküm altına biz de giriyoruz. Zanların
%99 u mutlak yanlış çıkar, nadiren bazen tutar.
Onlar ancak zanlarına tabi oldular.
Gerçek bir Allah bilgisi oluş-turamadıklarından dini Mübin-i
İslâmı sadece yap - yapma yahut uygula - uygulama çetveli hâline
getirdiklerinden, sadece %20 sini teşkil eden fizik bedenini ilgilendiren
sahası ile ilgilenildiğinden, mârifetullah bil-gisi hiç ortaya
çıkarılmadığından, İslâm bilgisi olarak fıkıh
(yani sosyal yaşantımızda lâzım olan ve sadece bu
dünyada geçerli olan beşer arası ilişkileri ve fiillerin
tatbikat) bilgileriye uğraşıldığından Allahlık,
ulûhi-yet, mârifetullah bilgisi göz ardı edilmiştir.
“lâ tetefekkeru bizâtîllâh”
“Allahı hiç tefekkür etmeyin”
hadis-i kûdsisini yanlış anlayarak “Allahı hiç
düşünmeyin,” hükmü kullanıldı, böylece insân kendine
yazık etmiş oldu.
Bu
durumda ne vicdanen tatmin olmuş (mutmain nefsi olan) in-sânlar
olabildik, ne de bunun tatbikatını yapamadığımız
için dışarıdan bizi örnek alacak olanlara örnek olabildik.
Eğer biz İslâmın bize sunduğu kurallar içinde hakikatiyle
bilmiş olsaydık, bugün bütün dünya müslü-man olurdu.
“ve ma tehvel enfüsü”
“Zan üzeri hareket etmeyi ve nefislerinin arzu ettiğidir.”
Bu
hayâli kurgu, zannetme onların nefislerine hoş geliyor, deniyor.
ve lekad caehüm min rabbihimül hüda
“ve halbuki, gerçekten onlara Rab'lerinden bir hüdâ (bir hi-dâyet rehberi) gelmiştir.”
Yani
bütün bu hayâl ve zanları içlerinde rablerinden bir hüda/hidâyet geldi,
diyor.
Bu
hüküm içinde Hz. Rasûlüllahın ve ondan sonra devam eden eh-lullahın,
insân-ı kâmillerin, âriflerin gelişini kabul etmeliyiz.
Hüda
“Hadi” isminin zuhur edicisi, hidâyet üzere onları götürücüler
geldi, deniyor. Buna rağmen onlar yine de zanlarına ve kendi
isimlen-dirdikleri putlarına yöneldiler.
(Necm Sûresi
53/24)
› 9ó¨ £ä à mb ß ¡æb ¤ã¡5¤Û¡ ¤â a ›RT
em lil insâni ma temenna
“ Yoksa insân için temenni edilen
midir?”
(Necm Sûresi
53/25)
› ;ó¨Û@ë¢ü¤a ë ¢ñ Š¡¨ü¤a ¡é¨Ü£Ü¡ Ï ›RU
felillâhil ahıretü vel ula
“Fakat ahiret de, başlangıç da Allah içindir.”
Sizler hayâl
içinde yaşayın.
(Necm Sûresi
53/26)
¡pa ì¨à £Ûa ó¡Ï §Ù Ü ß ¤å¡ß
¤á × ë ›RV
b¦÷¤î ( ¤á¢è¢n Çb 1 ( ó©ä¤Ì¢m ü
› 󍙤Рí ë ¢õ¬b ' í ¤å à¡Û ¢é¨Ü£Ûa æ ‡¤b í ¤æ a ¡†¤È 2 ¤å¡ß £ü¡a
ve kem min melekin fîssemâvati
lâ tuğniy şefaatühüm şey’en
illâ min ba’di en yezenallahü limen yeşa’ü ve
yerda
“Ve göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri
hiçbir fâide vermez, meğer ki, Allahın dilediği ve râzı
olduğu kimse için müsaade verdiğinden sonra olsun.
(Necm Sûresi
53/27)
¡ñ Š¡¨ü¤b¡2 æì¢ä¡ß ¤ õì¢í ü
åí©ˆ £Ûa £æ¡a ›RW
› ó¨r¤ã¢ü¤a ò î¡à¤ m ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa æì¢ £à ¢î Û
innelleziyne lâ yu’minune bil ahıreti
leyüsemmunel melâikete tesmiyetel ünsa
“Muhakkak ahirete imân etmeyenler, elbette melekleri dişi-lerin
adıyla isimlendirdiler”
(Necm Sûresi
53/28)
£å £ÄÛa £ü¡a
æì¢È¡j £n í ¤æ¡a 6§á¤Ü¡Ç ¤å¡ß ©é¡2 ¤á¢è Û
b ß ë ›RX
› 7b¦÷¤î ( ¡£Õ z¤Ûa å¡ß ó©ä¤Ì¢í ü £å £ÄÛa £æ¡a ë
7
ve ma lehüm bihî min ilmin in yettebi’une illezzanne
ve innezzanne lâ yuğniy minel hakkı şey’en
“Onların ona dair bir bilgileri yoktur. Zândan başka birşeye
tâbi olmazlar. Halbuki, şüphe yok, ki zan, haktan hiçbir şey ifade
etmez.”
(Necm Sûresi
53/29)
b 㡊¤×¡‡ ¤å Ç ó¨ £Û ì m ¤å ß ¤å Ç
¤¡Š¤Ç b Ï ›RY
› 6b î¤ã¢
£†Ûa ñì¨î z¤Ûa £ü¡a
¤…¡Š¢í ¤á Û ë
fea’rıd an men tevella an zikrina
ve lem yürid illel hayateddünya
“Artık sen, zikirimizden, bizi anmaktan yüz çevirenden ve dünya
hayatından başkasını dilemeyen kimselerden yüz çevir.”
Zan ve
hayâlle uğraşanlardan, zikrimizden yüz çevirenden kaç, uzaklaş.
Çünkü onlar seni kendi zanlarına çekerler.
(Ta-Ha Sûresi
20/124 âyette)
b¦Ø¤ä ™ ¦ò 'î©È ß ¢é Û £æ¡b Ï
ô©Š¤×¡‡ ¤å Ç Š¤Ç a ¤å ß ë ›QRT
›ó¨à¤Ç a
¡ò à¨î¡Ô¤Ûa â¤ì í ¢ê¢Š¢'¤z ã ë
ve men a’reda an zikriy feinne lehü me’ıyşeten
danken
ve nahşürühü yevmel kıyameti a’mâ
“Ve her kim benim zikrimden kaçınırsa artık kesin onun için
pek dar maişet vardır ve onu kıyamet gününde ama (kör) olarak haşrederiz.”
Maişet
dendiğinde ilk akla gelen madde mertebesindeki dünyalık ge-çimdir,
tabii ki o da vardır ama esas tefekkür, maişeti
darlığıdır.
“İdrak,
anlayış kısırlığı veririz,”
diyor.
Kevser
ummanının kesilmesi, yani zâtına olan yolun
inkıtaa edil-mesi. İnsân için bundan büyük ceza olmaz.
(Ta-Ha Sûresi
20/125 âyette)
ó¨à¤Ç a ¬ó©ä m¤Š ' y á¡Û ¡£l ‰
4b Ó ›QRU
›a¦Šî©– 2 ¢o¤ä¢× ¤† Ó ë
kale rabbi lime haşerteniy a’mâ ve kad küntü
basıyren
“Der
ki: Yarabbi!. Ne için beni kör olarak haşrettin ve hal-buki, ben görücü
idim.”
(Ta-Ha Sûresi
20/126 âyette)
7b è nî,© ä Ï b ä¢mb í¨a
Ù¤n m a Ù¡Û¨ˆ × 4b Ó ›QRV
›ó¨¤ä¢m â¤ì î¤Ûa
Ù¡Û¨ˆ × ë
kale kezalike eteske ayatüna fenesiyteha
ve kezalikel yevme tünsa
“Allah
Teâlâ da buyuruyor ki: Öyledir. Sana âyetlerimiz geldi, sen hemen onları
unutuverdin. Bugün de sen öylece unutulur-sun.”
(Necm Sûresi
53/30 âyette)
6¡á¤Ü¡È¤Ûa å¡ß ¤á¢è¢Ì ܤj ß Ù¡Û¨‡ ›SP
©é¡Üî©j ¤å Ç
£3 ™ ¤å à¡2 ¢á Ü¤Ç a ì¢ç Ù £2 ‰
£æ¡a
› ô¨† n¤ça ¡å à¡2
¢á Ü¤Ç a ì¢ç ë
zalike mebleğuhüm minel ‘ılmi
inne rabbeke hüve âlemü bimen dalle an sebiylihî
ve hüve âlemü bimenihteda
“İşte
onların ilimden erebildikleri budur. Şüphe yok ki, Rab'bin O yolundan
sapıtan, dalalette olan kimseyi en iyi bilendir ve O, hidâyete eren
kimseyi de en iyi bilendir.”
(Necm Sûresi 53/31 âyette)
=¡¤‰ ü¤a ó¡Ï b ß ë ¡pa ì¨à £Ûa ó¡Ï
b ß ¡é¨Ü£Û¡ ë ›SQ
aì¢Ü¡à Ç b à¡2 a@¢ªë¬b a åí©ˆ £Ûa ô¡Œ¤v î¡Û
› 7ó¨ä¤¢z¤Ûb¡2
aì¢ä ¤y a åí©ˆ £Ûa ô¡Œ¤v í ë
ve lillâhî ma fiys semâvati ve ma flyl ardı
liyecziyellezıyne esau bima amilu
ve yecziyellezıyne ahsenu bil husna
“Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah içindir.
Fenâlıkta bulunanları yaptıkları ile
cezalandıracaktır ve güzellikte bulun-muş olanları da daha
güzeli ile mükâfatlandıracaktır.”
“Allah içindir.” Burada Allahın
birşeye ihtiyacı olması demek de-ğildir.
Allahın,
lâtif olan varlığın, kesif olarak görünmesi için bir mahale,
kesif bir Vücûda ihtiyacı var. Allah zâtî itibariyle Vücûddan
münezzehtir. Teşbih itibariyle, bu âlemler Allahın zuhuruna
bir mahaldir.
Bu
İseviyet mertebesinin ilmidir. Hakkın
varlığını insân varlığı üzerinde
müşahâde etmektir. İsâ (a.s.) kadar bu sırrı bilen
yoktu.
Mûseviyet mertebesinde Tenzih vardı.
İsâ (a.s.) ilk defa ancak mi-sâllendirmek, benzerlik vermek sûretiyle
anlattı. Çünkü anlatmak için elimizde olan bu âlemdir.
Nitekim,
(Bakara
Sûresi 2/255 âyette)
¤‰ ü¤a ë ¡pa ì¨à £Ûa ¢é¢
£î,¡¤Š¢× É¡ ë
vesi’a kürsiyyühüssemâvati vel arda
“Onu kürsisi bütün âlemleri vasidir, kaplamıştır,”
Kürsi, oturma yeridir. Bütün âlemler lâtif
olarak Allahın rûhani var-lığı üzerindedir.
Başka türlü olmaz. Kesif olarak Allahın görünmesi yine o
varlıklardan olmaktadır. Burada iskemle, masa olmasa bunların
varlığı nasıl bilinecek?...
İşte
bu hakikati yani bütün âlemlerin Allahın zuhuru için idrak eden,
(Bakara Sûresi 2/156 âyette)
æì¢È¡ua ‰ ¡é¤î Û¡a ¬ b£ã¡a ë ¡é¨Ü¡£Û b
£ã¡a a¬ì¢Ûb Ó
kalu inna lillâhi ve inna ileyhi raci’une
“Biz Allah içiniz ve biz sonunda ona döneceğiz” derler.
Bu
şekilde “inna (kesin biz)” zât mertebesi için olduğunun
idrakını ortaya koyuyor.
Ve
“inna (kesin) ileyhi (ona değin) rucu eden (dönenleriz)”
yani ona dönüşeceğiz, ona kalbolacağız
idrakını ortaya koyuyor.
Ancak
özde olmasa da, sûrette fiziki bir perde vardır.
(Necm Sûresi 53/31 âyetteki)
“ve lillâhî ma fiyssemâvati ve ma flyl ardı”
“Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah içindir.”
Bu
hakikati tasdik eder. Hangi mertebede neyi görsek, neye baksak Cenâb-ı
Hakk’ın o mertebe ile orada zuhurunu müşahâde etmeyi gerek-tirmektedir.
Daha
önce sohbeti olmuştur. Tekrar hatırlayalım;
Ehlullah rû’yeti beş şekilde ifade
etmişler
1.
“ma reeytü şeyen illâ rû’yetullahu ba’dehu!”
- “Akabinde
Allah-ı görmediğim hiç bir şey yok”
2.
“ma reeytü şe’yen illâ rû’yetullahi fiyhi!”
- “Bir şey
görmem ki onda Allahı görmüş olmayayım”
3.
“ma reeytü şe’yen illâ kablehu”
- “Her şeyden
evvel onu görürüm”
4.
“illâ Allah”
- “Ancak Allah”
5.
“lâ yerallahu illâ Allah”
-
“Allah-ı ancak Allah görür,” ifadesiyle târif etmişlerdir.
Yani
beşerin Allah’ı görmesi mümkün değildir. “Çık aradan
kalsın yaradan,” dedikleridir.
(Necm Sûresi 53/32 âyet)
¡á¤q¡ü¤a Š¡ö¬b j × æì¢j¡ä n¤v í åí©ˆ
£Û a ›SR
6 á à £ÜÛa £ü¡a
)¡ya ì 1¤Ûa ë
¤á¢Ø¡2 ¢á Ü¤Ç a ì¢ç 6¡ñ Š¡1¤Ì à¤Ûa ¢É¡a ë
Ù £2 ‰ £æ¡a
¡¤‰ ü¤a å¡ß ¤á¢× b '¤ã a ¤‡¡a
7¤á¢Ø¡mb è £ß¢a ¡æì¢À¢2 ó©Ï ¥ò £ä¡u a
¤á¢n¤ã a ¤‡¡a ë
› ;ó¨Ô
£ma ¡å à¡2 ¢á Ü¤Ç a ì¢ç
6¤á¢Ø ¢1¤ã a a¬ì¢ £× Œ¢m 5 Ï
elleziyne yectenibune kebairel ismi
vel fevahişe illellememe
inne rabbeke vasiul mağfireti hüve âlemü biküm
iz enşeeküm minel ardı
ve iz entüm ecinnetün fiy bütuni ümmehatiküm
felâ tüzekku
enfüseküm hüve a’lemü bimenitteka
“Güzellikte bulunanlar
O kimselerdir ki: Günâhın büyükle-rinden ve edepsizliklerden
kaçınırlar, küçük günâh müstesnâ. Şüphe yok ki, Rab'bin
affı geniş olandır ve O sizi en iyi bilendir.
O vakit ki, sizi yerden yarattı
ve o vakit ki, siz analarınızın karınlarında ceninler
hâlinde idiniz. Artık kendinizi temize çıkar-mayın. O, ittika
sahiplerini, sakınanları en iyi bilendir.”
Varlığın
yoktu, sizi arzdan inşa etmede, anne karnında cenin idin; bu
durumda neye böbürleneceksin?...
Bu
durumda “lât, uzza, menat” gibi isimlendirilmişiz, ancak
bura-da onlara olan bir farkımız var.
Bizi isimlendiren Allah; bizi “insân, nefs, kulum,
halifem” ismi ile isimlendirmiş. Bunlar Kûr’ân ile sabit olan
Allah’ın verdiği isimler.
Onlar
ise, insânlar tarafından isimlendirilmiş ve hayâli olan
isim-lerdir.
Diğer
taraftan Allah tarafından bize verilen hakiki isimleri ise, biz hayâle
döndürmüşüz, işte Esas suçlanmamız gereken yer
burasıdır.
Yani
bu isimlerin hakikatini yaşamadan lisânımızda, sadece lâfzi
olarak tuttuk, özümüze indiremedik.
İnsân dendiyse, insân olmalıyız,
hayatımıza tatbik etmeliyiz, onu yaşamalıyız.
Halife dendiyse halife mânâsını müdrik
olup, hayatımıza tatbik etmeliyiz, onu
yaşamalıyız.
Dolayısıyle
ilâhi isimleri biz, vasfi ve hayâli isimlere döndürdük.
“hüve a’lemü bimenitteka” (hüve
ittika edenleri bilir)
İttika, takva edendir.
Müttaki, ittikayı tatbik eden.
Her
mertebenin ittikası vardır.
- Ef’âl mertebesinde, (madde âlemi, bedensel
ittika) şüpheli olan şeylerden sakınmak, kendini korumak.
Kadınlar için İslâmın gerektiği şekilde kapanmak.
- Tarîkat mertebesinde, muhabbetullahın
azalmasından sakın-mak. Burada maddeden, mânâya geçti.
- Hakikat mertebesinde, Allahın
kendinde olan varlığını unutmak-tan sakınmak. Yani
ilâhi varlıkla yaşadığından gaflet etmemek. Beşeri-yetine
dalmamak.
- Mârifet mertebesinde, Daha sürekli olarak,
günün 24 saatinde Allah ile birlikte yaşamak.
Bir
hadiste, (Madde yönünden imanın 6 şartı
vardır ama mânâ yö-nünden imânın ilk şartı
olarak) “Allahın seninle olduğuna imân et-mektir,” deniyor.
Burada
ikan, müşahâde yollu idrak etmek, ki gerçek takva
(sa-kınma) odur. Kısaca beşeriyetine düşmekten
sakınmaktır.
“inna lillâhi ve inna ileyhi raci’une” hâlinde devamlı yaşa-yabilmek.
(Necm Sûresi 53/33)
› =ó¨ £Û ì m ô©ˆ £Ûa
o¤í a Š Ï a ›SS
“efe reaytelleziy tevella”
“Şimdi gördün mü o zâtı ki (hakikatleri
Hz. Muhammed’e, Kûr’ân ’a) arka döndü,”
(Necm Sûresi 53/34)
› ô¨†¤× a ë ¦5î©Ü Ó ó¨À¤Ç a ë ›ST
ve a’ta kaliylen ve ekda
“ Ve bir az şey bahşetti, verdi ve gerisini getirmedi, men etti.
İnanmak
üzere iken bir putperestin kışkırtmasıyle yüz çeviren ve
ahirette ödemek üzere o putpereste biraz mal verip ve sonra vermekten vazgeçen Veledi
İbni Mugiyre işaret olunmaktadır.
(Necm Sûresi 53/35)
› ô¨Š í ì¢è Ï ¡k¤î ̤Ûa ¢á¤Ü¡Ç ¢ê †¤ä¡Ç a ›SU
e’ındehü ılmül ğaybî fehüve yera
“gaybî bilgi onun yanında mıdır ki: Artık o görüyor”
Ahiret
ile ilgili böyle bir anlaşma için yapılan bir ikaz.
(Necm Sûresi 53/36)
› =ó¨ì¢ß ¡Ñ¢z¢• ó©Ï
b à¡2 ¤b £j ä¢í ¤á Û ¤â a ›SV
em lem yünebbe’ bima fiy suhufi Mûsâ
“Yoksa Mûsâ'nın sahifelerinde olan şeyden haber verilmedi mi?”
(Necm Sûresi 53/37)
› =ó¨ £Ï ë ô©ˆ £Ûa
áî©ç¨Š¤2¡a ë ›SW
ve ibrahiymelleziy veffa
“Ve vefa sahibi İbrâhim (den haber verilmedi mi?)”
Burada
Mûsâ ve İbrahim’den bahsetmesi ile İbrahimiyyet ve Mû-seviyyet
mertebe hakikatlerini biliyor mu diye ikaz ediliyor.
euzü
billâhi mineş şeytanir raciym
bismillâhir
rahmânir rahiymi
(Necm Sûresi 53/38)
› =ô¨Š¤¢a ‰¤‹¡ë
¥ñ ‰¡‹a ë ¢‰¡Œ m £ü a
›SX
ellâ teziru vaziretün vizre uhra
“iyi bilin hiçbir günâhkâr, başkasının günâhını
yüklenmez.”
Kimsenin
günahı kimseye yüklenmez.
Burada İsevilere
çok büyük bir ikaz vardır. Onlar kim ki İsâ (a.s.) a imân
ederse o imân eden kişinin günahlarının hepsini İsâ (a.s.)
ın te-keffül edeceğini, yükleneceğini ve o kişiden
günahların silineceğini söylüyorlar.
Onlara
göre “insânların günahları için Allah, oğlu olan
İsâ’yı feda etti,” diyorlar.
Zan
ve iddialarına göre de, “bu yüzden Allah onun çarmıha gerilmesine
izin verdi,” diyorlar.
Hıristiyan
bilginlerinin ittifakla söyledikleri, “bütün insânlar, pey-gamberler dahil
günahlıdır, ancak Allahın biricik oğlu İsâ
gü-nahsızdır,” diyorlar.
Onlar
her ne kadar Hz. Peygamberimizi ve İslâmiyeti kabul etme-seler de yine de
İslâmiyet için yaptıkları araştırmada, dinimizin
sûre-tinde kaldıklarından bir hadisteki, Efendimizin “Ben günde 70
veya 100 defa istiğfar ederim,” sözünü, “demek ki onun da
günahı varmış ki istiğfar ediyor,” diyorlar. Bunu
mesnet alıyorlar.
Maalesef
Tevrat-ı Şerif’te Peygamberlere hiç isnat edilmeyecek suçlar
isnat ediyorlar.
O
kadar ağır suçlar ediyorlar ki, böylece bu tezleri haklı
çıkarmak istiyorlar. Böylece yanlış tezi yanlış
mesnet üzerine oturtarak tamamen hayâli ve vehme dayalı
kalıyorlar.
Onlara
göre kim İsâ (a.s.) a, “istavroz putuna” imân ederse, is-tavrozun
bir ucu yeryüzünde, diğer tarafı cennette olmak üzere köprü
yapılıyor, (adeta sırat köprüsü gibi) üzerinde de İsâ
(a.s.) onların cen-nete gitmesine yardımcı olacakmış.
Ancak
bu âyet bunların hepsini çürütüyor.
Bir
şemamız vardır. Bir çok din yoktur, Allahın tek dini
vardır. İbra-himiyyet, Mûseviyet, İseviyet bunun bir
mertebesidir. Semboller itibariyle de bütün semboller Kâ’be-i Şerif’ten
çıkmadır. O şemada bun-lar gâyet açık gösterilmiştir.
Gerek
Yahudi “6 köşeli yıldız”ın; gerek
Hıristiyanların “put” denilen “İstavroz”un kaynağı
Kâ’be-i Şerif’ten çıkmaktadır.
Sembolleri
böyle olduğu gibi zaten mânâları da hakikat-i Muhamme-di’den
çıkmaktadır.
Her insân,
her nefs Cenâb-ı Hak tarafından halkedilmede ayrı olması ve
diğeri ile birey olarak kendi kendimize çekildiğimizde bir
bağlantısı olmadığından, iyi ve kötüyü ayırt
edebilecek akla sahib olup, elinde tat-bik edecek programı olup, bu yolda
bütün mertebeler yaşanır ise, ke-mâlât ikmal olup, kâmil
olunuyor.
Eğer bu
program eksik kalırsa, eksik kalan kısım kadar kemâl bula-madığından
günahlı olunuyor.
Bu
yüzden bu suçu başkasının yüklenmesi veya menfaatlenmesi mümkün
değildir. Burada verme olayı vardır ama bu zorla değil de,
gö-nül rızasına binaen olmaktadır.
(Necm Sûresi
53/39)
› =ó¨È b ß
£ü¡a ¡æb ¤ã¡5¤Û¡ ¤î Û
¤æ a ë ›SY
ve en leyse lil insâni illâ ma se’a
“ve insân için kendi say’inden (çalıştığından)
başkası yoktur.”
Kişi
kimseden birşey beklemeden kendi fiilini, kendi say’inin kendi
yapmalıdır. Diğer taraftan bir kimse, diğer
kimse için kendi rızası ile Allah rızası için dua eder, ona
tavsiyede bulunabilir. Ancak kişinin bu duayı hak etmesi gerekir, bu
durumda o dua, o kişiye Allah izni ile nakledilebilinir. Yani netice yine
kişinin kendisine kalmaktadır.
(Necm Sûresi 53/40)
› :ô¨Š¢í Ò¤ì ¢é î¤È £æ a ë ›TP
ve enne sa’yehü sevfe yüra
“ve kesin say’ini (çalışmasını)
yakında görecektir.”
Bu
say’inin (çalışmasının) neticesini yakında görecektir.
Boşa konu-şulmadığını, vaad edilenin kendisinin
rû’yet edeceği ifade ediyor.
(Necm Sûresi 53/41)
› =ó¨Ï¤ë ü¤a õ¬a Œ v¤Ûa ¢éí¨Œ¤v¢í £á¢q ›TQ
sümme yüczahül cezael evfa
“Sonra onun yapmış olduğun şeyin cezası (karşılığı) tastamam ifa olarak ceza (mükâfat)
olarak karşılıklandırılacaktır.”
Burada
ceza, (karşılık) anlamında olduğundan;
yapılanın tastamam karşılığının
ifası olarak kişiye göre mükafat ise, mükafat; hata,
yanlışlık ise, ceza olacaktır.
(Necm Sûresi 53/42)
› =ó¨è n¤ä¢à¤Ûa Ù¡£2 ‰ ó¨Û¡a £æ a ë ›TR
ve enne ila rabbike’l münteha
“ve şüphe yok ki, kesin en son gidiş (yani sonu) Rabbinedir.”
Yani yeryüzünde
rabbani işler yapmış ise, onun dönüşü “rabbül erbab’a”dır.
Kişi
abd olarak fiillerini yapmış ise, abd olarak nihâyet
bulacak, o’na dönecektir. Rabbının huzuruna gidecektir.
Ancak
kişi gerçekten ubudet hükmünde bir hayat yaşmış ise,
beşe-riyetinden rabbaniyete dönüşmüş (rabbaniyetin içine
girmiş) olacaktır. Bu durumda abdiyetin içinde (mânâsında)
değil, ubudiyet içinde (mâ-nâsında) olacaktır.
Dışardan
bakanlar nerede olursa olsunlar cennet ehli de olsa, başka yerde de olsa
onu birey olarak göreceklerdir. Çünkü elbisesi o’dur ama elbise
içindeki varlık, kendisini asli hüviyetiyle idrakta olduğundan Hakk’
ın varlığı olarak yaşayacaktır.
Rabbe
nihâyet bulmak (ulaşmak) iki
türlü oluyor;
Biri
abd (kul) olarak oluyor
Biri
de gerçek kimliği olarak rabbına ulaşmış
olacak. Bunlar ancak gerçek tevhid ehli olanlar olacaktır.
Tenzih ve Teşbih ehli olanlar buraya
ulaşamazlar. Ancak onlarında ulaştıkları yer de kayda
değerdir.
(Necm Sûresi 53/43)
› =󍨤2 a ë Ù z¤™ a ì¢ç ¢é £ã a ë ›TS
ve ennehü hüve adhake ve ebka
“ Ve muhakkak O'dur ki, hem güldürdü ve hem ağlattı.
Yani
hakikat-i ilâhiye üzere hayatını sürdürmüş olan kimselerin ağlamak
ve gülmek iki özelliğidir.
Burada
beşeriyet yönüyle bakıldığında ağlattı
demesi, cehenneme attı demektir; birini de güldürdü demesi
de cennetlik etti demektir.
Yani
kendi çalışması ile birinin yüzünü güldürdü, birinin de yüzünü
ağlattı demektir. Bu ilk şeriat
anlamındadır.
Biraz
daha mânâyı yükselttiğimizde, “ağlamak, gülmek” ayni le-tâfette,
leziz hükmündedir.
Gülmesi huzur bulmasıdır; ağlaması
ise, sevinç ağlamasıdır.
Esasında
bunların ikisi de içiçe olan tek bir mânâdır. İnsân her
iki hâlde de ağlar. Kişi sevinçten güler, sevinçten
ağlar.
Şeriat bakımından sevap, günah
mertebesinden bakılırsa, ikisi bir-birinden ayrı ve
zıtmış gibi görülür.
Hakikat bakımından bakılırsa
ikisi de tek bir lezzetin iki tezahür hâ-lidir. Güldürdü ve
ağlattı yani ikisini de hoş olarak ortaya getirdi.
(Necm Sûresi 53/44)
› =b î¤y a ë pb ß a
ì¢ç ¢é £ã a ë ›TT
ve ennehü hüve emate ve ahya
“Ve şüphe yok, O'dur, O'dur ki, hem öldürdü ve hem hayata erdirdi.
Burada da
ayni şeyi müşahâde etmek mümkündür.
Kendi nefsi
varlığından öldürdü (mevt etti), rububiyeti,
rah-mâniyeti, hakkaniyeti ile diriltti (ihya/hayy etti). Hem de baki
olarak diri kıldı.
Beşer
yönünden de ceset olarak öldürdü, ahirette tekrar diriltti
an-lamındadır. Yani “öldüren de dirilten de o’dur.”
Burada
Cenâb-ı Hakk’ın kulu üzerindeki hükümranlığını
mertebeleri itibariyle anlatmaktadır.
(Necm Sûresi 53/45)
› =ó¨r¤ã¢ü¤a ë Š × £ˆÛa ¡å¤î u¤ë
£ŒÛa Õ Ü ¢¢é £ã a ë ›TU
ve ennehü halekazzevceynizzekere vel ünsa
“ Ve muhakkak ki, iki çifti, erkek ve dişiyi O halketti.
Varlıkları
(iki zevci) erkek ve dişi olarak halketti
Nasıl
halketti?...
(Necm Sûresi 53/46)
› :ó¨ä¤à¢m a ‡¡a §ò 1¤À¢ã ¤å¡ß ›TV
min nutfetin iza tümna
“Bir nutfeden meni edildiğinde, rahimlere döküldüğü za-man.”
İnsânların
beşeriyet yönüyle nasıl meydana geldiğini anlatıyor.
Diğer yönüyle
meseleye baktığımızda;
Burada sadece
bireysel varlık değil, bütün varoluşda bahsedil-mektedir.
Bütün
bu âlemler yok iken, evvela akl-ı kül amil olarak sonra da nefs-i
kül halkedildi. İşte bu zevceyn’dir.
Bütün
bu âlemler de, Akl-ı kül ve nefs-i kül’ün izdivacından
mey-dana geldi. Bireysel varlıklar da daha sonra meydana geldi.
Akl-ı kül ve nefs-i kül’ün izdivacından
da meydana gelen “teklik” tir.
Ana
rahmine düşen bir nutfeden bir çocuk meydana nasıl geliyorsa Regaib
gecesi hükmüyle de gönül rahimlerine nutfe
atıldığı zaman yani Hakikat-i İlâhiye nutfesi,
nûru atıldığı zaman kişinin gönlünde bu yeşermeye
ve olgunlaşmaya başlıyor.
Kişinin
gönlüne bu nûr-u Muhammedi atılmadıkça kişinin bu
ha-kikatleri idrak etmesi mümkün değildir.
İşte
anne ve baba özü olmadan bir çocuğun meydana gelmesi mümkün değildir.
Bugün değişik şekillerde çocuk yapılıyor deniyorsa da
bu ancak mekan değişikliğidir yoksa öz yine anne ve
babadır.
Bu
nutfenin meni edilmesi, gönüllere, beyinlere nefh edilmesi;
o orjinal, bozulmamış nefhanın ulaştırılması
gerekiyor.
“Nefes-i Rahmân-i” denen hakikat budur.
Eğer
yapılan sohbetlerde, okunan kitaplarda böyle bir hakikat neş-vesi
çıkmıyorsa orada “Nûr-u Muhammediye”nin zuhura gelmesi,
do-layısıyle “hakikat-i muhammediye”nin dolaşması,
gelişmesi, oluş-ması mümkün değildir.
Bunlar
ancak nakli ve akli bilgiler hâlinde geçmekte ve o düzeyde
kalmaktadır.
Alîmler
genellikle akli ve nakli bilgiyi sahih kabul ediyorlar, gö-nülden, rûhani,
ilhami gelen bilgiye pek itibar etmiyorlar.
Bunda
haklı da olabilirler çünkü bu hâller biraz eğitim isteyen tehli-keli
hallerdir. Çünkü ilhami diye zannettiği kimse o frekansa
bağlan-madı ise, kendisine gelen hayâli bilgileri esas kabul edip de
o bilgilerle hareket etmek üzücü olur.
Bu
tehlike yönünden ve kendilerinin de bunların doğruluğunu
tespit edecek irfan çalışmasından yoksun olduklarından ehli
zahir bunlara ilti-fat etmezler.
Burada
yapılacak olan bunlara şüphe ile bakabilirler ama ihtiyaten inkar
etmemeleri gerekir, çünkü inkar edebilecek bilgiye de sahip de-ğiller.
Bizim
konumuz bu değildir, tenkit etmek değil, tespit yönünden kendimize
faydalı kısmını almak üzere üzerinde kısaca
durmuş bulunu-yoruz. Onların vazifelerini de inkar edemeyiz o
şeriat içinde hepimiz va-rız ve tatbikattayız. Allah onlardan da
razı olsun, deriz.
Ancak
yine bilelim ki, fıkıh İslâmiyetin yüzde yirmi (%20) sini
kap-sıyor, yüzde seksen (%80) âtıl kalıyor.
Bu
arada o yüzde yirmiyi de iyice şekli hükümler içinde çok az ola-rak
çalıştırıyoruz, böylece o kısmını da
perdelemiş oluyoruz.
Hıristiyan
mertebesi rûh mertebesi olduğundan, bedenden kurtul-muşlar,
fıkıh ilminin üstüne çıkmışlar, düşünceleri
daha yüksek bilgi içinde ama bilgileri hayâli olmaktadır.
Hayâli
de, yanlış da olsa, yine de yukarı düzeyden bir ilim
sahasında çalışıyorlar ve bizden üstünmüş gibi
gözüküyorlar.
Bizim
suçumuz onların üstünde olan Hakikat-i Muhammediye ilmini, yani “ve
nefahtü” sırrını ortaya çıkaramamak.
Bu
çıkmış olsa yani İslâmın eğitimi, tasavvuf
eğitimi üzerine odak-lanmış olsa ne dünyada ne diğer
âlemlerde Müslümanları ve Türkleri tutacak hiçbir millet olmaz.
Tabir-i
caizse elimizde 99 düğmeli kumandanın sadece bir, iki düğ-mesi
ile cihazı çalıştırmaya çalışıyoruz.
Diğer düğmelerini olmadık ne-denlerle kendimize
yasaklamışız, bu yüzden bize verilen cihazdan tam kapasite
verimi alamayıp cihaza karşı haksızlık ediyor ve
cihazı da üzü-yoruz.
“min nutfetin iza tümna”
“Bir nutfeden meni edildiğinde, rahimlere döküldüğü za-man.”
O nutfeden bir bölüm atıldığında, diyor, o nutfenin tamamını id-rak etmek ne kafa yapısı
olarak, ne de fiziken mümkün değildir. Dendi-ğine göre, o nutfede bir
seferde 3.5 milyon tohum ekilmesi lâzımki bir çocuk oluşumu
olsun.
“min nutfetin” diyerek nutfenin
bazı kısımlarını işaret ediyor.
Hakikat-i
İlâhiye’de böyle yavaş yavaş bazıları ve sonra yine
bazıları olarak ilâ nihâye oluşmaktadır. Kişi kendini
geliştirtikçe o “nefes-i rahmâniye nefhaları”
kişide gelişmektedir.
(Necm Sûresi 53/47)
› =ô¨Š¤¢ü¤a ñ b¤' £äÛa ¡é¤î Ü Ç
£æ a ë ›TW
ve enne aleyhinneş’etel uhra
“Ve muhakkak ki, ölenlerin daha sonra neş’et bulmaları,
diriltilmeleri O'na âittir,
(Necm Sûresi 53/48)
› =ó¨ä¤Ó a ë ó¨ä¤Ë a ì¢ç ¢¢¢é £ã a ë ›TX
ve ennehü hüve ağna ve akna
“ve şüphe yok ki, O'dur, gani (zengin) eden ve fakir
düşü-ren.”
En
büyük zenginlik, “fakr”dır.
Efendimizin
buyurduğu, “fakrim fahrimdir,” dediği gibidir.
Yani
şeriat mertebesinde, nefsaniyetini alırım,
karşılığında cenneti veririm.
Hakikat mertebesinde ise, nefsaniyetini
alırım karşılığında kendi-mizi veya daha
uygunu kendimizden hakikat veririm, buyurduğudur.
Zengin
yani varlık verdik, deniyor.
(Necm Sûresi 53/49)
› =ô¨Š¤È£¡'Ûa
¢ £l ‰ ì¢ç ¢¢é £ã a ë
›TY
ve ennehü hüve rabbüşşıra
“Ve muhakkak ki, O'dur Şı'ra (işaret)
-yıldızı-nın Rab'bi O'dur.
Necm
Sûresinin başında belirtilen Necm ile Şıra birbirini
tamamla-maktadır.
49. âyet, kendi içinde
toplandığında (4 + 9) =13 tür.
Necm
yıldızı için bazı müfessirler,
“batmakta olan yıldıza andolsun”,
bazıları
ise,
“doğmakta olan yıldıza andolsun”,
şeklinde mânâlandırdılar.
Hepsi
de kendi mantıklarına göre bu hâli uzun uzun anlattılar.
Bunlar
hep kişisel, indi olan şeylerdi.
Esas
olan Akl-ı küll idi; sahibi, Allah ne demek istiyordu?...
Bize
neyi vermek istiyor?...
Burada
yıldız olarak neden “şıra”
kullanılmış?...
Şıra yıldızı, işaret
yıldızı demektir.
“Hakikat-i Muhammediye”ye işarettir.
Baştaki
yıldız Necm, sıradan yani her birerlerimizin
kafalarından icat ettikleri, bireysel heva, heves
yıldızına işarettir.
Kim o benlik
yıldızı ile hayatını sürdürüyor ise, ne aya, ne
güneş’e, ne başka yıldıza, ne de fezaya yolu
kapalıdır.
Bireysel
yıldızından aydınlandığı sürece Hakikat-i
Muhammed-i bedrine, kamerine ulaşma yolu yoktur.
Hakikat-i
Muhammed-i bedrine, kamerine ulaşma için necm
yıldı-zını, şıra yıldızına
döndürmesi gerekmektedir.
Nitekim
Kûr’ân-ı Keriym (En’am Sûresi 76-79 âyetlerinde)
7b¦j פì × ¨a ‰ ¢3¤î £Ûa ¡é¤î Ü Ç
£å u b £à Ü Ï ›WV
7ó©£2 ‰ a ˆ¨ç 4b Ó
› åî©Ü¡Ï¨ü¤ a ¢
£k¡y¢a ¬¬ ü 4b Ó 3 Ï a
¬ b£à Ü Ï
felemma cenne aleyhil leylü rea kevkeben
kale haza rabbiy
felemma efele kale la ühıbbül afiliyne
“Ne zaman ki, üzerine yine gece bastı, bir yıldızı
gördü, "bu benim Rabbim" dedi batınca da "ben öyle
batanları sevmem" deyiverdi.”
7©ó£2 ‰ a ˆ¨ç 4b Ó b¦Ë¡‹b 2
Š à Ô¤Ûa a ‰ b £à Ü Ï ›WW
ó©£2 ‰ ó©ã¡†¤è í ¤á Û ¤å¡÷ Û 4b Ó
3 Ï a ¬ b£à Ü Ï
› åî©£Û¬b
£šÛa ¡â¤ì Ô¤Ûa å¡ß £å ãì¢×
ü
felemma reel kamere baziğan kale haza rabbiy
felemma efele kale lein lem yehdiniy rabbiy
leekunenne minel kavmiddalliyne
“Ne zaman ki, ayı doğar bir hâlde gördü. “Rabbim bu'dur” dedi.
Sonra ay batınca da “and olsun ki, eğer bana Rab'bim hi-dâyet
etmemiş olsaydı, elbette ben sapıklığa düşenler
toplulu-ğundan olacaktım” dedi.”
7 ¦ò Ë¡‹b 2 ¤à
£'Ûa a ‰ b £à Ü Ï
›WX
¢Š j¤× a a¬ ˆ¨ç ó©£2 ‰ a ˆ¨ç 4b Ó
¡â¤ì Ó b í 4b Ó ¤o Ü Ï a ¬b
£à Ü Ï
› æì¢×¡Š¤'¢m b £à¡ ¥õô¬©Š 2 ó©£ã¡a
felemma ree’şşemse baziğaten
kale haza rabbiy haza ekberü
felemma efele kale ya kavmi
inniy beriyün mimma tüşrikune
“Ne zaman ki" güneşi doğmaya başlar gördü. Dedi ki:
"Bu- dur Rab'bim bu daha
büyük" nihâyet o da batınca dedi ki: Ey kavmim!. Ben muhakkak sizin
Allah Teâlâ'ya ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”
ó¡è¤u ë ¢o¤è £u ë ó©£ã¡a ›WY
¤‰ ü¤a ë ¡pa ì¨à £Ûa
Š À Ï ô©ˆ £Ü¡Û
åî©×¡Š¤'¢à¤Ûa å¡ß b¯ ã a ¬b ß ë
b¦1î©ä y
inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemâvati vel arda
haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne
“Ben muhakkak bir hânif olarak yüzümü gökleri ve yeri yara-dana çevirdim ve
ben müşriklerden değilim”
İbrahim
(a.s.) sırasıyle önce yıldıza, sonra kamere,
sonra güneşe baktı ve herbirinin sonunda;
* kefkef (yıldızda),
- “uful edenleri (batanları) hubb
etmem (sevmem) dedi”.
* kamer (ayda)
- “elbette eğer Rabbim bana hidâyet etmezse elbette kesin dalâlete
düşmüş kavimden olurum dedi”.
* şems (güneşte)
- “ya kavmim şirk koştuğunuzdan kesin ben beriyim dedi.”
bunlardan
sonra da
- “hanif olarak semâvatı ve arzı fatr eden (yaratan) zât (şey) için vechimi kesin ben teveccüh ettim ve ben
müşriklerden de-ğilim,” buyurdu.
İbrahim
(a.s.) bu müşahâdesini daha çocukluğunda idi İbrahimiyyet,
Tevhid-i Ef’âl makamıdır.
(Bakara
Sûresi 2/158 âyetinde)
7¡é¨Ü£Ûa ¡Š¡ö¬b È ( ¤å¡ß
ñ 뤊 à¤Ûa ë b 1 £–Ûa £æ¡a
›QUX
“innessafa
vel mervete min şe’airillâhi”
“kesin Sefa ile Merve Allah Teâlâ'nın şaairinden (işaretlerin-den) dir.”
Görüldüğü gibi şiar, “safa” ve “merve” bahsinde de
geçmektedir.
Safa ve Merve Allahlık
işaretleridir, yani ulûhiyet mertebesinin mühim
noktalarıdır.
Burada
da o işaret edilen yıldızın “Hakikat-i İlâhiye”
yıldızına dö-nüşmesi gerekiyor. Kafandaki yıldız,
nefsinden kaynaklanan yıldız değil Hakikat-i ilâhiye’yi, Tevhidi
işaret eden olması gerekir.
“ve ennehu” “hüve”,
buradaki
“hu” ların hepsi Amaiyetten ® Ahadiyete tenezzül ettiğinde, ahadiyetin özelliği olarak
zuhura çıkan inniyet ve hüviyetin, hüviyyeti
olanıdır.
Yani
bütün bu “hu” lar kaynağını Ehadiyetin hüviyetininin
é sin-den almaktadır.
éÜÜa “Allah” lâfzının,
yazılışının ilk harfi é “hu” dur.
“Allah” diye okurken biz onu sonda okuruz, ama o
baştır.
Çünkü
bütün bu âlemler yok iken “Allah” lâfzı da yoktu.
Bütün
bu âlemler nasıl var edilmiş ise, “Allah” lâfzı da o
şekilde var edilmeye başladı ve mertebe, mertebe oluştu.
İlk
var edilen de é
“hu” dur.
Başta
da é “hu” ve en kemâl olarak varılacak olan da é “hu”dur. Bu yüzden bir
bakıma é
“hu” ® “ism-i azam”dır.
Kelimeyi Tevhid sonundaki é “hu”, ulûhiyetteki “ism-i azam”dır.
Kelimeyi Risâlet sonundaki é “hu”, Hz. Muhammedin ismi ile
birlikte
risâlet mertebesindeki “ism-i azam”dır
(Necm Sûresi
53/50)
› =ó¨Û@ë¢ü¤a? a¦…b Ç
٠ܤç a ¬¢¢¢é £ã a ë ›UP
ve ennehu ehleke adenil ula
“Ve şüphe yok ki, O helâk etti evvelki Âd'ı.”
Burada
eskileri misâl vererek yani Lût kavmi mertebesinde, Salih kavmi
mertebesinde, İbrahim kavmi mertebesinde ve
İbrahimiyyet-ten evvel ki mertebelerde olan kimselerin helak
oldukları gibi onların helak olmamaları için ikazda bulunuyor.
(Necm Sûresi
53/51)
› =ó¨Ô¤2 a ¬b à Ï a …¯ì¢à q ë ›UQ
ve semude fema ebka
“Ve Semud'u -da O helâk etti- artık -onlardan hiçbirini-
bı-rakmadı.
Âd kavmini de, Semud kavmini de
yeryüzünden helâk ederek kaldırdı. Bunlar bir bakıma tebşirdir.
Çünkü
gerçekten hakikati Muhammediyeyi bünyesinde yaşamış olan için
tabii geriye dönmemek şartıyle bu kavimlerin etkisinin
olmayacağı bildiriliyor.
(Necm Sûresi
53/52)
6 ¢3¤j Ó ¤å¡ß §€ì¢ã â¤ì Ó ë ›UR
› 6ó¨Ì¤Ÿ a ë á ܤà a ¤á¢ç aì¢ãb × ¤á¢è £ã¡a
ve kavme nuhın min kablü
innehüm kanu hüm azleme ve etğa
“ Ve evvelce de Nûh kavmini de -helâk etmişti-
şüphe yok ki, onlar olmuşlardı onlar, en zâlim ve en
azgındı-lar.
Derviş
olunduğunda önce, Âdem kavminden olmak ve Âdem haki-katlerini idrak
etmesi gerekir.
Sonra
yavaş yavaş diğer peygamberlerin yaşantıları
kendi bünye-sinde neyi gerektiriyorsa (yani hangi terkleri ve hangi
alışları, özellikleri gerektiriyorsa), müspet olanları
alıp, menfileri terkedip, Beş Hazret (tevhid)
mertebelerinden evvel gelen nefis mertebelerinde yapılması gereken
şeyleri hakkıyle yapılmış ise, o zaman bunlardan
kurtulunduğu burada tebşir ediliyor.
Bir
insân geçme karnesini alır, bu karne onun bu statüyü sürdür-mesi üzerine
verilir. Ancak o statüyü tatbik etmez ise o zaman onlar onda kayba
uğrar. Hakketti ise verilir ve yerini koruduğu müddetçe de devam
ettirilir.
(Necm Sûresi
53/53)
› =ô¨ì¤ç a ò Ø¡1 m¤ õì¢à¤Ûa ë ›US
vel mu’tefikete ehva
“Alt üst olan şehirleri de böyle yaptı.”
(Necm Sûresi
53/54)
› 7ó¨ £' Ëb ß b èî,¨ £' Ì Ï ›UT
feğaşşaha ma ğaşşa
“Artık onları gaşyeden (kaplayan) kapladı.
Onları
öyle kapladı ki onlardan bir iz kalmadı
Baş
taraflarda,
(Necm Sûresi
53/16 âyetinde)
=ó¨'¤Ì í b ß ñ ‰¤†¡£Ûa ó '¤Ì í ¤‡¡a ›QV
“iz
yağşessidrete ma yağşa”
“Sidreyi kaplayan kaplıyordu”
(o sidreyi nasıl gaşyetmek (kaplamak) lâzımsa öyle
gaşy ediyordu)
Yani
“hakikat-i ilâhiye” beşeri insâniyeyi gaşyettiğinde
(kapladı-ğında) öyle bir kaplama ile kaplıyor ki,
beşeriyetten hiç bir iz kalmaz.
Gaşyettiğinde
kişinin, kişiliğini kaldırır. Toprak içine
sokmak sûre-tiyle fiziki olarak da hiçbir şey ortada bırakamaz.
Ama
yaşadığı sürece rahmâniyet ile gaşyettiği zaman
yine kişinin kişiliğinden hiçbirşey kalmaz.
Ancak
burada hâlâ görünen biri vardır, o ne oluyor dendiğinde?... O
artık ubudiyyet sahibi olmuş olur; yani abdiyeti değil,
ubudiyeti kalır, ki hakkın fiili kendi fiili olur.
(Necm Sûresi
53/55)
› ô¨‰b à n m Ù¡£2 ‰ ¡õ¬ ü¨a ¡£ô b¡j Ï ›UU
febieyyi alâi rabbike tetemara
“Artık Rab'bının hangi nimetlerinden şüphe edersin?.”
(Necm Sûresi
53/56)
› ó¨Ûë@¢ü¤a ¡‰¢ˆ¢
£äÛa å¡ß ¥Ší©ˆ ã a ˆ¨ç ›UV
haza neziyrün minen nüzuril ula
“İşte bu da evvelki uyarıcı (ikaz edicilerden) bir uyarı, ikazdır.”
Nezir, Hz. Peygamberimize hitaptır.
Allahın kelâmı olan Kûr’ân vası-tasıyle Risâlet-i
Muhammediye’nin lisânından (“Mertebe-i Risâlet”ten) dökülüyor.
Onu
Cenâb-ı Hak bize tanıtırken, “haza neziyrün” ifadesi
kulla-nılıyor. Evvelkiler gibi onun da nezir olduğu işaret
ediliyor.
Ancak
bu kıstas Hz. Peygamberimizin nübüvveti yönüyledir, yoksa mertebesi
yönünden değildir.
Çünkü
daha önce gelen nezirler sadece kendi mertebelerinin uyarılarını
yapmışlardır.
Hz.
Rasûlüllah (s.a.v.) evvelkileri de, anı da, sonrakileri de
uyardı. Yani yeni uyarılarda bulundu. Bu yüzden ümmeti
Muhammed diğer ümmetlerden daha efdal oldu.
(Necm Sûresi
53/57)
› 7 ¢ò Ï¡‹¨ü¤a ¡o Ï¡‹ a ›UW
ezifetil azifetü
“Saat (kıyamet) yaklaştıkça yaklaştı”
Merhale
merhale geliyor. İnsânlara verdiği özellikleri, kendi hakikat-lerini,
Allahın verdiklerine şüphe edilmemesini ve onların
hakikatlerinin belirtilmesi ve insânın ve âlemlerin yok
olacağını ifade ve ikaz ediyor
Zahiri
yönünden, kıyamet saatini kimse bilemez sadece Allah bilir ve “o saat
yaklaştıkça, yaklaşıyor,” diyor.
Bildiğimiz
kesin olan ise, bizlerin kıyametinin seri bir şekilde, hemen
olabileceğidir.
Fiziken
yaşlanma hâlimize de bakarsak süratle sona doğru gittiği-mizi
müşahâde edebiliriz.
Diğer
yönüyle de derviş çektiği her zikir ile, aldığı
her mertebe ile kıyametini yaklaştırmaktadır.
Hak
yolunda attığımız adım bizi kıyametimize
götürmektedir. Yani beşeriyetimizin, nefsimizin kıyametine
götürmektedir.
İşte
bunu anladığımız taktirde “kıyam et”
idrakına varırız.
“Kıyam et” ayağa kalk
demektir. Ne zaman ki, rahmâniyetimiz ile dikilip ayağa
kalktığımızda yani hakikatimizi idrak ettiğimizde,
nefsi-mizden kurtulup da, ayağa kalktığımızda
nefsimizin hükmü üzerimizden geçmiş, hürriyeti bulmuşuz
demektir.
Kıyameti
kopmuş olanın da hergün Mi’racı yükselir.
Kıyamet
kopmadıkça Mi’racını yükseltemiyor demektir.
(Necm Sûresi
53/58)
› ¥ò 1¡(b × ¡é¨Ü£Ûa ¡æë¢… ¤å¡ß b è Û ¤î Û ›UX
leyse leha min dunillâhi kaşifetün
“Onun için Allah Teâlâ'dan başka bir açıcı yoktur”
Kıyamet
hakikatini ancak Allah açar. Diğer bir ifadeyle Kıyamet ha-kikatini
Allah’tan başkasıyle anlamak mümkün değildir.
Yine
Allah vesilesi ve Allah izni ile gelen bir bilgi ve bir yardım ile ancak
bu hakikat keşf olur, açılır.
Ancak
bunu bilenin de bilmeyenin de netice itibariyle dünya sona ermesiyle umumi
kıyamet kopacaktır.
Ancak
bize lâzım olan şuurla yaşamaktır, ki bunların
kıyametini aça-cak olan sadece Allahtır. Yani o kanaldır.
(Necm Sûresi
53/59)
›= æì¢j v¤È m ¡sí©† z¤Ûa a ˆ¨ç ¤å¡à Ï a ›UY
efe min hazel hadiysi ta’cebune
“Şimdi siz bu hadise (söze) mi
şaşıyorsunuz?, sizin acaibinize mi geliyor?”.
Bu
oluşuma şaşıyor musunuz, yukarıda dendiği gibi
şüpheniz mi var, deniyor.
(Necm Sûresi
53/60)
›= æì¢Ø¤j m ü ë æì¢Ø z¤š m ë ›VP
ve tadhakune ve lâ tebkune
“Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?”.
Bunlara gülüp geçiyorsunuz ve oysa
ağlamıyorsunuz.
Yukarıdaki yani
(Necm Sûresi 53/43 âyetinde)
› =󍨤2 a ë Ù z¤™ a ì¢ç ¢é £ã a ë ›TS
ve ennehü hüve adhake ve ebka
“Ve muhakkak O'dur ki, hem güldürdü ve hem ağlattı,”
buyurdu.
İnsânın “gülme ve ağlama” olarak iki vasfı
vardır.
Halbuki burada sadece gülüyorsunuz oysa ağlamıyorsunuz, deniyor.
Bu durumda gaflette kalıyorsunuz. Dikkat etmiyor, israf ediyorsunuz,
vaktinizi boşa harcıyorsunuz.
Bu gaflet hâlinin sonu hüsrandır. Çünkü bunun neticesi sevinç
ağla-ması değil, üzüntü figanı olacaktır
ikazı yapılıyor.
Bir
anlamda da tek yönde kaldığınızdan her iki hâli meczedip
tekbir yani tevhide getirmiyorsunuz.
(Necm
Sûresi 53/61)
› æë¢†¡ßb ¤á¢n¤ã a ë ›VQ
ve entüm samidune
“Ve halbuki siz samidlersiniz (habersiz
oyalanan, gâfillersiniz)”
Allah vermesin yani perdeli insânlar olarak oyalanıp
duruyorsunuz.
(Necm
Sûresi 53/62)
› a뢆¢j¤Ça ë ¡é¨Ü£Û¡
a뢆¢v¤b Ï ›VR
fescüdu lillâhi vabüdu
“Artık, hemen Allah için secde ediniz ve ibadette bulununuz.”
Secde ediniz ama Allah için secde ediniz yani secde
ediliyorsa Allah için (Allah secdesi) olsun.
Dikkat edilirse burada Rahmân için, Rabb
için denmiyor Allah için denerek, Allahlık işaret
ediliyor.
Yani secdeyi öyle edin ki, Allaha yakışır,
ulûhiyet mertebesi içerisin-de olsun.
“vabüdu”
ve ibadetinizin de bu şekilde olmasını ikaz ediyor.
Burada
kişi abid ise, ibadet için yapılan bireysel secdedir.
Ama kendi
nefsani varlığını aşmış, kendinde
birşey kalmadı ise, ora-da yapılan secde ubudet secdesi
olmaktadır.
Yani burada
Hakk, kendinden kendine secde etmektedir.
Böyle şey
olur mu?...
yani insân
kendinden kendine secde eder mi?.. diye sorulursa,
- Tabii ki
olur.
Çünkü insân
kendisinde bulunan bütün mertebelerin hakikatine var-mış ise, o zaman
kendindeki abdiyeti yine kendindeki ubudiyetine secde eder.
“abdehu ve
rasûlühu”
yani abdiyeti
de risâleti de “hu”ya tabidir; kendi hakikatine, kendi özünedir.
Bu âyet secde
âyeti olduğundan ve bunu okuduğumuza göre mü-sait olduğumuz
vakitte secde etmemiz gerekir.
Secde
duası “Tuhfetü’l Uşşaki”de geçiyor.
Secde hem fiili
yapılım olmakla beraber aslında ilmidir. Hakiki secde
birşeyi tasdik hükmündedir.
Mamafih
göstermelik, taklidi, korkudan yapılan secdeler de vardır. Ancak
secdenin hakikati ilmi olmasıdır, yanı secde etmenin ne
olduğunu bilerek, irfani olması gerekir.
Burada Necm
Sûresini şimdilik sonlandırıyoruz.
bismillâhir
rahmânir rahiym,
Bu anlatacak
olduğum şeyler benlik olarak kabul edilmemeli, “işa-ret-i
ilâhi olarak, belirli bir sistemin içinde ortaya çıkan özellik-lerdir,”
diyelim.
Kûr’ân âlemlere
rahmettir, âlemler Kûr’ânda kendisinin kemâlini, hakikatini bulur.
Hiç kimse de
ne onu, ne de herhangi bir sûresini ve âyetini sahiple-nemez. Ama insân
hem âlemler câmisi ve hem de kendi bir âlemdir.
Âlemler gibi
o da kendisininin hakikatini, Kûr’ânda bulur.
Birgün Nûsret
Babamla beraberken bendeki zuhuratları kendisinin izni ile kendisine
okurken, zuhurat içinde Kûr’ândan okuduğum bir sûre-de “Necdet’in...”
diye bir isim geçiyordu.
Nûsret Babam,
“Oğlum şimdiye kadar getirdiğin zuhuratların en iyisi
budur,” buyurdu. Yani bu ismin Kûr’ân-ı Keriym içinde geçme-sini
işaret etti.
Sonra biz
bunu araştırdık. Hem kendimizden ve hem de kardeşler-den
gelen manevi beyanlarla, bunun Kûr’ândaki “Necat” olduğunu tes-pit
ettik.
Daha da ileri
araştırmamızı devam ettiğimizde
karşımıza 53. sûre “Necm Sûresi”
çıktı.
Böylece
Kûr’ânı Keriym’deki izafi işaretlerimiz:
Harfimiz:
x (cim) ; (cim) in
yazılışı áîu ® okunuşu
(cim)
Harf
değerleri :
u (cim)
3
î (ye)
10
á (mim) 40
= 53
Kelimemiz
: ñavã
(Necat)
Harf
değerleri :
æ (nun) 50
x (cim)
3 = 53
a
(elif) 1
p/ñ (te)
400 = (50 +3 +1 + 400)= 454 (4+ 5+ 4) = 13
Ayetimiz : Mümin Sûresi 40/41. ayet
¡ñì¨v £äÛa ó Û¡a ¤á¢×ì¢Ç¤… a ó¬©Û b ß
¡â¤ì Ó b í ë
6¡‰b £äÛa ó Û¡a ó¬©ä ãì¢Ç¤† m ë
“ve
ya kavmi maleyi ed’uküm ilennecati
ve
ted‘uneniy ilennar”
“Ey kavmim! Başıma gelen nedir? Ben sizi Necat (13) (kurtu-luş) a (cennete,
zat cennetine, Hakikat-i Muhammediyye’ye) davet ediyorum, siz ise beni
ateşe çağırıyorsunuz.”
Mü’min Sûresi 40/41. âyet’te
(40 + 41) = 81 (8 +1) = 9
Yani “Hakikat-i
Museviye”den ® “Hakikat-i Muhammediyye”ye
daveti vardır.
Bu mertebede 13
ün, bu mertebesi itibariyle 9 da
yani “Mertebe-i
Museviyyet”teki zuhurudur.
Suremiz de,
Necm “53” olduğu böylece belirlenmiş oldu.
İsm-i
“Necdet” arapça harfleri olarak aşağıda görüldüğü
üzere olup, ebced sistemine göre şöyledir:
ñ†vã “Necdet”
æ (nun) 50
x
(cim) 3 =
53
… (dal) 4
p/ñ (te)
400 = 457 olarak
yazılır.
İçindeki 53 hemen başta görülüyor.
Tamamı
toplandığında, 457 olarak çıkıyor.
Bu
bir neş’edir, kimsenin kabul etmesi de gerekmiyor.
Bu
sûre-i Şerif ile ilgili olduğundan bahsetmeyi uygun gördük.
53 ü kendi içinde toplarsak (5 + 3) = 8
sayısını verir.
Bu
cennetleri ifade eder.
(8) 2 ye bölersek, (8/2) = 4
sayısını verir.
Yani 2 adet 4 olur.
2 adet 4 olması zahir ve bâtın’dan
oluşunu ifade ediyor.
4 bilindiği gibi İslâmın
rumûz sayısıdır, yani
- “Şeriat,
Tarîkat, Hakikat, Mârifet”
makamları
- “Ef’âl, Esmâ,
Sıfat, Zât” âlemleri
- Kâ’be-i Şerifin 4 Köşesi 4 Rüknü
“İbrahimiyyet,
Mûseviyyet, İseviyyet, Muhammediyyet”
- Yukardan aşağıya “Tevhid ® Teşbih ® Tenzih ®
Vahdet”
- Aşağıdan yukarıya “Vahdet
®
Tenzih ®
Teşbih ®
Tevhid”
- ve yine Kâ’be-i Şerifin 4 duvarı
“Hannan,
Mennan, Deyyan, Sübhan”
4 den 1 çıkartıp geriye kalan 3’ün
başına konursa;
yani (4 – 1) = 3 ve çıkartılan 1, kalan 3’ün
başına konursa 13 eder,
ki
4’ün içinde 13 var olduğu gibi; 13 içinde de 4
vardır.
457
İslâmın bütün hakikatleri bu
sayının içinde toplanmıştır.
- 4
İslâmın Hakikat-i
- 5
“Hazeret-i Hamse” (5 Hazret
Makamı)
- 7
“etturu seb’a”
(7 nefis mertebeleri)
“Hakikat-i Muhammediye” üzerine şifre
sayımız 53 dür.
Daha
sonra gördüğümüz bir zuhuratta Cenâb-ı Hakk Kâ’be’nin içeri-sinde
bize kapımızı gösterdi, ki bu kapı da 53 üncü
kapı olup ismi, “el bab-ı kehribariyyeyi şamî”dir.
Şam
köşesinde elektrikli kapı, dışarıdan merdivenlerle
yukarıya çı-kan kapıdır.
Son
gittiğimizde de Mescid-i Nebevi’de yani Hz. Rasûlüllah (a.s.) Efendimizin
kabr-i şeriflerinde muhtemel yeri aradım ve buldum, kalbim de mutmain
oldu. Orada da 53. direk.
Efendimizin
kendi iştirakiyle yapılan ilk Mescid-i Nebevi’de 33 direk
varmış.
Bu
direklerin 13 tanesi ön bölümde, 20 tanesi de arka
bölümde imiş. Biliyorsunuz 13 Efendimiz (s.a.v.) in şifre
sayısıdır.
İkinci
yapılışında yani Efendimizin sağlığında
Mescid-i Nebevi’nin ge-nişletilmesi vardır.
İki
sıralı direklerle ( L ) şeklinde genişletiliyor.
Onların
renkleri de kırmızı, sarı renkleri arasında bir renkte
yapıl-mışlar.
Onlar
da 21 adet olarak ilâve ediliyor.
20. direk minber ile mihrab
arasındaki öncekiler ile toplarsak;
(20
+ 13 + 20) = 53. direğimiz...
Bu
direk tabii ki bizim şahsımızın malı değildir,
mânâsı ve mertebesi olarak oradaki yerimizi işaret etmektedir.
1 - Mescid-i Nebevi’deki minber ile
mihrab arasındaki direk;
53. direk
2 - Silsile-i şerifedeki
sıramız; 53
3 - Kûr’ânı Keriym’deki sûre
sırası; Necm Sûresi 53. sûre
4 - Kâ’be’deki kapımız; “el bab-ı kehribariyyeyi şamî”
53. kapıdır.
5 – Kâ’benin içindeki yerimiz : Tavafın başladığı siyah çizgi ve yeşil
ışığı başlangıç noktası olarak ele
aldığımızda, oradaki direkten (1) diye
başlayarak, tavaf istikametinde sola doğru
saydığımızda tam “Rükn-ü Şami” köşesi
karşısında duran 53. direktir.
6 – Esmâ’ül Hüsnadaki 53. sıradaki
isim “Veli” dir veya sıradan okunduğunda 53.
sıradaki isim, “Vekiyl” dir.
Esmâ’ül
Hüsnada “Allah” ve “Rahmân” isimleri sıraya girmez çünkü
onlar kaynak isimlerdir.
Nasıl
ki “Hz. Allah”ı, “Hz. Cebrâil”i ve “Hz.
Muhammed”i (1) diye işaretlemeyiz, ondan sonraki
diğerlerinden meselâ Hz. Ali veya Hz. Ebubekr’i (1) diye
işaretleriz. Çünkü onlar kaynaktır.
Bu
duruma göre “Allah” ve “Rahmân”dan sonra “Rahiym”den (1)
diye başlayarak devam edersek 53. isim, “Veli” ismidir.
Diğer
taraftan, Allah isminden (1) diye başlayarak devam edersek 53.
isim “Vekil” ismidir.
Bu
durumda “Veli” ve “Vekil” isimlerinin ikisi de 53 ü
göstermekte ve aynı mânayı ifade etmektedirler.
†za (Ahad) ise
a (elif) 1
€ (ha)
8
… (dal)
4 = 13 eder.
†za (Ahad) a bir â (mim)
ilâvesi ile †àza (Ahmed) oluştuğunu görüyoruz.
Yani Ahad ®
Ahmed de zuhur etti.
†za (Ahad) a
(13) e bir â (mim) ilâvesi (40) ile †àza (Ahmed) 53 ortaya
çıkmaktadır.
Kelime-i Risâlette,
(Muhammeden resulullah)
é¨Ü£Ü a İì ‰ ¦a†£à zìß
67 + 297
+ 139 = 503
¦a† £à zìß “Muhammeden”
kelimesi, ebced hesabıyle...
â
(mim)
40 4
ë (vav)
6
6
€ (ha)
8
8
â
(mim)
40 4
â
(mim)
40 4
…
(dal)
4 4
a (elif)
1 1
139 (1 + 3 + 9) =13
31 (Tersi 13) (3 + 1) = 4
¤İì ‰ “Resûl” kelimesi, ebced hesabıyle...
‰
(rı)
200
(sin)
60
ì
(vav)
6
İ (lam) 30
296 (2 + 9 + 6) = 17
é¨Ü£Ü a “Allah” kelimesi, ebced hesabıyle...
a (elif) 1
İ (lam) 30
İ “lam”
30
ç “he” 5
67 (6 + 7) = 13
Hepsinin
toplamı:
“Muhammeden Resul
Allah”
139 + 297 +
67 = 503
olur.
503 ün ortasındaki sıfırı
(0) kaldırırsak (503) (53)
kalır.
Ahad’a (13) e bir (mim) ilâvesi
(40) ile
Ahmed
53 ortaya çıkıyor.
Ahadiyet içinde katışıksız ve
karışıksız olarak mevcuttur
“Kelime-i risâlet”in toplam netice sayısı da 53
tür.
Sistemin
fevkaladeliğine hayret etmemek mümkün değildir.
Şükründen
ve zikrinden aciziz.
Bu
hususta daha fazla malumat, “Sayıların Dilinden”
bölümünde verilmişti.
Kitabımızı okuma sabrı gösteren sayın
kardeşlerimiz!...
Bu kitap
içerisinde belki fazla iddialı gibi gördüğünüz konular ve
sahiplenmeler olabilir. Bunları pek de ciddiye almayınız.
Muhabbet ehli kimselerin abartılarıdır da
diyebilirsiniz... haklı da olabilirsiniz. Çünkü umumi olan
birşey, hususiye dönüştürülemez, hele hele madde ale-minde...
Ancak
bu bahsettiğimiz mevzular “zevkî”dir. Bu hususta bir iddia-mız
da, sahiplenmemiz de yoktur.
Tesadüfler
ve araştırmalar bizi böyle bir hayal yolculuğuna iletti, siz de
bu yolda küçük bir hayal yolculuğuna çıktı iseniz, sonra tekrar
“sizce gerçek” hayatınıza dönmüşsünüzdür. Bu arada birkaç
manalı zaman geçirtebilmiş isek, ne mutlu bizlere...
Zaten
kitabımızın başlığı da görüldüğü gibi “Gönülden
Esintiler” dir. Sizlerin de esintileriniz bol olsun.
Cenab-ı
Hakk, hak edenlere “Alîm” ve “Hubb” ismi ile tecelli etsin. Amin.
Hayatımın
bir özeti olan bu kitabı “ARASI” dizeleriyle şimdilik
son-landırmış olalım. İnşeallah okuyan canlar,
canlarını biraz daha canlan-dırmış olurlar.
Eğer
ömrümüz imkân verirse bundan sonraki hayatımızı da “Terzi
Baba 2” olarak kaleme almayı düşünüyoruz.
1/11/1999
– 7/11/1999
Mekke Kâ’be-i Şerif’te
A
R A S I
Var etti mevlâ ezelde,
Diledi zuhurun görsün.
İlk tecellisini eyledi,
Zât ile sıfat arası,
Evvela etti de lâtif,
Meydana çıkarsın diye.
A’yan-ı sabite kıldı,
Rûh ile nûr arası.
Maksadından bütün bunlar
Olsun anda esmâ, ef’âl.
Tüm zuhurda bulunsunlar,
Halife ile beşer arası.
Görüntüye gelmek için,
Benliğimi bilmek için.
Sûret şekil verdi bana,
Toprak ile balçık arası.
Zuhur ettik bir anadan,
Kimseler bana sormadan.
Gelmişim güya dünyaya,
Mânâ ile madde arası.
Her türlü mânâ bünyeme,
Neler iliştirdi künyeme.
Zıt isimler de birleşti,
Hâdi ile Mudil arası.
Başlamışım koşturmağa,
Öğrenmişim yürümeyi.
Seneleri aştırmağa,
Çocukluk ile gençlik arası.
Demişler adıma necdet,
Necat olmuş Kûr’ân ile.
Bulduk kendimize medet,
Varlık ile yokluk arası.
Mânâdan açıldı kapı,
Başladım ben yürümeğe.
Muhabbet doldu gönlüme,
Pîrim ile şeyhim arası.
Çok çalıştım o günlerde,
Bu günlere ermek için.
Şûle oldu gönüllerde,
Yaş otuz ile otuz beş arası.
Nice devranlar gördüm,
Ne kâmillerle görüştüm.
Bunları birlikte yaşadım,
Şeyh ile derviş arası.
Mahbub-u ezeli buldum,
Hem peygamber muhabbeti.
Hazzımdan şâduman oldum,
Can ile canan arası.
Boşaldı bir gün tenden ev,
Dolmuş şeyhimin müddeti.
Lûtfettiler o gün görev,
Hak ile kullar arası.
İnce yoldur Hakk’ın yolu,
İdrak gerektir girmeğe.
Rabb’ın rahmeti hep dolu,
Zahir ile bâtın arası.
Başladık hep çalışmağa,
Bıkmadan hem yorulmadan.
İşi sağlam tutmağa,
Şeriat ile tarîkat arası.
Muhabbet verdik her zaman,
Gönülden dostlar bulmağa.
Tatbikatlar oldu yaman,
Tarîkat ile hakikat arası.
İlimler koyduk ortaya,
Gerçeklere varmak için.
Maide dedik sofraya,
Hakikat ile mârifet arası.
Başladık seyr-ü sefere,
Uzunca yollar kat edip.
Ulaştırırız hedefe,
Uruc ile nüzûl arası.
Mabeyinci olduk bu gün,
Kimlere ne var zararı.
Gelip gitmekteyiz her gün,
Hak ile halk arası.
Hak verdi bana bir kapı,
Aşıklar hep girsin diye.
Bu özel bir gizli yapı,
Bab’ül Feth ile umre arası.
Kûr’ânda da ismimiz var,
Fe necceynâke dedi Hak.
Tâhâ’da da hissemiz var,
Necdet ile necat arası.
Kûr’ân’da hem sûremiz var,
Mi’rac’tan bahseder evvel.
Habibime de oldu yar,
Tûr ile Kamer arası.
Âyetinden hissemiz var,
Kaab-ı kavseyni ev ednâ.
Gönlümüze hepsi uyar,
Sıfır ile on dokuz arası.
Kâ’be’de yolumuz var,
Zât’a ulaştırmak için.
Üstünde hep geçenler var,
İbrahim ile kapı arası.
Makam tuttuk Harem’de bu dem,
Görüşmek için dostlarla.
Nicelerle görüştük,
Safa ile Merve arası.
Geçiyor Harem’de günler,
Bazen ibadet, yazıylan.
Dönüyoruz zaman zaman,
Yatsı ile sabah arası.
Lütfetti Hak bunda bize,
Umreden nasibimiz var.
Aktaralım biz de size
Se ile Ha arası.
Cim, cemâl-i İlâhidir,
İ ise, insân-ı kâmil
M, hakikat-i Muhammedî,
Zahir ile bâtın arası.
Arkadan geldi bir lütûf,
Nasıl şükrün edeyim.
Yakıyn’den bildirdi Rabb’im,
Şın ile Dad arası.
Sad, sıfat-ı ilâhidir,
Elif de uzar göklere.
Dal, delil-i ilâhidir,
Âdem ile Muhammed arası.
Daha sonra oldu Elif,
Hakk’tan bize armağan.
Makamattan meydana gelmiş,
Sıfır ile on üç arası.
E, ermektir evvel kendine,
Lâm varlık oldu âleme.
Elif uzar yine göklere,
Kün ile Fe yekünü arası.
Bu elifte neler var,
Şerhin etmek kolay değil.
Anladınsa eğer canım,
Ahad ile Ahmed arası.
Oldu Rasûlün hareminde,
Yine bizlere büyük lütûf.
İndirdiler gönlümüze,
Be ile Se arası.
Te oldu müşahâde baştan,
Ente diyordu sanki Hak.
Ene dedim bir hoşluktan,
Sen ile ben arası.
Be geldi sonra sıraya,
Giremez kimse araya.
Birlikteliktir mânâsı,
Ben ile sen arası.
Elif, Be, Te, Cim, Sad geldi,
Sırları yüreğimi deldi.
Gelmişim bunları almağa,
İlim ile muhabbet arası.
Uzun sürer şerh edersem,
Kısa Kısa geçtik yukarıda.
Açarsam perdeyi bir dem,
Kalırsın inkâr ile tasdik arası.
Bir şeylerle meşgul herkes,
Ben ise seninle meşgul.
Hareminde hiç gayrı yok,
Zahir ile bâtın arası.
Eğer yazmasaydım bunları,
Uçar giderdi benimle.
Rabb’ım lûtfetti gayreti,
Kalem ile kâğıt arası.
Bir gece mânâ âleminde,
Gördüm kendimi Harem’de.
Hiç kimseler yok içerde,
Tavaf, duvar ile çarşı arası.
Hayret ettim ben bu işe,
Ne denir ki bu gidişe.
Soldan sağa dönüyordu tavaf,
Zahir ile benlik arası.
Gördüm ilerde bir gizli kapı,
Hayret ettim nasıl bir yapı.
Geçme motif arkası cam,
Sıra sıra kapılar arası.
Gezip dolaşarak gördüm,
Tespit ettim yerini.
Bab-ı Şâmî imiş meğer,
Elli iki ile elli dört arası.
Genelde kapalıdır,
Açılmaz gafillere.
Her kata çıkışı var,
Ef’âl ile Zât’ı arası.
Şın, müşahâde genelde,
Mim, Makam-ı Muhammedî
Tesadüf yok ezelde,
Hayâl ile gerçek arası.
Dilediğimizi alırız,
Bu kapıdan Harem’e.
Gafilânı komayız,
Kalır nefs ile benlik arası.
Hanedan-ı güzidede
Yazılıdır ismimiz.
Yaparız can sohbeti,
Elli iki ile elli dört arası.
Dizildi elli üçler sıraya,
Nasıl geldiler bir araya?
Girdik hep gönlü saraya,
Altmış bir ile altmış üç arası.
Hakk’a ulaşmak istersen,
Necdet’e ulaşman yeter.
Kalmaz gönlünde hiç keder,
Göz ile yaş arası.
Biraz fazla söyledikse,
Hoş gör biz ey zahit.
Ne sultanlar vardır zeminde,
Abd ile kul arası.
Mescid-i Nebevide o gün,
Aradım yerini elli üçün.
Buldum sonra sarı direkleri,
Minber ile mihrab arası.
Meğer orada da varmış yerimiz,
Bir hoşça oldu hâlimiz.
Muhabbet ile doldu gönlümüz,
Necdet ile Necat arası;
Habib ile Mahbub arası.
Hem kelime-i Risâlette,
Sayı çıktı beşyüz üçte,
Kaldık yine hayrette
Oldu sıfır, beş ile üç arası.
Hesab ettim Ahmed’i,
Güzelim Muhammed-i,
Nasıl etmem hayret-i
Bak elli iki ile elli dört arası.
TERZİ BABA
K A Y N A K L
A R
1. Kur’an ve Hadis
2. VEHB : Hakk’ın hibe
yoluyla verdiği ilim
3. KESB :
Çalışılarak kazanılan ilim
4. NAKİL : Muhtelif eserlerden ve
sohbetlerden
müşahade ile toplanan ilim
DAHA EVVELCE ÇIKAN
KİTAPLARIMIZ
(Gönülden Esintiler)
1. Necdet Divanı
2. Hacc Divanı
3. İrfan Mektebi Hak Yolu'nun Seyr Defteri
4. Lübb'ül Lüb, Özün Özü (Osmanlıcadan
Çeviri)
5. Salât - Namaz Ve Ezan-I Muhammedi'de Bazı Hakikatler
6. İslâm'da Mübarek Geceler Bayramlar
Ve Hakikatleri
7. İslâm, İman, İhsan,
İkan, Cibril Hadisi
8. Tuhfetul Uşşakiye (Osmanlıcadan
çeviri)
9. Sûre-İ Rahman Ve
Rahmaniyyet
10. Kelime-İ Tevhid Değişik Yönleriyle
11. Vâhy Ve Cebrâil
12. Terzi Baba (1) Ve Necm Sûresi
ÜZERİNDE
ÇALIŞTIĞIMIZ KİTAPLARIMIZ
13. “13” ve İlâhi Seyr
* . Sûre-İ Feth Ve Fethin Hakikati
* . Sûre-İ Yusuf Ve Dervişlik
* . Mektuplar Ve Zuhuratlar
ve diğerleri..............
ADRES
NECDET ARDIÇ
Büro : Ertuğrul Mah.
Hüseyin Pehlivan Cad. No.35/4
Servet Apt.
59100 TEKİRDAĞ
Ev : 100 Yıl Mah. Uğur Mumcu Cad.
Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3 D.13
59100 TEKİRDAĞ Baskı :
Flâş Ofset
Tel (Büro) : (0282) 263 78 73
Fax
: (0282) 263 78 73
Tel (Ev) : (0282) 261 43
18
Cep
: (0533) 774 39 37
Dikkat
(arka cilt kapağına konacak)
Mü’min Sûresi 40/13.ayet
(40 + 13)
= 53
©é¡mb í¨a ¤á¢Øí©Š¢í ô©ˆ £Ûa ì¢ç ›QS
6b¦Ó¤‹¡‰ ¡õ¬b à £Ûa å¡ß ¤á¢Ø Û
¢4¡£Œ ä¢í ë
› ¢kî©ä¢í ¤å ß £ü¡a
¢Š £× ˆ n í b ß ë
hüvelleziy yüriyküm
ayatihî
ve yünezzilü leküm
minessemai rizkan
ve ma yetezekkerü illa men yüniybü
ve “hüve” o zat ki, kendi âyetlerini size rû’yet ettiriyor
ve sema’dan rızkı sizin için inzal ediyor (indiriyor).
illa inabe edenler (Hak'ka dönenler) müstesna, tezekkür etmezler.