G Ö N
Ü L D E N
E S
İ N T İ L E R (VII)
İ S L A M
İ M A N
İ H S A N
İ K A N
TASAVVUF
NECDET ARDIÇ
NECDET ARDIÇ
SERİSİ
7
Alemde tek kurtuluştur İslam,
Getirdi yüce aleyhisselam,
Uyanlar huzur bulur vesselam,
İslam ile oluşur muhabbetullah.
Yücelmek iste, yolu imandır,
Nefs-ini gemle sana düşmandır,
Venefahtü varlığında candır,
İman ile aşılır
sıratullah.
Hakktan gelince yüce bir ihsan,
Mest olur bunu anlayan insan,
Gayriyi çıkarınca aradan,
İhsan ile belirir rüyetullah.
Sende zuhur bulduğunda ikan,
Cümle varlığım odur yakan,
İki gözünden aleme bakan,
İkan ile bulunur marifetullah.
İ Ç İ N D
E K İ L E R
ÖNSÖZ
..................................
.
7
Cibril hadisi
..............................
.
9
İhsan kelimesin! anlamaya
çalışmak
11
Bakara Suresi bak-ara
....................
. 12
Elif lam mim ..............................
13
Bilgaybideki incelik
........................
.
14
Gaybe iman şahadeti
müşahede ...............15
însan ve Kuranın
kardeşliği ..................
18
Yakıyam safhaları
.........................
.
19
Felah bulmak
............................
.
20
Ebrahem
................................
.
20
Teslim
..................................
.
21
Gizli şirk ................................
.
21
İhsan
..................................
.
22
Vecih
...................................
.
22
Muhsin
.................................
.
23
Eşhedü enla ilahe illallah
....................
.
23
Müşahede ehli
............................
.
24
Müşahedenin zirvesi
........................
.
24
islam
................................... .
24
ALLAHın indindeki din
......................
. 25
Kulun indindeki din
........................
.
25
Büyük Ayet
..............................
.
25
Ö N S Ö Z
Muhterem
okuyucum, bu kitapçık bazı kimselerin iman hakkındaki
söz ve kanaatlerine cevap olarak hazırlanmıştır.
Bilindiği
gibi imanın muhtelif mertebeleri vardır ve sonu da ikandır.
Biz müslümanların en iyi bilmemiz gereken ilk şeyin iman mevzuu
olması tabiidir. Ancak ne yazıkki bu ilkeyi genelde
alışkanlık ve taklid üzere ilgisiz bir şekilde
değerlendirmekteyiz.
ALLAH ile
insan arasında zaten mevcud, fakat perdelenmiş olan batındaki
ezeli birlik, İslam ile zuhura çikmaya başlar, iman ile
güçlenir. İhsan ile müşahede edilir, ikan ile de birlik
ve teklik tekrar meydana gelir.
İmandan
gaye ikilikte, (iman eden ve edilen) yaşayıp Haktan ayrı
kalmak değil, o yoldan tekliğe ulaşmaktır.
Cenab-ı
Haktan cümlemize gerçek dinimizi anlamaya yetecek zeka ve gönül
genişliği dilerim. (Rabbi zidni ilma).
İlahi,
bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı Pirimizin muhterem
eşleri Halvai bacı validemizin ve o zamanın dergahında
hizmeti geçmiş bütün hanımefendilerin ruhlanna hediye eyledim.
Sevgili
okuyucum Bu kitabın yazılışında, dizilişinde,
basılışında, bastırılışında
emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine
hayır dua et, ALLAH c.c. gönlünde feyz kapılan açsın.
NECDET ARDIÇ
UŞŞAKÎ
TEKİRDAĞ
Not: Bundan sonraki
kitabımız inşaallah Süre-i Rahman ve Rahmanın rahmeti
hakkında olacaktır.
İSLÂM İMAN
İHSAN İKAN
BAHSİ
euzü billâhi
mineşşeytanirraciym
bismillâhirrahmanirrahiym
elhamdüllillâhi
rabbil alemiyn
vessalâtu
vesselâmu alâ resulina muhammedin
ve alâ alihi ve
eshabihi ecmain
Muhterem
okuyucum, evvela Cenab-ı Haktan cümlemiz için akıl, fikir, zeka ve
gönül genişliği niyaz ederim.
Konumuz İslam,
İman, İhsan ve İkandır.
Bu
düşündürücü kelimelerin açıklanmasmda Yahya bin Yamurdan, rivayet
edilen bir Hadis-i şerifle, yüce kitabımızın 2inci süresi
olan Bakara suresinin ilk beş ayeti ve ihsandan bahseden diğer
bazı ayetlerden de yararlanmak istiyoruz.
Daha ziyade
dikkatimizi çeken İHSAN kelimesidir.
Yahya bin Yamur;
Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)dan,
o da babası
Ömer İbnul-Hattab (radıyallahu anh)dan rivayet ediyor.
[Babam bana şunu anlattı: (Özetle)
Ben Hz.
Peygamber (a.s.)ın yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz,
saçları simsayah bir adam yanımıza gelip Hz. Peygamber
(aleyhisselatu vesselam)ın önüne oturduktan sonra sormaya
başladı:
- Ey Muhammedi
Bana İslam hakkında bilgi ver!
Hz. Peygamber
(a.s.) açıkladı;
- İslam, Allahtan
başka ilah olmadığına, Muhammedin Onun kulu ve elçisi
olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekat vermen. Ramazan
orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullaha haccetmendir.
Yabancı:
- Doğru
söyledin diye tasdik etti.
Sonra tekrar sordu:
- Bana iman
hakkında bilgi ver!
Hz. Peygamber
(a.s.) açıkladı:
- İman,
Allaha, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, ahiret gününe
inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allahtan olduğuna
da inanmandır!
Yabancı
yine: Doğru söyledin! diye tasdik etti.
Sonra tekrar sordu:
Bana ihsan hakkında
bilgi ver!
Hz. Peygamber
(a.s.) açıkladı:
- İhsan
Allahı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allaha ibadet etmendir.
Sen Onu görmesen de O seni görüyor.
Adam tekrar sordu:
- Bana kıyametin
ne zaman kopacağı hakkında bilgi ver!
Hz. Peygamber
(a.s.) bu sefer
- Kıyamet
hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor
karşılığını verdi.
Yabancı:
- Öyleyse kıyametin
alametinden haber ver! dedi.
Hz. Peygamber
(a.s.) şu açıklamayı yaptı.
- Bir
cariyenin efendisini doğurması, yalın ayak, üstü çıplak,
fakir, davar çobanlarının yüksek binalar yapmada
yarıştıklarını görmendir.
Bu söz üzerine
yabancı çıktı gitti.
Hz. Peygamber
(a.s.)
Ey Ömer, sual
soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi.
Ben;
- Allah ve
rasulu daha iyi bilir deyince
şu
açıklamayı yaptı:
Bu Cebrail
aleyhisselamdı. Size dininiz! öğretmeye geldi: dedi ila ahır ] *(1)
*(1) Kütüb-i sitti C.
1, Sahife 50, 15. No. Hadis
Çok büyük
anlamı ve incelik taşıyan bu hadise Cibril hadiside
denmektedir.
Aziz
kardeşlerim. Yukarıda hadis içinde geçen ihsan Allahı
sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allaha ibabet etmendir.
Sen Onu
(şimdilik) görmesen de o seni görüyor, bilincine mutlaka erişmemiz
gerekmektedir.
Allahı
bilmek, müşahede etmek konusunda aşılması gereken üç önemli
merhale vardır. ,
Bunlardan birincisi
Allahı bilmek yani Allahın var olduğunu bilmektir.
İkincisi Allahın nasıl
bir varlık olduğunu daha geniş şekilde anlayarak
bilmek, iman etmektir.
Üçüncüsü ise Allahı müşahede
etmeye yolun açılışını bilmektir. Böylece
müşahede, şahit olma olgusuna yol açar ki bu da eşhedü
kelimesiyle manasını bulur.
Cibril
hadisindeki ihsan sorusu, ya da konusu biraz daha
şümullendirilirse şu eklemleri yapmak gerekecektir:
İhsan
kelimesinin biri fiziksel yaşamdaki zahirî yani maddî, görünür
mertebede, diğeri de batınî yani manevî, ibret ve irfan
bakımından olmak üzere iki anlamı vardır.
Bunlardan maddî
mertebedeki zahirî anlamı ihsan vermek, lütfetmek, elindeki ile
karşısındakine yardım etmektir.
Manevî
mertebedeki batınî anlamı ihsan ise, Allahü tealayı
görememekle birlikte onun tarafından görüldüğünü bilmek ve bu
şekilde düşünmek demektir.
İşte bu
nuansı yakalayan kimse Cenab-ı Allaha giden yolun
başlangıcını bulmuş olur. Cibril hadisindeki özellik
bu hususu vurgulamakta ve bizlere bütün açıklığı ile
sergilenmektedir.
Şimdi, namaz
kılmakta olan kişinin Cenab-ı Allahı görmesi veya
Cenab-ı Allah tarafından görülmesi olayına şöyle bir
şekilde yaklaşalım.
Genelde bir
kişi, diğer bir kişiyi veya bir şeyi görüyorsa hedef tutmuş
demektir. Bu takdirde o görünen kişinin veya şeyin de kendisini
görmesi gerekir. Ya da daha ihtiyatlı bir ifadeyle, burada görebilirlik
hükmü geçerlidir. Ancak genelde böyle olmakla beraber çeşitli sebeblerle
hedefler kitlenemeyebilir.
Bunun pek çok sebeblerl
olabilir. Hatıra gelebilen olasılıklar;
a) kişinin
gözündeki gözlük uygun değildir,
b) gözde
katarakt, miyop, hipermetrop veya asügmat rahatsızlığı
vardır,
c) hava
kararmış veya sisli olabilir,
d) göz
kapağı kapalıdır,
e) kördür v.s.
Bu varsayımlara
daha pek çokları eklenebilir. Ama inkarı mümkün olmayan bir gerçek
vardır ki o da Allah-ı azimüşşanm bizleri ve her şeyi
her daim görmekte oluşudur. İşte biraz evvel ifade
ettiğimiz hedef kitlenmesi olayı Allah c.c. tarafından
gerçekleştiğine göre, bizlerin de Onu görebilirlik hükmü
gereğince görmemiz icabeder.
İnsanlığın
ezeli arzusu olan, Allah-ı görmek sırrının
kapısı, ihsan ifadesindeki gizli mana ile
aralanmıştır. Ama buna rağmen o kapıdan girerek, Onu
göremiyorsak yukarda sıraladığımız veya daha
sıralayamadığımız hallerle malulüz demektir.
İşte
başlangıçtan beri İhsan nedir? Ne demektir? diye açmaya
çalıştığımız konunun önemi şimdi biraz daha
artmıştır sanırım.
İlerdeki
bölümlerde İhsan ile ilgili izahatımıza devam edecek
olmakla beraber başlangıçta bu konu için
yararlanacağımızı söylediğimiz Bakara suresinin
ilk ayetlerine değinelim.
Bakara suresi,
bilindiği gibi Kuran-ı Keriymin 2nci süresidir, içerisinde Hz.
Musanın inekle ilgili bir hikayesi bulunduğundan Bakara yani inek
suresi diye adlandırılmıştır.
Bak-ara şeklinde
telaffuz edilmesi halinde bizleri başka bir gerçekle karşı
karşıya getiren bu sure, sanki okuyucuyu ikaz etmekte, basından
sonuna kadar bak-ara demekte hatta daha geniş manasıyla da
bütün Kuran-ı Keriym-i başından sonuna kadar bakıp
aramamız istenmektedir. Yoksa onu süslü, işlemeli muhafazalara koyup
duvarlara asmamız tabii ki değil. Bakıp aranılacak bir
kitabın öncelikle açılmasının gerekeceği pek tabiidir.
Açma olgusu da
işte Fatiha süresiyle, açmak manasına gelen Fatiha
kelimesiyle yerine getirilmektedir. Tesadüfle açıklanamayacak bu
oluşumların hatırlanmasından sonra Bakara suresinin ilk
ayetlerine şöyle bir göz atalım.
Elif, Lâm, Mim (Sûre 2 ayet 1) huruf-u mukattaa diye tabir olunan, bugünkü
bilgilerimizle açıklayamadığımız bu harfler Kamil
insanın isimlerinden bir isimdir. Bunlardan
a (elif) → Ahadiyet
mertebesini,
Ŝ
(lam) → Lahut mertebesini,
â (mim) → Makam-ı Muhammediyi temsil ediyor.
Aynca bir
bakıma bu alemlerin koordinat noktalannıda belirtmektedirler.
Elif dediğimiz
zaman (eski bilgilerimizi tazelemeye çalışırsak) bunun 12
noktadan oluştuğunu, ilk 7 noktasının ettur-u
seba (yedi tur) denilen nefsin 7 mertebesini, sonra gelen 5 noktanın
da hazarat-ı hamse (beş hazret) mertebesin} ifade
etmekte olduğunu hatırlarız. *(2)
*(2) İrfan
mektebi adlı kitabımızda anlatıldı.
Cenab-ı
Allahın elif yani Ahadiyyeti ile tenezzülünden sonra lahut
alemini, diğer bir ifadeyle Vahidiyet ve sıfat
alemlerini, sıfat alemi de bu alemleri meydana getiriyor. Böylece hakikat-i
Muhammedi bütün mertebeleriyle zuhura gelmiş bulunuyor.
Bu bakımdan elif
lâm mim in her biri ayrı bir kitap; Kuran-ı Keriymin
kendisi bir kitap, İnsan-ı kamil dahi bir kitaptır.
Kuranı
Keriym Bakara Suresi 2. sure 2. ayette;
zalikel kitabü lâ reybe fiyhi
huden lil müttekıyne
Bu o
kamil kitaptır ki ALLAH tarafından gönderildiğine şek ve
şüphe yotur. Takva sahiplerine (şirk, günah, ve kötülüklerden
korunanlara, ALLAHtan korkan, sakınan ve gereği gibi kulluk
edenlere) hidayettir, yol göstericidir.
Buradaki
ittikayı yani sakınmayı manevi yönüyle yorumlamak, kendi
varlığının hakikatinin, Hakkın hakikati olduğunu
unutmaktan sakınmak, gaflete ve nefsaniyetine yenik düşmekten
sakınmak, varlığındaki mevcudun bizatihi Hakkın
varlığı olduğunu idrak ederek hayatım sürdürmek
şeklinde anlamalıdır.
Kuranı
Keriym Bakara Suresi 2. sure 2. ayette;
elleziyne yuminune bil
ğaybi ve yukıymunessalate ve mimma rezaknahüm yünfikune
Evvela bunu,
hemen bütün Kuran-ı Keriymlerin Türkçe açıklamalanndaki izah
şekliyle tercümesin! yapalım ve sonra da bu izahlardaki bir
eksikliği ve hemen de çok önemli bir eksikliği dile getirelim.
Genelde bu ayet O takva
sahipleri, yani ittika edenler, sakınanlar ki gaybe iman edenler ve namazı
dosdoğru kılanlar ve onlara verdiğimiz nimetlerden,
nzıklardan ALLAH yolunda sarf ederler, şeklinde
açıklanmaktadır. Ve ilk okumada da ne demek istendiğinin
anlaşıldığı sanılır. Oysa ki burada küçücük
bir takı ile oynayarak mana başka bir zemine kaydırılmaktadır.
Arapçada l be
takısı, ile, birliktelik anlamında
kullanılır.
bil gaybi deyince de, gaybı
ile diye tercüme edip gaybı ile iman ederler demek yerine,
cümle düşüklüğü yapıldığı zannı ya da gayba
imanın daha inandırıcı bulunması nedeniyle gayba
iman ederler şeklinde tercümelerle
karşılaşılmaktadır.
Eğer gayba
iman ederler denmek işlenseydi yümimüne bil gaybi yerine yüminünel
gaybe denirdi.
Demek ki burada
yüce ALLAHımız tarafından vurgulanmak istenen sadece gaybe
iman değil; kişinin kendi gaybı ile iman ve
gaybı tasdik söz konusudur.
Az yukandaki izah
tarzı ALLAHın gaipte olduğunu düşünenler için
doğrudur. Ama... acaba... ALLAH cc gerçekten sadece gaipte midir?
Kuranı
Keriym Nur Suresi 24. sure 35. ayette;
allahü nurüs
semavati vel ardı
ALLAH c.c. göklerin ve yerin nurudur
Kuranı
Keriym Bakara Suresi 2. sure 115. ayette;
ve lillahil
meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme vechullahi innallahe
vasiun aliymün
Doğu
da batı da ALLAHındır c.c. nereye dönerseniz ALLAHın
vechi orasıdır. ALLAH c.c. herşeyi kaplar ve herşeyi
bilir.
Bunlar ve benzeri
birçok ayetler ALLAHın c.c. sadece gaipte olmadığının
açık ifadeleridir.
Kuranı
Keriym Haşr Suresi 59. sure 22. ayette;
alimül ğaybi
veşşehadeti
O,
görüleni de görülmeyeni de bilendir. dendiğinde
Alemlerin; biri gaip alemi, diğerinin de şehadet yani müşahade
alemi olmak üzere iki türlü olduğunu öğreniyoruz.
Eğer bir
şey görülmüyor veya görülemiyorsa ona iman söz konusu
olabilir. Ama görünüyorsa ona iman edilmez, şahitlik edilir
veya müşahede edilir.
İşte
cennet, cehennem, alın yazısı, melekler, arş, sırat
köprüsü, mahşer v.s gibi varlıklara iman söz konusudur. Ama maddi
olan varlıklara şehadet edilir, müşahede edilir.
Peki eşhedü
en la ilahe illallah deyince ne oluyor?
Yani ALLAHtan cc
başka ilah olmadığına şahidim dediğimizde,
yukarda gaiplik ve şahitlik diye
vasıflandırdığımız hallerden ikincisini yani
görüyormuşçasına şahit olma halini kabullenmiş oluyoruz.
Eğer o niyetle söylemesek şahidim yerine iman ediyorum dememiz
gerekecekti.
Alemler
bazındaki bu gaiplik ve müşahede, aynen insanlar için de geçerlidir.
Her birimizin eti, kemiği, derisi, saçı zahirimiz yani şehadet
alemimiz; ruhi durumumuz, aklımiz, nefsimiz, gönlümüz de gayb alemimiz
olmaktadır.
Her halükarda
gerçek olan şudur, ki müşahede alemi (insanın kendisi dahil)
sınırlı yani sonlu, gaip alemi (yine insanınki dahil)
sınırsızdır, sonsuzdur.
Bütün bu
anlatılanları bir cümle ile özetlersek gerekirse diyebiliriz ki; iman
gaybedir, şehadete iman gerekmez. Bu bakımdan eğer biz bu
alemde Hakkın varlığını müşahede ediyorsak imana
gerek kalmıyor, iman düşüyor, iman görevini yerine getirmiş
müşahedeye dönüşmüş oluyor.
Belirli
çalışmalar ve riyazatlan sonunda Hakkı müşahede edemeyip ALLAHa
hala iman yollu yaklaşmaya çalışıyorsak ondan epeyce
uzaktayız demektir.
Hazır olana
iman garip bir iştir. Ama eğer biz ALLAHI müşahade etmeden
Eşhedü kelimesini söylüyorsak, affınıza
sığınarak biraz yalancı ve gaflet ehli olmuyor muyuz?.....
Bizler bu aleme
Cenab-ı ALLAHI müşahede etmek ve onu tanımak için gönderildik.
Yoksa Hak teala bizleri esma aleminde bırakırdı. Yani ruhlar
aleminde kalırdık. Oradan da cennete veya cehenneme gönderilirdik.
Demek ki bizler zahirimizle
şehadet aleminin ve orada rabbımızı müşahede
ediyoruz. Gaybımızla da Hakkın
varlığını gayb aleminde idrak ediyoruz. Neticede
bunu başarabilen veya başaramayan yine insanın kendisi oluyor.
Yani kendini
bilen, nefsini bilen, Rabbini de bilmiş oluyor, Efendimizin buyurdukları
gibi men arefe nefsehu fekat arefe rabbehu Kim ki nefsine
arif oldu o ancak rabbine arif oldu.
Ayetin gaybe
iman veya gaybı ile iman diye çevrilen bölümünün kısa
izahından sonra Namazlarını dosdoğru kılarlar ifadesinı
ele aldığımızda; bunun da biri zahiri, diğeri
batıni iki anlamı bulunduğunu görüyoruz.
Zahiri anlamda
namazın kılınışı sırasında tadil-i
erkana (namazın hareketlerinin düzenli olması) uyulması
gerektiği vurgulanmaktadır. Namazın şekli olarak
dosdoğru bir şekilde nasıl kılınacağı çok
önemli bir husus olmakla beraber, baüni yönden düşüncedeki fikirdeki
doğruluk da bir o kadar, belki de daha fazla önemlidir. *(3)
*(3) Salat,
Namaz kitabımızda izahat verildi
Gerçekten
istediğimiz kadar namazın rükünlerine tamamen uyalım, elimizi,
ayağımızı, yani dışımızı düzgün
tutalım ama ya içimiz eğriyse, düşüncelerimiz başka
yerlerde ise, namazımızın sıhhatiden emin olabilir miyiz?
Ayetin
devamında
Ve onlara
verdiğimiz nimetlerden, nzıklardan yerli yerince infak ederler mevcuttur.
Demek ki nafaka
verecek kadar bir varlığa sahip olan bir müslüman, bu
rızkından diğer ihtiyaç sahiplerini de
rızıklandıracaktır. Bu rızık maddi
olabileceği gibi kendini tanıma bilgisi, Marifetullah bilgisi
gibi manevi yönleri de olabilir. Çünkü verilen bu çeşit bilgide ruhun
rızkını temin etmiş oluyor ki bu ebedi bir
rızıktır. Karnı doyan bir kimsenin bir kaç saat sonra
açıkması mukadderdir. Ama Marifetullah olan rızık ebedi
olarak verilmiş veya kazanılmış
rızıktır.
Kuranı
Keriym Bakara Suresi 2. sure 4. ayette;
velleziyne yuminune bima ünzile
ileyke ve ma ünzile min kablike ve bil ahireti hüm yukinune
Onlar
sana indirilen Kurana senden önce indirilen kitaplara iman ederler ve ahireti
şeksiz bilirler.
Buradaki iman
kelimesininde biraz açılmasında fayda vardır:
İmanın;
taklidi iman, tahkiki iman ve yakin ikan olmak üzere
birbirini takip eden 3 aşaması vardır.
- Bunlardan taklidi
olan iman aileden, yakın çevreden, okuldan vs den genelde daha çocukken
işitilerek öğrenilir.
- Böylece
kişide, ALLAHın varlığı ve bilinci oluşmaya
başlar. Yaş ilerledikçe düşünce ve idraktaki gelişmeye
paralel olarak çevredeki varlıklar müşahede edilmeye
başlanır. Bunlann varoluşlan, yaşam ve gelişme
tarzlan, bir süre sonra şekil değiştirmeleri dikkati çeker.
Sebep sonuç ilişkileri kurulmaya başlanır. Bütün bu
oluşumların kaynağının bulunması, ALLAH bilincini
iyice geliştirir. Bütün bu çalışmalar, insanın tahkik safhasını
oluşturur.
- Bundan da ileri
gidildiğinde ikan denilen yakıyn mertebesine
ulaşılır, varlığın hakikatine vakıf olunur.
Gaybe, iman
ile yaklaşılır, müşahede de ise, şehadet
edilir. Yani gözle görülene şahitlik, görülmeyene de iman
edilir.
İmandaki 3
safhayı Kuran-ı Keriymle somutlaştırırsan;
- birinci haldeki yani taklidi
iman safhasındaki kişi, evet bu Kuran-ı Keriymdir der ve öperek
başının üzerine koyar, hürmet eder ve bir köşeye
bırakır.
- İkinci
haldeki yani tahkiki iman safhasındaki kişi Kuran-ı
Keriymi alır, açar, okur, hükümlerini yerine getirmeye
çalışır yapabildiği kadarını yapar hayli gayret
sarfeder.
- Üçüncü haldeki yani ikan,
yakıyn safhasındaki kişi imanı, imanı demeyelim
de iman üstü yaşamı, hadis-i şerifte belirtilen, el insanü
vel kuranü tevemanü dedikleri hakikatin zuhura çıkmasıyla olur.
Yani insan ve kuran bir *(4) batında doğan ikiz kardeş
gibidirler
*(4) Lübb-ül özün özü.
Sayfa 30.
Tabii ki buradaki
batın, insanın zahiri için ana rahmi, batınî yönü
ve Kuran-ı Keriym için ise Bismillahirrahmanirrahiym deki Rahmanın
rahmidir, yani Uluhiyetir.
Hakkın
zatından doğmak yani (zuhura gelmek) nedeniyle ikiz kardeş
olan Kuran ve insandan; Kuran-ı Keriyme ALLAHın
kelamı kelamullah denmesine karşılık; insana da
habibullah, ALLAHın habibi ve Kuran-ı natık yani konuşan
Kuran denmektedir.
Sen ona korkma de kuran-ı natık,
gönül kabesine gir ol mutabık,
devreyle ol kabenin etrafını,
devrederler bir gün gelir şems-i zatını.
Şehadet
aleminde zuhura gelen bu iki zati tecelli iman yoluyla birbirlerine
yaklaşıp hakikatlerini idrak ederler, böylece lika mülaki
(buluşma) yakıyn meydana gelmiş olur.
Yakıyn
mertebesinde imandan söz edilemez, çünkü iman (biri iman eden, diğeri de
iman edilen olmak üzere) ikiliği gerektirir..
Halbuki
tasavvufta tevhid yani birlik esas olduğuna göre bu ikilik ne
şekilde tekliğe indirilecektir?
Bir
düşünürün çık aradan, kalsın yaradan diye çok derin
ve özlü bir sözü vardır.
Yani kulun
kendisini idrak mertebesinde aradan çıkarması gerekmektedir. Bu
takdirde kul var zannettiği kendi varlığını,
kafasındaki, zihnindeki izafi benliğini, nefsi benliğini ortadan
kaldırabilirse, ortada sadece İlahi benlik kalacaktır.
İşte bu
bakımdan gerçek tevhide ulaşılınca iman düşmektedir.
İman ile hareket etmeye çalışılıyorsa ikiliğin
hüküm sürdüğü bir yaşam tarzına devam ediliyor demektir. Ancak
burada özellikle belirtmek gerekir ki, kişi, kendi bulunduğu yeri
bilmeli, derecesini aşan durumlara tevessül etmemeleridir. Zira zemin
kaygandır, kılavuzsuz yola çıkılmamahdır.
Meselelerin iyi
anlaşılması ve yerinde değerlendirilmesi
lazımdır, şeriat ve tarikat mertebelerinde mutlaka
iman vardır, hakikat ve marifet mertebelerinde ikan
meydana geldiğinden; iman kendiliğinden müşahedeye
dönüşmektedir.
Devam ediyoruz ve
bil ahireti hüm yukinune
Yani ahirete de
yakın bir imanla iman ederler, diye
çevirebileceğimiz ayetin son bölümünde; yakıyn ifadesiyle
yaklaşırlar ve öyle müşahede ederler de diyebiliriz.
Yani Hazret-i Rasulüllahın Kuran ve hadislere dayanarak bildirmiş
olduğu ahiret hukukunu sanki görüyorlarmış gibi yakıyn
olarak müşahede ederler.
Şurası
bilinmelidir, ki yakıyn bilgisinin dışındaki bütün
bilgiler naklidir. Nakledilen bilgilerle sağlanılan
yakınlığa, bilmel yakın denilirse; bunun da
ilerisi, ilm-el yakıyn, ayn-el yakıyn, ve Hakk-el
yakıyn olmak üzere 3 aşaması vardır. Bunlardan
ilm-el
yakıyn, konuya akliyle, bilgisiyle, ruhuyla o bilgiye varmak özüne
ulaşmak demektir. Kısacası ilimle yaklaşmaktır.
Ayn-el
yakıyn, görerek yaklaşmayı ifade eder.
Hakk-el
yakıyn ise bilginin sahibi olmak, kendisi olmak demektir.
Buna şekeri
misal gösterirsek: Birincisi şekeri tarif etmektir, İkincisi
şekeri tatmaktır, yemektir, görmektir. Üçüncüsü de
şekerin kendisi olmaktır, yani şeker olmaktır.
İşte
ayette bahsedilen yakıyn, yakın değil, gerçek
yakıyn hüve hüvesine o olmaktır.
Ariflerden
birisine yakıyn nedir? diye soruldugunda,
el yakıynü
hüvel Hak yani O Haktır cevabını vermiştir.
Böylece ahireti
de yakıyn haliyle yaşamaktadır her an ölecekmiş gibi
yaşamaktır. Yaşantısını bu düzen üzerine
oturtmuş olan kimseler yani yakıynlar, müşahade ehlidirler,
her şeye o mertebeden değerlendirirler.
Kuranı Keriym
Bakara Suresi 2. sure 5. ayette;
ulaike ala hüden
min rabbihim ve ulaike hümül müflihune
işte
bu vasıfta olanlar Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve ancak
onlar felah bulmuşlar, kurtuluşa ermişlerdir.
Genel anlam bu
olmakla beraber, yani namazını dosdoğru kılıp,
kötülüklerden korunup, günahlardan kaçındıktan ve
sevaplarını çoğalttıktan sonra ALLAHa iyi bir kul olma
yolunda kendilerini kurtarmışlardır.
Batıni manada
felah bulmak ise, kişiyi nefsinin tasallutundan, nefsi benliğinden, birimsel
benliğinden, izafî benliğinden kurtararak yerine Hakkın kaim
olmasını sağlamaktır. Diğer bir ifadeyle kişi
beşeriyetinden kurtularak Ulühiyetine yükselmesi ve huzura
kavuşmasıdır.
Rabbimizin,
gerçek ismi Ebrahem yani halkın babası
anlamına gelen, batılılann ise, Abraham olarak telaffuz
ettikleri Hazret-i îbrahime şu hitabım hatırlayalım.
Kuranı
Keriym Bakara Suresi 2. sure 131. ayette;
iz kale lehü
rabbühü eslim kale eslemtü lirabbil alemiyne
Rabbi
ona: Teslim ol buyurduğunda. Alemlerin Rabbine teslim oldum
demişti.
Bu hitapta
Hazret-i İbrahime Rabbine teslim ol buyuruluyor. Daha
açıkçası bütün varlığınla bana teslim ol, beni
vekil kabul et, senin kefilin olayım, deniyor.
Hazret-i
İbrahimin cevabı hemen Eslemtü lirabbilalemiyn oluyor. Yani
ben alemlerin rabbına teslim oldum diyor.
Ama bu
teslimiyetin çok önemli bir özelliği var.
Şöyle
ki; Kuranı Keriym Bakara Suresi 6. sure 79. ayette;
inniy veccehtü
vechiye lilleziy fetaressemavati vel arda haniyfen
ve ma ene minel
müşrikiyne
Ben
vechimi öyle bir veçhe karşı tuttum ki o vecih, semavat ve arzı
fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli
değil, tevhid ehliyim.
Burada
şirkten bahsedilmesi, muhtemelen babası Azerin put yapan birisi
olduğunun vurgulanması içindir.
İnsanların
puta, taşa, güneşe, hayvana v.s.ye tapmaları kaba
manasıyle şirki oluşturuyor. Halbuki bir de peygamberimizin ben ümmetimin
gizli şirkinden korkarım diye buyurdukları gizli şirk
olayı var.
Yani semavat ve
arz içindeki varlıkları ayrı birer varlık olarak görmek
veya düşünmek. İnsan, zihninde Hakkı bir tarafa, diğer
varlıkları başka bir tarafa veya taraflara koyarsa zımmi
olarak Hakktan başka varlıkların mevcudiyetini kabullenmiş
olur ki işte korkulan ve insanı imanda zayıflatan bu şirk,
gizli şirktir, yani ALLAHın varlığının
yanında veya karşısında veya ötesinde başka
varlıkların bulunduğunu kabul etmektir.
Halbuki
Kuranı Keriym Bakara Suresi 57. sure 3. ayette;
hüvel evvelü vel
ahırü vez zahirü vel batınü ve hüve bikülli şeyin aliymün
o hem
evveldir, hem ahırdır, hem zahirdir, hem batındır, ve o her
şeyi bilicidir, dediğimizde,
Cenab-ı
ALLAHın hem evvel, hem ahır, hem zahir, ve hem batın, ve de her
şeyi bilici olduğu bildiriliyorsa, o halde Hakkdan başka bir
varlığın mevcudiyetinden bahsetmek mümkün müdür?
İşte bu
gerçeği ilk idrak eden kişi hanif yani tevhid ehli
Hazret-i İbrahimdir. Böylece ilk defa tevhid-i efal bilinci
oluşmuş ve bundan da la faile illallah hükmü
kaynağını bulmuş oluyor.
Makam-ı
İbrahimin ileri safhalarına gelindiğinde ise Cenab-ı Hak
bu defa kullanna Kuranı Keriym Bakara Suresi 2. sure 112. ayette;
bela men esleme
vechehü lillahi ve hüve muhsinun
iyi
bilin ki kim vechini ALLAHa teslim ederse ona ihsan olunur, diye
hitabetmektedir.
Burada vechini
ifadesi yüzünü, alnını, kaşını, gözünü v.s. gibi dar
manasıyla yorumlanırsa çok sathi kalınmış olur. Oysa
ki vecih kelimesinin başka anlamları da vardır. Yani kişi,
Hakka sadece bedeni ve uzuvlanyia değil; bilgisiyle, ruhuyla, özüyle,
nefsiyle hepsiyle birlikte yönelmeli ve tüm varlığım Ona teslim
etmelidir. İşte bu kimseye muhsin denilir ki ihsanı
alan ihsan edilen anlamını taşır.
Mevzuumuzun
basında islam, iman, ihsan ve ikan derken Marifetullah yani Allah
bilgisinin ve müşahedesinin, peygamber bllgisinin hakikat-i Muhammedi
bilgisinin özü bu ihsan kelimesinde yatmaktadır.
Bu durumda
vechini Hakka teslim eden kişiye muhsin dendiğine göre, o
kişiye ihsan olunmuş demektir. Olaya tersinden yaklaşıldığında,
eğer bir kimse muhsin değilse yani ihsan olunmamış ise, o
kimse vechini Hakka teslim etmemiş demektir.
Burada
ihsanın bir özelliğini belirtmekte fayda vardır. Vechin Hakka
teslimiyeti devam ettiği sürece Zattan yapılan ihsan devamlı
bir şekilde çoğalarak artar. Çünkü ihsan olunan da devamlı bir
kapasite genişlemesi olur. Ve bu alış veriş devamlı
inkişaf eder.
Halbuki
babamızdan, annemizden, dedemizden intikal eden ihsanlar, milyonlar,
milyarlar dolayısıyla da muhsin oluyoruz ama, onların
yaşamının bitiminde ihsanları da son buluyor.
Yaşantısını
ibadetlerle, sohbetlerle, zikirlerle, tefekkürlerle renklendirerek sürdüren
kişi bu defa
Kuranı
Keriym Araf Suresi 7. sure 56. ayette;
inne rahmetallahi
kariybün minel muhsiniyne
ALLAHın
rahmeti ancak Muhsinlerden gelir
Dikkat edilirse
bu ayet-i kerime ALLAHın rahmetinin nereden geldiğini çok net bir
şekilde ifade ediyor. Tabii ki ALLAHın (genel) rahmeti gökyüzünden,
sağdan, soldan, hocalarımızdan, alimlerimizden,
sanatkarlarımızdan, tabiat ismini verdiğimiz bu varlık
zuhurlarından, her yerden gelmektedir, ancak burada bahs edilen genel
rahmet değil, (ilahi ve zati) rahmettir ki; o da ancak ve ancak en
kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden talip kişilerin
gönüllerine gelmektedir.
İhsanla
ilgili başka bir ayet-i Rahman suresinde görüyoruz.
Kuranı
Keriym Rahman Suresi 55. sure 60. ayette;
hel cezaül ıhsani illel ıhsanü
İhsanın
cezası ancak ihsan değil midir ?
Buradaki ceza
kelimesinin anlamı, genelde kullanmaya alıştığımız
ceza kelimesinden çok farklıdır. Ceza, arapçada
karşılık, her hangi bir şeye karşılık,
eşdeğer bir karşılık anlamına gelmektedir.
Yüce ALLAH bir
ayet-i kerimesinde
Kuranı
Keriym Beyyine Suresi 98. sure 8. ayette;
cezaühüm
ınde rabbihim cennatü adnin tecriy min tahtıhel enharü halidiyne
fiyha ebeden
Onların
Rabları katındaki mükafatı, içinde temelli ve sonsuz
kalacakları, içlerinden ırmaklar akan adn cennetleridir. gibi veya cehennemle
cezalandıracağı gibi.
Burada da ihsanın
karşılığının yine ihsan olacağı
ifade edilmektedir. Yani muhsin olan bir kimse, muhsin olduktan sonra vermeye
başladığında yaşamı ihsana dönüşmüş
oluyor, İhsan sahibi oluyor. Verebildiği kadar veriyor, bunun
karşılığında da alabildiği kadar alıyor ve
bu hal süreklilik kazanıyor.
Bu
yaşantı içersinde artık kişi eşhedü en lailahe
illallah dediği zaman gerçekten müşahede sahibi oluyor ve
imana ihtiyacı kalmıyor:
İman
safhasını yaşayan kişi, aslında kesret aleminin
ehlidir. Çünkü iman olgusunda daha evvel de belirttiğimiz gibi biri iman
eden, diğeri iman edilen olmak üzere iki varlığın
mevcudiyeti sözkonusu olmaktadır.
eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne
Muhammeden Resulüllah diyen kişi bunu gerçek manasıyle söylüyorsa o
artık iman safhasını aşmış, gaibliği geride
bırakmış, kesretten kurtulmuş, Vahdeti bulmuş,
müşahede ehli olmuştur.
Ve yine
başka bir ayet-i kerime de
Kuranı
Keriym Araf Suresi 7. sure 172. ayette;
ve eşhedehüm
ala enfüsihim
kendi
nefisleri üzerine şahit olurlar denmektedir, İman
ederler denmemektedir.
Eğer nefisleri
üzerine iman ederler denseydi kişinin bu kadar terakkiden sonra
yeniden dersine birinci sınıftan başlaması gibi olurdu.
Oysa ki ihsan - muhsin dönüşümü yukarıda belirtildiği gibi
sonsuza kadar kapasite artışını içerir.
Müşahede
halinin zirvesini ifade eden şu ayet bütün bu anlatılanları ne
güzel özetlemektedir.
Kuranı
Keriym Ali İmran Suresi 3. sure 18. ayette;
şehidallahü
ennehü la ilahe illa hüve
ALLAH
şahittir ki ALLAHtan başka ilah yoktur, ancak ALLAH vardır.
Sözümüzü
bitirmeden evvel konumuzun başlangıcında Cibril Hadisinde
yerini alan İslam kelimesini de bir nezbe açmakta fayda görmekteyim.
İslam, selamdan,
selametten, teslim olmaktan kaynaklanan bir kelimedir. ALLAHın
birliğine inanmak ve Ona şirk koşmamaktır.
İslam
dininin zahiri, şeriat-ı Muhammedi; batını ise, hakikati
Muhammedidir. İkisini birlikte yürütmek ise, kemalattır.
İslam
aynı zamanda Adem (a.s.)dan → Muhammed (a.s.)a
kadar bir semavi sistemin ismidir. Cenab-ı Hakk; İbrahimiyet
- Museviyet - İseviyet - Muhammediyet diye
ayrı ayrı dinler vazetmemiştir.
Kuranı
Keriym Ali İmran Suresi 3. sure 19. ayette;
inned diyne
ındellahil islamü
Allahın
indinde (yanında) din İslamdır.
Allahın
indindeki (yanındaki) din islam olmakla beraber; acaba kulun indindeki
din nedir, nasıldır?
İşte
Museviyet, İseviyet vs. dinler bu safhada ortaya çıkmaktadır.
Çünkü kul, zahir hali daha kolay benimsemekte ve her kitap sahibi peygambere
ayrı bir din ismi yakıştırmaktadır.
Hz.
İbrahimin getirdiği tevhid-i efal hukukunu, Hz.
Musanın getirdiği tenzih hukukunu, Hz. İsanın
getirdiği teşbih hukukunu, Hz. Muhammedin getirmiş
olduğu tevhid ve vahdet hukukunu, ümmetleri,
peygamberlerinin isimlerine izafeten İbrahimilik, Musevilik,
İsevilik, Muhammedilik olarak isimlendirmişlerdir ve böylece
kulların yanındaki dinler ortaya çıkmıştır.
Halbuki ALLAH birdir ve ayette belirtildiği gibi indindeki
(yanındaki) din de birdir, o da İslamdır.
Hz. Adem (a.s.)
ile başlayan ALLAHI c.c. bilme ve bulma olgusu; Hz. Muhammed
(a.s.). ile kemale erdi; o yüzden son peygamber olmuştur.
İlahi sırları zuhura çıkarmış gizli bir şey
bırakmamıştır, yeter ki biz kulak, göz, gönül ve akıl
ayarlanmızı güzel yapalım, ayan bozuk cihaz gerçekleri
yansıtamaz.
Kuran-ı
Keriym peygamberler kıssaları ile bir hak yolcusunun seyr-i
sülukunu nasıl yapacağını çok açık bir
şekilde göstermektedir. Bir arif kişinin nezaretinde yeterli sürede
10 - 20 sene arası olabilir, istisnalar hariç, bazen daha kısa veya
daha uzun da olabilir.
Kısaca
özetlersek; gafletine tevbe edip mertebei Ademiyyette venefahtü
ile şuurlanmaya başlayan kişi, nefs temizliğine yönelir,
kendini anlamaya başlar, Hakka teslim olmaktan başka çaresinin
olmadığını idrak eder. Teslimi külli ile teslim
olur, daha sonra vechini (bütün varlığını) Hakka teslim
eder. Bunun karşılığı ihsandır;
Cibril
hadisinde bu olgu çok muhteşem bir şekilde ifade edilmiştir. Benlik
perdesinin kalkmaya başladığı ilahi zatı müşahedeye
dönük oluşumların yer aldığı bir mertebedir.
Mertebe-i
İbrahimiyette dostluk hullesini giyer gerçek tevhide
ulaşır.
Mertebei
Museviyette eymen vadisinde gerçek tenzihe ulaşır.
Mertebei
İseviyette Ruhül kudsten destek alır.
Mertebei Muhammediyye de ise, seyr-i
zirveye çıkıp miracını yapar.
Böylece büyük
ayet olan kendini ve Rabbini müşahede etmiş daha dünyada iken ruyetullaha
ulaşmış olur. İşte İslam ALLAHın yolunu ilk
aşamasından başlatıp zirveye yani zatına kadar
ulaştıran sistemin ismidir. Bu oluşumlar bütün varlıkta da
ALLAH (c.c)yü müşahede etmek için düzenlenmiştir.
ALLAH c.c.
kendini bildirmeyi diledi ve bilebilecek olan halife insanı
halk etti (yaratma değil) ve onda en geniş manada zuhur
etti.
Bu hakikatleri
bilen ayn; bilinen gayr oldu.
Bilen de vechini
açtı; bilinen de hicapladı yani perdeledi.
Ne zaman ki bu
perdeleri açacağız işte o zaman şu dünya
hayatımızın ne kadar değerli bir şey olduğunu
anlayacağız.
Hz. Muhammed
s.a.v. ve Kuran ile bütün hakikat ortaya konduğundan daha başka bir
peygamber ve kitabın gelmesi mümkün değildir. Eğer böyle bir
şeyler varsa kökünden yanlış ve aldatmacadır, çünkü Kuran
zattır ve Ona ilave edilecek başka hiç bir şey yoktur, ancak
bizim Onu iyi inceleyip anlamamıza ihtiyacımız vardır.
Bu saha sonsuz
bir deryadır, gayemiz o deryadan alınan bir avuç su ile yüzümüzü
yıkayıp gözlerimizi Hakkın eliyle benliğimizden mehs
etmektir. ALLAHu teala gayretli olanları basardan basirete
ulaştırsın.
Ehlüllahtan
birisine sormuşlar ALLAHI görmek mümkün mü? diye o da cevap
vermiş, ALLAHI görmemek mümkün mü? diye.
Daha ileride
inşeallah Cevab-ı Hak izin verirse bu mevzu ile alakalı daha
geniş kapsamlı bir yazı meydana getirebiliriz, daha fazla bilgi
almak isteyenler de Mübarek Geceler isimli kitabımızın
mirac bölümüne bakabilirler.
Bu risale
imanın hakikatleri yönünde şüpheleri bulunan bazı kimselerin
sorulan üzerine yazılmaya çalışıldı. Gayret bizden
tevfik ve ihsan ALLAHdandır.
Muhterem okuyucum
bu risaleyi sabrederek eğer sonuna kadar okuyabildinse lütfen ön
yargılı davranma iyi anlamaya çalış ki ufkun ve gönlün
genişlesin bu, hayata daha değişik yönlerden bakmaya
alışmalısın.
Rabbimizden
cümlemize ilim bereketleri vermesini niyaz ederim. Hoşçakalın, dostça
kalın.
06.09.1996 Cuma
El fakir
NECDET ARDIÇ UŞŞAKÎ
TERZİ BABA
TEKİRDAĞ
KAYNAKLAR :
1. KUR'ÂN ve
HADİS
2. VEHB :
HAK'kın hibe yoluyla verdiği ilim.
3. KESB :
Çalışarak kazanılan ilim.
4. NAKİL
: Muhtelif eserlerden ve sohbetlerden, müşahede ile toplanan ilim.
DAHA EVVELCE
ÇIKAN KİTAPLARIMIZ
(GÖNÜLDEN ESİNTİLER)
1. NECDET
DİVANİ
2. HACC
DİVANI
3. İRFAN
MEKTEBİ HAK YOLU'nun seyr defteri
4. LÜBBÜL LÜB
- ÖZÜN ÖZÜ Osmanlıcadan çeviri
5. SALÂT
NAMAZ VE EZAN'ı MUHAMMEDI'nin bazı hakikatleri
6.
İSLAMDA MÜBAREK GECELER VE HAKİKATLARI
7.
KELİME-İ TEVHİD DEĞİŞİK YÖNLERİYLE
ÜZERİNDE
ÇALIŞTIĞIMIZ KİTAPLARIMIZ
8.
CİBRİL VE HAKİKATLERİ
9.
SURE-İ YUSUF VE DERVİŞLİK
10. ALTI
PEYGAMBER VE DAHA BAZILARI
11. SURE-İ YUSUF ve DERVİŞLİK
12. ALTI PEYGAMBER ve daha bazıları
NECDET
ARDIÇ
ERTUĞRUL
MAH. HÜSEYİN PEHLİVAN CAD.
NO.
35/A 59-100 TEKİRDAĞ
TEL.
EV : 0 - 282 - 261 43 18
İŞ : 0 - 282 - 261 32 40
KİTABIN YAZARI
1938
senesinde Tekirdağında üç çocuklu bir çiftçi ailesinin ortanca
çocuğu olarak dünyaya geldi.
ilkokulu
bitirince terzilik mesleğine yöneldi. Bu arada eğitimini özel olarak
geliştirmeye çalıştı.
O
zamanın eski cami imamı ve Kuran kursu öğretmeni olan Muhterem,
Hafız Behçet Toy Hocaefendiden Kuran ve tecvit dersleri aldı.
Aynı
senelerde Çiftlikönü camii imamı olan Muhterem Ahmet Elitaş
Hocaefendiden arapça ve tefsir dersleri almaya başladı.
Onsekiz
yaşlanna geldiginde Marifetullah (ALLAH BÎLGİSÎ)nl
öğrenmeyi şiddetle arzulamaya başladı.
Bu arada
araştırmalarım sürdürürken, bir vesile ile zamanın büyük
alimi ve mutasavvufu Muhterem Mehmet Hazmi Tura Efendinin sohbetlerine
katılmaya başladı.
Kendisi
Beyazıt Camiinde Mesnevi okutur ve de Süleymaniye Kütüphanesinin
müdürlügünü yapmakta idi. Zatından büyük feyz ve bigller aldı.
Vefatından
sonra yerine geçen hallfesi Mehmet Nusret Tura Efendiye intisab etti ve onun
yanında uzun seneler tasavvuf çalışmaları yaptı.
Mehmet Nusret
Efendi zamanın çok yüce insanlanndan tasavvuf bilgini, hak
aşığı, Peygayber tutkunu bir zat idi. 1977 senesinde
kendinde bulunan maddi manevi emanetleri ve görevini yazarımıza
devretti. Kısa bir süre sonra da Ahirete intikal etti. ALLAH gani gani
rahmet eylesin...
Ayrıca
birçok Arif ve Kamil zatlarla da görüştü.
1964
senesinde evlendi, iki erkek çocuğu var. Halen hem tasavvufla, hem de
terzilikle uğraşmaktadır.
Yayınlanmış
yedi kitabı vardır. Kitapları Gönülden Esintiler
başlığı ile çıkmaktadır.
Daha birçok
kitabı yayımlamaya hazırlıyor.
ALLAH c.c.
cümlemize dünya ve ahiret işlerinde kolaylıklar versin.
ALLAHa
ulaşan yolda 4 esas vardır.
1 -
İslam olmak, kurtuluşun tek yolu olduğunu anlamak.
2 -
İman etmek, İslamın getirdiği kurallara
iman yoluyla yaklaşmak.
3 -
İhsan sırrıyla Hakkı müşahedeye
başlamak.
4 -
İkan ile de gerçek tevhidi (birliği)
oluşturmaktadır.
Sadece şekil
ve duyguda değil, akıl ve gönülde de mümin ve muvahhid olmamız
lazım gelmektedir.
Tefekkür
hayatımızı geliştirdiğimiz kadar İslamı
yükseltmiş olacağız.
Onun gerçek
gayesi Ruyetullahtır ve o da akl-ı külle
ulaşmakla mümkün olmaktadır.