03-10-2001
Mekke-i Mükerreme
Kâbe-i Muazzama
TEVHİD
lâ ilâhe illâ allah dedi Hazreti Allah
Muhammedür rasûlüllah dedi Hazreti Rasulüllah
Her ikisini cem eden ehlûllah
Dedi, elhamdülillâh, elhamdülillâh
ARA
Kendin kendini ararsan ara; kendi içinde
Sûret’i Rahman ararsan ara; kendin için de
Hakk’a vuslat ararsan ara; kendi içinde
Tecelli etti Mevlâ sûret’i insan içinde
İ Ç İ N
D E K İ L E R
ÖNSÖZ
B İ R İ N C
İ B Ö L Ü M
İ K İ N C
İ B Ö L Ü M
55. İnsan-ı Kamil
Ü Ç Ü N C
Ü B Ö L Ü M
56. “Kelime-i Risalet”
57. “Resul” Kelimesi
58. “Muhammed” (SAV) kelimesi
59. “Kelime-i Tevhid” ve “Kelime-i Risalet”in değer
sayıları
60. Mekke-i Mükerreme
61. Gönderilen kitaplarda “Kelime-i Tevhid”
62. “Kelime-i Tevhid”in Mertebe-i Muhammediyye’ye indirilmesi
63. “Kelime-i Tevhid”in Hz. Ali (k.a.v.) Efendimize ve
sahabe-i kiram’a telkin edilmesi
64. Hz. Ali Efendimizin bu günlere ulaşması
D Ö R D Ü N C
Ü B Ö L Ü M
65. “HİCRET” -
Hicret’in hakikati
66. “Gar-ı Sevr”
- Sevr mağarası hakikati
67. “Küba Mescidi” ve
hakikati
68. “Cum’a Mescidi”
hakikati
69. “Mescid-i Nebevi”
70. Kaybettim Kendimi
(Şiir)
71. “Mescidi
Nebevi”de bulunan bazı mevkiler
72. İhtişam-ı
Rasulullahı gör (Şiir)
73. “Mescidi
Nebevi”nin diğer bazı özellikleri
74. 1. Ağlayan
Hurma kütüğü
75. 2. Hz. Aişe
sütunu
76. 3. Hz. Lübabe’nin
tevbe sütunu
77. 4. Serir sütunu
78. 5. Muharras
sütunu
79. 6. Vüfud sütunu
80. 7. Teheccüd
sütunu
81. 8. Halen
imamın namaz kıldırğı mihrab
82. 9. Efendimiz
(sav.)’in namaz kıldırdığı mihrab
83. 10. Halen
hutbelerin okunduğu minber
84. 11. Müezzinlik
85. 12. İç
kapı
86. 13. İç
kapı
87. 14. Hz. Peygamber
(sav.) Efendimizin kabri
88. 15. Hz. Ebubekir
Sıddık (RA)’ın kabri
89. 16. Hz. Ömer’ül
Faruk (RA)’ın kabri
90. 17. Üzerinde
Ahzab suresi 40. ayet yazılı 1. pencere
91. 18. Üzerinde
Hucerat suresi 3. ayet yazılı 2. pencere
92. 19. Üzerinde
Hucerat suresi 2. ayet yazılı 3. pencere
93. 20. Cibril
Makamı
94. 21. Baki
kapısı
95. 22. Cibril
kapısı
96. 23.
Nisa/kadın kapısı
97. 24. Eshab-ı
Suffa
98. 25. Mihrab
99. 26. Bab-üs Selam
100. Mescid-i Gamame (Bulut mescidi)
101. Ebubekir Sıddık mescidi
102. Ömer’ul Faruk mescidi
103. Ömer’ul Faruk mescidi
104. Hz. Ali (k.a.v.) mescidi
105. Ehli Beyt
106. Bilali Habeşi mescidi
B E Ş İ N C
İ B Ö L Ü M (Savaşları)
107. Bedir
Savaşı
108. Uhud
Savaşı
109. Hendek
Savaşı
A L T I N C
I B Ö L Ü M
Ayetlerde
“Kelime-i Tevhid”
Ef’ali Tevhid
Ayetleri
110. 1. Yunus suresi
10/90
111. 2. Hud suresi
11/14
112. 3. Ra’d suresi
13/30
113. 4. Enbiya suresi
21/87
114. 5. Fatır
suresi 35/3
115. 6. Saffat suresi
37/35
116. 7. Zümer suresi
39/6
117. 8. Mü’min suresi
40/3
118. 9. Duhan suresi
44/8
Esma-i Tevhid Ayetleri
119. 10. Bakara suresi
2/255
120. 11. Ali
İmran suresi 3/2
121. 12. Ali
İmran suresi 3/6
122. 13. Ali
İmran suresi 3/18
123. 14. Nisa suresi
4/87
124. 15. En’am suresi
6/102
125. 16. En’am suresi
6/106
126. 17. Ar’af suresi
7/158
127. 18. Tevbe suresi
9/31
128. 19. Ta-ha suresi
20/8
129. 20. Ta-ha suresi
20/98
130. 21. Haşr
suresi 59/22
131. 22. Haşr
suresi 59/23
132. 23. Tegabun
suresi 64/13
Sıfati Tevhid Ayetleri
133. 24. Bakara suresi
2/163
134. 25. Ali
İmran suresi 3/18
135. 26. Tevbe suresi
9/129
136. 27. Nahl suresi
16/2
137. 28. Ta-ha suresi
20/14
138. 29. Enbiya suresi
21/25
139. 30. Enbiya suresi
23/116
140. 31. Neml suresi
27/26
141. 32. Kasas suresi
28/70
142. 33. Muhammed
suresi 47/19
Y E D İ N C
İ B Ö L Ü M
143. “Hurufu
Mukatta’a” (kati harfler)
S E K İ Z İ N C
İ B Ö L Ü M
144. Hadislerde
“Kelime-i Tevhid”
Ef’ali Tevhid
hadisleri
145. Ramuz 1044
146. Ramuz 416
147. Ramuz 1057
148. Ramuz 1615
149. Ramuz 1852
150. Ramuz 1853
151. Ramuz 1863
152. Ramuz 1933
153. Ramuz 1993
154. Ramuz 2037
155. Ramuz 2039
156. Ramuz 2044
157. Ramuz 2263
158. Ramuz 3789
159. Ramuz 3790
160. Ramuz 3816
161. Ramuz 4177
162. Ramuz 4475
163. Ramuz 4513
164. Ramuz 4726
165. Ramuz 5293
166. Ramuz 5413
167. Ramuz 5415
168. Ramuz 5416
169. Ramuz 6028
170. Ramuz 6061
171. Sahih-i Buhari
Esma-i Tevhid
Hadisleri
172. Ramuz 3361
173. Ramuz 3362
174. Ramuz 3654
175. Ramuz 4866
176. Ramuz 5746
Sıfati
Tevhid Hadisleri
177. Ramuz 2290
178. Ramuz 4072
179. Ramuz 4234
180. Ramuz 4256
181. Ramuz 4482
182. Ramuz 4636
183. Ramuz 4657
184. Ramuz 4658
185. Ramuz 5403
186. Ramuz 5414
187. A’ma ve aşk
188. Son Sözler
189. Ka’be-i
Muazzama’nın batın krokisi
190. Nedir Dediler
191. Tek din
İslâmın sembolleri ve hakikatleri
192. Kaynaklar
Ö N S
Ö Z
2001 senesinin dokuzuncu
ayında Kutsal topraklara bu defa Umre niyetiyle beşinci
ziyaretimize karar verdiğimizde oradaki vaktimin
ağırlığını tefekküre ayırmayı
düşünmüştüm.
Daha evvelce bir miktar
üzerinde çalışma yaptığım “Kelime-i Tevhid”i orada
yeniden ele alarak, mahallinde gelen ilham ve idraklerle kaydetmeğe
çalıştım.
Medine-i Münevvereye
ulaştığımızda zamanımın çoğunu Mescid-i
Nebevi’de geçirmeğe gayret gösterdim. Çoğu zaman namazlardan
sonra tenha bir direğin dibine oturur yanımda bulunan kağıtlarımın
üzerine o günkü varidatlarımı ve mevzuumuzla ilgili hallerimi yazarak
oluşturmağa çalışıyordum.
Bu makam “Kelime-i
Risalet” makamı idi. Bu makamın sahibi ve alemlerin
sultanı Rasulüllah (sav.) uzun müddet buralarda yaşamış,
gezmiş dolaşmış, ruhaniyeti ve kokusu, nefesi, nefhası
hep buralara sinmiş ve neticede burada ebediyete tevdi edilmişti
madde aleminde. O’na bu makamdan başka bir yerde bu kadar yakın
olma imkanımız yoktur.
Bunları
düşünerek ve vaktimin darlığını da göz önünde tutarak
oradaki günlerimi en iyi şekilde değerlendirmeğe
çalıştım. Nihayet burada günlerimiz doldu, gelecek
sayfalarda okuyacağınız satırlar oluştuktan sonra
onları da yanıma alarak muhabbet ve özlem dolu olarak, “Mertebe-i
Muhammedi” ve “Mertebe-i Risalet”ten ayrılmak zorunda kaldık, ama
yükümüz muhabbet ve marifet ile doluydu.
“Ayrılmak istemez
gönül yardan,
Vakti firaktır
ne gelir elden.”
diyerek uçağımıza
binerek “Kelime-i Tevhid”in zuhur mahalli, zat-i zuhurun kaynağı,
alemlerin merkezi, muhteşem “Ka’be-i Muazzama”ya doğru yola
çıktık.
Nihayet oraya ulaşıp otelimize yerleştikten sonra, hemen vakit
geçirmeden “Beytullah”a Allah’ın evine “O’nu” ziyarete giderek tavaf ve
sa’yimizi de yaparak istirahat için otelimize döndük.
İşte yine beşinci defa muhteşem ikram şehri, Mekke-i
Mükerremede idik. Böylece “Hazarat-ı Hamse” mertebelerinin
yaşantısı da tamamlanmış oluyordu.
Genellikle “Hacer-ul Esved” köşesinin karşısında bulunan
müezzin mahfelinin 12nda, yine bir direğin dibinde gözden ırak
oturarak “Kelime-i Tevhid”deki seyr ve yolculuğuma devam
etmekteydim. Bu geniş mevzuu mümkün olduğu kadar açık ve
güzel bir şekilde anlayıp tesbit etmeğe
çalışıyordum, çünkü “O” Hadisler bölümünde de
belirteceğimiz gibi, bir Hadis-i Şerifte “lâ ilâhe illâ allah”,
“benin kelamımdır”, “işte ben oyum” buyuran Allah-u Teala
Hazretlerinin en açık, en geniş, en öz olarak kendini izah ve
ifşa ettiği “zat-i kelam”dır.
İnsanlığa ilk öğretilen ilahi kelam, zat mertebesi,
İslamiyetin ilk şartı, Allah azze ve celle’nin kendi kendini
kendiyle, alemlere ifade ettiği, muazzam Kelime-i Tevhid ismiyle
anılan “lâ ilâhe illâ allah”tır.
Rabb’ımın ilhamıyla onun yolunda Mekke günlerimde her gün biraz
daha yol alarak nihayet bir neticeye varmaya çalıştım.
Onun sonuna ulaşmak mümkün değildir. İnşeallah bizden
sonra da daha başkaları o deryada yüzerek yeni incilerini
ortaya çıkarmaya çalışırlar.
Sevgili okuyucum: Gayret ve sabır göstererek elindeki bu kitabımı
okuyabilirsen belki de hayal mahsulüdür diyerek bir tarafa bırakabilirsin,
belki de tekrar, tekrar okuyarak içindekileri anlamaya gayret edebilirsin,
işte bu hal sana çok faydalı olacaktır.
Şunu dikkat etmeğe çalış, ki büyük ihtimalle nefsin sana bu
kitabı okutmamak için türlü türlü yollardan gelip oyunlar yaparak mani
olmağa çalışacaktır, çünkü bu kitap belki seni gafletten
çıkarıp muhabbet ehli yapabilecektir. Bu ise nefsinin
sonudur. Bu yüzden her türlü yolla sana mani olmağa çalışacaktır.
Dikkatli olmanı, bir de “tok karnına” ve “uykusuz” iken
okumamanı tavsiye edeceğim.
Allah c.c. lühü, sana bu kitabı okumak için ayırabildiğin
zamanının 100 misliyle feyz ve idrak kapıları
açsın. Amin.
Sevgili okuyucum, bu kitabın oluşumunun her aşamasında
emeği ve hizmeti geçen kişileri saygı ile yadet,
geçmişlerine hayır dua et. Allah (c.c.) gönlünde feyz
kapıları açsın.
İlahi: Bu kitaptan meydan gelecek manevi hasılayı evvela
Hz. Muhammed (sav.) Efendimizin ve bugünlere kadar gelen silsile-i âli’nin
ruhlarına hediye eyledim kabul eyle ya Rabbi. Amin.
01.03.2002
Necdet
Ardıç
Terzi baba
Tekirdağ
18-11-2001
Tekirdağ
BİRİNCİ
BÖLÜM
“Kelime-i Tevhid”
kısa izahı
¢é¨Ü¨£Ûa £ü¡a
é¨Û¡a ¬ ü
Bismillahir rahmanir
rahiym,
İlahi hakkikatleri
bünyesinde taşıyan ve islamın şiarı ve beş
şartı olan bu muazzam kelime hakkında bizler, insanlık
alemi olarak çok iyi düşünüp araştırmalar yapmamız, özünde
bulunan manalar derinliğini ve yüceliğini idrak ederek,
anlamamız gerekmektedir. Belki bu yoldan hakikati ilahiyye’yi daha iyi
gerçekçi olarak anlamamız mümkün olabilecektir.
Zatı İlahi öz
olarak bu kelime ile kendini ifade etmiştir. O ilahi
varlığın ve uluhiyyet deryasının özüne nüfuz etmek,
ancak bu yoldan mümkün olabilecektir.
Şimdi o muazzam
ilahi abideyi yavaş yavaş gezip dolaşarak anlamaya ve yeniden
başka bir idrakle keşfetmeye çalışalım. Hakikatine
ulaştığımızda bilgi ve müşahade ehli olarak neler
kazandığımızı, idrakımızın nerelere
ulaştığını, huzur dolu bir gönül ile açık olarak,
görme imkanımız olaracaktır.
Azamı Muazzam
Kelime-i Tevhidi daha iyi anlayabilmemiz için onun zuhur kaynağı olan
mertebeleri bilmemiz gerekmektedir. Kısa kısa onları da
inceledikten sonra o sonsuz deryada yolculuğumuza çıkmaya
başlayabiliriz.
11-09-2001
Medine-i Münevvere
“Kelime-i Tevhid”
zuhur mertebeleri
¢é¨Ü¨£Ûa
£ü¡a é¨Û¡a
¬ ü
“lâ ilâhe
illâ allah”
Sevadı Azam
a’ma’iyyet
Zatül Baht
tecellisi
Hüvviyet - Beytullah - Alemler
ahad’iyyet
inniy’ yet – ene iyyet
Kur’an ve İnsan
kelimesi
tecellisi
“lâ ilâhe illâ allah”
uluh’iyyet
zuhur edici peygamberi
“la ma’bude illâ allah”
vahid’iyyet
Muhammed Habibullah SAV
(zat)
kelimesi
tecellisi
“la mevsufe illâ allah”
rahman’iyyet zuhur
edici peygamberi
“la mevsufe illa
rahman” (sıfat)
İsebni Meryem Rasullüllah
İsa Ruhullah
kelimesi
tecellisi
“la mevcude illâ allah”
rubub’iyyet
zuhur edici peygamberi
“la mevcude iller rab”
(esma)
Musa-ı Kelim Rasullüllah
Musa Kelimullah
kelimesi
tecellisi
“la faile illâ allah”
melik’iyyet
zuhur edici peygamberi
“la faile illel melikül
mübin”
(ef’al)
Halil İbrahim Rasullüllah
İbrahim Halilullah
kelimesi
tecellisi
“la ene illâ allah”
beşer’iyyet
zuhur edici peygamberi
ó©y뢉 ¤å¡ß ¡éî©Ï
¢o¤‚ 1 ã ë (ene -
benlik) Adem Rasullüllah
“ve nefahtü fiyhi min
ruhî”
Adem
Safiyullah
“ve ona ruhumdan üfledim”
(38/72)
“lâ ilâhe
illâllah”
“lâ mevsufe
iller rahmanir rahiym”
“lâ mevcude
illâllahur rabbül alemiyn”
“lâ faile
illâllahül melikül mübiyn”
“lâ ene illâ
allahüz zahiru vel batın”
Yukarıdan
aşağı “nüzül” batın ilmi olarak gelen bu tevhid
mertebelerin, gerçek haliyle bu defa aşağıdan yukarıya
“uruc” doğru tahakkuk halinde zuhurları için yaşanması
gerekmekteydi. Böylece yukarıdan aşağıya son fakat
aşağıdan yukarıya ilk olarak batının (gizlinin)
zahire (açığa) çıkması Adem “Adem-i mana” ile
başlamıştır.
O güne kadar zahir
tecellisi tamamlanmış, alemler ortaya gelmiş, onda ve ondan
sonraları Hz. Rasullüllaha kadar devam eden bir seyr içerisinde de
batın tecellisi “Mirac” hakikati ile ilmi ve ayni olmak üzere iki yönden
tamamlanmıştır.
12-09-2001
Medine-i Münevvere
Kelime-i Tevhid, Yüce zatın
kendi kendini, kendinde kendine izahıdır.
Kelime-i Tevhid, Ahaddiyyetin
kendini toplu olarak bütün mertebeleri ile izahıdır.
Kelime-i Tevhid, Ahadiyyet ve
abdiyyet mertebelerinin izahıdır.
Kelime-i Tevhid, Zat, sıfat,
esma ve ef’al mertebelerinin izahıdır.
Kelime-i Tevhid, Şeriat,
tarikat, hakikat, marifet mertebelerinin de izahıdır.
“Kelime-i
Tevhid”in doğuşu
Zatı Akdes (Mukaddes Zat)
henüz daha mükevvenat (bu alemler) yok iken “A’ma’iyyetinden” “Ahadiyyetine”
tenezzül ettiğinde iki vasfı zuhur etti.
Biri, hüvviyeti,
ki alemlerin ana kaynağıdır.
İkincisi inniyeti,
ki Kur’an ve İnsan’ın ana kaynağıdır.
Daha henüz bu mertebede
hiçbir varlık oluşmadığından “Kelime-i Tevhid” dediğimiz
o kelamı ilahi dahi yok idi.
Ahadiyyet, “Vahidiyet ve
Muhiyyet”e tenezzül edince,
Kelime-i Tevhidin (¢é¨Ü¨£Û a) “Allah” bölümü
şekillendi.
Muhiyyet, “Rahmaniyet”e
tenezzzül edince, ( £ü¡a) “illâ” bölümü şekillendi.
Rahmaniyyet, “Rububiyyet”e
tenezzül edince, ( é¨Û¡a) “ilâhe” bölümü şekillendi.
Rububiyyet, “Melikiyyet”e
tenezzül edince de ( ü) “lâ” bölümü şekillendi.
Böylece bütün alemlerde
yaşanan (tenezzül) zuhura çıkma hadisesi anda da
tamamlanmış oldu.
Kelime-i Tevhidi yukarıdan
aşağıya, baştan sona (Allah - illa - ilahe - la)
tertibince tenezzül mertebeleri gereği “Mertebe-i Ahadiyyet” düzenlenmiş
oldu.
Eğer “Mertebe-i
Uluhiyyet” düzenlemiş olsaydı “ben olan Allah” derdi.
Nitekim, Kur’anı
Kerim Ta-Ha 20/14 ayetinde, Musa AS’a olan hitabında,
==ó©ã¤†¢j¤Çb Ï
b ã a ¬£ü¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é¨Ü£Ûa b ¯ã a
¬ó©ä £ã¡a
“inneniy
enellahu lâ ilâhe illa ene fa’budniy”
mealen,
“Şüphesiz ben
Allahım benden başka ilah yoktur; bana ibadet et”
buyurduğunda kendini “Uluhiyyet Mertebe”sinden açık olarak ifade
etmektedir.
Kelime-i Tevhid’in iki
telaffuz yolu vardır;
biri, kulun
ağzından, sondan başa “lâ ilâhe illâ allah” şekliyle
diğeri ise, “Mertebe-i
Ahadiyet”ten, baştan sona “Allah illâ ilâhe la”
şekliyledir.
Her iki halde de
“Uluhiyyet Mertebesi” bir başka mertebe tarafından kelama
dökülmektedir.
Aşağıdan
yukarıya, “kulluk/abdiyyet mertebesi”nden;
Yukarıdan
aşağıya ise, “Mertebe-i Ahadiyyet”ten ilan edilmektedir. Böylece
Ahadiyyet batın, Uluhiyyet zahir
olmuştur.
Bizler ise, Kelime-i
Tevdhid’i sondan başa doğru okuduğumuz halde farkında
olmadan baştan sona doğru okuduğumuzu zannediyoruz. Bu ise,
kulluk/abdiyyet mertebesi gereğidir. İyi anlamaya
çalışalım.
Kelime-i Tevhid’in (¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe illâ allah”
( ü) “lâ” bölümü efal
alemini,
( é¨Û¡a) “ilâhe” bölümü esma
alemini,
( £ü¡a) “illâ” bölümü sıfat alemini ,
(¢é¨Ü¨£Û a) “Allah” bölümü ise, zat
alemini ifade etmektedir.
Kul kulluğu ile
henüz bunlari bilmediği için aşağıdan yukarıya
Kelime-i tevhidi zikrederek bu hakikatlerin kendine açılmasını
sağlamaktadir. Yukarıdan aşağıya ise
ahadiyetin kendi açılımlarını kendi mertebesinde o
mertebenin gereği olarak açığa çıkarıp ilan
etmesidir.
“Kelime-i Tevhid”in asli
hali
Şimdi çok mühim olan
bir başka hususa dikkat etmemiz çok yerinde olacaktır. Şu
anda lisanı Arabi üzere zikrettiğimiz Kelime-i Tevhid acaba yer
yüzünde ne insanlar ve ne de arab kavmi henüz yok iken alemi manada kendi asli
haliyle hangi uslupta telaffuz ediliyordu? Tabii ki bunu bilmemiz mümkün
değildir. Ancak şu yolla bir yaklaşım sağlayabiliriz.
Zatı mutlak
amaiyette iken ne ismi ne resmi ne de bir vasfı yoktu. O halin de ne
olduğunu bilemiyoruz. Sonradan ama “hakikatlerin öz hakikatinden
ibarettir” diye izah edilmiştir.
Amaiyetten ahadiyyete, ki
“ahadiyyet yüce zatın tecellisinden ibarettir, orada ne isimlerin ne de
sıfatların sözü geçer. İsim ve sıfatların tesir
sahası da buraya ulaşamaz” diye izah edilmiştir.
Tenezzülünde iki
vasfımız belirginleştiği bilinmektedir. Bunlar da
hüviyeti ve inniyetidir. Hüviyetinden beytullah, alemler; inniyetinden
Kur’an ve insanın manaları zuhur etmiştir. Ancak o
mertebede bunlar tamamen batında idi.
Ahadiyyet “uluhiyet ve
vahidiyyete, ki uluhiyet “tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri
ile kendi mertebelerinde korumaya uluhiyet adı verilir”, vahidiyet yüce
zatın zuhuruna bir tecelli yeri olmaktan ibarettir. Onda zat
sıfattır, sıfat da zattır” diye izah edilmiştir.
Tenezzül edince Kur’an
“ümmül kitap” ana kitap olarak belirginleşmeğe, alemlerde
oluşmağa başladı. İşte bu mertebede yani
zatı mutlak Allah’lık mertebesinde kendisini şu anda
kullandığımız Allah lafzı ile bilelim. Ancak bu
dahi beşeriyetin anlayışına uygun bir ifadedir.
Allah’ın kendi kendini nasıl
vasıflandırdığını bilemiyoruz. Çünkü
beşeriyet idarakının çok üstünde bir haldir.
Zatı ilahenin
uluhuyet mertebesinden rahmaniyet mertebesine tenezzülü ile ( £ü¡a) “illâ” (ancak) kelimesi meydana geldi. Bu kelimenin rahmaniyet mertebesindeki
lafzını da bilemiyoruz. Çünkü burası da beşeriyet
idarakının çok üstünde bir haldir.
Rahmaniyyet; İsimlerin
ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir.
Rahmaniyyet’ten
Rububiyyete tenezzül eden zatı ilahi burada kendini ( é¨Û¡a) “ilâhe” sözüyle
vasıflandırdı. Fakat biz yine bunun da gerçek ifadesini bilemiyoruz.
Çünkü burası da beşeriyyet idrakının çok üstünde bir
haldir.
Rububiyyet; Bütün
varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebelerin ismidir.
Rububiyyetten Melikiyyete
yani ef’al alemine tenezzül eden zatı ilahi madde aleminde “kesret/çokluk”
ile zuhur ettiğinde bu mertebeyi ( ü) “lâ” ile vasıflandırdı. Fakat biz yine de bu kelimenin
zatı mutlaktaki gerçek telaffuzunu bilemiyoruz.
Melikkiyyet; Bütün isim ve
sıfatlar kendi hakkını almış olarak faaliyet
sahasına gelmeleridir.
(¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe illâ allah” kelimesi uluhiyyet
mertebesindeki gerçek manevi ve latif halinden beşerin anlayabileceği
ve beşer lisanının en gelişmiş konuşma sistemi
olan arapça olarak dört nüzülden sonra anlaşılması kolaylaştırılarak
insanlık alemine bu şekli ve manası ile sunuldu. Eğer
Kelime-i Tevhid ezelde olan kendine has şekli ile bizlere verilmiş
olsaydı, anlaşılması imkansız olur, zatı
uluhiyyeti tanıyıp bilmemiz mümkün olmazdı.
20-11-2001
Tekirdağ
Zatı uluhiyyet her
tecellisinde o mertebenin gereği ile vasıflanmıştır.
Bütün alemler bu sisteme tabi olduğu gibi Kur’anı Keriym ve Kelime-i
tevhid dahi, bu sisteme tabi olarak nüzül etmiştir.
Nüzül; Bir mekandan bir
mekana iniş değil, manalarının
hafifleştirilerek yani anlaşılmalarını kolaylaştırmak
gayesi ile bir makamdan bir makama en sonunda insan beyninin
kavrayacağı kıvama ulaştırmaktır.
Kur’anı Keriym’in
tercümeleri
(Yeri gelmişken şu kısa
bilgiye de bir göz atalım)
Kur’anı Keriym, Uluhiyyet
mertebesinde, “Ümmül Kitap”ta “Kur’an” ismi ile Allah’ca
idi. Çünkü o mertebede hiçbir zuhur ve tecelli olmadığından
zaten başka türlü de olamazdı.
Kur’anı Keriym, Rahmaniyyet
(sıfat) mertebesinde “Levhi Mahfuz”da “Furkan” ismiyle
mertebesi gereği Hakk’caya tercüme edildi.
Yani “uluhiyyet”ten
rahmaniyyet’e tenezzül etti.
Kur’anı Keriym, Rububiyyet
(esma) mertebesinde “Kitabül Mübin” (beyan olan, açık kitap)
ismiyle mertebesi gereği “Rabb”caya tercüme edildi.
Yani “rahmaniyyet”ten,
rububiyyet’e tenezzül etti.
Kur’anı Keriym,
Melikiyyet (ef’al) (madde) mertebesinde “İmamül Mübiyn” (en önde,
en açık) ismiyle mertebesi gereği, baş tarafına bir (a) “elif” ilavesiyle (yani Rabb’ca) “Arapça”ya tercüme edildi.
Yani “rububiyyet”ten
melikiyyet’e tenezzül etti.
Kur’anı Keriym’de
Fussilet 41/1, 2, 3. ayetlerinde,
7¡áî©y
£ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa å¡ß ¥3í©Œ¤ä m ¬á¨y
=
æì¢à Ü¤È í §â¤ì Ô¡Û ¦b£î¡2 Š Ç b¦ã¨a¤Š¢Ó
¢é¢mb í¨a ¤o Ü¡£–¢Ï ¥lb n¡×
“ha mim tenziylün
minerrahmanirrahıymi”
“kitabün
fussılet ayatühü kur’anen arebiyyen likavmin ya’lemune”
mealen,
“ha-mim”
(hakikati Muhammedi) bu kitap rahman ve rahiym olan Allah’dan ayetleri
herşeyi ayırıcı (tafsil edici) olarak bilen (a’lim) bir
kavim (millet) için arabiyyen (arapça/açık, vazıh) kur’an olarak tenzil
edilmiştir (indirilmiştir)” buyruldu.
Yukarıda
belirtilen ayette bahsini ettiğimiz dört nüzül mertebesi de ifade
edilmektedir. Ayetleri çok dikkatli incelememiz gerekmektedir.
“Bilen bir millet için arapça Kur’an olarak indirilmiştir.” Ne kadar açık
değil mi?... Yani kendi bünyesinde beşer tarafından daha iyi
anlaşılabilmesi için batın aleminde Hak tarafından dört
tercümesi yapılmıştır. Yani Arapça tercümesinin manası
“Rabb”ca lafzı, “Arab”çadır. Buraya kadar beşer idrakı
karışmamıştır.
Arapça’dan
yapılan diğer beşinci tercümeler ise, beşer kaynaklı
olduğundan, beşerin sınırlı idrakı ve
lisanındaki yetmezliği yönünden manalar zahire çıkarken çok
büyük kayıplara uğramakta, aslından oldukça uzaklara
düşmektedir ve sadece madde mertebesini ifade eden anlatımlarla
tercüme ve meal yapılmakta “esma, sıfat, zat” mertebelerinin
tercümesi yapılamamaktadır.
Türkçe,
Almanca, İngilizce ve diğer dillerce yazılıp okunan
Kur’anı Keriym sadece ef’al yani madde mertebesi itibariyle
okunmuş olur ki, Kur’anı Kerimin tamamı değildir. Fakat hiç
okunmamaktansa böylece beşinci tercümesini de okumak tabii ki, son derece
faydalıdır. Dua ve bilgi mahiyetinde olur. Okumayanlar ile
okuyanlar arasında çok büyük fark vardır.
Yeri
gelmişken, hiç olmaması gereken bir münakaşa mevzuuna da
kısaca değinelim. Sanki Kur’anı Keriym mevcud kendine has
lisanı kelime ve cümle kurgusu dışında beşinci
tercümesi olan beşerin sahip olduğu aklı cüzi ile
yaptığı tercümeler (aslı mevkinde gibi) farz olan ve farzla
ilgili yerlerde okunabilir mi?
El
cevap; Kesinlikle okunamaz, çünkü özünde asıl değil, beşinci
kopyası vardır. Bu yüzden asıl yerinde olamaz. Eğer herkes
namazda ve farz ibadetlerde kendi lisanları üzerine Kur’an okumuş
olsalardı (dünyada 2796 dilin varlığından söz edilmekte) böylece
o miktarda da kur’an okuma lisanı meydana gelecekti ki, kesret yani
çokluktur. İslam dini ise tevhid/birlik dinidir.
Ancak
tabii ki, her millet kendi lisanı ile dua da eder, farz olmayan ibadetleri
de severek yapar. Böylece hem de bilgi sahibi olur, fakat üzerindeki farz hükmü
kalkmaz. Çünkü arapça’nın manası Hakk’tan olduğundan ancak o
kelime ve semboller ile Hakka ve batın alemine ulaşmak mümkün
olabilmektedir.
Beşer
tercümesi ile söylenen kelamlar, batın alemine
ulaşmadığı için kişiden farziyyet hükmü
kalkmamaktadır. Böyle bir iddiada bulunmaktan daha cüretli ve daha
cahilce, daha lüzumsuz ne olabilir ki?...
Ezanı
Muhammedi ve Kelime-i Tevhid’in de aynı anlayış ve aynı
yönden değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu
münakaşaları yapanların ne kadar dar bir çerçeve içerisinde bu
muazzam meseleye baktıkları ibret ve dehşetle izlenmektedir.
Onlarda
bulunan manalar bir tarafa terkedilmiş, okuyan kişinin sesi ve makam
bilgisi ne derece güzelse okunan şey de o derece güzel kabul edilerek,
birinci sıraya alınmaktadır.
Burada
bütününde değil, sadece bir kelimesinin üstüne dikkatinizi çekmek isterim,
“hayye alessalah hayye alel felah” bölümünde, (haydin namaza, haydin
kurtuluşa) denmiyor da neden “haydin felaha” deniyor. Madem ki türkçeye
çevriliyor niçin o kelime arapça aslı üzere kalıyor? Doğrusu çok
düşündürücü bir düzenlemedir.
Mevzumuz
Ezanı Muhammedi olmadığı için daha fazla üstünde
durmadım. Bu çevirinin baştan sona hatalı olduğunu
biraz daha gayret edip türkçe okumak istiyenlere hürmet etmek babında daha
anlaşılır ve daha aslına yakın bir çeviri yapıp
bunun okunmasını sağlamaya çalışmak daha gerçekçi
olacaktır.
Biz
herkesin kendi şahsı hakkında kendi kendine her türlü
şekliyle okuyabileceği kanaatındayız ve buna
saygılıyız, ancak kendi zevk ve kanaatlarını
başkalarına maddi ve manevi baskı yaparak kabul ettirmeye
çalışmak, kabul edilebilecek birşey değildir.
Kişi
sevabıyle, günahıyle kendinden sorumludur. Fiil ve
davranışlarında hürdür. Ancak diğer hürriyetlere müdahale
hakkı kimseye verilmemiştir. (1)
(Not: (1) Bu
hususlarda “Salatı namaz ve ezanı Muhammedi’de bazı
hakiketler ve mübarek geceler ve bayramlar” isimli
kitaplarımızda da bir miktar daha izahatlar vardır.)
12-09-2001
Medine-i
Münevvere
Kelime,
lafız ve mana
Sevgili
kardeşim yukarıdan beri gelen satırları iyi anlamaya
çalış, hayal mahsülüdür sanma, sanma ki sen de o yollardan geçerek
Kelime-i Tevhidi ve bu mevzuları iyi anlayanlardan olasın.
Şimdi,
Azam-ı Muazzama Kelime-i Tevhid ifadesinde bir başka kapı daha
açmaya çalışalım. Tükçe lisanında (¢é¨Ü¨£Û a
£ü¡a é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe illâ
allah” Kelime-i Tevhid ismi ile ifade edildiğini bilmekteyiz. Halbuki onda
dört (4) tane ayrı ayrı kelime vardır. Yukarıda da
belirtildiği gibi her alem onun içinde ayrı bir kelime ile yerini
almıştır. Ancak bu alemlerin hepsi zatı mutlakın
tecellilerinden başka birşey olmadığından bütün
bunlardan gayenin zatı ilahinin tanınmasına vesile
olduğundan hepsinin birlik ifadesi olan Kelim-i Tevhid (birlik kelimesi)
lafzı ile işaretlenmiştir.
Bilindiği
gibi kelimeler beşer lisanında iki türlüdür. Biri, fiilleri,
yapılan işleri belirten, diğeri de isimleri belirten
kelimelerdir.
Batında
olan manalar harflerden elbiseler giyerek uygun eşleriyle birleşerek,
küçük küçük gruplar halinde beşerin lisanından zuhura çıkıp
ses olarak havada kanat çırpmaya ve uçuşmaya başlarlar. O anda
her hangi bir kulak kafesine giremezlerse havada yoruluncaya, menzilleri
tamamlanıncaya kadar uçar ve ölürler. Eğer bir kulak kafesinden ve kapısından
girerek kendilerinde olan manayı girdiklere yere
ulaştırabilirlerse ne mutlu, yok o kapıdan girip de
anlaşılamazlarsa tekrar geriye dönüp, tükeninceye kadar
uçuşlarına devam ederler.
İşte
bir meselenin güzel anlaşılabilmesi için batından çıkan
manalara o mananın gerektirdiği en güzel elbiseyi giydirmek
gerekmektedir. Böylece harfler hecelere, heceler kelimelere, kelimeler,
cümlelere, cümleler, mana gruplarına dönüşerek, iletişim
sağlanmış olmaktadır.
Böylece
Kelime-i Tevhidin ne olduğu iyice anlamamız için kelimenin ve tevhidin
ne olduğunu çok iyi anlamamız gerekmektedir.
“Her bir kelime ifade ettiği mananın o surette zuhurundan
başka birşey değildir, ”
anlayışıyla meseleye baktığımızda çok
şeylerin değiştiğini göreceğiz.
İşte
bu anlayış içerisinde Kelime-i Tevhidi iki yöndende ele almamız
gerekecektir; onlar da “şekil” ve “lafız”dır.
İşte bu iki yön, yani şekil ve lafız ifade edilen
manayı bünyesinde taşımaktadır.
Hem
de ki, hiçbir şey boş değildir. Bütün gördüklerin ilahi
varlığın etrafına uzak, yakın serpiştirdiği
kelimeleri, işaretleri yani ayetleridir. Her bir kelimenin bir sureti
olduğundan aynı zamanda onlar “sure”lerdir.
İşte alemde her bir kelime, bir mana, her mana da bir suret ifade
ettiğinden Kur’andandırlar.
Gördüğün
alem zahiren “büyük alem” ise de, batınen “küçük alem”dir. Kuran zahiren
küçük alem gibi görünüyorsa da, batınen büyük alem “Alemi Kebir”dir.
Az
yukarıda şekil ve lafızdan bahsedildi. Bilindiği gibi
“Kelime-i Tevhid”in bir de şekli, yani yazıdaki sembol
harflerle görüntüsü vardır. İşte bu şekil ve
görüntüyü gördüğünde o şeklin senin beyninde nasıl kaydı
varsa, o kayıt kadar onu idrak edebilirsin, daha fazlası olmaz.
Gördüğün şeklin gerçek manasına erebilmen için
araştırarak onun hakikatini idrak etmen gerekecektir. Aksi halde o
gördüğün şekli aslının çok dışında ve çok
uzak bir anlayışla değerlendireceksin ki, böylece o şeklin
gerçek manasını hiçbir zaman anlaman mümkün olmayacaktır.
Eline
Kelime-i Tevhid yazılı bir yazı al, onun derinliğine
doğru nüfuz etmeye çalışarak bak bakalım ne göreceksin.
Onu küçücük bir satır olarak görme, çünkü onun içinde bütün alemler
gizlidir, amma, hem de çok açıktır. Küçük bir misal vererek
meseleyi daha iyi anlamaya çalışalım.
Dünya
dediğimiz zaman bu kelime (mana) yazılış şekliyle
belki kağıt üzerinde iki (2) cm 2 yer kaplayacaktır,
hakikatte ise, çevresi kırk bin (40.000) km mesafe olan, bir büyük kütleyi
ifade etmektedir. Eğer onu gerçek haliyle bilemiyorsak, küçük bir top gibi
tasavvur edeceğiz ki, bu da bizi çok büyük yanlışlığa
ve hataya sürükleyecektir.
İşte
Kelime-i Tevhid alemde var olan bütün kelimeleri, gerek manaları ve gerek
şekilleri itibariyle bünyesinde topladığından bütün alemi o
lafız içinde cem etmiştir. Her bölümü başlı başına
bir alemi ifade etmektedir. Bu yüzden onu herhangi bir beşer
lisanına çevirerek, içindeki manaları tüm hakikatleri ile o çeviriye
yüklemek mümkün olamaz.
İnsanların
ve cinlerin din bilimcileri bir araya gelseler kıyamete kadar birlikte onu
başka bir lisana tercüme etmeye çalışsalar da mutlaka aciz
kalacaklardır.
İlk kelime
lafzı
İlahi
tecellinin seyrine baktığımızda ilk kelime
lafzını “Mertebe-i Ademiyet” te görüyoruz.
Kur’anı
Keriym Bakara 2/37. ayetinde;
6¡é¤î Ü Ç
lb n Ï §pb à¡Ü × ©é¡£2 ‰ ¤å¡ß ¢â …¨a ¬ ¨ó£Ô Ü n Ï
“fetelakka ademü min rabbihi kelimatin fetebe aleyhi”
mealen,
“Adem
rabbinden bazı kelimeler aldı/belledi (ve onlarla Allah’a
yalvardı da o da) onun tevbesini kabul etti.”
Daha
sonra kelime lafzına “Mertebe-i İbrahimiyet” te
görüyoruz.
Kur’anı
Keriym Bakara 2/124. ayetinde;
£å¢è
£à m b Ï §pb à¡Ü Ø¡2 ¢é¢ £2 ‰
áî©ç¨Š¤2¡a ó¬¨Ü n¤2a ¡‡¡a ë
“ve izibtela ibrahime rabbühüm bikelimatin feetemmehu”
mealen,
“hani
İbrahime Rabbı bir takım kelimelerle imtihan etmişti o da
onları tamamlamıştı.”
Daha
sonra kelime lafzını “Mertebe-i Museviyet”te görüyoruz.
Bilindiği gibi Musa (a.s.)’ın lakabı “Kelimullah”tır.
Kur’anı
Keriym Nisa 4/164 ayetinde;
b¦àî©Ü¤Ø m ó¨ì¢ß ¢é¨Ü£Ûa á £Ü × ë
“ve kellemallahu musa teklimen”
mealen,
“Allah
Musa’ya gerçekten konuştu (kelime ile kelam etti)”
Kur’anı
Keriym Araf 7/144. ayetinde;
¡b
£äÛa ó Ü Ç Ù¢n¤î 1 À¤•a ó¡£ã¡a
ó¬¨ì¢ß
b í 4b Ó
9ó©ß 5 Ø¡2 ë
ó©m üb ¡Š¡2
“kaale ya musa innistafeytüke alennasi birisaleti ve bikelamin”
mealen,
“buyurdu
ki, Ey Musa risaletin ve kelamınla seni insanlar arasından seçtim.”
Kur’anı
Keriym Araf 7/143. ayetinde;
= ¢é¢
£2 ‰ ¢é à £Ü × ë
b ä¡mb Ôî©à¡Û ó¨ì¢ß õ¬b u b £à Û ë
ó©äí¨Š m
¤å Û 4b Ó 6 Ù¤î Û¡a ¤Š¢Ä¤ã a ó¬©ã¡‰ a
¡£l ‰ 4b Ó
“ve lemma cae musa limikatna ve kellemehu rabbühü
kaale rabbi eriniy enzur ileyke kale lenterani”
mealen,
“Musa
tayin ettiğimiz vakitte gelip rabbi onunla konuşunca Musa, “Rabbim
bana kendini göster sana bakayım” dedi. Allah “sen beni asla
göremezsin” dedi.
Bilindiği
gibi Musa (a.s.)’ın lakabı “Kelimullah”tır yani daha henüz
görüş mertebesi hasıl olmamış (“len terani”) fakat Hak sözü
gerçek manasıyla duyuş hasıl olmuştur.
Daha
sonra kelime lafzını “Mertebe-i İseviyet”te
görüyoruz.
Kur’anı
Keriym Ali İmran 3/45. ayetinde,
¢>
¢é¤ä¡ß §ò à¡Ü Ø¡2 ¡Ú¢Š¡£' j¢í é¨Ü£Ûa £æ¡a
á í¤Š ß b í ¢ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa ¡o Ûb Ó ¤‡¡a
á í¤Š ß ¢å¤2a ó î©Ç ¢|î,© à¤Ûa ¢é¢à¤¡a
“izkaletil melaiketü innallahe yübeşşiruke bikelimetil minhü
ismihül mesihü isebne meryeme”
mealen,
“melekler
demişti ki, ey Meryem Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdeliyor
adı Meryem oğlu İsa mesihtir.”
Kur’anı
Keriym Nisa 4/171. ayetinde,
¡é¨Ü£Ûa
¢4ì¢ ‰
á í¤Š ß ¢å¤2aó î©Ç ¢|î,© à¤Ûa
b à £ã¡a
9
¢é¤ä¡ß ¥€ë¢‰ ë á í¤Š ß ó¨Û¡a ¬b èî¨Ô¤Û a 7
¢é¢n à¡Ü × ë
“innemel mesihü
isebnü meryeme resullulahi ve kelimetühü elkahe ila meryeme ve ruhun minhü”
mealen,
“Meryem
oğlu İsa mesih Allah’ın peygamberi meryeme
ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur.”
Meryeme
ulaştırılarak müjdelenen bu kelime
başlıbaşına iseviyet mertebesini işaret eden çok
geniş anlam taşıyan bir kelimedir. Bilindiği gibi
İsa (a.s.)ın lakabı kelimullahtır. Daha sonra kelime
lafzını en geniş manasıyla mertebe-i Muhammediyyede göruyoruz.
Kur’anı
Keriym Kalem 68/1 ayetinde,
æë¢Š¢À¤ í b ß ë ¡á Ü Ô¤Ûa ë ¬æ
“nun vel kalemi ve mayesturune”
mealen,
“nun
ve kalem ve onunla yazılanlara (kelime satır andolsun ki)
Kur’anı
Keriym Enbiya 21/107 ayetinde,
åî©à Ûb È¤Ü¡Û ¦ò à¤y ‰ £ü¡a
Úb ä¤Ü ¤‰ a ¬b ß ë
“ve ma erselnake illa rahmetenlil alemin”
mealen,
“ey
Muhammed biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”
Bu
rahmet en geniş şekilde kelimelerde de vardır.
Hz.
Resullulaha verilen ilk şey “cevamiül kelimedir” yani kelimelere cami
olmak ve esmaül hüsna. Her isim bir kelime olduğundan Allah’ın
güzel isimlerinin en geniş manada zuhur yeri Hz. Resulullah mertebe-i
Muhammedi olmaktadır. Ayrıca Kur’anı Keriym’in bir ismi de
kelamullahtır. Mertebe-i ademiyetten itibaren verilen ayetlerin
geniş manada izahları varsa da yeri olmadığından
mealleri ile yetineceğiz. Gayemiz lafzını mertebeleri
itibariyle kısaca belirtmektir.
Kur’anı
Keriym Bakara 2/31. ayetinde,
b è £Ü¢× õ¬b ठü¤ a
â …¨a á £Ü Ç ë
“ve alleme ademel esmail külleha”
mealen,
“ve
ademe bütün isimleri öğretti.”
İnsanlık
tarihinde ilk defa bu ayetin ifadesiyle başlayan ilahi eğitim
kelimeler vasıtasıyla isimlerin öğrenilmesiydi. Ademiyet
mertebesinde kelime ifadesi eğitime başlamak hükmündedir.
İbrahimiyet mertebesinde kelime ifadesi imtihan hükmündedir.
Kelimullah; Allah’ın kelamını esma mertebesinden duyan museviyet
mertebesi hükmündedir.
Kelimetullah;
Allah’ın sıfat mertebesinden gücünü alan iseviyet mertebesi
hükmündedir. Kelamullah alemdeki bütün varlıkların birer
kelimenin zuhuru olduğu açık olarak bildirilen Muhammed (a.s.)’de
zuhura gelen zati tecellinin ismi kelamullah Kur’andır. Kur’an
kıraat edilen zatın efal mertebesinden okunması ve muhammediyet
mertebesi hükmündedir.
Kelime-i
tevhid; Adem (a.s.)’den beri gelmiş geçmiş ve yukarıda
belirtilen kelimelerin hakikatlerini kendi bünyesinde toplamış hatta
gelecekteki zuhur ve tecelli kelimelerini dahi bünyesinde
toplamış olan ilahi lafız dirlik kelimesidir.
Hal
böyle olunca Kelime-i Tevhid’i herhangi bir lisanda tercüme ederek asli
hükmünde kullanmak kesinlikle mümkün olamaz. Çünkü eldeki ve dildeki
imkanlar yeterli değildir. Ancak her millet kendi
lisanında imkanları nispetinde meal olarak tercüme ederek
kullanabilir. Fakat aslı yerini tutamaz. Ve mutlak olarak
kabul edilemez. Allah cümlemize zatı ile ilgili hususları
anlamak kaabiliyeti ve idrakı versin.
17-08-2001
Mekke-i Mükerreme
Kabe-i
Muazzama
Kabe’i seyr ile
okumak
Kabe-i
Muazzamayı seyr ederek okumaya çalışıyorum.
Her
köşede aşağıdan yukarıya o köşenin “Kelime-i
tevhidi”,
üstte “ihlas
suresi”,
altta “el hamd
suresi”,
terasta, ô¨ì n¤a
¡*¤Š ȤÛa ó Ü Ç
“alel arşisteva”,
tabanda,7
¤‰ ü¤a ë ¡pa ì¨à £Ûa ¢é¢ £î,¡¤Š¢×
É¡ ë
“vesia kürsiyyühüssemavatı vel ard” ayeti,
ortada, “13 mertebe-i
ahadiyyet elifi”
(1
mertebesi latif 12 mertebesi keşiftir)
Ölçüleri
eni 11, boyu 12, yüksekliği 13, arkadaki (hatim) duvarı ile boyu 15
metredir.
11
seyri süluk’ta “Mertebe-i Muhammedi”dir.
12
seyri sülukun kemali “İnsanı Kamil mertebesi”dir.
13 ise
bilindiği gibi “Hz. Rasulullah’ın şifre rakamı”dır.
15
den 4 çıkınca 11 kalır. 4 bilindiği gibi “İslam’ın
şifre rakamı”dır.
Böylece
15 rakamı “Hakikati Muhammedi” ve “İslam’ın
sayısı”nı bünyesinde toplamaktadır.
Görüldüğü
gibi İslam’ın sembolü olan, kare ve küp her yönden kusursuz ve en
kemalli geometrik şekildir. Ezelde kurgulanıp “İslamın
Simgesi” olarak Hak tarafından tespit edilmiştir. Diğer
dinlerin sembollerinin de kaynağı bu kare semboldür. (2)
(Not: (2)
Almanya’da 6-1-2001 de bulunduğumuz günlerde çizdiğimiz çizelgede
diğer dinlerin sembollerinin kaynağının kare olduğunu
ispat etmektedir. Kitabın sonuna ilave edilecektir.)
Çevredeki
kubbeler her bir esmai ilahi’nin atağını kurduğu zatın
etrafını çevreleyen kumandalar gibi durmaktalar.
Yer,
zemin, tavaf mahalli, erkek – kadın yani aklı kül ve nefsi kül
mertebelerinin tafsil yönüyle makamı beşeri abdiyyetten
niyazlarını sundukları hayat ve yaşam sahnesinde gibi
görünmedeler.
Birinci
kat ve direkleri, “Esma-ül Hüsna”nın zuhurları.
Yukarı
kat ve direkleri ise, “Sıfat-ı Zatiyye” ve “Sıfat-ı
Subutiye”nin saltanat yeri gibi görünmekte.
Oranın
üstü teras ise, “lâhut alemi” Kur’anı Keriymdeki Nur 24/35
ayetinin
6¡¤‰ ü¤ a ë ¡pa ì¨à £Ûa ¢‰ì¢ã
¢é¨Ü£Û a
“allahü nuru’s semavati ve’l ardı” zuhur mahallidir.
Zem
zem, “Hakikati İlahiyye” ve “Hakikati Muhammediyye”
pınarıdır.
Hacer
validemizin (o gün için bilhassa onlara) ve her zaman için de herkese çok
luzumlu olan su (hayat)ın ziyan olmaması babında “zem, zem” yani
(dur, dur) demesi bugün için bizlere en çok lazım olan hakikatı
ilahiyenin seyrini akışını elden kaçırmamak için
durdurarak muhafaza altına almamız gerekmektedir. Bir taraftan
gelip bir taraftan giderse ondan faydalanamamış oluruz.
İhlas
Suresi kendi özel halinde olduğu gibi sağdan sola yani zat
mertebesinden ef’al mertebesine doğru olduğu şekilde kabede
çevresinde yazılıdır. Çünkü zat kendini böylece
vasıflandırmıştır.
17-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Kabe-i
Muazama
Köşenin
hükmüne göre her köşede belirli ayetleri vardır. Fatiha-ı
şerife de öyledir. Kapı ön yüzeyinin ortasından
başlayıp her köşeyi dolaştıktan sonra yine aynı
noktada şeriat noktasının başladığı yerde bitmektedir.
Kabeyi
seyrediyorum
(Okumaya
çalışıyorum)
Kelime-i
tevhidin zuhur mahalli olan Kabe-i muazzamada o alemde yaşanan
yaşamın hiç de insanların bildikleri ve bildirdikleri gibi
olmadığını, onların çok çok ötesinde olduğunu az
da olsa anlamaya çalışıyorum. Şu anda vakit ikindi
ile akşam arası, hava hafif kapalı ve bulutlu. Mekke’nin o
sıcağı güzel latif bir esinti ile serinliyor. Bulutlar
adeta amaiyeti getiriyor. A’ma’iyyet zati mutlak sanki zuhur mahalli olan
Kabe-i muazzamanın üstünü şemsiye gibi kaplayıp adeta onu
gök yüzünde bir nur, bir lamba, bir fanus gibi muhafaza ederek koruması
altına almış gibi olmakta, gök ehline açmadığı bu
sırlı hakikatini yer ehline açtığını ilan eder
şekildedir. Orada gök gürlemeleri, onun azametini ifade
etmektedir.
Daha evvelce bir şiirimizde belirttiğimiz gibi;
Keskince bir bak kapı yönünden
Haber verir sırrın a’ma halinden
Herşey konuşur Rabb’ın dilinden
Siyah örtü neyi örter bilir misin?
Ortada durmuş naz eder sevgili
Bu iş yeni değil ezelidir ezeli
Kendi varlığımızı bildik bileli
Siyah örtü neyi örter bilir misin?
Gerçekten
bu hakikatler müşahade ehline açıktır.
“Hep kitabı Haktır eşya
sandığın
Ol okur kim seyrü evtan
eylemiş,” diyen zat ne güzel söylemiştir.
Belirtilen
mana şudur; senin şeyiyyet yani eşya diye bildiklerin
Hakkın kitabından başka birşey değildir. Bunu
okuyabilmek için vatanları seyr yani seyri suluk hakikatını
idrak etmiş belirli safhaları aşarak beşeriyetinden
soyunmuş olması gerekir ki şeyiyette Hakkın mevcut
kitabını okuyabilsin.
Dikkat
edelim burada okunacak efal alemindeki şeyiyet değil amaiyetin
ahadiyete, ahadiyetin uluhiyete olan Kabe-i şerifte billurlaşan
ve zuhura gelen hakikatı ilahiyenin zati tecellilerini
okumaktır. Bunun için ise beşerin yapacağı
birşey yoktur. Ancak Hak kendi kendini ve kendi müşahedelerini
seyreder, gerekeni kaleme alır, gerekmiyeni gene geldiği yoldan geri
çeker.
Ey
kardeşim,
“Zatı
Hakka Mustafa SAV eşyaya ademdir emin
Bu ikisinden zuhur etmiştir ulumiddin,” denmiştir.
17-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Kabe-i
Muazzama
İyi
anlamaya çalışalım. Zati ilimleri Mustafa SAV dan,
şeyiyet ilimlerini de diğer peygamberlerden alırsın
demektir.
Ey
gönül dostu, lafzen Hz. Muhammed’in ümmeti olduğunu biliyorsan da manen ve
batınen Hz. Mustafa’nın (SAV) ümmeti olduğunu biliyor
musun? Eğer gerçekten onun ümmeti isen hiç korkma, herşeyi
okumaya çalış ondan gelen yardımla birçok gözün önünde
olduğu halde göremediğin şeylerin gerçek yüzleri sana
açılarak okumaya başlarsın. Allah kolaylık versin.
Biz Gelelim
Seyrimize
İhlas
Suresi’nin altında daha aşağıda da Fatiha suresi
yazılıdır ki, bu sure “seb’ul mesani”dir. Yani “yedi
ikili” manasınadır. İlim ehli birçok tefsirini
yapmıştır, araştıranlar bulabilirler. Ancak biz
böyle bulduk ki; Onun yani Fatiha-i Şerifenin biri “Mertebe-i
Uluhiyyet” hakikatlerini, diğeri ise, “Mertebe-i Muhammediyyet”
hakikatlerini anlatmaktadır.
Fatiha-i
şerifenin hem Mekke’de, hem de Medine’de nazil olduğu söylenir.
Bu yüzden de, “Seb-ul Mesani” dendiği rivayet edilir. Mekke’de
gelen, “Zat-ı ilahi” hakkında, Medine’de gelen ise, “Hakikat-i
Muhammediyye”yi ifade eder ve “Hamd Sancağının”
bayrak direğidir, ki o bayrakta (lâ ilâhe illallah Muhammedür resulullah)
yazmaktadır ki; bugün de açık olan o bayrağın
altında ancak “ehli tevhid” girebilmektedir, bayrağa
yakınlıkları, tevhid hakikatini anlayışları
kadardır. Ahirette de bu böyle olacaktır. (Allahu a’lem) Allah
daha iyisini bilir.
Uluhiyyet
hakikatiyle, Risalet hakikatinin ayrı şeyler olmadığı,
Uluhiyyetin ancak risaletle tafsile çıkacağı ikisinin de
manalarının fethinin ikisinin de mevcut aynı hakikatler
olduğu “Sure-i Elhamd” ile açık olarak belirtilmiştir.
Böylece “Sure-i Elham”ı ister uluhiyyet makamından okur, risaletin
batında kalır, ister risalet makamından
okursun, uluhiyyetin batında kalmış olur.
İçinde
hiçte açma ile ilgili lafzi bir kelam olmadığı halde isminin
“fatiha” olması, hatmidir. Uluhiyyet ve risaletin hakikatlerinin
apaçık perdesiz olarak ortaya koyduğundan, mana galip geldiğinden
“hamd” suresi olduğu halde “fatiha” olarak şöhret bulmuştur.
Biraz
daha açmaya çalışırsak Hakkın indinde her
varlığın olduğu gibi, Fatihayı Şerife’nin de çok
şerefli bir şahsiyeti, yeri vardır ve insanlara gönderdiği
çok çok özel bir elçisidir. Ayrıca elçisinin de elçisidir. Yeri
olmadığı için tefsiri yönünden daha fazla ileri gitmeyelim. Ana
hatları ile anlamaya çalışalım. Allah cc. feyz ve
bereketinden cümlemizi faydalandırsın ve şefeatçi eylesin. Amin.
“Sure-i
Fetih” ise, kapısını süslemektedir.
Kur’anı
Keriym Fetih 48/1 ayetinde,
=b¦äî©j¢ß
b¦z¤n Ï Ù Û b ä¤z n Ï b £ã¡a
“inna fetahna
leke fethan mubiyna”
mealen,
“Doğrusu
biz sana apaçık bir fetih açtık”
“Zatıma
gelen yolun kapılarını senin için ancak biz açarız, biz”
diye haykırmakta, sağ kanadını açıp sağdan
gelenlerini ki; “Ma’rifet mertebesi”dir içeri almakta, soldan gelmek
istiyenleri ise ki; orası “şeriat mertebesi”dir, tekrar geri gönderip
, arka taraftan dönerek şeriat, tarikat, hakikat, ma’rifet
mertebelerini aşarak kapıya ulaşmalarını
sağlar ve oradan layık olanları da içeriye gönül alemine
alır.
Çatı’da
ise “Rahmaniyyet”
Kur’anı
Keriym Ta-ha 20/5 ayetinde,
ô¨ì n¤a ¡*¤Š ȤÛa ó Ü Ç ¢å¨à¤y £ŠÛ a
“errahmanü alel arşisteva”
mealen,
“Rahman,
Arş üzerine istiva etti/hükümran oldu” ayeti yazmaktadır.
İçerisini
her ne kadar elektrik lambaları aydınlatıyor ise de,
batında arşın nuru aydınlatmaktadır.
Taban’da
ise, Ayet-el kürsi yerini almış, orayı
sağlamlaştırmıştır.
Kur’anı
Keriym Bakara 2/255 ayetinde,
7 ¤‰ ü¤a ë ¡pa ì¨à £Ûa ¢é¢ £î,¡¤Š¢× É¡ ë
“vesia kürsiyyühüssemavati vel ‘ard”
mealen,
“Onun
kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır” ayeti
yazılıdır ki; çok sağlam bir kaideye oturmuştur.
İhlas
ile Fatiha arası, diğer surelerle süslenmis bütün Kur’anı Keriym
çevresine nakş olmuştur. Bir bakıma böylece
dışı kelamullah, içi zatullah olmuştur. Kelam da
zatından ayrı bir şey olmadığına göre
dışı dahi Zatullah’tır.
Sakın
haaa: Beytullah-ı granit kayasından yapılan her hangi bir
bina gibi kıyas etme, o taşa uluhiyyet isnadında olduğumuzu
da zannetme, oradaki gerçek mana ve sembolleri iyi değerlendirmeğe
çalış. İyi bil ki yaşadığımız alem ve
varlıklar, manalarının sembollerle ifade edilmeğe çalışılan
gerçekleridir.
Kur’anı
Keriym Haşr 59/21 ayetinde,
æë¢Š £Ø 1 n í ¤á¢è £Ü È Û
¡b
£äÜ¡Û b è¢2¡Š¤š ã 4b r¤ß ü¤a
٤ܡm ë
“ve tilkel emsalü nadribüha linnasi leallehüm yetefekkerun”
mealen,
“Bu
misalleri insanlara için veriyoruz, umulur ki; tefekkür
ederler/düşünürler” ayeti bu hususu çok açık olarak ifade etmektedir.
18-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
Bu
arada; Ka’be-i Muazzamanın kapı karşı komşusu, orada
benim de işaretim makamım var, diyerek seslendi.
Kur’anı
Keriym Bakara 2/125 ayetinde,
6 ¦ó£Ü –¢ß áî©ç¨Š¤2¡a ¡âb Ô ß ¤å¡ß a뢈¡‚ £ma ë
“vettehizu min mekamı ibrahime müsalla”
mealen,
“İbrahimin
makamını namaz yeri edinin dedik” ayetini
hatırlattı ve bizi biraz gerilere çekerek eski Ka’benin halini
araştırmamızı istedi. “Eskiden buraları böyle
değildi, çok değişikti, insanlar değiştikçe çevre de
değişmeye başladı” dedi. Bu mevzua ileride devam
etmek üzere ara verip tekrar Kelime-i Tevhide dönelim.
07-12-2001
Tekirdağ
“Kelime-i
Tevhid”in hadislerde belirtilen ilk okunuşları
Rumuz-ul
ehadis 1957 - Deylemi – Enes (RA) kale Resulullah S.A.V.
Kitab-ı
evvel, levhi mahfuzda Allah’ın ilk yazdığı. Ben öyle
bir Allah’ım ki; benden başka ibadet edilecek hiçbir ilah yoktur. “inni
enellahu lâ ilâhe illa ene” Rahmetim gadabımı geçmiştir, kim
Allah’tan başka ibadete layık ve müstehak ilah
olmadığına, Muhammed’in ise onun kulu ve resulü olduğuna
(yürekten) şehadet ederse cenneti hak etmiştir.
Rumuz’ul
ehadis: 4866 - Ukıyli: Cabir (RA) kale Resulullah S.A.V.
Gökler
ve yerler yaratılmadan iki bin yıl önce cennet
kapısının üstünde “lâ ilâhe illallah muhammedün resullulah”
O’nu Ali ile teyid ettim, ibaresi yazılmıştır.
Rumuz’ul
ehadis: 4365 - Selman (RA) kale Rasulüllah S.A.V.
Allah
arşı yarattığı zaman uzunluğu maşrikle
mağrib arası kadar olan nurdan bir kalemle üzerine şunu
yazdı. “lâ ilâhe illallah muhammedün rasullüllah” O’nunla alır
onunla veririm. O’nun ümmeti ümmetlerin en üstünüdür. Ümmetinin efdali
ise Ebu Bekr Sıddıktır.
Rumuzul
ehadis: 4636 – Deylemi Ebu Hüreyre. (RA) kale Rasullüllah S.A.V.
Ben
ve benden önceki peygamberler, “sübhanellahi, velhamdülillahi ve la
illalahu, vallahu ekber”den daha üstün bir tesbihte bulunmadık.
Rumuz’ul
ehadis: 3541 – İbn’ül Neccar. Enes (RA) kale Rasullüllah S.A.V.
Cennete
girdim; her iki yanımda altınla yazılmış üç satır
gördüm. Birinci satır, “lâ ilâhe illallah muhammedün rasüllallah”
idi.
İkinci
satır, “Yaptığımızı bulduk,
yediğimizi kazandık, bıraktıklarımızı ise
yitirdik” idi.
Üçüncü
satır da; “günahkar ümmet bağışlayıcı
Rabb” idi.
Rumuz’ül
ehadis : 4177 İlmi adiy kemal. Cabir (RA) kale Rasulüllah S.A.V.
Davut
oğlu Süleymanın yüzüğünde “lâ ilâhe illallah muhammedün
rasulüllah” nakşedilmiştir.
Rumuz’ül
ehadis : 4072 İbninneccar. Ali (RA) kale Rasullüllah S.A.V.
Allah
azze ve celle buyurmuştur. “lâ ilâhe illallah” benim
kelamımdır (işte ben O’yum). Kim O’nu derse kal’ama
girmiştir. Kal’ama giren ise azabımdan emir olmuştur.
Rumuz’ül
ehadis : 4331 Tırmızi Ebu Mes’ud (RA) kale Rasullüllah S.A.V.
İsra
(Mir’ac) gecesi İbrahim (a.s.) ile karşılaştım, bana
dedi ki! “Ey Muhammed, ümmetine benden selam söyle, onlara şunu bildir:
Cennetin toprağı gül, suyu tatlı, kendisi dümdüz bir yerdir,
ağaçları, “sübhanellahi velhamdülillahi velâ ilâhe illallahu
ekber”dir.
Ka’be
ve Mekke tarihi s.39 da: Osman b. Sac’dan rivayet edildiğine göre, “Adem
(a.s.) yetmiş defa yaya olarak haccetmiştir. İlk
haccını tamamladıktan sonra melekler kendisini (Redm-i
Ala) denilen yerde karşılayarak “Haccın Mübarek
olsun ey Adem! Biz de bundan 2000 sene evvel bu Beyti haccetmiştik” dediler.”
İbn-i
Abbas’dan rivayet edildiğine göre, Adem AS meleklere:
“Tavaf
ederken ne söylüyordunuz?” diye sordu. Cevap verdiler “sübhanallahi
velhamdülillahi ve “lâ ilâhe illallahu vallahu ekber” diyorduk,
cevabını verdiler.
Hz.
Adem onlara: “ve la havle ve la kuvvete illa billahi” cümlesini de buna
ilave edin,” buyurdu. Bundan sonraki tavaflarında melekler bu
cümleyi de ilave ettiler.
Adem
AS’dan sonra İbrahim AS da Beyt’in inşaasını
tamamlayınca Allah’ın emri üzerine haccetti. Melekler
aynı şekilde Onunla da karşılaşarak selam
verdiler. İbrahim (a.s.) kendilerine:
“-Tavaf
ederken ne söylüyordunuz?” diye sordu.
Melekler
de:
“-Önceleri
tavaf ederken, “sübhanallahi velhamdülillahi ve lâ ilâhe illallahu”
vallahu ekber” diyorduk, Adem babanızla
karşılaştığımızda bunu kendisine
bildirdik. O bize, bu duayı : “ve la havle ve la
kuvvete illa billahi” cümlesini de ilave etmemizi emretti, biz de ilave
ettik” dediler.
Hz.
İbrahim da onlara bu tesbihe, “el aliyyil aziym” cümlesini ilave
etmelerini emretti, melekler de onun dediği gibi yaptılar.”
Bu
cümlelere, Hz. Rasullüllah ve onun ümmeti için de “vessalatu vesselamu
ala rasullüllahi muhammedin (s.a.v.) allahümme iymanen bike ve tasdiken
bi kitabike ve vefaan bi ahdike vettebean lisünneti nebiyyike ve habibike
muhammedin s.a.v”
Bu
bölümü ilave edilince kemale ererek tamamı şöyledir:
“sübhanallahü vel hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahu vallahu
ekber. ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil aziym.
vesselatu vesselamu ala rasullillahi muhammedin
s.a.v. allahümme iymanen bike ve tasdiken bi kitabike ve vefaen biahdike
vettebaen bisünneti nebiyyike ve habibike muhammedin. s.a.v.” şekliyle
Müslümanlar tarafından her tavafta okunmaktadır.
Manası
: Şanı yüce Allah’ı tesbih ve tenzih ederim. O bütün
noksan sıfatlardan uzaktır. Hamd Allah’a mahsustur. (Allah’tan
başka hiçbir ilah yoktur.) Allah en büyüktür. Emirlerine uymak
yasaklardan sakınmak için gereken güç ve kuvvet ancak Allah’tandır.
Allah’ım,
sana iman ederek, Kitabını tasdik ederek sana verdiğimiz
söz ve ahde bağlı kalarak ve sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed
(S.A.V.)in sünnetine uyarak bu ibadeti yapıyorum.
Sonraki
bölümlerin birinde Kelime-i Tevhid ile ilgili daha fazla Hadis-i şerif
belirtilmek üzere şimdilik bu kadarla yetinip mevzu ile ilgili bir kaç
ayet de belirtmek istiyorum.
17-12-2001
Tekirdağ
“Kelime-i Tevhid”in Ayetlerde belirtilen ilk
okunuşları
Kur’anı
Keriym Enbiya 21/25 ayetinde,
§¡é¤î Û¡a
ó¬©yì¢ã £ü¡a 4ì¢ ‰
¤å¡ß ١ܤj Ó ¤å¡ß b ä¤Ü ¤‰ a
¬b ß ë
¡¡æë¢†¢j¤Çb Ï
¯b ã a ¬£ü¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é
£ã a
“vema erselna min kablike min resulin illa nuhiy ileyhi
ennehu lâ ilâhe illa ene fa’buduni”
mealen,
“Ey
Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: “Benden başka
ilah yoktur, bana kulluk edin,” diye vahyetmişizdir.”
Kur’anı
Keriym Al-i İmran 3/18 ayetinde,
=
ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é £ã a
¢é¨Ü£Ûa †¡è (
6¡Á¤¡Ô¤Ûb¡2
b¦à¡ö¬b Ó ¡á¤Ü¡È¤Ûa aì¢Û¯ë¢a ë ¢ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa ë
“şehidellahu ennehu lâ ilâhe illahu hüve
vel melaiketü ve ulul ilmü kaimen bil kısti”
mealen,
“Allah,
melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri, O’ndan başka ilah
olmadığına şahidlik etmişlerdir.”
Kur’anı
Keriym Kasas 28/70 ayetinde,
6
ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é¨Ü£Ûa ì¢ç ë
æì¢È u¤Š¢m
¡é¤î Û¡a ë ¢á¤Ø¢z¤Ûa ¢é Û ë 9¡ñ Š ¨ü¤a ë ó¨Û@ë¢ü¤a
ó¡Ï ¢†¤à z¤Ûa ¢é Û
“ve hüvallahü lâ ilâhe illa hüve
lehül hamdü fiyl ulü vel ahireti ve lehül hükmü ve ileyhi türca’un”
mealen,
“Allah
O’dur,” O’ndan başka ilah yoktur.” Hamd, dünyada da ahirette de O’nun
içindir! Hüküm de O’nundur. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.”
Kur’anı
Keriym Enbiya 21/87 ayetinde,
>
Ù ãb z¤j¢ o¤ã a ¬£ü¡a
é¨Û¡a ¬ ü ¤æ a ¡pb à¢Ü¢ £ÄÛa ó¡Ï
ô¨…b ä Ï
7
åî©à¡Ûb £ÄÛa å¡ß ¢o¤ä¢× ó©£ã¡a
“fenada fizzulimati en lâ ilâhe illa ente sübhaneke
inni küntü minezalimiyne”
mealen,
“Karanlıklar
içinde “senden başka ilah yoktur.” Sen münezzehsin doğrusu ben
haksızlık edenlerdenim, diye seslendirmişti.” Yunus AS
Kur’anı
Keriym Ta - Ha 20/14 ayetinde,
=ó©ã¤†¢j¤Çb Ï
b ã a ¬£ü¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é¨Ü£Ûa
b ¯ã a ¬ó©ä £ã¡a
“inneniy enellahu lâ ilâhe illa ene fa’budniy
mealen:
“Şüphesiz
ben Allah’ım benden başka ilah yoktur bana kulluk et” (Musa AS
kitaptır)
Kur’anı
Keriym Neml 27/26 ayetinde,
¡áî©Ä ȤÛa¡*¤‰È¤Ûa ¢ £l ‰ ì¢ç £ü¡a
é¨Û¡a ¬ ü ¢é¨Ü£Û a
“allahu lâ ilâhe illa hüve rabbül arşil aziymi”
mealen,
“Çok
büyük arşın sahibi olan allahtan başka ilah yoktur. (Hz. Süleymana
hüd hüd kuşundan)
Ku’anı
Keriym Muhammed 47/19 ayetinde,
¢é¨Ü£Ûa
£ü¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é £ã a
¤á ܤÇb Ï
6¡pb ä¡ß¤
õì¢à¤Ûa ë åî©ä¡ß¤ õì¢à¤Ü¡Û ë
Ù¡j¤ã ˆ¡Û ¤Š¡1¤Ì n¤a ë
“fa’lem ennehu lâ ilâhe illallahü
vestagfir lizenbike ve limü’miniyne vel müminati”
mealen,
“Ey
muhammed bilki Allahtan başka ilah yoktur. Kendinin, inanmış
erkek ve kadınların bağışlanmasını
dile” (Hz. Rasulüllah’a özel hitap)
Sonraki
bölümlerin birinde Kelime-i Tevhid ile ilgili daha fazla ayeti kerime belirtmek
ve izahat vermek üzere şimdilik bu kadarla yetinip, Kelime-i Tevhid’in
zuhur mahalli olan Kabe-i Muazzama hakkında da bir kaç ayeti kerime
belirtmek istiyorum.
Ka’be-i Muazzama
hakkında birkaç ayeti kerime
Kur’anı
Keriym Al-i İmran 3/96 ayetinde,
b¦× ‰b j¢ß
ò £Ø j¡2 ô©ˆ £Ü Û ¡b
£äÜ¡Û É¡™¢ë §o¤î 2 4 £ë a
£æ¡a
7
åî©à Ûb È¤Ü¡Û ô¦†¢ç ë
“inne evvele beytin vudia linnasi lelleziy bibekkete mübareken
ve hüden lil alemiyne”
mealen,
“Doğrusu
insanlar için mabed olarak kurulan ilk ev mekkede ki o çok mübarek ve alemlere
hidayet kaynağı olan ka’bedir.”
Kur’anı
Keriym Maide 5/97 ayetinde,
¡b
£äÜ¡Û b¦ßb î¡Ó âa Š z¤Ûa
o¤î j¤Ûa ò j¤È ؤÛa ¢é¨Ü¨£Ûa 3 È u
“cealellahül ka’betel beytel harame kıyamen linnasi”
mealen,
“Allah
ka’beyi o haram evi insanlar için hayat ve güven kaynağı
kıldı”
Kur’anı
Keriym Bakara 2/127 ayetinde,
6
¢3î©È¨à¤¡a ë ¡o¤î j¤Ûa å¡ß
†¡Ça ì Ô¤Ûa ¢áî©ç¨Š¤2¡a ¢É Ï¤Š í ¤‡¡a ë
¢áî©Ü ȤÛa
¢Éî©à £Ûa o¤ã a Ù £ã¡a 6b
£ä¡ß ¤3 £j Ô m b ä £2 ‰
“ve iz yerfeu ibrahimül kava’ıde minel beyti ve ismail
rabbena tekabbel minna inneke entessemi’ul aliymü”
mealen,
“hani
ibrahim beytin temellerini ismail ile birlikte yükseltiyordu ve diyordu ki,
rabbimiz bizden kabul buyur, şüphesiz ki sen duyucu ve bilicisin”
Kur’anı
Keriym Kureyş 106/3 ayetinde,
=¡o¤î j¤Ûaa ˆ¨ç £l ‰
a뢆¢j¤È î¤Ü Ï
“fel ya’büdü rabbe hazel beyti”
mealen,
“bu
evin rabbına ibadet etsinler”
Ka’be-i
Şerif hakkında birkaç ayeti kerime de belittikten sonra Kelime-i
tevhidin bütün mertebeleri itibariyle izah ve ifşa mahalli olan yüce
peygamberimiz Muhammed Mustafa (SAV) Efendimiz hakkında da Kur’anı
Azimüşşan’da belirtilen vasıflarından bir
kısmını kısaca belirtmeye çalışalım.
18-12-2001
Tekirdağ
Hz. Muhammed
Mustafa (SAV) hakkında birkaç ayeti kerime
Kur’anı
Keriym Fetih 48/27 ayetinde,
7
¡£Õ z¤Ûb¡2 b í¤õ¢ £ŠÛa ¢é Ûì¢ ‰ ¢é¨Ü£Ûa
Ö † • ¤† Ô Û
= åî©ä¡ß¨a ¢é¨Ü£Ûa õ¬b ( ¤æ¡a âa Š z¤Ûa
†¡v¤ à¤Ûa £å¢Ü¢¤† n Û
“lekad sadekallahu rasülehurrüya bilhakkı
lededhulünnel mescidel harame inşeallahü aminiyne”
mealen,
“and
olsun ki, allah peygamberinin rüyasının gerçek olduğunu tasdik
eder. Allah dilerse siz güven içinde mescidil harama gireceksiniz”
Kur’anı
Keriym Hakka 69/40 ayetinde,
7§áí©Š × §4ì¢ ‰ ¢4¤ì Ô Û ¢é
£ã¡a
“innehü le kavlü rasulin keriymin”
mealen,
“muhakkak
ki biz seni şahid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik”
Kur’anı
Keriym Saff 61/6 ayetinde,
á í¤Š ß
¢å¤2aó î©Ç 4b Ó ¤‡¡a ë
¤á¢Ø¤î Û¡a
¡é¨Ü£Ûa ¢4ì¢ ‰ ó©£ã¡a 3î©ö¬a Ф¡a ó¬©ä 2
b í
¡òí¨‰¤ì
£nÛa å¡ß £ô † í å¤î 2
b à¡Û b¦Ó¡£† –¢ß
6
¢† à¤y a ¬¢é¢à¤a ô¡†¤È 2 ¤å¡ß ó©m¤b í §4ì¢ Š¡2
a¦Š¡£' j¢ß ë
¥åî©j¢ß
¥Š¤z¡ a ƨç aì¢Ûb Ó ¡pb ä¡£î j¤Ûb¡2
¤á¢ç õ¬b u b £à Ü Ï
“ve iz kale isebnü meryeme
ya beni israile inni rasulüllahi ileyküm
müsaddıkan lima beyne yedeyye minettevrati
ve mübeşşiran biresulün ye’ti min ba’dismühü ahmedü
felemma caehüm bilbeyyinati kalü haza sihrun mübiynün”
mealen,
“hani
meryem oğlu isa demişti ki, ey israil oğulları muhakkak ki,
ben allahın size peygamberiyim. Benden önceki tevratı doğrulayan
ve benden sonra gelecek adı ahmed (peraklit) olacak bir peygamberi
müjdeleyenim. Ama o kendilerine açık delillerle gelince bu apaçık bir
büyüdür,” dediler
Kur’anı
Keriym Hicr 15/87 ayetinde,
áî©Ä ȤÛa
æ¨a¤Š¢Ô¤Ûa ë ó©ãb r à¤Ûa å¡ß b¦È¤j
Úb ä¤î m¨a ¤† Ô Û ë
“ve lekad ateynake seb’an minel mesani vel kur’anel aziyme”
mealen,
“and
olsunki, sana daima tekrarlanan yedi ayetli fatihayı ve kuranı aziymi
verdik”
Kur’anı
Keriym İsra 17/1 ayetinde,
¦5¤î Û
©ê¡†¤j È¡2 ô¨Š¤ a ô¬©ˆ £Ûa
æb z¤j¢
b –¤Ó ü¤a
¡†¡¡v¤ à¤Ûa ó Û¡a ¡âa Š z¤Ûa ¡†¡v¤ à¤Ûa å¡ß
“sübhanelleziy esra biahdihi leylen
minelmescidil harami ilel mescidil aksa”
mealen,
“şanı
yücedir o allahın ki kulunu geceleyin mescidil haramdan mescidil aksaya götürmüştür”
Kur’anı
Keriym Fatih 48/28 ayetinde,
¡£Õ z¤Ûa
¡åí©… ë ô¨†è¤Ûb¡2 ¢é Ûì¢ ‰
3 ¤‰ a ô¬©ˆ £Ûa
ì¢ç
6a¦†î©è (
¡é¨Ü£Ûb¡2 ó¨1 × ë 6©é¡£Ü¢× ¡åí©£†Ûa ó Ü Ç ¢ê Š¡è¤Ä¢î¡Û
“hüvelleziy ersele resulehü bil hüda ve diynil hakkı
liyüzhirehu aled diyni küllihi ve kefa billahi şehiden
mealen,
“bütün
dinlerden üstün kılmak üzere peygamberini hidayet ve hakk din ile gönderen
odur. Şahid olarak allah yeter”
Kur’anı
Keriym Al-i İmran 3/31 ayetinde,
¢é¨Ü£Ûa
¢á¢Ø¤j¡j¤z¢í ó©ãì¢È¡j £mb Ï é¨Ü£Ûa æì¢ £j¡z¢m
¤á¢n¤ä¢× ¤æ¡a ¤3¢Ó
¥áî©y ‰
¥‰ì¢1 Ë ¢é¨Ü£Ûa ë 6 ¤á¢Ø 2ì¢ã¢‡ ¤á¢Ø Û ¤Š¡1¤Ì í ë
“kul in küntüm tuhibbunellahe fetteki’uniy yuhbibkümullahü
ve yağfir leküm zünübeküm vallahü gafurun rahiym
mealen,
“de
ki, allahı seviyorsanız bana uyun allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın”
Kur’anı
Keriym Nisa 4/80 ayetinde,
7 é¨Ü£Ûa Êb Ÿ a ¤† Ô Ï 4ì¢
£ŠÛa ¡É¡À¢í ¤å ß
“men yuti irresule fekad eta’allahe”
mealen,
“peygamberlere
itaat eden, allah itaat etmiş olur.”
Kur’anı
Keriym Kehf 18/110 ayetinde,
¤á¢Ø¢Ü¤r¡ß
¥Š ' 2 b ¯ã a ¬b à £ã¡a ¤3¢Ó
7
¥†¡ya ë ¥é¨Û¡a ¤á¢Ø¢è¨Û¡a ¬b à £ã a
£ó Û¡a ó¬¨yì¢í
“kul innema ene beşerün misliküm
yüha ileyye ennema ilahüküm ilahün vahidün”
mealen,
“de
ki ben de ancak sizin gibi bir insanım yalnız bana
ilahınızın tekbir ilah olduğu vahyediliyor” (lâ ilâhe
illâ allah)
Sonra
ki bölümlerde daha fazla izahat vermek üzere Rasulüllah hakkında da
şimdilik bu kadar ayeti kerime ile yetinelim.
Bunları
ifade etmekten maksadımız Kelime-i Tevhid’in ezel ve ebedi
seyrini daha iyi anlayabilmemizi sağlamaya çalışmamız
içindir.
18-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Kabe-i
Muazzama
Kelime-i Tevhid’in zuhur mahalli
“Beytül Atik” (Eski ev)
Adem
(a.s.) ile başlayan insanlık tarihi aynı zamanda da “Beytullah”
(Beytül Atik/eski ev) ile de sembol olarak başlamış
bulunmaktaydı. Adem (a.s.) Cennetten Seylan adasına Havva Valide de
Hicaza indirildiğinde çok yalnız gurbette kalmışlardı.
Bulundukları yerlerden ayrı ayrı yola çıktılar,
farkında olmadan bir güç (melekler) onları bir taraflara
yönlendiriyordu.
Adem
(a.s.) durmadan tevbe ederek yoluna devam ediyor ve “yarabbi Muhammed isminin
yüzü suyu hürmetine bizi affet,” diyordu.
Cenabı
Hakk, “Ya adem sen onu nereden biliyorsun,” deyince; “ya rabbi cennette onun ismini
senin ismin ile birlikte görmüştüm, sana bu kadar yakın olanın
yanında değerinin çok yüce olacağını düşündüm, o
yüzden böyle dua ettim,” demişti.
Bir
müddet sonra duaları kabul edilen Adem ile Havva’nın yolu Arafat’ta
(Cebel-i Rahme’ye/rahmet tepesine) düşer. Orada buluşurlar, tekrar
dünyada nişanlanmaları orada olur, oradan Müzdelife’ye gelir, orada
evlenirler. Daha sonra yollarına devam ederek, sonradan Beytullah’ın
ve Mekke Şehrinin kurulacağı yere gelirler.
19-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Kabe-i
Muazzama
Eski ve ilk
haliyle “Beytül Atik” (eski ev)
“Eski
ev” (Beytullah) sonradan gelecek bütün mertebeleri de bünyesinde,
batınında muhafaza etmekteydi.
Ancak
zahirde olan iki “Ademiyyet” ve “İbrahimiyyet” mertebeleri zuhurda
“Museviyyet”,
“İseviyyet”, “Muhammediyyet” mertebeleri ise, batınında
idi.
İbrahim
(a.s.) Makamı İbrahimde ki ayak izinden yola çıkarak, onu takip
eden İshak (a.s.) torunlarından Hz. Süleyman’a Cenabı Hakk
kendisine tecelli yeri bir beyt yapmasını “Beytül Makdis/Mukaddes ev”
(Mescidil Aksa) istedi. Süleyman (a.s.) da bunu gerçekleştirdi.
Bu
arada hicazdaki “Beytullah” amacı dışında
kullanıldığından “Tecelli-i İlahi” oradan “Mescidil
Aksa”ya alındı ve Musa (a.s.) şahsında “Tevhid-i Esma”
İsa (a.s.) şahsında da “Tevhid-i Sıfat” mertebeleri zuhura
çıktı, merkez orası oldu.
Hakikati
muhammedi dünyaya gelince müslümanlar işte bu zorunluluk üzere bir müddet
“Mescidil Aksa”ya dönerek namaz kılmak zorunda kaldılar. Çünkü
o devrede en büyük tecelli olan “sıfat tecelli”si, “Mescidil Aksa”
üzerinde faaliyette idi.
Fakat
artık Hz. Rasulüllah’a peygamberlik gelmiş “hakikat-i Muhammedi”
zuhura çıkmış olduğundan, dünya batıni, nurani
dengelerinde de büyük değişimler olması lazım gelmekteydi.
Müslümanların
üzerinde “zat tecelli”si olduğu halde yüzlerini “sıfat tecelli”sine
döndürüp, o tarafa secde etmek, elbette ki onlara zor geliyordu. Zaten zaman,
zemin de hazırlanmıştı.
İşte
bu arada Kuran Keriym Bakara 2/144 ayetinde,
6¡âa Š z¤Ûa ¡†¡v¤ à¤Ûa ФÀ (
Ù è¤u ë ¡£4 ì Ï
“fevelli
vecheke şetral mescidil harami”
mealen,
“yüzünü mescidil haram tarafına çevir” beyanı ilahisiyle
daha evvelce, zaten bu tecelliyi kabule hazır hale gelmiş olan
“Beytullah” “Kabe-i Muazzama”da (zat tecelli)si
başladığından müminler yüzlerini o tarafa çevirerek, zahir
ve batın zat tecellisi deryasına dalmaya başladılar.
Bu
yüzden sonradan ismine “kıbleteyn/iki kıbleli mescid” denen bu yerde
oluşan hadise, sadece o anda orada bulunanların arka taraflarına
dönerek, namaz kılmaları değil, batın alemindeki bütün
dengelerin değişmesidir ki, bu da insanlık alemi sürecinde en
büyük mana değişikliğidir. (3)
(Not: (3)
Kıbleteyn yeri geldiğinde yeteri kadar izahat verilecektir)
İşte
“Mescidil Aksa” tecellisinde olanlar kendi devirlerinde en üst seviyede
“sıfat tecellisi”ne sahipken bu defa Hz. Resulüllah ile “tecelli-i
Zat”ın “Beytül Atik”e “Beytullah” yani “Ka’be”ye döndürülmesi,
onların İslam’a düşman olmalarını meydana getirdi.
Tabii ki bu onların sonudur.
Daha
evvelce çizmiş olduğumuz “Ka’be-i Muazzama”nın batın
krokisinde de çok açık görüldüğü gibi, “Ka’be-i Muazzama”nın
dört (4) köşesi İslam’ın dört (4) hakikatini,
“şeriat,
tarikat, hakikat, marifet” mertebelerini,
ayrıca
“İbrahimiyyet, Museviyyet, İseviyyet ve Muhammediyyet” mertebelerini
ayrıca
“ef’al, esma, sıfat, zat” mertebelerini de simgelemektedir.
Ayrıca;
mahal olarak arkada kalan yarım daire (hicr) kısmı,
“Museviyyet”, iki tarafı açık geçit, koridor “İseviyyet”,
kapalı bina Ka’be ise, “Muhammediyyet” mertebelerini,
dışarıdaki “Makamı İbrahim” dahi “İbrahimiyyet”
mertebelerini ifade etmektedir.
Ayrıca;
herbir köşede aşağıdan yukarıya “Kelime-i Tevhid”
zahiren yazılıdır, onların altında da yani
batınında da mensub olduğu mertebenin peygamberinin ismi
yazılıdır.
Burada
bir şeye daha dikkat çekmemiz gerekmektedir. “Beytül Atik” “Ka’be”
şekline dönüştüğünde “Hakikati Muhammed”inin gelişiyle
evvelki iki mertebesinde de değişiklik oldu. Şöyle ki, güney
köşe “Rüknü Yemani” evvelce Ademiyyet mertebesinde iken sonradan
İseviyyet mertebesine, doğu köşe “Rüknü Hacerül Esved” ise,
Muhammediyyet mertebesine dönüştü.
Yeni şekli
ile “Kabe-i Muazzama”nın rükünleri
kuzey
köşe, “Rükni Iraki”
İbrahimiyyet,
batı
köşe, “Rükni Şami”
Museviyyet,
güney
köşe, “Rükni Yemani”
İseviyyet,
doğu
köşe, “Rükni Hacerül Esved”
Muhammediyyet mertebeleri
oldu.
Böylece
Ka’be’nin,
doğusu,
“Hacerül Esved” köşesi, zat köşesi olduğundan
oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah Muhammedürrasülullah” dır,
güneyi,
“Rükni Yemani” köşesi, sıfat köşesi
olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah İsa
rasülullah” dır,
batısı,
“Rükni Şami” köşesi esma köşesi
olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah Musa
rasülullah” dır,
kuzeyi,
“Rükni Iraki” köşesi ef’al köşesi olduğundan
oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah İbrahim rasülullah” dır.
Ayrıca
diğer ifadeleri ile Kelime-i Tevhidler
“lâ
ilâhe illallah - la ma’bude illallah - Muhammedürrasülullah” zat tecellisi
“la
mevsufe illallah - İsa rasülullah” sıfat tecellisi
“la
mevcude illallah - Musa rasülullah” esma tecellisi
“la
faile illallah - İbrahim rasülullah” ef’al tecellisi olarak “Ka’be-i
Muazzama”da yerlerini almıştır.
Bu
ifadelerden gayemiz, tarihi herhangi bir şeyin seyrini değil,
batındaki hakikati ilahiyye seyrini seyrettimeğe, Kelime-i Tevhid’in
safhalarını biraz olsun anlayıp, anlatmaya
çalışmaktır. Allah cümlemize kolaylık versin.
18-12-2001
Tekirdağ
“Tecelli-i Zat”
Beytullah’ın dünyada ilk kuruluşu
Bu
hususta kaynaklar, benzer rivayetler vermektedirler. Gayemiz onun tarihçesini
yazmak değil, özet olarak, oluşumunu izah etmektir. Ka’be ve
Mekke tarihi” isimli kitapta da birçok rivayetler olmasına rağmen biz
özet olarak bir tanesini nakletmeye çalışacağız.
Vehb.
b. Münebbih’den nakledilen rivayete göre, Hz. Adem yeryüzüne indirilip,
üzüntüsünden ağlamaya başlayınca Cenabı Allah tevbesini
kabul etmiş ve onu teselli etmek için melekler vasıtasıyle
şimdiki Beytül Haram’ın bulunduğu yere Cennet
Çadırların’dan bir çadır gönderdi ve beytullah’un yerine
koydurdu. Çadır kırmızı renkli cennet
yakutlarındandı. İçinde cennet altınlarından mamul 3
adet kandil de bulunmaktaydı. Bu kandillerde cennet nurundan
ışıklar yanıyordu.
Adem
(a.s.)’ın vefatından sonra oğulları onun
çadırının bulunduğu yerde meleklerin açtıkları
temel üzerinde taştan ve çamurdan bir beyt inşa ettiler. Yapılan
bu beyt Adem As.’ın oğulları ve torunları tarafından
tamir edilegelmiş ve Nuh (a.s.) zamanına kadar ayakta
kalmıştır. Nuh tufanı olunca bu beyt de temelinden
yıkıldı.
Osman.
b. Sac’dan gelen bir rivayete göre ise, Beytullah Nuh tufanında göğe
çıkarılarak temelleri yerde kalmıştır.
Beytullah’ın yeri insanlarca mechul bulunuyordu. (4)
(Not: (4) Ka’be
ve Mekke tarihi sahife 36/37)
O
zamanlar Beytül Atik dört köşe değil, ön yüzeyi iki
köşeli, yanlardan iki kapılı, arka tarafı oval bir
yapı idi.
Seneler
geçti, orası hep “Beytül Atik” – “Beytullah” isimleri ile
anılıyordu.
Kurulduğundan
beri melekler ve insanlar tarafından devamlı tavaf edildi,
yukarıda belirtilen hadislerden öğrendiğimize göre, melekler ve
ilk insan olan Adem ve torunları tarafından “zati tecelli” o mahalde
“Kelime-i Tevhid” (lâ ilâhe illâ allah) ile zuhura çıkıp alemlere
ilan edilmeye başladı.
Tufandan
sonra o çevrede oluşmuş hayat sona ermiş eski Mekke
boşalmıştı.
18-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Kabe-i
Muazzama
İbrahim
(A.S.) Devri
Nuh
As.’dan İbrahim As.’a kadar yaklaşık 2000 sene beytullah’sız
kaldı, nihayet “Devri İbrahim” başladı. Daha evvelce Allah
ilhamı ile eşi Hacer ile oğlu İsmail’i
bıraktığı yerde zaman zaman onları ziyarete geliyordu.
Zem zem suyu sebebi ile de orada yeniden yaşam başlamış,
küçük topluluklar oulşmuştu.
Böylece
yine onları ziyarete geldiği bir zamanda büyük bir fırtına
oldu, etrafta ne varsa sildi süpürdü. Fırtına dindikten sonra
baktılar, ki “Beytül Atik/eski ev” temelleri ortaya
çıkmıştı. İbrahim oğlu İsmail ile yeniden
Beytül Atiği eski temelleri üzerine inşa etmeye başladılar.
Kur’anı
Keriym bu hadiseyi yukarıda da belirttiğimiz gibi Bakara 2/127
ayetinde,
6
¢3î©È¨à¤¡a ë ¡o¤î j¤Ûa å¡ß
†¡Ça ì Ô¤Ûa ¢áî©ç¨Š¤2¡a ¢É Ï¤Š í ¤‡¡a ë
¢áî©Ü ȤÛa
¢Éî©à £Ûa o¤ã a Ù £ã¡a 6b
£ä¡ß ¤3 £j Ô m b ä £2 ‰
“ve iz yerfeu ibrahimül kava’ıde minel beyti ve ismail
rabbena tekabbel minna inneke entessemi’ul aliymü”
mealen,
“hani
ibrahim beytin temellerini ismail ile birlikte yükseltiyordu ve diyordu ki,
rabbimiz bizden kabul buyur, şüphesiz ki sen duyucu ve bilicisin” diye
bildirmektedir.
Ey
insan oğlu az gerilere gidip oradan aldığın yaşam
tecrübesiyle, elindeki imkanları birleştirerek Hakk yolunda ne kadar
çok yol alabileceğini bir bilebilseydin.
İbrahim
oğlu İsmail ile beytin duvarlarını yükseltiyorken belirli
bir seviyeye ulaşılınca İbrahim oğlu İsmail’i
işaret olabilecek değişik bir taş getirmesini istemiş,
“şu köşeye koyalım da tavafa başlama işareti olsun”
istemiş.
İsmail
çevrede dolaşıyorken “Ebu Kubeys” dağında “Hacerül
Esved/siyah taş”ı bulur ve babasına getirir. O taşın
önceleri “Hacerül Ebyad/beyaz taş” olduğu sonraları
insanların günahlarından karardığı ve bu
taşın cennetten çıktığı rivayet edilmektedir.
18-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Kabe-i
Muazzama
“Hacerül
Esved” de yerine konduktan sonra yavaş yavaş beytin duvarları
yükseliyorken artık boyları duvar taşlarını yerine
koymağa yetmez hale geldiğinden üzerine basarak iskele bir
taşı İbrahim (a.s.) Kullanmaya başladı.
Ya
kendindeki “hullet/dostluk elbisesi”nin “Mertebe-i İbrahimiyyet”in
ağırlığı yüzünden veya taşın
yumuşaklığı yüzünden iskele taşının üstünde
İbrahim As’ın ayak izi derin olarak kalmıştır.
İşte
o taş o günden beri muhafaza edilerek, bugünkü yerinde korunmaktadır
ve bu ayak izi, bizi iz sürmeğe yönlendirmektedir.
Şimdi,
burada bir hakikate dikkat çekmek isterim.
O
günkü Beytullah’ın uzunluğu yaklaşık 15,
genişliği 12, yüksekliği 13 metre; önde iki köşe “Hacerül
Esved” köşesi diğeri “Rüknü yemani” Yemen köşesi idi.
Arka tarafı oval olduğundan köşesi yani mertebesi yok idi.
Sadece
önde iki köşe yani “iki mertebe” bulunmakta idi, bunlar da “Hacerul
esved” köşesi, “rüknü Hacerul esved” “Mertebe-i İbrahimiyyet”, yan
köşe “rüknü Yemani” ise “Mertebe-i Ademiyyet” köşeleri idi.
Çünkü
o gün yer yüzüne henüz daha sonrada gelecek mertebelerin temsilcileri
gönderilmemiş, vakitleri gelmemiş idi, bu sebepten “Beytullah” iki
makamlı iki köşeli idi. Ancak, batınen gelecek mertebeler de
Beytullah’ın içinde mevcud, dışında faaliyette değildi
ve öndeki “Hacerul esved” köşesinin Kelime-i Tevhid’i “lâ ilâhe illallah
İbrahim Resulüllah” şeklinde idi.
Beytullah
tamamlanıp da faaliyete geçtikten sonra İbrahim (a.s.) Şam
taraflarına Filistine, Sara validenin yanına gitti. Orada
İshak isminde bir çocuğu daha oldu. Ondan Yakup, onun da 12
çocuğundan “Beni İsrail/İsrail oğulları” oldu onlardan
da, “Mertebe-i Museviyyet” ve “İseviyyet” meydana geldi.
Bu
hadiseleri sizler, tarihi vakıalar olarak bizden daha iyi bilirsiniz veya
araştırabilirsiniz. Ancak dikkat çekmeğe
çalıştığımız, kitabımızın mevzuu
olan “Kelime-i Tevhid”in mertebelerini kısmen de olsa ana
hatlarıyla açmağa ve gerçek değerini bulmağa ve ifade
etmeğe çalışmaktır.
Biz
yine bıraktığımız yönden İbrahim AS’a
dönelim. Tekrar bir zaman geldi ki; İbrahim (a.s.) yine Hacer
ana ve oğlu İsmail dolaşmak için Mekke’ye geldi, gördü ki
“Beytül Atik/eski ev” “Beytullah” civarında yaşayanların
putları ile dolmuş. Orasını bu haliyle görünce çok
üzülmüştü, fakat onlarla başa çıkamadığından
kendisine verilen Tevhid dinini ki; “Tevhid-i ef-al”dır ismine
“Hanif” denir, bu dini oğluna ve yakınlarına tebliğ
ettikten sonra oradan ayrılmış ve gittiği yerde,
Filistin’de kalmıştır.
İbrahim
(a.s.) 2 dallı bir “kök ağaç” gibidir. Bir dalı
“İsmailiyet”ten Muhammediliğe, bir dalı da
“İshakiyet”ten Musevilik ve İseviliğe
uzanmıştır. Ancak İseviyyet’e kadar uzanan o dal
zirveye ulaşamamıştır. Daha sonradan zuhur eden
Muhammedilik zirveye ulaşmış, oradan İseviliğe de
kollarını uzatarak devreyi her iki yönden de
tamamlamıştır. Bu oluşum onlara “Nur-u
Muhammedi”nin büyük lutfudur.
İster
İsmailiyyet dalından, ister İshakiyyet dalından yola
çık, neticede zirvede “Muhammediyyet arşı”na
ulaşırsın, çünkü zirve orasıdır. Mi’rac
orasıdır. “lâ ilâhe illallah muhammedürrasulüllah”
orasıdır.
Evvelki
sayfalarda belirttiğimiz gibi, melekler tavaf ederken, “sübhanallahi
velhamdülillahi ve lâ ilâhe illâ allahü vallahu ekber” diyorlardı. Adem
(a.s.)’de “ve la havle ve la kuvvete illa billah” devamını ilave
ettirdi ve kendi de öyle okudu. İbrahim (a.s.)’ de beyt-i bitirdikten
sonra tavaf ederken bu kelimelere “el aliyyil aziym” kısmını
ilave ederek, içinde Kelime-i Tevhid’in bulunduğu o mübarek cümleleri,
melekler ve müminler Hz. Rasulüllah’ın gelişine kadar böyle okudular.
Hz. Nuh ile Hz. İbrahim arasında yaklaşık 2000 sene
olduğu rivayet edilir.
Putlarla
doldurulmuş olan “beytül atik/eski ev”in görevi geçici olarak bir müddet
manen durduruldu, çünkü varlık hikmetinin çok dışında
kullanılmaya başlanmıştı. İşte bu yüzden
Cenabı Hakk yeni bir tecelli yeri kurdurmak istemişti.
Biz
tekrar “Beytullah”ın karşısında olan “Makamı
İbrahim”de bulunan ayak izine uyarak onu takip edelim.
Esasen
o ayak izinin orada olması takip edenleri Hz. Rasullullah’a oradan da
Hakk’a mirac ettirmek içindir, yoksa sadece bir hatırayı yadetmek, duygusal
bir hal yaşamak için değildir.
Bu
yoldan inşaallah Allah’ın mukaddes kıldığı bir
başka yere de ulaşıp oradan tekrar Beytullah’a dönmemiz mümkün
olabilir.
19.09.2001
Mekke-i Mükerreme
Kabe-i
Muazzama
İbrahim (a.s.) Filistine döndü, ondan olan İshak “Mertebe-i
İshakiyeti”, ondan olan Yakup, “Mertebe-i Yakubiyeti”, ondan olan “Ben-i
İsrail” de “Mertebe-i İsrailliyet”i zuhura çıkardılar.
Nihayet
Cenabı Hakk Davud oğlu Süleyman’a “Mescidül Aksa” (Beytül
Makdis/Mukaddes ev) “Mertebe-i Museviyyet” ve daha sonra da gelecek olan
“Mertebe-i İseviyyet” için Kudüs’te inşa ettirdi.
Daha
evvelce Mekke-i Mükerreme’de Beytullah’da; Tevhid-i Ef’al İbrahimiyyet
kanalıyla zuhura çıktığından, Mescidül Aksa’da ise,
Tevhid-i Esma, Museviyyet kanalıyla Tevhid-i Sıfat, İseviyyet
kanalıyla zuhura çıkacaktı. Böylece Tecelli-i İlahi zahiren
Mekke-i Mükerreme’de bekletilmeye slındı. Çünkü Beytullah geçici bir
süre puthane olmuştu. Bu yüzden ilahi esma ve sıfat mertebesi,
ayrıca devrinde gereği olan tecelliler “Kudsü Şerife”
kaydırıldı. Ta ki, “Mertebe-i Muhammed” zuhur edip,
Kuranı Keriym Bakara 2/144 ayetinde,
6¡âa Š z¤Ûa ¡†¡v¤ à¤Ûa ФÀ (
Ù è¤u ë ¡£4 ì Ï
“fevelli vecheke şetral mescidil harami”
mealen,
“yüzünü
mescidil haram tarafına çevir” beyan edilinceye kadar.
19.09.2001
Mekke-i Mükerreme
Kabe-i
Muazzama
Dünya Tefekkür
tarihinde büyük inkilablar
Bu
ayetin gelişiyle dünya batın alemi nizamında çok büyük
değişiklikler olmuştur ve bu değişim batın ve
mana sisteminde hem fikren, hem de fiilen bir inkılabtır.
Bu
inkilab ile tecelli merkezi tekrar Mekke-i Mükerreme’ye “Beytullah”a “Tevhid-i
Zat” tecellisi ile döndürülmüştür. Ayni zamanda tevcelli-i cami olup bütün
tecelli safhaları artık buraya akmaya
başlamıştır. Zaten belirli bir süre sonra da müslümanlar
tarafından zahiren de feth edilip, gerçek gayesi istikametinde faaliyet
gösterecektir.
Şimdi
tekrar biraz gerilere giderek “Beytül Atik/eski ev”in mana alemindeki
değişimine bir göz atalım.
Hz.
Resullüllah’ın gençlik yıllarında henüz daha kendisine
tebliğ görevi verilmeden bir müddet evvel Beytullah’ın tamiri
gerekiyordu. Kureyş kabilesi buna karar vererek faaliyete
başladılar. Bu arada bilindiği gibi Hz. Muhammed (o zaman
ki ismi “Muhammedül Emin” idi) hakemlik ederek, yerine koymuştu. Ancak
Beytullah’ı malzemeleri yetmeyeceği ifadesi ile boyu
kısaltılarak bir kısmı dışarıda
bırakıldı ve yaklaşık dört köşe şeklinde eni
11, boyu 12, yüksekliği 13 metre ölçülerde bir binaya dönüştü.
Eskiden 15 metre olan boyu 4 metre öne alınarak 11 metrede kaldı.
Böylece
önde iki (2) köşe, arkada iki (2) köşe olmak üzere dört (4)
köşeli oldu. Dışarıda kalan bölüm ise, yarım daire
şeklinde bir duvarla muhafaza altına alındı.
İşte
bu dört (4) köşe halinden sonra Beytullah’ın bir ismine de dört
köşe anlamında “Ka’be-i Muazzama” denmeye başlandı.
Bu
tabii seyrinde olmuş gibi görünen tamir hadisesinin biraz düşünelim.
İbrahim (a.s.) o imkansızlıklar içinde “Beytül Atik”i kendi asli
hali üzere, o tarihten yaklaşık 2500 sene kadar evvel
yapabilmişse, Kureyş’in aradan geçen bu kadar uzun süreden sonra ve
son derece zengin oldukları bir devrede değil “Beytullah”ın
malzeme yetmezliğinden 4 metre içeriye çekilmesi, gerekirse hemen on tane
daha benzeri binayı inşa etme güç ve zenginlikleri vardı.
O
halde bu olguyu çok iyi düşünüp gerçek sebebini idrak etmemiz
gerekmektedir. Malzemeleri yetmedi sözü bu olgunun zahiren ifadesi olduğu
gibi, batınen de perdesidir.
Bu
halin gerçek ifadesi, Küreyş “Beytullah”ı eski haliyle yapamadı
değil, yaptırılmadı’dır. Şöyleki, eğer
“Beytullah” eski hali üzere inşası gerçekleştirilmiş olsa
idi, o yine eskisi gibi “iki (2) köşeli” yani “iki (2)mertebeli” (Adem
(a.s.) ve İbrahim (a.s.)) mertebelerinin beyti/evi olacaktı,
dolayısı ile “Muhammed SAV” nin mertebeleri orada temsil
edilmeyecekti, ki öyle birşey düşünülemezdi.
Beytullahda
zahiren gerçekleşen bu değişimin Muhammed SAV Efendimize
peygamberlik gelişinden yaklaşık beş sene kadar evveline de
rastlaması bir tesadüf değil, büyük bir gerçeğin safha safha
zuhura çıkışının açık delilidir.
Aradan
geçen ikibin beşyüz (2500) sene kadar bir zaman içerisinde yapılan
tamiratlar hep aynı şekilde devam etti. Batınen de
aynı mertebeler devam etmekteydi. Fakat artık devir “zat”
tecellisi olan “hakikati muhammediyye”nin şaşaalı olarak ortaya
çıkacağı ve sancağını dikeceği zaman
yaklaştığından onun için Beytullah dahi gereğini
yerine getirerek, şeklen kendini ifade edeceği mana haline, zahir ve
batın dönüşmüştür.
Yeryüzündeki tek
din
“Ka’be-i
Muazzama”da Museviyyet ve İseviyyet mertebelerinin ne işi vardır
dersen aslında “İslam dini” baştan itibaren tek bir
dindir. Yeryüzünde İbrahimiyyet, Museviyyet, İseviyyet,
Muhammediyyet gibi şahıslara bağlanan dinler yoktur. Din
sadece Allah’ın tek dinidir. Bahsedilen peygamberler o dinin içinde
bulunan mertebelerinin temsilcileridir, bunlar ayrı dinler değil
İslamın içindeki mertebelerdir. Hal böyle olunca “zat
mertebe”sinin zuhuru olan Muhammediliğin şemsiyesi
altındadırlar.
Bu
yüzden “Ka’be-i Muazzama”da her mertebenin temsil makamı mevcuttur,
evvelki safhalarda bunlardan kısmen bahsetmiştik. Nasıl
ki, ilk, orta, lise, üniversite tek bir eğitim sisteminin
kısımları ise, her bir peygamber de o tek ilahi sistemin
öğretmenleridir. Bunlardan “Ulülazam” peygamberler baş
öğretmenlerdir, okullar onların isimleri üzerine bina edilemez.
İnsanlara gönderilen din tek bir dindir, onun da ismi İslam’dır
ve genel müdürü “Muhammed Aleyhisselam”dır. Daha evvelki
belirttiğimiz ayet ve hadislerde müşterek nokta budur.
“Benden başka ilah yoktur, bana kulluk edin” diye vahyettiği “lâ
ilâhe illâ allah” Kelime-i Tevhid’idir ve her mertebede yukarılarda ifade
ettiğimiz şekilleriyledir.
Şunu
da kısaca ilave edelim ki Kelime-i Tevhid’i her peygamber lafzen
tamamını kelam etti, ancak, manen hangi mertebeyi temsil ediyor
idiyse o kadarı ile idrak etti. O’nun kemalini Hz. Muhammed ve onun
kamil varisleri hakkıyle idrak ederek yaşayabildiler.
19-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
Biz
yine yolumuza devam edelim. İşte dünyanın batıni,
ruhani tecellileri böyle gelişmiştir. Kelime-i Tevhid’i her mertebesi
itibariyla söyleyip yaşayabilmemiz için bu batıni tecellilerin
yollarını bilmemiz lazım gelmektedir.
Bir
seyri süluk sahibi bütün bu hakikatleri idrak edebilmesi için evvela
“Adem” olmanın yollarını arayıp, hayal cennetinden gerçek
beden arzı mülküne indikten sonra diğer peygamber
hazaratının seyrini takip ederek İbrahimiyyet’e
ulaştığında gönül evladı ile gönül ka’besini
oluşturduktan sonra kudsiyyete yönelerek “Mescid’il Aksa” hakikatinde Museviyyet’i,
daha sonra “Ruhullah” hakikatinde, İseviyet-i idrak edip
yaşayarak sonra tekrar yine asli vatanı olan “Ka’be-i Muazzama”daki
yerini alarak “Zatullah”a ulaşmış olsun. Bunun tahakkuku
için sakın ha İbrahim’in ayak izinden ayrılma.
Ka’be-i
Muazzamanın eski uzunluğunun 15, şimdiki 11, boyunun 12,
yüksekliğinin 13 olduğunu belirtmiştik. Bunları kısaca
açmağa çalışalım 15 - 4=11 kalır. Arkada
açıkta kalan boşluğun iki mertebe Museviyyet ve
İseviyyet olduğunu söylemiştik, bu iki mertebe de, zahir,
batın olmak üzere 4 mertebe eder. Ayrıca o mahallin daha birçok
ifadeleri de vardır.
Eninin
11, boyunun 12, yüksekliğinin 13 olması tesadüfi değildir, bu
rakkamlar hep Muhammediliği ifade etmektedir. Mesela, seyri
suluk’da 11 “Muhammediliği” ifade eder. 12 ise,
“İnsan-ı kamil”i ifade eder ki, o da Muhammediyyet’tir. 13 ise,
zaten bilindiği gibi “Hz. Rasulüllah’ın şifre
rakamı”dır.
Şöyle
ki, Ka’be’de her bir “rükün” köşe, bir direk durumundadır ve o
direkler Ahadiyyeti tutan “elif”ler’dir. Daha evvelki bilgilerimizde,
elif’lerin 12 noktadan meydana geldiğini bilmekteyiz. Fakat, burada
bir nokta daha fazla var o nedir? diye sorunca “o nokta, elif’in üzerinde
bulunan gizli Ahadiyyet noktasıdır, asılda vardır halka
gizlidir”, dedi.
İşte
13 rakamının Hz. Rasullüllah’a izafe edilmesi bu hakikattendir.
Ka’be-i Muazzama’nın yüksekliğinin 13 metre olması bu sırra
bina’endir. “Kelime-i Tevhid”de 12 harften meydana gelmiştir.
12 harf, 12 mertebeyi ifade etmektedir. 13üncü nokta ise onlarda gizli
Ahadiyyet mertebesinin ifadesidir iyi anlamaya çalışalım.
Şurada
bir noktaya daha dikkat çekelim. Az geriye giderek Kıble’nin
Ka’be’ye döndürülmesiyle, Ka’be-i Muazzama’ya zat tecellisi yavaş
yavaş akmaya başladı. İşte Mekkelilerin o günden sonra
artık Ka’be’yi Muazzama’yı teslim etmemeleri imkansızdı. Ne
zaman ki, Mekke ve Kabe-i Muazzama fethedildi. İşte o anda Nur-u
İlahi ile Nur-u Muhammedi orada ayrılmamak üzere zahir batın
birleşti ve bu oluşum ilahi programın kemal tahakkuku idi.
İnsanlık tarihinin zahir ve batın dönüm noktası Kelime-i
Tevhid’in “zuhur mahalli” ile “kelam mahalli”nin buluşmasıdır.
İşte
bu hakikate binaen, yukarıda bahsedilen halin, ziyaret eden kişiler
tarafından tekrar yaşanabilmesi için Hacc veya umre ziyaretinde
yapılan ilk iş tavaf ve say’dır.
Beytullah’a
hergün 120 rahmet
Bir
hadisi şerifte Efendimiz (SAV) şöyle buyurmuştur: Allahu Teala
Beytullah’a hergün 120 rahmet gönderir. Bunun 60 ı tavaf edenlere 40
ı namaz kılanlara 20 si de Ka’be’ye bakanlara verilir.
Beytullah’a
hergün 120 rahmet gönderilmesinin sebebi, orada bulunan Kelime-i Tevhidin
hakikati üzerinedir. 12 mertebe olan “Kelime-i Tevhid” ve “İlahi Seyr”in
her mertebesine gönderilen 10 rahmet ile toplam 120 rahmet gönderilmiş
olmaktadır.
Bunlardan
60 ı tavaf edenlere, yani “seyr ve hareket uruc ehli”nedir. Bunlar
yukarıdan itibaren “Hazaratı Hamse/5 hazret” mertebesinde ve bir de
nefsi safiye mertebesinde olmak üzere 6 mertebeye verilen onardan 60 rahmettir.
Mertebeleri şöyledir.
12
- İnsanı Kamil
11
- Tevhidi Zat
10
- Tevhidi Sıfat
9 - Tevhidi Esma
8 - Tevhidi Ef’al
7 - Nefsi Safiyye mertebelerinde olanlaradır.
40
rahmet ise ibadet ehlinedir. Bu mertebeler ise, yukarıdan
aşağı
6 -
Nefsi Merdiyye
5 -
Nefsi Radiyye
4 -
Nefsi Mutmainne
3 - Nefsi
Mülhime mertebeleridir.
20
rahmet ise,
2 -
Nefsi levvame
1 -
Nefsi emmare mertebesinde olanlara verilir, ki bunların
bakışları sadece sathidir.
Nereye
bakıp ne gördüklerini bilmeden taklidi bir seyr içinde fakat iyi
niyetleriyle 20 rahmet alırlar.
20-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzam
Fakat
bütün bu hakikatleri idrak etmiş bir irfan ehline 120 rahmetin tamamı
verilir. Bu hususta söylenecek daha pekçok şey vardır, yeri
olmadığından kısaca kesiyoruz.
Mescidimde
kılınan bir namaz
Bir
hadisi şerif daha anlamaya çalışalım.
Hz.
Rasulüllah (SAV) Efendimiz buyurdular ki, “Mescidimde kılınan bir
namaz Mescidi Haram haric, başka mescidlerde kılınan onbin
(10000) namazdan daha faziletlidir. Mescidi Haram’da kılınan
bir namaz ise, diğer mescidlerde kılınan yüzbin (100000)
namazdan daha faziletlidir.”
Bir
başka hadisi şerifte, “Medine mescidinde kılınan bir namaz
başka yerde kılınan onbin namaza, Mescid Aksa’da
kılınan bir namaz başka yerdeki bin namaza, Ka’be’de
kılınan bir namaz ise, başka yerde kılınan yüznbün
namaza eşittir,” buyruldu. (5)
(Not: (5)
İmamı Gazali, İhyau Ulumiddin Cilt. 1 Sahife 709)
Yukarıdaki
hadislerde belirtilen sayılar, o mertebelerin değerlerini açık
olarak ifade etmektedir. Buralarda idrak edilen Kelime-i Tevhid
anlayışlarına göre değer ve mertebe kazanmaktadırlar.
Mescidil
Aksa’da esma ve sıfat tevhidleri; Mescidi Nebevi’de zat tevhidi; Mescidil
Haram’da ise, baştan sona bütün tevhidlerin mertebeleri ve yaşam
düzeyleri olduğundan herbir namaz yüzbin (100000) namaz hükmündedir.
Şimdi
burada da bir şeye dikkat çekmemiz gerekmektedir. Yukarıda
belirtilen bütün miktarları toplayalım, şöyle ki, 100 + 20 + 10
= 130 bin toplamaktadır. Yine açık olarak görmekteyiz ki, “Hakikati
Muhammediyye”nin şifre rakamı tüm kemaliyle
karşımızda durmakta, feyzi ilahi oradan
dağılmaktadır.
“Mescid’il Haram” kitabını okumaya devam
“Makamı İbrahim”
Yine
“Mescidil Haram” kitabını okumaya çalışıyorum,
nasıl bir kitap ise, bütün alemler zahir, batın sayfalara dökülerek
neşredilmiş açtığımız bölüm yine “Makamı
İbrahim”, oldukça geniş yer verilmiş. Bu okuyuş
aslında “müşahade” ve “duyuş”tur.
Bu
kadar zamandır gece gündüz, sıcak soğuk demeden Zatı
Mutlağın (Ka’be’nin) karşısında makamımı
kaybetmemek için ve beni iyi tanısınlar, unutmasınlara diye
bıkmadan yorulmadan 24 saat ve oruçlu olmak üzere nöbet tutmaktayım,
bana uğramadan “Zatı Mutlağa” yol yoktur, diyordu.
ve devam ederek;
Benim
örtüm, sarı metal, O’nun (Ka’be’nin) ki siyah ipektir. Benim
vasfım “Müheyyin” “Heyeman”, şiddetli sevgidir. O’nun
vasfı ise, “Maşuku ezeli”dir. Bu yüzden sararıp soldum,
örtüm sarı oldu. Benim boyuma, mertebeme göre merkezimde nurdan bir sütun
vardır. İşte orada “lâ ilâhe illallah İbrahim
Rasulullah” yazmaktadır. Ve ben Zat-ı Mutlağın tam
kapısının karşısındayım, bana uğramadan
O’na yol yoktur. Ayrıca zem zem kuyusu da hemen
yakınımdadır. Onun da bekçiliğini yapmaktayım.
Daha evvelce buranın temizliği de bana verilmişti. Görülen
bütün temizlik çalışmaları “gönül temizliği dahil” benim nezaretimde
olmaktadır, diyordu.
Bu
sefer, dalgalanan bayraktaki; “İbrahim” isminin harfleri hareketlenip
“lisan-ı hal” ile konuşmağa başladılar.
(Q) “elif” dedi ki: “Ben onun bayrak direğiyim ve 13 makamım vardır,
ancak onun (Hullet) dostluk bayrağı 8 inci makamımda
dalgalanmaktadır. Ben olmasaydım onun bayrağı
dalgalanamazdı.”
(l) “be” derken
sıraya girdi, “ben (ile) yim birlikteliği ifade etmekteyim, eğer
ben olmasaydım (ben) yani (elif) meydana çıkamayacaktır.
İbrahim bayrağını dalgalandıramayacaktır,” dedi.
Hemen
arkasından (‰) “rı” sıraya girip söz aldı. “Durun
bakalım o kadar ileriye gitmeyin, eğer ben olmasaydım bu
hakikatler, “rahmet-i İbrahimiyye” ile sizlerden dahi gelen ilmi ve manevi
rahmetler nasıl ortaya çıkacaktı” dedi.
Bunun
üzerine, (â) “mim” o
çok güzel “mim” sıraya girerek, sakın beni unutmayın, her ne
kadar ben sonda isem de hepinizden öndeyim, çünkü ben, “Mertebe-i
İbrahimiyyet”te mevcut “Makamı Muhammediye”nin temsilcisiyim.
Eğer ben olmasaydım sizin hiç birinize ihtiyaç olmayacaktı
ve hepinizin varlığı benim varlığımda kaimdir,
münakaşa etmenize gerek yoktur, hepiniz bir bütünün
parçalarısınız.
Yani
Hakikatı Muhammediyede, Mertebe-i İbrahimiyyet’in kendi içindeki
mertebelerisiniz, deyince bütün harfler tekrar “İbrahim”
bayrağının içine girip yerlerini alarak, mutmainlik ve huzur
içinde sadece şekillerini zuhura çıkarıp gözler önüne sererek,
sessizce dalgalanarak seyr edilmeğe devam ettiler.
20-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
Regaib Kandili
gecesi
Ka’be’nin içi bölümü
Kitabın
sayfalarını çevirirken “Ka’be’nin içi” bölümüne geldik ki; ben de
merakla, hadi hemen içeri girelim dedim ve Makamı İbrahim’den
yavaş yavaş kapı istikametine doğru yürümeğe
başladım. Fakat kapıya yaklaştıkça
kalabalık artmağa başladı, biraz daha yaklaştıkça
bu bedenle içeriye girmenin mümkün olmadığını
anladım. Çünkü zaten bu bedenle içeriye girmeye en büyük mani idi.
Ne
yapayım diye düşünüyorken ilham kuşu başıma kondu da,
ne düşünüyorsun? 13 – 13 dedi. Dedi amma aynı zamanda da
müezzin efendi “Allahu Ekber” diye nida etti.
Meğer
akşam namazı vaktiymiş, onu eda etmek için cemaate uyduk,
imam efendi de ilham kuşundan ilham almış olacak ki,
Kuranı
Keriym Tin 95/ 1-3 ayetleri
=¡åî©ß ü¤
a ¡† Ü j¤Ûa a ˆ¨ç ë åî©äî,© ¡‰ì¢Ÿ ë
=¡æì¢n¤í £ŒÛa ë
¡åî©£nÛa ë
“vettin vezzeytin ve turisinine ve herel beledil emin” okumakta, adeta
araya girmeyi teşvik ediyordu.
Nihayet
selam verildi cenaze namazı da eda edildikten sonra, ilham kuşu
tekrara uçmağa başlayarak 13-13 diye kanat çırpıyordu.
Onu
takibe başladım, elime nurdan 13 metrelik bir merdiven verdi,
alıp Ka’be’nin tenha bir yanına dayayıp yukarıya
çatıya çıkmaya başladım. Çatıya
çıkınca baktım aşağıdan yukarıya tam
merkezde nurdan bir sütun etrafı açık, meğer gök ehli aradan
girip çıkıyormuş.
Onüçüncü
bölümü üstte, diğer 12 bölümü de içeride. Aşağı
nasıl ineceğim derken baktım bir tabela “nüzul/iniş”
yazıyor.
Nur
sütununun o yanına gelip bakınca gördüm ki,
(M
- H - M - M - D - R - R - S - L - L - L - H) diye her
basamağında bir harf ile, 12 harfli “muhammedürrasulüllah”
yazıyordu.
Sessizce
merdivenden süzülerek aşağıya indim ki; o nur sütununun
diğer yüzünde ise “uruç/çıkış” 12 harfli “lâ ilâhe illâ
allah” Kelime-i Tevhid’inin her basamağında bir harfi ve mutebesi
yazmakta idi.
İçeride
olağanüstü bir hal olduğu seziliyordu. Dışarıdan
içerisi görülmüyor fakat içeriden dışarısı tamamen
gözüküyordu.
Ortadaki
merkez nur sütununun önünde “Hacer-ül Esved” köşesine doğru olan
istikamette, ki orası “Hakikati Muhammedi”dir, “Nuru Muhammedi”
duruyordu;
onun
“içeriden” sağ yan köşesinde ise “Nuru İsevi”;
onun
yan köşesinde ise, “Nuru Musevi”;
onun
yan köşesinde ise, “Nuru İbrahim” duruyordu.
Hep
birlikte dediler ki; hoş geldin kardeş, ne güzel zamanda geldin, bu
gece Regaib kandilidir, bu sene içerisinde kimlerin gönüllerine “Hakikati
Muhammedi Nur”u gönül rahimlerine düşürülecek ise, buradan
dağıtılır. Birimiz doğuya, birimiz batıya,
birimiz kuzeye, birimiz güneye, sen de al bulunduğun yerdekilerin
gönüllerine serp dediler.
Ve az
dışarıya bak, dediler: ben de, dışarıya
bakınca, dışarıda öyle bir yağmur “rahmeti
ilahiyye” zahir, batın yağıyordu ki, bazıları
kaçışıyor, fakat çoğunluğu tavaflarına devam
ediyordu. Dediler ki; bu akşam 120 rahmet değil 120 bin rahmet
vardır. Bunların 60 bini ki bize en yakın olan tavaf
ehlinedir, 40 bini az daha uzakta olan ibadet ehlinedir, 20 bini ise, daha
uzaktan bize bakanlaradır, dediler.
Bu
anlayış içerisinde birden irkildim, Beytullah’ın içinde misafir
olmuşum da O’nu tavaf edenler içeridekiler ile birlik beni de tavaf
ediyorlardı. Bu hal içerisinde, Mertebe-i İbrahim söz
alarak, dikkat et çekinme bu tavaf bizlerin madde benliklerine, dış
madde yapılarına değil her birerlerimizde bulunan “Hakikat-ü
Muhammedi” nuruna ve “nefahtü ruhuna”dır, dediler.
O
zaman düşündüm ki; Beytullah’ın içinde secde nereye
yapılır? Dediler ki; Ahadiyyet temsilcisi olan 13 mertebeli
merkez nur sütununun olduğu yerde secde olmaz. O mertebede ona dönük
olarak durursan burası Ahadiyyet mertebesidir.
“lâ
ilâhe illâ allah” yüzü, hüvviyeti, “muhammedürrasulüllah” yüzü ise, inniyetidir.
Burasa “Zat-ı Mutlak” yeridir.
O
merkezden hangi köşeye doğru yönelirsen o köşenin ifade
ettiği manaya secde etmiş olursun ki, içeride her yöne secde etmen
mümkündür. Ama dışarıda böyle olmaz, her yönden merkeze,
Ahadiyyet’e secde etmek mutlak gereklidir.
Bir
ara yine kendime geldim ki, tavaf edenler bizleri tavaf ettiği gibi secde
edenler de bizlere doğru secde ediyorlardı. Bu hal de çok
garibime gitti de irkildim, yine Mertebe-i İbrahim konuşmaya
başladı ve dedi ki; biz şu mukaddes Beyt’i yukarıya hep
birlikte çekelim. Ortada sadece bir Ahadiyyet’in nur sütunu kalsın,
sıra sıra Ka’be boşluğunda secde edenlerle
dolduralım da... Ahadiyyet sütununa kadar. Sütunun
etrafında çevresinde evvela 4 mertebenin temsilcisi 4 kişi
olacaktır. Onların çevresinde 12 kişi, onların
çevresi de çoğalarak gidecek kesret olacaktır.
Bir
ara Ahadiyyet direğini de ortadan kaldırsak, evvela o 4 kişi karşılıklı
birbirlerine secde ediyor şekilde olacaklardır. Onlardan
sonrakiler de, sonrakiler de hep birbirlerine secde etmiş
olacaklardır. Bu hususta mühim olan şey, birinin
diğerine abdiyyetiyle uluhiyyetine, diğeri de aynı
şekilde kendisinde bulunan abdiyyetiyle diğerinin uluhiyyetine secde
ettiği görülecektir.
Genelde
hakikat zaten böyle olduğuna göre burada olan özelde niye olmasın
dedi ve vakit de oldukça ilerlemiş olduğu o an baktım ki yine
müezzin efendi “Allah-u Ekber....lâ ilâhe illâ allah” diyerek Kelime-i
Tevhid’li ezanı Muhammedi ile yatsı namazını haber
vermekte idi.
Ben
de orada olanlarda müsaade alıp regaib gecelerini de kutlayarak,
Kelime-i Tevhid merdiveninden tekrar terasa çıkarak geldiğim yoldan
13 basamaklı nurdan elif merdiveninden aşağı inerek
karşıda müezzin mahfelinin arkasında bir direğin
dibinde bıraktığım “Necdet”in yanına gidip
yatsıyı cemaatle kıldıktan sonra istirahat için
Ravza-ı Mutahhara’dan ayrılıp otele doğru yola
çıktık. Yolda da, şairin söylediği sözün ne kadar gerçek
olduğunu düşünerek, terennüm ediyordum.
Sen
ona korkma de Kur’anı Natık (konuşan Kur’an)
Gönül
Ka’besine gir ol mutaluk.
Devreye
ol Ka’be’nin etrafını
Devrederler
bir gün gelir şems-i zatını (zat güneşini)
21-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
Saat 12
“Kelime-i
Tevhid”in harfleri itibariyle oluşması
Şimdi
gelelim Kelime-i Tevhid’in, halka iniş (nüzul) safhalarına.
Telaffuz
ettiğimiz “Kelime-i Tevhid” Hakk’a yükseliş (uruc) sistemi içerisinde
kullandığımız Tevhid kelimesidir.
Kuldan
Hakk’a doğru yola çıkan sadece belli harfleri tekrardan ibaret
olmayan, Hakk’a dönüş yollarının bütün
aşamalarını içinde bulunduran bir harfler zinciridir.
Kelime-i
Tevhid “nüzul ve uruc/iniş ve yükseliş) mertebelerini en
kısa, en açık, en kolay, en anlamlı, en derin, en geniş
şekilde ifade eden cevami-ül bir kelimedir.
Zat,
sıfat, esma ve ef’al mertebelerini bünyesinde topladığı
gibi bütün mevcudatı dahi bünyesinde toplamıştır.
Eğer insanlık alemine ilahi kitaplar gönderilmemiş olsaydı,
gerçekleri anlamak için sadece “Kelime-i Tevhid” ve içerdiği mana hazinesi
onlara yeterdi.
(¢é¨Ü¨£Û a) “Allah”
lafzının oluşumu
Ezelin
ezelinde, ebedin ebedinde insan aklının ve ihatasının
alamayacağı bir zamanda, gerçi orada zaman da henüz yoktu (bir an)
diyelim, o anda ne olduysa oldu “Zatı mutlak” A’ma’iyyet mertebesinden
Ahadiyyet mertebesine tenezzül etti. Burada “Hüvviyyeti” ve
“İnniyyeti” zuhura çıktı.
Hüvviyeti
(Beytullah) “Beyt’ül Atik”in ve “mükevvenat” alemlerinin kaynağı:
İnniyeti
ise (Hakikati Muhammedi) Kur’an ve insanın kaynağı oldu.
Bu
iki kaynağın toplu ifadesi ise “Kelime-i Tevhid” “lâ ilâhe illâ
allah” ile belirlendi.
“Kelime-i
Tevhid”in ilk zuhura çıkmaya başlamasına yukarıda
belirtilen Hüvviyet’in “hu” su kaynak oldu. (Zahir alemde bilindiği
gibi “hu/o) demektir.
İşte
bu ilk zuhura çıkış Hüvviyet’în “hu/o” su ile simgelendi. Bu “hu”
“Hüviyeti Mutlaka/mutlak hüvviyettir” Bir bakıma “ismi azam/en büyük
isim” de budur. Bunun hakikatini anlamak mümkün değildir.
İşte
bu “hu” Allah kelimesinin oluşumunu sağlayan sondaki “hu”dur.
Fakat varedilişte ilktir. Bilindiği gibi “hu” bulunduğu
yer icabı yazıda bazen iki gözlü bazen tek gözlü olması bütün
varlığı bünyesinde topladığını ifade
etmesidir. Daha sonra oluşacak bütün varlıkların kendilerine has
özel hüvviyyetleri kaynaklarını buradan almaktadırlar. Ve yine
bu “hu” ağıza en uzak yerden yani mideden, yani batından
gelmektedir.
“hu”
“Hüviyeti Mutlaka” kendi kendini zuhura çıkarıp (var edip) bir
makam oluşturduktan sonra, yavaş yavaş saltanatını genişletmeye
başladı ve kendine en yakın olarak gizli Q “elif”i buldu ve o
mertebeye doğru akmaya ve hayat vermeye başladı. Bu gizli Q “elif” oluşunca “hu/o” ile (onu) kendi kendine okudu ve “ah” dedi. “küntü
kenzen/gizli hazine” nin ilk muhabbeti ve aşıkların içlerindeki,
gizli “ah” ları oldu.
Bir
müddet bu muhabbet haliyle kaldıktan sonra tekrar saltanatını
genişletmeye devam ederek 3. (üçüncü) mertebeye doğru yönelerek Ş “lâm”ı oluşturmaya ve ona hayat vermeye
başladı. Bu Ş “lâm” oluşunca
yine onu kendi kendine okudu ¢é Û) (elbette “hu/o”)
(onun için) yani (“hu” için) dedi. Yani “lâm”ın oluşması kendisi
için değil, ”hu” için, yani “benim için” dedi.
Bir
müddet ¢é Û (elbette
“hu/o”) (hu/onun için) bayrağını dalgalandırdıktan
sonra daha genişlemeyi murat ederek “geçici” bir “elif” harfi ilave
etti ve okuyarak bu sefer ¢é¨Û¡a “ilahu” (ilah)
dedi. Böylece kendine verdiği ilk toplu vasıf bu ¢é¨Û¡a “ilahü”
(ilah) oldu.
Bu
ilahiyyat öyle bir ilahiyyat ki orada ne isim, ne resim, ne vasıf ve ne de
ayrı, gayrı vardı. Kendi kendinde kendi olan tek ilahtı.
Bir
müddet de bu mertebede kaldıktan sonra biraz genişlemeyi murad etti
ve bir “lâm” daha seyrine ilave ederek evvela ¢é¨Û¡a
ü “la ilahu” (ilah yoktur) diye kendi kendinde, kendi
zuhurunu tekrar gizledi. İlk nehiy (kaldırmak) budur.
Bir
müddet de böyle kaldıktan sonra,
¦ £ó©1¤‚ß ¦Œ¤ä × ¢n¤ä¢× “küntü kenzen
mahfiyyen” “gizli bir hazineyim” hükmüyle
açılımlarına devam ederek oluşan harflerin önüne bir de “elif”
ilave ederek baştaki “lâm” “elif” ile birleşince “lam-ı
tarif” belirleyici “lâm”a dönüştü; o haliyle okuyunca kendine ¢é¨Û¡a
¤Û a “el ilahu” (mutlak ilah)
vasfını verdi.
Bir
müddet de böyle kaldıktan sonra ¢é¨Û¡a
¤Û a “el ilahu” lafızlarını
toplamayı muradederek oradaki geçici elifi şeddeye dönüştürerek
gizledi ve kendi kendini bütün bu içerdiği mertebeleri ifade edecek olan ¢é¨Ü¨£Û a
Allah” kelimesine dönüştürdü.
İşte
böylece kendini sonradan da oluşacak her mertebenin hakkını
koruyacak “zati ismi”ni oluşturmuş oldu.
Şimdi
tekrar edelim “Allah cc.” (lafzı celali)ne “hu”dan başlayıp
“elif”de biten bu ismi zat’ın sondan başa okunuşu “Allah”
oldu. Ve hiçbir şey hariçte kalmamak üzere bu sembol ve mananın içine
dahil edildi.
Allah
sembolünde ve manasında, okunuşu itibariyle,
baştaki,
“elif” sembolü (harfi) “Ahadiyyet” mertebesini,
birinci
“lâm” sembolü (harfi) “Uluhiyyet” mertebesini,
ikinci
“lâm” sembolü (harfi) “Velayet ve Risalet”
mertebesini,
yukarıdaki
( £ /şedde) ise, çokluğunu, şiddetini,
aradaki
gizli “elif” muhabbetini,
sondaki
“hu” ise, bütün bunlarda mevcud olan “Hüvviyyeti Mutlaka”yı
ifade eder oldu.
İşte
bu “Allah” sembolü ve kelimesi zat mertebesini ve orada
oluşan hadiseyi bildirmektedir. Aynı zamanda daha sonradan
zuhur edecek bütün mertebelerine de kaynaklık etmektedir.
Şu
anda bu manayı yeryüzü beşer lisanında gerek harf ve
sembollerinde gerek telaffuzlarında Arap lisanından başka hiçbir
lisanla ifade edebilmemiz mümkün değildir. Aslına en uygun ifade
tarzı Arap lisanında bulunan harflerle, o sembollerle kısmen
ifade edebilmektedir.
Alemlerin
ve beşeriyetin ne kendileri ne de lisanlarının
olmadığı bir devrede o zatı mutlak bu vasfını da
uluhiyyet lisanı üzere yaptığından işte biz bu
telaffuzunu bilememekteyiz.
Bildiğimiz
batındaki, Allah lafzının sonradan beşer idrakine
ulaştırılmaya çalışılan “Arap lisanı” üzere
olan tercümesiyle “Allah” olarak okunuşudur.
Bu
tercümeyi Kur’anı Kerim’de de ifade edildiği gibi bizzat
Allah’ın kendisi seçerek yapmıştır. Bunun dışındaki ne Fransızların “Dieu” sözcüğü,
ne Almanların “Gat” ve İngilizlerin “God” sözcüğü, ne
Hintlilerin “Nirvana” sözcüğü ne Çinlilerin “Tao” sözcüğü ve ne
yazık ki, biz Türklerin “Tanrı ve Çalab” sözcüklerinin harf ve
manaları belirtilen “Allah” lafzının
karşılığı hiçbir şekilde olamamaktadır.
Tabii
ki, her millet temiz ve saf iç duygularıyla Rabblerine, kendilerine uygun
ifadelerle sesleneceklerdir ve o “Allah” olan yüce zat onları da kabul
edecektir, çünkü o aynı zamanda “kulunun zannına göre”dir.
Bizim
gayemiz insanları umutsuzluğa düşürmek değil, fakat ne
muazzam bir mana aleminde yaşadığımızı bir nebze
olsun ifade etmeye çalışmaktır.
( £ü¡a ) “illâ” lafzının oluşumu
Biz yine mevzumuza
dönelim, bu sefer zat mertebesinden sıfat mertebesine doğru nüzül
etmekte (inmekte)dir. Buranın ifadesi ise ( £ü¡a) “illâ” dır.
Bilindiği gibi
sıfat mertebesi “zatı uluhiyyet”in, vahidiyyetten, rahmaniyyetine
tenezzülüdür ve burada zati ve subuti 13 sıfatı zuhura
çıkmaktadır. Ayrıca “Hakikati Muhammedi”nin de zuhur
mahallidir.
Evvela yine sondan
başa ( £ü¡a) “illâ” nın (ü) “lamelif”i şekillendi. Zaten bu harfler ¢é¨Ü¨£Û a “Allah” lafzında da hem şekil, hem de mana olarak mevcuttur.
(Ş) “lâm” lahut, (Q) “elif” ise, ahadiyyet’in
sıfat mertebesindeki temsilcileridir. Onların önüne bir “elif”
getirilerek “lâm”da şedde ile lahut tecellisi şiddetlendirilerek, ( £ü¡a) ”illâ” ya dönüştü.
Bu şu demek oldu; ey
sıfatlarım bundan sonra yavaş yavaş alemi mülke doğru
sizde nüzüle geçeceksiniz orada faaliyete geçtiğinizde sakın ha kendi
başınıza işler yapmayasınız. Ben sizlere
birer kimlik, hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi, basar gibi bunları
verdim. Bunların üzerinde sizlere ait ayrı bir saltanatınız
yoktur. Bu saltanat ancak Allah olan bana aittir, diyerek Allah, ( £ü¡a) ”illâ” bölümünü oluşturdu.
Burada bir şeye daha
dikkat etmemiz gerekecektir. Bilindiği gibi latin harfleri ile yazı
soldan sağadır, yani “Nefsi Kül”den “Aklı Kül”edir.
Arap harfleri ile
yazılan yazılar ise, “Aklı Kül”den “Nefsi Kül”e yani sağdan
soladır ki, “illâ” önde “Allah” onun devamındadır.
Verdiğimiz manalar bu sıraya göredir.
¢é¨Ü¨£Û a
£ü¡a “illâ allah” iki şekilde
yazıldığında ikisi de ayrı istikametlere
gitmektedirler.
Böylece Kelime-i
Tevhid’in iki bölümünü oluşturduktan sonra şimdi gelelim “Esma”
mertebesi olan ( é¨Û¡a) “ilâhe” bölümüne.
22-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
( é¨Û¡a
) “İlahe”
lafzının oluşması
“Esma” yani (Esma-ül
Hüsna) Allah’ın bütün güzel isimlerinin tecelli ve zuhur mertebesi olan bu
mertebede her ilahi isim latif birer kimlik kazandıklarından
hepsi kendilerine has manalarının temsilcileri oldular ve bu yüzden
ayrı ayrı her türlü faaliyeti ortaya koyacak güç ve
imkanları zat mertebesinden talep ettiler.
Bu taleplerini “Zatı
İlahi” yani, yukarıda “Allah” lafzı ve manasının
oluşumunda tesbit ettiğimiz “ilah” (Aklı kül) (mutlak ilah) bu
mertebede (Nefsi külü) zuhura getirerek onların talepleri istikametinde
ihtiyaçlarını zatından vermek suretiyle kendi (ilah) tecelli
ettiği her bir isim ve o ismin manası ise (İlahe) yani nefs ve
üretken oldu.
Bu mertebe aynı
zamanda Rububiyyet mertebesi, yani Rabb’lık ve terbiye mertebesidir.
Allah c.c. lafız ve manasında “zat mertebesinde” “ilah” tek fakat
Esma mertebesinde İlah’a bağlı “ilâhe”ler çoktur. İşte
bu yüzden “kesret” yani çokluk, manalar halinde zuhur etmeğe
başlamıştır ve her mana bir kelime ile ifade
edilmiştir ve her kelime bir mananın zuhur mahalli olmuştur.
Kelime-i Tevhid’in
bünyesindeki “ilâhe” kelimesi “Esma-ül Hüsna” bölümünün zuhur mahallidir.
Bu kelimenin oluşması yukarıda bahs edilen “Allah” lafzı
celilinin içinde bulunan “ilah” kelimesine benziyor ise de arada kendi
zatında mutlak tek ilah iken, burada ise zuhura getirilen her bir isim ve
o ismin manası çokluğu itibariyle “ilâhe” (izafi isim) olarak
vasıflandırılmıştır.
Bu ilaheler özleri
itibariyle gerçek “ilah”a bağlı iseler de suretleri itibariyle her
birerleri (münferittir) tek tektirler. Her ne kadar bireysel bünyelerinde
asaleten var olan varlık ve manalar iseler de özleri itibariyle kendilerine
ait bir şeyleri olmadıklarını, Mutlak İlahın
vekilleri ve zuhur mahalleri olduklarını bilmeleri ve hadlerini
aşmamaları gerekmektedir.
İzinsiz, vekaletini
asalete dönüştüren, vekaletten de asaletten de ebediyyen mahrum
kalmış olur.
Böylece “Kelime-i
Tevhid”in bir kelimesi daha batın alemden zahir aleme
çıkmış bulunmaktaydı, böylece (allah – illa - ilahe)
zatından sıfatına, sıfatından esmasına tecellisi
olmuştur.
Fakat henüz daha seyr
tamamlanmamış 13 mertebeli Ahadiyyet nur sütunu arzı mübareke
“Hazreti Şehadet”e ulaşmamıştı.
( ü
) ”lâ” lafzının oluşumu
İşte bu son
(nüzül) bağlantıyı ( ü) ”lâ” ile yani (ü) “lâm elif” ile yaptı. Bu “lâm
elif”, öyle bir “lâm elif”tir ki zahir ve batın bütün ef’al alemini
kucaklamış oradan da arşı azime kollarını
uzatmıştır.
Biz ona şimdi zahir
kelime, anlam manasıyla bakmaya ve öyle okumağa, anlamaya
çalışalım. Genelde “lâ” kendinden sonra gelen manayı
nehyedici yani kaldırıcılık görevini
yapmaktadır. Burada ise asılda kendi kendini “zahir mertebesi” itibarile
“lâ” etmekte, kaldırmaktadır.
Şöyle ki; “Zatı
Mutlak”
Ahadiyyetinden
Uluhiyyetine tenezzül ettiğinde, ¢é¨Ü¨£Û a
“Allah” ismi ve manasıyle zuhur etmişti.
Oradan sıfat
“Vahidiyyet ve Rahmaniyyet” mertebesine ( £ü¡a) ”illâ” ile tenezzül etmişti.
Oradan “Rububiyyet”
mertebesine ( é¨Û¡a) “ilâhe” ile tenezzül etmişti.
Şimdi burada ise,
“Rububiyet” mertebesinden “Melikiyyet” mertebesine son tecellisi olan ( ü) ”lâ” ile
tenezzül etmektedir, ki bu tenezzül ve tecelli kemalatın sonu ve
zirvesidir.
Ehli Hicap (perdeliler)
buraya (Esfeli safilin/aşağıların en
aşağısı) der. Hakikat yönü ile ehli hal ise,
“lika/buluşma”, vuslat alemi der.
Ancak burada zatın
kendini “ef’al, esma, sıfat ve zat” perdeleriyle perdelediğinden, bu
perdeleri açıp da o “lika”ya ulaşmak pek kolay olmaz.
Bütün alemlerden zuhura
gelen bu “la aleminde”, ki (melikiyyet” yani “malik”iyyet mertebesidir.
Diğer ismi “ef’al/fiil madde alemi”dir. Her varlık kendine
tanınan mülkünü kendi gerçek mülkü zannettiğinden fiilen bu alem “malik”ler
tarafından izafeten geçici olarak bölünmüştür.
Bu geçici bölüşme,
paylaşım neticesinde “malik” zahir, “malikel mülk” batın
olmuştur. İşte bir müddet batında kalmayı murat
ve arzu eden “zatı mutlak” burada kendini (ü) “lâm elif” sırrı içinde gizleyerek, kendi
kendine, kendinde olarak ( ü) ”lâ” diyerek perdelemiştir.
Bu perdeyi izinsiz açmaya
çalışanlar (ü) “lâm elif”in tabanında görüldüğü gibi
çelmeyi yerler ve daha oradan geri dönerler. Bu perdeyi açmak ve çelmeden
kurtulmak için özel bir izin gerekmektedir. Tevhid nüzül kervanından inip,
tevhid uruc kervanına dahil olmak gerekecektir. Vakti geldiğinde o
kervana bineriz insaallah.
Böylece özet olarak
oluşumunu izah etmeye çalıştığımız “Kelime-i
Tevhid” ef’al aleminde zuhur etmek için son aşamasını da
tamamladıktan sonra “Zatı Mutlağı” her mertebesi itibarile
ve o mertebenin hakikatleri içerisinde en güzel şekilde her mertebeyi bir
kelime ile izah eden dört (4) kelimeden meydana gelen dört (4) mertebeyi bir
cümle içinde anlatan ve o cümlenin harflerinin de 12 harf olarak, ki bu da
“seyri süluk mertebeleridir.
On iki (12) mertebeyi de
bünyesinde bulunduran “Manayı Muazzama” “lâ ilâhe illâ allah” Allahu Teala
Hazretlerinin düzenlediği her mertebesi itibariyle kendi kendini, kendinde
kendi vasfettiği Arap lisanı üzere “beşere” hediye ettiği
zatından ef’aline yukarıdan aşağıya nüzül eden alemler
köprüsüdür.
12,11,10,9,8
7,6,5
4,3,2 1
騣ÜÛa
£üa éÛa ü
1,2,3,4,5
6,7,8
9,10,11 12
lâ ilâhe illâ allah
22-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Kabe-i Muazzama
Buraya kadar “Kelime-i
Tevhid”in zatından ef’aline nasıl oluşup
uzandığını ve varlık bulduğunu anlamaya ve
anlatmaya çalıştık. Bundan sonra ise, o muazzam
mananın nasıl ve nereye emanet edilip, tahakkukunun da nasıl
gerçekleştirileceği aşamalarına bakalım.
“Mertebe-i Ademiyyet”
Tevhidi
Kur’anı Keriym
Bakara 2/30 ayetinde,
6
¦ò 1î©Ü ¡¤‰ ü¤aó¡Ï ¥3¡Çb u
ó£©ã¡a ¡ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ü¡Û Ù¢ £2 ‰ 4b Ó
¤‡¡a ë
“ve iz kale
rabbüke bil melaiketi inni ca’ilun fiyl ardı haliyfeh”
mealen,
“o vakti
hatırla ki, hani rabbin meleklere, ben yeryüzünde bir halife
halkedeceğim” demişti.
İşte burada
bahsedilen halife o muazzam “Kelime-i Tevhid”in o günkü anlayışı
içerisinde arzda, emanet edilerek ilk bekçisi görevlisi ve zuhur mahalli
olacağı ilan edilmekteydi. Bir halifenin isminin,
yukarıdaki ayetlerin devamında (¤â …¨a) “Adem” olduğunu öğrenmekteyiz.
İşte “Kelime-i
Tevhid”in ilk emanet edildiği yer ef’al alemi itibariyle “Mertebe-i
Ademiyyet”tir. Ayrıca batın olarak, “Mertebe-i Ahadiyyet”te,
kendisinde gizlenmiştir.
“halakal ademe ala
suretihi” Hadisi Kudsisinde belirtildiği gibi Allah Adem’i “batın”
olarak kendi suretinde, yani kendi özellikleriyle halk etmiştir.
İşte ancak bu yoldan “Kelime-i Tevhidi” koruyabilecek ve emanet
edilebilecek mahal olmuştur. Adem AS’ın hikayesini herkes
bilmektedir. Malum aşamalardan sonra cennetten yer yüzüne indirilen
Adem ile Havva, evvelki satırlarda da belirttiğimiz gibi yer yüzünde
beşer lisanından ilk defa “Kelime-i Tevhid”i telaffuz edenler
olmuştur.
Böylece bir beşer
halife lisanından Kelime-i Tevhid’in “uruc” yani yükseliş sistemi
içerisinde ilk defa kullanıldığını görmekteyiz.
Adem kelimesi de bize bu hakikatlerin mertebe-i Ademiyyetle zuhura çıkmaya
başladığını göstermektedir. Adem’in baştaki
(Q) “elif”i Ahadiyyet,
sondaki (â) “mim” Muhammediyyet, ortadaki (…) “dal”ı ise, Ahadiyyet’in Muhammediyyet’te zuhur edeceğinin delilidir.
Adem’in (a.s.)
lakabı “Safiyyullah”dır. O mertebede ve daha sonra gelecek
“Mertebe-i İbrahimiyye”te kadar olan sürede “Kelime-i Tevhid” nefis
mertebeleri itibariyle dua makamından ifade edilecektir.
Şöyleki :
“lâ ilâhe
illallah Adem Safiyullah”
“lâ ilâhe
illallah Nuh Neciyullah”
gibi nihayet insanlık alemi, “Mertebe-i
İbrahimiyyet”e ulaşınca artık bu aşamada “Kelime-i
Tevhid” hem dua, hem zikir, hem de tefekkür konusu olmaya içinde
barındırdığı “Tevhid” hakikatleri ve manaları
oluştuğu yoldan uruc olarak tekrar aslına, gerçek hakikatine doğru
yola çıkmağa başladı.
“Mertebe-i
İbrahimiyyet” Tevhidi
Hak Teala buyurdu:
- Ya
İbrahim! Cebrâil’i sana göndereyim, sana lâ ilâhe illâllah
kelimesini telkin etsin. Bu kelimenin nerede ve nasıl
söyleneceğinin sana güzelce ta’lim etsin.
Namus-u Ekber olan
Cebrâil gelip dedi ki:
- Ya
İbrahim! Hak Teala sana lâ ilâhe illâllah kelimesini
öğretmem için beni sana gönderdi.
Bu kelimeyi İbrahim
(a.s) a üçkere telkin etti.
Cebrâil lâ ilâhe
illâllah dedi, İbrahim dinledi; İbrahim söyledi, Cebrâil dinledi.
Üçer kere
karşılıklı birbirlerini dinledikten sonra Hak Teâla:
- Ya
İbrahim! Bir halvet yerde çilehane yap; orası karanlık olsun;
oraya girip otur; niyyet et. Hak teâla’nın kudreti sana zahir
oluncaya kadar lâ ilâhe illâllah demeye devam et,” buyurdu
Bilindiği gibi
İbrahim (a.s.)’ın bir lakabı da “Tevhid’in
babası”dır. İşte bu hakikat üzere Tevhid’i
İbrahim “la faile illallah”tır, yani ilk insanlık
tarihinde “Kelime-i Tevhid”in kelimesini kendi mertebe-i itibariyle
aşağıdan yukarıya, kuldan Hakk’a doğru okumağa
başlamıştır.
Burada dikkat edilecek
çok mühim bir husus vardır. Lafızda tamamını,
aslında gerçek olarak sadece ( ü) “lâ” yı okuyabilmiş, diğer bölümleri lafız olarak
söylemiştir, ki zaten onun mertebesi budur, görevi de bu mertebeyi ortaya
getirip faaliyete geçirmektir ki, bunu da başarmıştır.
Buradaki Tevhid
kelimesi “lâ” ilahe illâ allah, okuyanı İbrahim
Halilullah’tır. Mertebesi “Halil” dostluktur. Dostluk örtüsüne
bürünen gayrı görmez.
Burası seyr-ü süluk
yolunda sekizinci (8.), Hazret mertebesi bakımından
birinci (1.), kelime lafzı ise, “la faile illallah”tır.
Böylece nüzül
mertebelerinden uruc mertebelerine yükselmeğe çalışarak kuldan
Hakk’a “Kelime-i Tevhid”in kelimeleri yavaş yavaş okumağa devam
edilsin.
Burada ilk okunup çözülen
kelime ( ü) “lâ” “nehiy”.
Varlıktan izafeti kaldırıcı ( ü) “lâ” dır. Bu ( ü) “lâ” (Ò) “fa” ile bütün fiillerin
failleri geçici “malik”ler değil, “malikel mülk” olduğu yavaş
yavaş kesinleşerek ortaya çıkmaya başlamış
olur. İşte bu mertebenin zuhur mahalli “kişi”sinde ( ü) “lâ” müşahade (¢é¨Ü¨£Û a
£ü¡a é¨Û¡a) “ilahe illâ allah” kelam ile
söylenir. İlk zati müşahade hali buradan
başlamaktadır.
Bilindiği
gibi “İbrahim” İbrani lügatına göre “eb’rahem”dir.
Baştaki (Q) “elif” “Ahadiyyet”in
zuhur mahalli,
ikinci harf (l) “be” ile
“birlikteliği,
üçüncü harf (‰) “rı” bu mertebedeki
“rahmeti İlahiyye”yi,
dördüncü harf (ç) “he” aradaki
“hüvviyyet-i mutlaka”yı,
sondaki (â) “mim” ise, bu
mertebedeki “Hakikat-ı Muhammediyye”nin tecelli yeri, zuhur mahalli
olduğunun ifadesidir.
22-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
“Mertebe-i Museviyyet”
Tevhidi
Buradan da ileriye gidip
Kelime-i Tevhid’i daha iyi okumayı arzu ediyorsak, o zaman
yolumuz “Mertebe-i Museviyyet”e doğru ilerliyecektir.
“Vadi-i Eymen”e Musa
(a.s.)’a “Tur dağında hitap edilen vadi” ulaşmadan bu
hakikatlere ulaşmamız mümkün değildir. Çünkü Allah’ın
c.c. çizdiği genel seyr yolu budur.
Buradaki Tevhid kelimesi,
“lâ ilâhe illâ allah” okuyanı “Musa Kelimullah”tır ve burda,
bu makamda okunan, yani “çözülen” kelime “ilâhe” dir. Bu oluşum
üzere Tevhid-i Musa “la mevcude illâ allah” şeklindedir.
Evvela ( ü) “lâ” nın
gerçeğini okuyup ( é¨Û¡a) “ilâhe”nin hakikatine ulaşınca baktı ki, bütün
varlıktaki mevcudlar daha evvelce kendilerinin gerçek var
zannedildiği üzere değerlendiriliyorken, kendisinde oluşan bir
irfaniyet ile varlıkların kendilerine ait bir varlıkları
olmadıkları ( é¨Û¡a) “ilâhe”lerin aslının tek “ilah” (Kubb-ul erbab)
olduğu anlaşılınca ve Tur dağından Cenab-ı
Hak ona kelam edince ( £ü¡a) “illâ”ya da ulaştığını zanneden Hz. Musa “yarabbi sana
bu kadar yaklaştım bana kendini göster” arzusu
karşısında “len terani” (sen beni göremezsin) sözü oldu, çünkü
daha henüz ( £ü¡a) “illâ”ya ulaşmamıştı.
Bu yüzden “yarabbi seni
her şeyden tenzih ederim, beni müminlerin evveli yaz,” diye ricada bulundu
ve bu mertebe tenzih mertebesi, ilk idrak edip yaşayan da Musa
(a.s.) oldu. Bu yüzden “Mü’minlerin evveli” yani bu mertebenin önderi
olmasını istedi.
Burası seyr-i suluk
yolunda 9 (dokuz)uncu mertebedir.
“Musa” nın (â) “mim” “Hakikat-ı
Muhammedi”nin “Musaviyyet tenzih” mertebesini
() “sin”i ise, o mertebede olgunlaşmağa devam eden
“insanı” ifade etmektedir.
Burada “Kelime-i Tevhid” ( é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe” müşahade,
(¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a) “illâ allah” lafzen ifade edilmektedir.
Buradan da ileriye gidip
“Kelime-i Tevhid”i daha iyi okumayı arzu ediyorsak o zaman yolumuz
“Mertebe-i İseviyyet”e doğru ilerliyecektir.
“Mertebe-i
İseviyyet” Tevhidi
Burası, Mertebe-i İseviyyet’tir,
sıfatı “Mesih”, ismi “İsa”, lakabı
“Ruhullah”tır. Bu makamda okunan, yani “çözülen” kelime ( £ü¡a) “illâ”dır.
Bu oluşum üzerine de
“Tevhid-i İsa” “la mevsufe illâ allah” şekliyledir.
( £ü¡a é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe
illa” müşahede (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” ise, lafzendir.
Onların
anlayışında bunun diğer “bozulmuş” şekli (Eba,
Ebi ve ruhül kuds)tür yani, (baba, oğul ve kutsal ruh) şeklindedir.
Bu mertebe
(teşbih) (şibh) “benzetme” misallendirme mertebesidir.
Cenab-ı Hakk ilk defa sistemli olarak bir mahalde zat-i tecellisini ortaya
koymuştur.
İsa AS’’dan zuhura
gelen mu’cizeler kendinden evvel gelen peygamberlerin mu’cizeleri gibi
değildir. Gerçi dış görünüşte Mu’cizeler
insanları aciz kaldıkları hadiselerdir fakat İsa
(a.s.)’ın mu’cizeleri ile kendinden evvel geçen Peygamberlerin
mu’cizeleri, sistem, oluşum bakımından aynı
değildir.
Şöyle ki evvelki
peygamberler daha henüz zat tecellisinin mertebesinde olmadıklarından
kendilerinden zuhura gelen olağanüstü hadiselerin kaynağı
değil, zuhur mahalli idiler.
İsa (a.s.)’dan
meydana gelen mu’cizelerle ise, İsa (a.s.), mu’cizelerin hem
kaynağı, hem de zuhur mahalli oldu, çünkü zat-i tecelliye
mazhar idi. Bu da ( £ü¡a) “illâ”yı çözmesinden ( £ü¡a é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe illa”ya
ulaşmasından idi.
( £ü¡a) “illâ” “Allah”ın en yakın komşusudur.
“Ruh’ül Kudüs” (Cebrail
(a.s.)) vasıtasıyla beşeri babaya muhtac olmadan ruhani bir
kanaldan gelmesi O’na diğer insanlardan farklı bazı özellikler
kazandırdı. Kendi annesi yoluyla yer ehli, “ruh’ül kudüs”
yönüyle de gök ehli idi. İşte bu yüzden sadece kendi
beşeri varlığı itibariyle, zahiren ( £ü¡a) “illâ” ruhani varlığı itibariyle de (sessiz) batınen “Allah”
dedi.
Fakat onu zahire
çıkarmayıp sadece kendi bünyesinde, kendi kendisi için dedi ve bu hakikatı
yani, zat tecellisini beşeri ve bedeni varlığında ilk defa
idrak eden kimse oldu.
Aslında kendisi
mutlak tenzihde olduğu halde yaşantısı itibariyle
“teşbih” benzetme, misal yollu çok mühim bir ilahi aşamayı
insanlık sahnesinde de ilk defa faaliyete çıkarmış olan
kimse oldu.
23-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
İşte bu yüzden
(İsa) kelimesi (Ê) “ayn” ile yazıldığından, “ayn” da göz, kaynak, pınar
ifadesinde olduğundan, () “sin” ise, insan mertebesinde olduğundan, toplu ifadesi,
“gören insan” demek olur, ki bu mertebede “İsa” ismiyle zahir, “Hakk”
ismiyle batın olmuştur.
Yani Hakk
sınırlı mahalde zati tecellisi itibariyle ilk defa “İsa”
ismiyle zahir olmuştur, ki işte bu ( ü£¡a) “illâ” beşeriyetini nehyedip, batındaki gizli
uluhiyyetini ispatlamaktadır. Hakkı sınırlı bir
mahalde müşahade etmek ise, teşbih yani belirli bir yere hasretmek
olur, ki mutlak kemalat değildir. Ancak o güne kadar
ulaşılan en büyük kemalattır.
İşte bu
yüzden Ku’ranı Keriym Maide 5/110 ayetinde,
ó©ã¤‡¡b¡2
¡Š¤î £ÀÛa ¡ò ÷¤î è × ¡åî©£ÀÛa å¡ß
¢Õ¢Ü¤‚ m ¤‡¡a ë
ó©ã¤‡¡b¡2
a¦Š¤î Ÿ ¢æì¢Ø n Ï b èî©Ï ¢ƒ¢1¤ä n Ï
“ve iz tahlüku
mine’t tıyni kehey’etittayri biizniy
fetenfühu fiyha fetekunü tayren biizniy”
mealen,
“hani sen benim
iznimle çamurdan kuş gibi birşey yapıyordun da içine üflüyordun
ve benim iznimle kuş oluyordu” diye ifade edilmektedir. Yukarıda
bahsedilen ayetin içinde yer alan (ó©ã¤‡¡b¡2
) “biizniy/benim iznimle” sözcüğü
zaman zaman kendisinde zuhura çıkan zati tecelli’nin açık
tezahürüdür.
Bu mertebenin ruhaniyyeti
galip olduğundan bir miktar maddeye hakimiyyetleri vardır ve kendi
bedenleri üzerinde de tasarrufları vardır.
İşte bu
mertebenin kaynağı olan “Rahmi Meryem” harfleri itibariyle,
(â) “mim” “Hakikat-ı
Muhammediyye”nin İseviyyet mertebesindeki zuhuru
(‰) “rı” “rahmeti
İlahiyye”, ki oraya verilen “İseviyyet Rahmeti”
(ğ) “ye”bu hallere
“yakıyn”lik oluşması,
sondaki (â) “mim” ise, o
mertebedeki Muhammediyyet’ten gelen “İseviyyet Kemalatı”dır
Böylece “Kelime-i Tevhid”
( £ü¡a) “illâ” ya ulaşmış bulunmakta
ve ( £ü¡a é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe illa” bölümü müşahade
ile (¢é¨Ü¨£Û a) “allah”bölümü ise lafzen söylenmektedir. (“lâ ilâhe illa” Allah)
dır.
Bu mertebenin tevhidi,
“lâ ilâhe illâ
allah İsa ruhullah” “la mevsûfe illâ allah” dır.
İnsanlık alemi
bu aşama ve anlayışta yaklaşık olarak 600 sene kadar
kalacaktır. Miladi 571 de rebüül evvel ayının 12 ci gecesinde
doğan ve 40 yaşlarında kendisine peygamberlik verilen alemlerin
sultanı Tevrat ve İncilde de geleceği belirtilen, Muhammed
Mustafa (SAV) Hazretleri Miladi 610 dan sonra “Kelime-i Tevhid”in “Allah”
lafzını açıklayıp, tamamına erdirecektir.
Doğum tarihine
dikkat edersek, hemen ilgimizi 13 ler çekecektir.
571 yılı
(5+7+1=13 eder.)
Rebbüül evvel 12. gecesi
ve gelenle birlikte sayı yine 13 olmaktadır, ki bilindiği gibi
Hz. Rasulüllah’ın şifre rakamıdır. Yeri geldikçe
ifade etmeye çalışıyoruz. Bu hususta da ayrıca bir
araştırma yapmaktayız.
Şimdi biz yine biraz
gerilere gidip meselelere tekrar oralardan bakmaya çalışalım.
“Merteb-i
Muhammediyyet” Tevhidi
Muhammedürrasülüllah
– (Kelime-i Risalet)
¢¢é¨Ü¨£Û a
- 9 ¤Ûì¢ ‰ - a¦† £à z¢ß
Allah - Resul - Muhammeden
Allahü CC. Her mertebesi
itibariyle ifade eden mutlak kelam olan “lâ ilâhe illâ allah” Mertebe-i
Muhammediyye’yi ifade eden “muhammedürresulüllah” kelimeleri birleşince,
İslamın ilk şartı olan “Kelime-i Tevhid” ortaya
çıkmış olmaktadır. Bu da bilindiği gibi “lâ
ilâhe illâ allah muhammedürresulüllah” dır.
“lâ ilâhe illâ
allah” “Kelime-i Tevhid”
“muhammedürresulüllah” ise, “Kelime-i
Risalet”tir.
Kelime-i Tevhid’in
oluşumunda gördüğümüz gibi sondan başa doğru idi.
“Kelime-i Risalet”in dahi oluşumu sondan başa “Allah - Resül –
Muhammed” şekliyle nüzül sistemi içerisinde olmuştur.
Buradaki “Allah” cc.
lafzı Kelime-i Tevhid’in oluşumundaki “Allah” lafzının
aynı ve kaynağı olan “hu” Ahadiyyetin, “Hüviyyeti
Mutlaka”sıdır.
Mi’rac’da meleklerin
şehadeti ile “şehadet” kelimesi oluştuğunda “abdü’hü” ve
“resulü’hü” kelimelerindeki “hu”ların kaynağı da o mertebedir.
Yani “hu”nun kul ve “hu”nun resulüdür. Kaynağı “Hüvviyeti
Mutlaka”ya dayanır.
29-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Kabe-i Muazzama
Daha evvelce de Kelime-i
Tevhid’in oluşumunda bahsettiğimiz, A’ma’iyyetin, Ahadiyyete
nüzülünde iki özelliği ortaya çıkmıştı.
Bunların biri “inniyet”i
diğeri “hüvviyyet”i idi.
“Hüvviyyeti”nden, “Kelime-i
Tevhid” ve “Beytullah”, “alemler” meydana gelmiş;
“İnniyyeti”nden ise, “mana’yı
Kur’aniy”ye ve “mana’yı Muhammediy”ye yani “Kelime-i
Risalet” meydana gelmişti.
Kelime-i Tevhid ile
Kelime-i Risalet’in aynı olan “Ahadiyyet mertebesi”dir. Nasıl
ki, “insan” ve “Kur’an” bir batında doğan iki kardeş ise,
“Kelime-i Tevhid” ve “Kelime-i Risalet” de aynı şekilde
kardeştir.
İşte bu
yakınlıklarından dolayı “iki kelime”de de mevcut olan (¢é¨Ü¨£Û a) “allah”
cc. lafzı ve manası itibariyle aynı
mertebe ve değerde, birbirinin aynı’dır. Birinde “Hüvviyeti”
itibariyle, diğerinde “inniyeti” itibariyledir.
Hadis Kudsi’de
belirtildiği gibi,
Allah CC. evvela benim aklımı halketti.
Allah CC. evvela benim ruhumu halketti.
Allah CC. evvela benim nurumu halketti.
Allah CC. evvela kalemi halketti.
Mertebe-i
Muhammediyye’nin zuhuruna öncülük edecek bu ifadelere yer verdi ve böylece
Muhammedi kaynağı belirtmiş oldu.
Allah’ın Habibi
oluşu kaynağının onda olmasındandır.
Diğer peygamberlerin
seyr’leri ef’al aleminden yukarıya doğrudur. Hz. Resulüllah’ın
seyr’leri ise, zat aleminden ef’al alemine, oradan sonra tekrar zat aleminedir.
Bu yüzden “Kelime-i
Tevhid”in “Allah” bölümünün yegane oluşturucusu ve
ulaştırıcısı “Makamı Mahmud”un sahibi “Hakikati
Muhammedi”nin zuhur mahalli, alemlerin sultanı Hz. Muhammed Mustafa (SAV)
efendimiz ve ancak onun varisleridir.
Bu sistem içerisine
girmeyen, ne dinden olursa olsun, ne ırktan olursa olsun, ister
şeytan taifesinden, ister melek, ister diğer mahlukat cinsinden
olsun, O’na ulaşmadan, O’nun izni ve şefaati olmadan uluhiyyet
kapısına ulaşmak imkan ve ihtimali yoktur.
İbrahimiyyet,
Museviyyet, İseviyyet temsilcileri daha evvelce belirttiğimiz
makamlarına kadar çıkma imkanları vardı. Çünkü onlar
“Makamı Muhammediyye”nin kendi mertebelerindeki vekilleri idiler.
Miladi 610 da
“Makamı Muhammediyye” “ikra/oku” ayetiyle “Kelime-i Tevhid”in
tamamını lafzen ve şuhuden okuyarak faaliyete geçtiğinden,
asalet gerçekleşerek, vekillere yer ve makam kalmamıştır
ancak “Mertebe-i Muhammediyye” yi tasdik ve kabul etmek suretiyle, Hakk’ın
huzuruna yani “allah” lafız ve manasına ulaşmaları mümkün
olabilecektir.
“ikra” lafzının
geldiği “leyletil kadr/Kadr Gecesi”nde “Cebeli Nur”da insanlık alemi
için öyle muazzam olaylar tahakkuk etti ki, dünya tarihinin hiçbir
aşamasında böyle bir kemalat olayı olmamıştır.
Şöyle ki, o gece
Ahadiyyet’in İnniyet’inden zuhur etmiş olan iki kardeş “Kur’an
ve İnsan” uzun süredir bekledikleri ve sürdürecekleri beraberliklerine
kavuştular. Çok uzun zaman ayrı kaldıktan sonra ve daha
yer yüzünde yalnız olarak ve lisanen telaffuz edilen “Kelime-i Tevhid”in
“Allah” bölümü de şuhuden telaffuz edilmeye başladı.
Böylece “Kelime-i
Tevhid”in tamamı şuhuden ve hakkıyle okunmaya başladı
ve “Kelime-i Risalet” ile taçlanarak onun aynası ve aynısı olan
“muhammedürrasulüllah” hakikatı şuhuden faaliyete başlamış
oldu.
“Kelime-i Risalet”in
zuhur mahalli
Şimdi gelelim
“Kelime-i Risalet”in zuhur mahallini az da olsa tanımaya. Mevzu ile
ilgili olması dolayısıyle daha evvelce
yaptığımız bir sohbetimizi, bu bölüme almayı uygun
gördük.
euzü billahi
mineşşeytanirraciym bismillahirrahmanirrahiym,
essalatu
vesselamı aleyke ya rasulüllah
essalatu
vesselamı aleyke ya habibullah
essalatu
vesselamı aleyke ya seyyidel evveliyne vel ahiriyn
velhamdülillahi
rabbil alemiyn
Muhterem dostlar bugün 94
- 95 senesinin ilk sohbetine başlıyoruz. Mevlamızdan akıl,
fikir, zeka, gönül genişliği niyaz ediyoruz. İnşaallah
böylece daha nice hakikatlere ulaşarak ufuklarımız
genişlemiş olur.
Evvelki sohbetlerimizde
oluşumuna devam ettiğimiz “altı peygamber” isimli
kitabımızın son peygamberi olan Muhammed Mustafa (SAV) Efendimize
gelmiş bulunuyoruz; bu günkü sohbet mevzuumuz o büyük zat hakkında
olacaktır. Ancak bu işe girişmek büyük bir cürettir.
Mevlamız kusurumuza bakmaz inşaallah, aklımızın
erdiği, dilimizin döndüğü, gönlümüzün aldığı
kadarını acizane anlamaya ve anlatmaya
çalışacağız. Gayret bizlerden yardım ve mavaffakiyet
Allah CC. dendir.
Ya Rasülüllah bizler seni
hakkıyle anlatmaktan aciziz, Rabbim seni nasıl sena etmişse biz
de öyle sena etmeye çalışıyoruz, seni gereği gibi
anlayamıyoruz, kusurumuza bakma.
Kuranı Keriym Ahzab
33/56 ayetinde
6
¡£ó¡j £äÛa ó Ü Ç æì¢ £Ü –¢í
¢é n Ø¡÷¬¨Ü ß ë é¨Ü£Ûa £æ¡a
“innallahe ve
melaiketehu yusallune alennebiyyi”
mealen,
“şüphesiz
allah ve melekleri peygamber muhammedi överler, üzerine salat u selam ederler”
Biz de sana salat u selam
getirmekteyiz kabul eyle ya Resulüllah, basar ve basiretimizin
açılmasında bizlere yardımcı ol.
Mustafam cihan
ışığı
® Muammayı
Rasüldür bu
Bütün aleme
rahmettir
®
Sandığın rasül değildir bu
Kur’anda övdü hep
mevlam ® Rasülü Kibriyadır bu
Sen de git yolundan hemen
® Ziyan etmek
değildir bu
Gönlüm köşesinden çıktı bir ışık
Ben sana belki ezelden aşık
Sensin cihanda tek maşuk
Boş çevirme ellerimi ya Rasulüllah
Başımı koydum ezelde önüne
Hesabım kalmasın mahşer gününe
Yüzümü tuttum hep senin yönüne
Boş çevirme ellerimi ya Rasulüllah
Biz de birkaç
satırla acizane yetersiz övgümüzü yaptıktan sonra,
hatırasını yadetmek üzere Nusret Babamın da birkaç
satırı ile onun övgülerinden küçük bir bölümünü de sunmak istiyorum
Kainatın mi’racı velilerde son bulur
Veli sende yok olur ya Hazreti Muhammed
Seni görmeyen bir göz sana yanmayan bir dil
Zannetmem ki insandır ya Hazreti Muhammed
Seninle bitti fakat sende bulundu vuslat
Sana feda bin Nusret ya Hazreti Muhammed
Hz. Rasulüllah’ın
mübarek annesi Amine Hatun şöyle buyurmuştur; “Ben altı aylık
hamile iken bir gece rüyamda karşıma bir zat çıkıp dediki,
Ey Amine bilmiş ol ki, sen alemlerin en hayırlısı olan
kimseye hamile oldun, doğunca ismini “Muhammed” koy ve halini hiç kimseye
açmayıp gizli tut.”
Başka bir rivayette
de “ismini Ahmed koy” şeklinde bildirilmiştir.
Risalet
Makamının doğuşu
Muhammed (a.s.) Hicrette
53 sene evvel Rebbüül evvel ayının 12. Pazartesi gecesi sabaha
karşı Mekke’nin Haşimoğulları mahallesinde Safa tepesi
yakınında bir evde (bugün miladi 571 yılına ve Nisan
ayının 25. ne rastlamaktadır,) o gün henüz güneş
doğmadan alem nur ile doğdu. Adem (a.s.)’dan beri babadan evlada
intikal edegelen nur asıl sahibine ulaştı.
O’nun doğumunu
annesi Hz. Amine şöyle anlatıyor: “Doğum anı
geldiğinde heybetli bir ses işittim, ürpermeye başladım,
sonra beyaz bir kuş gördüm, gelip kanadı ile beni
sığadı, o andan sonra bendeki korku ve ürpertiden eser
kalmadı. Yanımda süt gibi beyaz bir kase şerbet gördüm, o
şerbeti bana verdiler, o anda çok susamış idim, verilen
şerbeti içtim. Baldan tatlı ve soğuk idi. İçer
içmez susuzluğum gitti. Sonra büyük bir nur gördüm, evim o kadar
nurlandı ki o nurdan başka birşey görmüyorum. O
sırada çok hatun gördüm, boyları uzun, yüzleri güneş gibi
parlıyordu. Etrafımı sarıp bana hizmet eden bu hatunlar
Abdü Menaf kabilesinin kızlarına benzerlerdi. Yine o
sırada beyaz uzun ve gökten yere uzanmış ipek bir kumaş
gördüm. Dediler ki, onu insanların gözünden örtün. O anda bir
gurup kuş peyda oldu, ağızları zümrütten, kanatları
yakuttandı. Gümüş ibrikler tutarak havada
duruyorlardı. Bana korku gelip terlemiştim, ter
damlalarında misk kokusu yayılıyordu. O halde iken
gözümden perdeyi kaldırdılar, doğudan batıya kadar bütün
yeryüzünü gördüm. Üç alem (bayrak) dikildi, onların biri doğu,
biri batı, biri de Ka’be’nin üstünde idi. Etrafımda çok
sayıda melekler toplandı. Muhammed doğar doğmaz
mübarek başını secdeye koydu ve şehadet
parmağını kaldırdı. O anda gökten bir parça
beyaz bulut indi, onu kapladı. Bir ses işittim, “onu
mağripten maşrıka kadar her yerde gezdirin, ta ki cümle
alem onu ismiyle cismiyle ve sıfatıyla görsünler,” diyordu.
Sonra o bulut gözden kayboldu ve Muhammed’i bir beyaz yünlü kumaş içinde
sarılı gördüm. Yine o sırada yüzleri güneş gibi
parlayan üç kişi gördüm. Birinin elinde gümüşten bir ibrik,
birinin elinde zümrütten bir leğen, birinin elinde de bir ipek
vardı. İbrikten sanki başını ve
ayağını yıkadılar ve ipeğe sardılar.
Sonra mübarek başına güzel koku sürüp mübarek gözlerine sürme
çektiler ve gözden kayboldular.
Peygamberimizin
halası Safiyye Hatun da şöyle anlatmıştır:
“Muhammed (a.s.) doğduğu sırada her tarafı bir nur
kapladı. Doğar doğmaz secde etti, mübarek
başını kaldırıp açık bir dille “lâ ilâhe illâ
allah inniy Rasulullah” mealen “Allah’tan başka ilah yoktur, muhakkak ki
ben Allah’ın Rasulüyüm” dedi. Onu yıkamak istediğimde “biz
onu yıkanmış olarak gönderdik” denildi. O sünnet
olmuş ve göbeği kesilmiş görüldü. Onu kundağa sarmak
istediğimde sırtında bir mühür gördüm. Üzerinde “lâ ilâhe
illâ allah Muhammeden Rasulullah” yazılı idi. Doğar
doğmaz secde ettiği sırada hafif sesle birşeyler
söylüyordu. Kulağımı mübarek ağzına
yaklaştırdım “ümmetiy ümmetiy” “ümmetim ümmetim” diyordu.
Rasulü Ekrem Efendimizin
doğduğunu dedesi Abdülmuttalib’e ki, o Ka’be’de Allah’a yalvarıp
dua etmekteyken müjdelediler. O’nu görmeğe gitti, Allah’ın ve
insanların O’nu çok övmeleri için O’na Muhammed ismini verdim dedi.
Annesi de Ahmet ismini koydum dedi.” (6) (7)
(Not : (6) Yeni
Rehber Ansiklopedisi cilt 14 shf. 278)
(Not: (7) Mübarek
Geceler ve Bayramlar isimli kitabımızda Efendimizin doğumu daha
başka yönleriyle de anlatılmıştır.)
İnsanoğlu
dünyada yaşamaya başladığından beri O’nu anlatmaya
çalışmış ve dünyada kıyamet kopuncaya kadar da
anlatılacaktır. Fakat yine de tam manasıyla
anlatılmış olamayacaktır, bütün övgüler O’nadır.
Fakat yine de hakkıyla övülememektedir. O’nu ancak Cenabı Allah
c.c. hakkıyla övmüştür. O’nu kısmen dahi anlamak çok az
kimseye nasip olmaktadır. Rabbim bizleri de onlardan eylesin.
Ömrümüzde bir defacık olsun, O’nun güzel ismini hakkıyla
söyleyebilirsek ne mutlu bize.
Aslında O’nun
mahlukat tarafından övülmesine de ihtiyacı da yoktur, çünkü Allah
c.c. O’nu gerektiği gibi övmüştür. Ne büyük şeref ve ne
büyük payedir. İnsanlık O’nu gerçek yönüyle ancak
ahirette anlayacak, fakat iş işten geçmiş olacaktır
heyhat. O’nu övmek ve O’na salat u selam etmek kişinin kendine
yapacağı en büyük rahmeti olacaktır.
Kur’anı
Keriym Enbiya 21/107 ayetinde,
“ve
ma erselnake illa rahmetenlil alemin”
mealen,
“biz
seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”
Hadisi
Kudsi,
“levlake
levlak lema halaktül eflak”
mealen,
“eğer
sen olmasaydın, olmasaydın alemleri halketmezdim.”
Hadisi
şerif,
“evvelü
ma halakallahul kalemü ve ruhiy”
mealen,
“Allah evvela
benim ruhumu ve kalemi halketti.”
Hadisi
şerif,
“ene
minallahi vel mü’minine min nûriy”
mealen,
“Ben
Allahtanım ve mü’minler benim nurumdandır.”
Hadisi
şerif,
“evvelü ma
halakallahul akli vennefsi”
mealen,
“Allah evvela
benim aklımı halketti.”
Hadisi
şerif,
“Küntü nebiyyen
ve Ademe beynel mai vettıyni
mealen,
“Adem su ile
balçık arasında iken ben peygamberdim.”
Hadislerde belirtilen
önceliklerin hepsi “Hakikat-i Muhammedi”nin değişik
yönleridir.
Allah-ü Teâla
herşeyden önce Muhammed (as) ın nurunu halketti.
Eshab-ı Kiram’dan
Abdullah bin Cabir (r.a), “Ya Resulullah Allah-ü Teâla herşeyden evvel neyi
halketmiştir, bana söyler misin?” deyince, sevgili
peygamberimiz şöyle buyurdu:
“Herşeyden
senin peygamberinin yani benim nurumu kendi nurundan halketti. O zaman ne levh,
ne kalem, ne cennet, ne cehennem, ne melek, ne sema (gökyüzü), ne arz (yeryüzü), ne güneş,
ne ay, ne insan, ne de cin vardı.”
Adem (as) var edilince
Arş-ı a’lâ’da nûr ile yazılmış “Ahmed” ismini
gördü. “Ya Rabbi bu nûr nedir?” diye sorunca, Allahu Teala;
“Bu ismi
göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed olan senin zürriyetinden bir peygamberin
nûrudur. Eğer o olmasaydı, seni halketmezdim,”
buyurdu.
Adem (as) var edilince alnına
Muhammed (as) nûru kondu ve o nûr onun alnında parlamaya başladı.
Adem (as) dan itibaren babadan oğula intikal ederek, asıl sahibinin
Muhammed (as) a ulaştı.
Allahu
Azimüşşanın bu kadar şerefle övdüğü Habibi
Kibriyasını bizim gibi acizler nasıl anlayıp anlatmaya
cüret ederiz ki, bilemiyorum. Kalem kırılır, mürekkep kurur.
Sezimizi idrak edip onun nurunu bürünmeye gayret ederek, ondan onu, onunla
anlamaya çalışalım. İnşaallah gayret bizden,
yardımı onlardan olur.
Bilindiği gibi
Kelime-i Tevhid’in en kemalli zuhur mahalli “Muhammed” ismi “çok övülen”
manasınadır.
Bu kelimenin içinde 3
adet “mim” vardır.
birinci
(â) “mim” “Muhammedül Emin”
ikinci
(â) “mim” “Hazreti Muhammed”
üçüncü (â) “mim”
“Hakikati Muhammedi”dir.
“Muhammedül Emin” beşeriyetin
hakikatini
“Hazreti Muhammed” peygamberlerin
hakikatini
“Hakikati
Muhammedi” ise, bütün alemlerde sari ve cari yani bütün varlıkta
mevcud olan hakikatini anlatmaktadır.
O’nun nuru olmadan hiçbir
zerre faaliyet sahnesine çıkamaz. Bizlerdeki yanlış
ve eksik inancı yani onu sadece ceset yönüyle, beşer şekliyle
tanıma ve bilme inancını aşıp daha derinlemesine idrak
etmeye ve alemler mertebesindeki varlığını anlamaya
çalışmalıyız.
Hz. Muhammed belirli bir
vasıf değil, fakat bütün vasıfları içine alan cami bir
vasıftır. Onu tanıyabilmek 3 vasfının
özelliklerini iyi anlamaktan geçmektedir. Böyle yaklaşırsak belki
biraz bizler de onu tanımış oluruz.
“Muhammedül Emin”
ilahi
varlığın beşeriyet yönünden zuhuru
“Hazreti
Muhammed”
ilahi varlığın ruhaniyet yönünden zuhuru
“Hakikati Muhammedi”
ilahi
varlığın bütün alemler mertebesinden
zuhurudur.
Beşeriyetin
ruhaniyetine, ruhaniyetten alemler mertebesindeki varlığına
nüfuz etmeye çalışmalıyız. İşte ancak o zaman onu
biraz tanımaya ihtiyacımız olan yolumuz açılmış
olur. “Fettah” isminin bereketi bu yolda bizlere yeni ufuklar açsın.
Muhammed (SAV) ın
isminde 13 rakamının özel bir yeri olduğunu biliyoruz.
Cenabı Hakk Kur’anı Keriyminde peygamberi hakkında ve
şanında 4 müstakil sure 373 ayet indirmiştir.
Bunların bazılarını daha sonraları göreceğiz
1.
Sure-i
Muhammed 47/38 ayet
2.
Sure-i
Duha 93/11 ayet
3.
Sure-i
İnşirah 94/08 ayet
4.
Sure-i
Kevser 108/03 ayet
Ayrıca onu 7 ismiyle
de vasfetmiştir. 7 Surenin başına da 7 mertebenin ifadesi
olarak “ha-mim” yani “Hakikati Muhahammedi” ünvanının
getirmiştir.
7 ismi “ta-ha”, “yasin”,
“ahmed”, “mahmud”, “muhammed”, “müzzemmil”, “müddesir”dir.
İncildeki ismi,
“Ahmed” manasına gelen “Peraklit” “Peraklitas”dır.
Diğer pekçok
isminden bazıları şunlardır:
Rasulü Sakaleyn,
Safiyyullah, Habibullah, Nebiyyullah, Abdullah, Mefhari Mevcudat,
Ekmelüttahiyyat, Hatemül Enbiya, Nurul Esfiya, Bahrı Sofa, Habibi Hüda,
Muhammedenil Mustafa (s.a.v.)
Yarabbi şefaatine
mazhar eyle, varlığını varlığımıza
hissettir.
Ebced hesabıyle
“Muhammed” kelimesi 13 rakamını vermektedir. Şöyle ki,
(â) “mim”
40
4
(ë) “vav”
6
6
(ç) “he”
8
8
(a) “elif”
1
1
(â) “mim”
40
4
(â) “mim”
40
4
(…) “dal”
4
4
139 (1+3+9=13) 31 (Tersi 13)
(3+1 = 4)
Doğum Tarihi
:
571 (5+7+1=13)
Dünyadan
Ayrılışı
: 634 (6+3+4=13)
İstanbulun Fethi
: 1453 (1+4+5+3=13)
Sıfatı Zatiyye
:
6
Sıfatı
Subutiyye
:
7 + =13
Hicreti
(Peygamberliğinin 13. senesindedir.)
Kur’anı Keriymde ki,
ayet sayısı : 373 (3+7+3=13) (Kur’andaki ona hitap)
Kur’anı Keriymde ki,
sure sayısı : 4 (4 - 1 = 3/1, 3 =13)
Kur’anı Keriymde bu
sırra binaen 113 surenin başında besmele vardır.
Bu surelerin
numaralarını ve ayet sayılarını da toplarsak yine çok
ilginç sayılar ortaya çıkmaktadır. Yeri olmadığı
için daha fazla uzatmıyoruz, ancak sadece “Sure-i Muhammedi”nin rakam
değerine bakalım.
Sure 47/38 dir.
(47+38=85) (8+5=13) yine rakam 13 tür.
Herhalde bu kadar
uygunluk tesadüfi değildir. İlahi sistemin şaşmaz
düzenlemesidir. Bir fikir vermesi yönüyle bu kadarı ile iktifa
ediyoruz. Tamamını yazmak ayrı bir kitap ve
araştırma konusudur. İlgili olduğu yerlerde ifade
etmeye çalışıyoruz.
Şimdi 13
sayısı neyi ifade edebileceğine bakalım. Daha evvelki
sahifelerde belirttiğimiz gibi Ahadiyyetin (a) “elif”i 12 zahir, bir (a) “elif”i batın olmak üzere 13 nokta yani mertebe
olduğunu görmüştük.
Batın olan 1 mertebe
Ahadiyyetin Ahmedidir.
Geriye kalan 12 nin 7 si
“ettur seb’a” (yedi tur) yani 7 nefis mertebesidir. 5 i ise “Hazaratu
Hamse/beş hazret” mertebesidir. (8)
(Not: (8) Bunlar
irfan mektebi isimili kitabımızda izah edildi, daha geniş izahat
isteyenler oraya bakabilirler.)
Bu izahlardan sonra 13
sayısının mutlak olarak Hz. Rasulullah efendimize ait, O’nu
ifade eden bir sayı olduğu açık olarak ortaya
çıkmaktadır.
Ayrıca 13 ün 3 ü, 3
yakiyn mertebelerini, yani (ilmel yakiyn, aynel yakiyn, hakk’el
yakiyn)dir. Geriye kalan 1 (bir) ise, bu mertebeleri kendinde
toplayandır.
13
sayısını kendi içinde toplarsak, (1+3=4) olur, bu da
İslam’ın 4 ana rüknü’dür, yani (şeriat, tarikat, hakikat,
marifet) mertebeleri, ayrıca da (anasırı erbaa) yani dört
unsur’u (toprak, su, ateş, hava)yı ifade etmekte, bütün bu
mertebeleri bünyesinde bulundurmaktadır.
Muhammed (s.a.v.)
ismindeki harflerin manaları,
(â) “mim”ler Muhammedi
hakikatleri,
(ç) “ha” hakikati
ilahiyyeyi,
(…) “dal” ise, Hakk
yolunun yegane yakiynlik olarak delilidir.
“Muhammed” kelimesinin
özü, övgü yani “hamd”dır. Bu kelime aynı zamanda hamd’ın
dört mertebesini de bünyesinde toplamaktadır.
1. Hamd,
Şeriat mertebesinde
şükür’dür.
2. Hamd, Tarikat
mertebesinde övgü’dür.
3. Hamd,
Hakikat mertebesinde ve bihamdihi, O’nun övgüsüyle
hamd’dır.
4. Hamd,
Marifet mertebesinde (Kuranı Keriym
İsra 17/79 ayetinde,)
a¦…ì¢à¤z ß
b¦ßb Ô ß Ù¢ £2 ‰ Ù r Ȥj í
¤æ a ó¬¨ Ç
“asa en
yeb’asake rabbüke mekamen mahmuda”
mealen, “Umulur ki Rabbin seni de
Makam-ı Mahmud’a yetiştirir.”
Ayrıca hamd’ın
genel olarak sekiz mertebesi vardır. Yeri olmadığı
için daha fazla uzatmıyoruz. (8)
(Not: (8) Salat : “Namaz
ve bazı hakikatleri” isimli kitabımızda özet olark
açıklamaya çalıştık.)
Cenabı Hak
Ahadiyyet’ine bir makamı (â) “mim” ilave etti “Ahmed” deyip kendini perdeledi.
Nasıl ki, Hakk
ismine bir “lam-ı alem” ilave edip “Halk” ismiyle perdelediği gibi.
Ey salik, ey Hakk
yolcusu, sende dahi var olan Hakikati Muhammedi tecellisini
varlığında idrak et ve “Muhammed teknesiyle” alemleri yani
“Hakikati Muhammedi” deryalarını dolaş. Daha ne kadar
beden kafesinde, beşer hapisanesinde uyuşup kalacaksın?
Bu alem gerçekten bir
rü’ya alemidir, bizler de uyur gezer varlıklarız.
“Muhammed alem
rü’yası’nın tabiridir,” diyen mütefekkir (İkbal) bu hakikati ne
güzel ifade etmiştir.
Dünya gafletinden ve
hayal rü’yası’ndan ancak Muhammed’i hakikatleri idrak etmekle uyanmak
mümkün olabilir.
Hz. Rasulüllah’ın
dış halini “Hz.Muhammed” yönünü anlayıp idrak etmek sünnet, iç
alemini “Hakikati Muhammedi” yönünü anlayıp idrak etmek ise
farzdır.
Özet olarak ifade
etmeğe çalıştığımız “Kelime-i Tevhid’in”
muhteşem zuhur mahalli alemlerin sultanı Hz. Muhammed Mustafa
(s.a.v.) hakkında kısaca bilgi verdikten sonra şimdi gelelim
O’nu risaleti yönüyle ifade eden “Kelime-i Risalet”in oluşumuna.
23-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
“Kelime-i Risalet”in
oluşumu
Az yukarıda
belirttiğimiz gibi, bu kelime de baştan sona yani kaynaktan tecelliye
doğru, “Allah, rasül, Muhammed” şeklinde oluşmuştur.
“Kelime-i Tevhid”de ve (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzında
olduğu gibi.
(¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzında,
oluşumu sırasıyla,
baştaki (ç) “he”
“hüvviyyeti mutlaka”,
onun yanındaki
gizli (Q) “elif”
“muhabbet”,
onun yanındaki birinci
(Ş) “lâm”
“lam-ı velayet” ve “risalet”,
ikinci (Ş)
“lâm”
“uluhiyyet”,
(Q) “elif” ise
“Ahadiyyet”i
ifade etmekte olduğunu daha evvelki
satırlarda da görmüştük, burada kısaca
hatırlamış olduk.
“allah” lafzının
içinde;
hem “Kelime-i Tevhid”,
hem de “Kelime-i Risalet” tamamiyle mevcuttur.
Ancak bilindiği gibi
iki (2) açılımı;
biri tevhid yönüyle
diğeri de tevhidini açıklayıcı risaleti
yönüyledir.
“allah” lafzının
tevhid yönünü görmüştük, bu sefer risaleti yönünden
baktığımızda, sondaki (ç) “hu” ki baştır, kaynaktır.
“Hakikati Muhammediyye”nin “inniyeti”nin “hüvviyeti’dir.
Baştaki
muhteşem (Q) “elif” ise “Ahadiyyet”
yani “Tevhid” elifidir ve “muhammedürrasulüllah” da bir bakıma burada
gizlidir.
06-01-2002
Tekirdağ
( ¤Ûì¢ ‰ ) Rasül lafzının oluşumu
Bu kelimde 3 adet asli
harf vardır onlar (‰) “rı” () “sin” ve (Ş) “lâm”dır.
Buradaki (Ş) “lâm”Uluhiyyetin
risaletteki mertebesini
() “sin” İnsanı
Kamil’i yani bu görevi alacak mahalli ifade etmekte
(‰) “rı” ise, Risalet mertebesinin
bütün aleme olan rahmetini ifade ederek, bu mertebenin ne kadar mühim bir mevki
oluşturduğunu bizlere bildirmektedir.
Allah cc. kelimesi ve
manasında varolan Nuru İlahi (Siyranı Zati/Zati tesir)
yavaş yavaş risalet kelimesine doğru akmaya başlayınca
evvela (Ş) “lâm”ı
dolaşarak nurlandırdı.
Oradan () “sin”e ulaşarak, orayıda istila edip
nurlandırdıktan sonra
(‰) “rı”ya akmaya
başladı. Orasını da tamamen istila ettikten sonra oradaki
atağını kurarak, bütün mana haşmeti ile risalet mertebesini
zuhura çıkardı.
Allah cc.
lafzı toplu zat mertebesinin ifadesi
“Resul” (Risalet)
kelimesi ise, sıfat, esma, ef’al mertebelerine haber olmuş. Bu haberi
de ulaştıracak mertebe “Muhammed (s.a.v.)” olmuştur.
( ¤†
£à z¢ß ) “Muhammed”
lafzının oluşumu
Kelime-i Risalet’in
faaliyet mahalli olan mertebenin ismi “Muhammed” kelimesini daha evvelki
bölümde harfleri itibariyle ifade etmeye
açılşmıştık. Burada da kısaca özetlemeye
çalışalım 3 aslı harf (â) “mim”, (ç) “ha”, (…) “dal” vardır. Sondaki yani
yukarıdan aşağı,
Baştaki (…) “dal” bütün
bu mertebelerin delilini
(â) “mim”ler her
mertebenin övgü, hamdlarını
(ç) “ha” ise bütün
mertebelerin hakikatlerinin kendi bünyesinde toplayarak, “Hakikati
Muhammediyye’yi zuhura çıkarmaktadırlar.
“allah” lafız ve
manasından “resul” lafız ve manasına akan nuru ilahi oradan da
“muhammed” isminin lafız ve manasına sirayet ederek, oraya da hayat
ve nur verince seyrini tamamlamış böylece de “nüzül” yani iniş
tamamlanmış olmaktaydı.
İşte bu seyr zatından
ef’aline, kendini tanıtacak sistem zinciri “nüzül” (iniş),
“Allah, Resül, Muhammed” sırasıyladır.
“Uruc” (çıkış) ise, ef’al’den zatına “Muhammed,
Resül, Allah” bilindiği gibi (¢é¨Ü¨£Û a
¤4ì¢ ‰ §† £à z¢ß) “muhammedin resul allahü” şeklinde
telaffuz edilmektedir.
Böylece “Kelime-i
Risalet”de mana aleminde tamamlanmış ve 610 yılında Hz.
Muhammed Mustafa (SAV) Efendimizin lisanından kemalle zuhura çıkmaya
ve oradan da sahabisine ve ümmetlerine akmaya ve lisanlarında “kelime”
olmaya başlamıştır.
Seyrleri içerisinde
“Kelime-i Tevhid” ve “Kelime-i Risalet” böylece zahir alemde iki kardeş
olarak faaliyete başlamış. Aynı şekilde
“İnsan” ve “Kur’an” da iki kardeş olarak “Muhabbeti İlahiyye”yi
zuhura çıkarmışlar ve bu muhabbeti sürdürmektedirler.
Ta ki, kıyamet yaklaşıncaya
ve muazzam ilahi kelimeleri hakkıyle mana yönüyle telaffuz edenler
kalmayıncaya kadar bu ilahi kelimelerin gerçek manaları göğe
kaldırıldığı insanlar tarafından sadece lafzi
olarak telaffuz edilmeye başladığı devrede, kıyamet
saati mukadderdir. İyi anlamaya çalışalım.
Ef’al
mertebesi itibariyle risalet,
İbrahim rasulüllah
Esma mertebesi
itibariyle risalet,
Musa rasulüllah
Sıfat
mertebesi itibariyle risalet,
İsa rasulüllah
Zat
mertebesi itibariyle
risalet, Muhammederrasulüllah’dır
Zat mertebesi bütün bu
mertebeleri bünyesinde toplayarak en kemalli zuhur mahalli ve tecellilerin sonu
olmuştur. Böylece ilahi gaye de tamamlanmaktadır.
Böylece “lâ ilâhe illâ
allah muhamederrasulüllah”, “Kelime-i Tevhid” ve “Kelime-i Risalet”,
“Makamı Muhammedi”de cem olmuştur. Ve “Makamı Muhammedi”yi
hakkıyle anlamamız çok zordur, ta ki, kendi kendini, kendinde
ifşa edinceye kadar. İşte bu ilahi cereyana ne kadar
kapılırsak, kendimizden, beşeriyetimizden, nefsimizden o kadar
boşalır ve “fena fiyrresul” oluruz. Biz de böylece Muhammedi
hakikatleri daha iyi anlamaya çalışırız.
Bilindiği gibi daha
evvelki sahifelerde Hz. Muhammed Mustafa (SAV) hakkında özet bilgiler
vermiştik, yeri olmadığı için o kadarla yetiniyoruz.
Cenabı Hakk azdan çoğu, küçükten büyüğü idrak etmemizi
sağlasın.
24-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
“El Hamd”
Zatı ilahi,
Kur’anı Keriym’inin daha ilk başında zahiren genele,
batınen öze, yani habibine seslenmektedir.
Kur’anı Keriym
Fatiha 1/2 ayetinde,
åî©à Ûb ȤÛa
¡£l ‰ ¡é¨Ü¨£Û¡Û ¢†¤à z¤Û a
“el hamdü
lillahi rabbil alemiyne”
mealen
“hamd alemlerin
rabbı olan allaha mahsustur”
Bu ifade genel olarak
kulun ağzından aşağıdan yukarıyadır. Öz
olarak yukarıdan aşağıya ise, habibi olan “Muhammed”in hamd
(övgü) sırrını açıklamak, Allah’a mahsustur, kul bundan
acizdir, demektir. Evvelki satırlarda bir miktar
değinmiştik.
Ve yine ikinci sure olan
Bakara suresinin başında olan “elif lam mim” harflerindeki derin
manalarla habibini yadetmiştir.
Şöyleki,
baştaki (Q) “elif” 12 mertebesiyle
“Ahadiyyet”i, en üstteki 13. batın mertebesiyle “Hakikati Muhammediyye”yi
(Ş) “lâm” lahud alemi
“Uluhiyyeti”
(â) “mim” ise, bütün
bunlarda mevcud “Mertebe-i Muhammediyye”yi ifade etmekte, bu yoldan da
İnsanı Kamilin bir ismi olmaktadır.
24-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
Cuma günleri, “Cuma
Namazı” esnasında camilerde iki defa okunan
Kur’anı Keriym Ahzab
33/56 ayetinde
6
¡£ó¡j £äÛa ó Ü Ç æì¢ £Ü –¢í
¢é n Ø¡÷¬¨Ü ß ë é¨Ü£Ûa £æ¡a
“innallahe ve
melaiketehu yusallune alennebiyyi”
“şüphesiz
allah ve melekleri peygamber muhammedi överler, üzerine salat u selam ederler”
Kur’anı
Keriym Enbiya 21/107 ayetinde,
¤åî©à Ûb È¤Ü¡Û ¦ò à¤y ‰ £ü¡a
Úb ä¤Ü ¤‰ a ¬b ß ë
“ve ma erselnake illa rahmetenlil alemin”
mealen,
“ey
Muhammed biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”
Görüldüğü gibi
bunlar daha evvel verdiğimiz ayetler ve daha benzeri birçok ifadeler,
“Makamı Muhammediyye”nin Allah indindeki yerini çok açık olarak
göstermektedir.
Mecnun’dan bir hikaye
Beşeri manada olacak
ama küçük bir hikaye ile yolumuza devam edelim. Tarihte büyük
aşklardan biri olan “Leyla ile Mecnun” hikayesini herkes bilir.
Birgün Kays yani Mecnun
ormanda dolaşırken ağaçların gövdelerine
çakısıyle hep “leyla” ismini yazıyormuş, bunu gören bir
meraklı Kays’a;
“Ya kays kendi ismini de
niye yazmıyorsun” diye sorduğunda, o da der ki,
“Benim ismimle onun ismi
o kadar birleşti ki, leyla ismini okuyan hemen kendisi, arkadan mecnun
der,” diye cevap vermiş. (Bu bir ibrettir.)
Beşeriyet aleminde
beşeri sevgiler bu kadar güçlü ve birliktelik ifade ederken, uluhiyyet ile
zuhur mahalli olan nübüvvet ve risalet nasıl birbirinden
ayrılsın?...
İşte herhangi
bir kimse “lâ ilâhe illâ allah” dediği zaman hemen arkasından
farkında bile olmadan “muhammederrasulüllah” sözcüğü, gönlünden ve
dilinden dökülüverir. Çünkü ikisi “tek”in iki ayrı şekilde,
birlikteki izahıdır.
Küçük bir hatıram
Yetmişli
yıllarda Nusret Babam hasta olmuş, prostat ameliyatı için
hastaneye yatmıştı. Ameliyatının ertesi günü
ziyaretine gittiğimde, o acılı ve dalgın halinde dahi “lâ
ilâhe illâ allah” diyerek “Kelime-i Tevhid’in manasını anlatmaya ve
mana aleminden bir şeyler ikram etmeye çalıştığını
ve her zaman yapmaya çalıştığı bu
fedkarlıklarını hiç unutmam. Allah onlardan razı
olsun. Haklarını ödememiz mümkün değildir.
“Kelime-i Tevhid” ve
“Kelime-i Risalet”ten özet
“Kelime-i Tevhid” ve
“Kelime-i Risalet” “lâ ilâhe illâ allah muhameder rasulüllah” lafzı
celili, hakikati itibariyle uluhiyyet lisanı olup, kendi kendini, bu
kelimelerle vasfetmesidir ve sadece zatına aittir.
Ancak kulun
rabbını bilmesi ve tanıması gerektiği yönüyle zahiren
buraya işstirakı olduğundan bu ilahi lafız kulun
ağzından kulluk mertebesi itibariyle takliden çıkar. Özel bir
eğitim olmadan bu lafızları gerçek haliyle ifade etmesi mümkün
olmamaktadır.
Ancak temiz bir kalb ve
gönül ile ifade edildiğinde sahibine birçok şeyler
kazandırır. Allah’ın gayesi ise, İslam’ın
şahsında herşeyin açığa çıkmasıdır.
“Kelime-i Tevhid” ve
“Kelime-i Risalet”in gerçek manada açığa çıkması için daha
evvelce, onun batını eğitimini almış ve o muhabbet
zincirine dahil olmuş birinin önünde diz çöküp bir hayli dirsek aşındırmak
gereklidir. Lafzının dışında manasının
tahsili ancak bu yolla olur. Ve bütün tenezzül yollarını idrak
ederek, tekrar o yollardan yükselerek ve dediğimiz gibi ehli olanlarla
birlikte, o seyri sürdürerek hakikatlerine ermek mümkün olabilir.
İşte bu anlayıştan
sonra bize “Tevhid” kelimesinden “Şehadet” kelimesinin kapısı
açılır, ki ancak o zaman bir “müşahade ehli” gerçek İslam,
müslüman oluruz.
“eşhedü enlâ ilâhe
illâ allah ve eşhedü enne muhammeden rasulüllah” veya “ve eşhedü enne
muhammeden abdühü ve resulühü” diyebilelim. Bunları demek için
gerçek müşahade ehli olmak gerekmektedir. Aksi halde sözlerimiz
lafzi ve taklidi olmaktadır.
Daha sonra devam eden bir
bölümde “Kelime-i Tevhid’ ve “Kelime-i Risalet”in zuhur mahallerini ve emanetin
kendilerine nasıl verildiğini özelemeye
çalışacağız
İ K İ N
C İ B Ö L Ü M
29-04-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
“Kelime-i Tevhid”de uruc
(yükseliş)
Buraya kadar “Kelime-i
Tevhid”in “nüzül” (iniş) seyrini anlayabildiğimiz kadar takib
ettik. Buradan sonra da inşaallah “uruc” (çıkış)
seyrini takib etmeye çalışacağız, ki tekrar aslına
ulaştıralım.
Bütün haşmetiyle
azameti ilahiyye’yi ifade eden bu muazzam “Kelime-i Cami’a” ne yazık ki,
beşer idrak ve lisanına indirildiğinde,
yazıldığı yerdeki (kapladığı alan) kadar dar
bir yere sığdırılmış, böylece içindeki bütün
hakikatler, gizlenmiş, perdelenmiş oldu.
Kendi
varlığı ve manası itibariyle “Kelime-i Tevhid” ne iner
(nüzül) ne çıkar (uruc). Çünkü zaten bunlar hep kendinde var olan
şeylerdir. Bizim “nüzül - uruc” (iniş - çıkış)
dediğimiz şeyler, beşer aklının idrakine
göredir. O halde inecek ve çıkacak olan “Kelime-i Tevhid” değil
bizim akıl ve idrakımızdır.
İnsanlarda
değişik akıl ve idraklerde olduklarından dolayı onu
anlayıp, yaşamaya çalışanlarda değişik düzeylerde
olacaklardır, ki bu da tabiidir. O muazzam “Kelime-i Cami’a”yı
herkesin aynı idrakle anlaması zaten mümkün değildir.
Ancak kişi temiz saf çalışmasıyle ve eğitimi ile ne
kadar yükseklere çıkabilirse, gayret ederek, o derece çok
faydalanmış olur.
Kısa kısa da
olsa sonsuz olan bu değişik idrakleri kendi oluşumu içinde
tanımaya çalışalım ve bir mertebeye göre “Kelime-i
Tevhid”in harf sayıları kadar bir guruba ayıralım
“Kelime-i Tevhid” de 12
harf vardır. Bunlar 12 mertebeye işarettir. Her mertebenin
salikleri de birer gurup teşkil ettiklerinden 12 değişik idrak
sahiplerinin olduğunu anlamamız zor olmayacaktır.
“lâ ilâhe illa”ya
kadar olan 7 harflik bölüm “ettur’u seb’a/yedi (7) nefis turu”
“Allah” cc.
Kısmı da “hazaratı hamse/beş (5) ilahi hazret” mertebesine
delalet eder ki, bu 12 mertebenin de “salikleri” (yolcuları) vardır.
Bu arada şu
sırra dikkat çekmek isterim, “Kelime-i Tevhid”i her mertebesi itibariyle o
mertebenin hali içerisinde telaffuz ve telakki edenlerin tamamı, bütün
alemler düzeyinde hep birlikte sadece tek bir “Kelime-i Tevhid”i dile ve zuhura
getirmiş olmaktadırlar.
Her mertebede olanlar
gayretleriyle yaptıkları aşamalarla yukarıya doğru
uruc etmektedirler. Belki bireysel manada
bakıldığında her “Kelime-i Tevhid”i telaffuz edenin
ayrı ayrı telaffuz ettikleri zannedilir, bir bakıma öyle olmakla
beraber genel mana’da “Kelime-i Tevhid”i telaffuz edenlerin cümlesi olarak bir
tek “Kelime-i Tevhid”i zikr ve telaffuz etmektedirler.
İşte bu yüzden
de birleşik dillerdeki tek kelimedir ve alemde bundan daha çok telaffuz
edilen başka bir “kelime” yoktur.
“Kelime-i Tevhid”in
harflerine kısaca bir bakış
Daha yukarıdada
belirttiğimiz gibi başka bir açıdan bakılınca “Kelime-i
Tevhid”de (¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a
é¨Û¡a ü)
( ü) “lâ” ef’al
( é¨Û¡a) “ilâhe”
esma
( £ü¡a) “illâ” sıfat
(¢é¨Ü¨£Û a) “allah” ise, zat
mertebelerini ifade etmektedir.
Genel olarak “Kelime-i
Tevhid” üç (3) ana harften meydana gelmiştir. Bunlar
(Ş) “lâm”, (Q)
“elif”, (ç) “he” dirler.
Ana harfler olarak,
4 adet (Ş) “lâm”,
4 adet (Q)
“elif”,
2 adet (ç) “he”,
( £ü¡a) “illâ”nın ikinci (Ş) “lâm”ı
(¢é¨Ü¨£Û a) “allah”ın ikinci (Ş) “lâm”ları
sayı 12 eder, ki “Kelime-i Tevhid”in ve (Q) “elif”in asli sayısıdır. Üstünde olan gaybi sayısı ile
13 tür.
Dört (4) asli (Ş) “lâm”
“anasırı erba’a” (dört ana unsur)dur. Bunlar maddeye delalet ederler.
Sırasıyle
birinci
(Ş) “lâm” “toprak” manası hikmettir.
ikinci
(Ş) “lâm” “su”
manası hayattır.
üçüncü
(Ş) “lâm” “ateş”
manası azamettir
dördüncü (Ş) “lâm”
“hava”
manası kudrettir.
Yine belirtilen dört (4)
asli (Q) “elif”, bunlar manaya delalet ederler. Dört elif, dört kitaba
birinci
(Q) “elif” Zeburun
ikinci
(Q) “elif” Tevratın
üçüncü
(Q) “elif” İncilin
dördüncü
(Q) “elif”
Kur’anın özüne delalet eder.
Ayrıca bu dört (Q) “elif”, “Ahad’ın,
Allah’ın, Adem’in, İnsan’ın” başlarındaki dört (Q) “elif”tir.
İki (2) (ç) “he” den birisi
“Hüviyyeti Mutlaka” (Mutlak Hüviyyet) diğeri ise, varlıklara izafeten
“Mukayyed ve Muhayyel Hüviyyet”tir.
Ayrıca (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzında ki
“şeddeli lam” “Aklı Kül”ü
( £ü¡a) “illâ” lafzındaki “şeddeli lam” ise “Nefsi Kül”ü ifade etmektedir.
Üç (3) ana harf (Ş) “lâm”, (Q) “elif”,
(ç) “he” “Mevalidi Selase”
yani üç doğurgana “Maden, Nebat, Hayvan”a
(ç) “he” yaygın içi
boş haliyle madeniyata
(Q) “elif” ayakta durur
haliyle nebatata
(Ş) “lâm” yere basık
haliyle hayvanata delalet eder ki, böylece 16 ya yükselmiş olur.
Ayrıca “Kelime-i
Tevhid” ( é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe” bölümü nehy/nehiy
(¢é¨Ü¨£Û a ü£¡a) “illâ allah” bölümü ise,
ispat olmak üzere iki ana bölüme de ayrılır, ki bunlarla sayı 18
eder. Böylece “Kelime-i Tevhid” aynı zamanda 18000 alemi de
bünyesinde toplamış olur.
On dokuz (19)
sayısının özelliği
“Kelime-i Tevhid”in
yukarıda bahsedildiği gibi ( é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe” bölümü nehy/nehiy yani kaldırmak; (¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a) “illâ allah” bölümü ise, ispatlamaktır. Ancak bu
anlayış tarikat mertebesi itibariyledir.
Böylece (¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe illâ allah” diyerek gerçekten
“Kelime-i Tevhid”i zikir ve telaffuz eden “İnsanı Kamil” ile
sayı on dokuza (19) a yükselir, ki işte dillerde dolaşan fakat
ne olduğu bir türlü anlatılmayan 19 sayısının
özelliği budur. Bu vasfı taşıyanlar Hakk’ın
gerçek halifeleridir.
Doğuda, batıda
bütün alemde “Kelime-i Tevhid”i zikir eden zakirler, fikr eden fakirler,
muhabbet ehli aşıklar ve diğerleri, hep birilikte bir
“İnsanı Kamil”in yetişmesi için gayret göstermektedirler.
Ayrıca ondokuz (19)u
kendi içinde toplarsak 1+9=10 eder, sıfırı az yana alırsak,
elde bir kalır ki, bu da alemlerde var olanın sadece “mertebe-i
Ahadiyyet” olduğunu, sıfırların da onun tecellilerinden
başka bir şeyler olmadığını anlamış
oluruz.
Böylece “Kelime-i Tevhid”
onsekizbin (18.000) alemi de bünyesinde toplamış, ismi ise, “Alem-i
Tevhid” olmuş olur.
24-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
“Kelime-i Tevhid”i
söyleyecek mahal
“Kelime-i Tevhid”in
kendine has bazı özelliklerini gördükten sonra şimdi de onu
söyleyecek olan kimselere gelelim ve bunu da en alt düzeyden ele alalım.
Dünyaya gelip çocukluk
devresini geçirerek buluğa ve bedeni kemale eren kimse gaflet ile bir ömür
geçirmek istemeyip, manevi olgunluğa erişmek istiyorsa evvela
şer-i ahkamın icablarını yerine getirmesi gerekecektir.
Kişi dünyaya
geldiği andan hatta daha evvelki geçirmiş olduğu ahvaldan Hakk
yoluna döndüğü yine kadar bir sürü suni bilgi ve
alışkanlıklara sahip olmuş olur. Aslında olan safiyet
çok derinlerde kalmıştır ve onun üstüne sayılamıyacak
kadar yanlış ve çok lüzumsuz şeyler dolmuştur. İşte
bu lüzumsuz şeylerden kurtulmanın yolu ( ü) “lâ” dan geçmekle olur.
( ü
) “lâ” ya ulaşmak
Aslında ( ü) “lâ” dan
geçmek bir tarafa ( ü) “lâ” ya ulaşmak büyük bir maharettir. Çünkü o Allah’ın
zatına giden bir kapı hem de çok büyük bir kapıdır. Onun
önüne gelince insan ne yapacağını, nasıl o kapıda
kendine yer ve yol bulacağını şaşırır. Çünkü
iki tarafı da birbirine benzeyen (ü) “lâm elif” ile karşılaşmıştır.
Ortadan (Ş) “lâm”ı
kaldırırsa (Q) “elif” kalır; (Q) “elif”i kaldırırsa (Ş) “lâm” kalır. Ayrıca onları birbirinden ayırmak da
mümkün değildir. Ayakları birbirine öyle karışmışlardır,
ki adeta çaprazlama ikiye katlanmış “tek” gibidirler.
Sağ uçtan
aşağı insen, çizgiye devam edip sol uçtan çıksan o zaman
soldaki “elif lam” olur. Yok eğer sol uçtan aşağı inip,
sağ uçtan geriye yukarıya çıksan gene soldaki “elif lam”,
sağdaki “lâm elif” olur ama okumaya ters düşer. Bu sefer “elif lam”
şeklinde olur, aslı ise, “lâm elif” tir.
İşte bu birinci
(1.) mertebe oldukça zor bir mertebedir. Gerçek yol eri, buraya
geldiğinde yani zikrine, fikrine başladığında
hayatında bir hayli değişiklikler olacaktır ve nefsiyle
mücadeleye girişecektir. Nefsi kendisini bu ( ü) “lâ” kapısından uzaklaştırmaya, kendi
ise, o kapıyı zorlamaya çalışacaktır.
İşte bu arada (ü) “lâm elif”in altındaki
boşluğa sığınabilirse, ne ala bir müddet orada gizlenebilir.
O zindanda kendisini dış etkenlerden kısmen koruyabilir.
Bir müddet buna dayanması lazım gelmekte, dışarda kalanlara
( ü) “lâ” (yoksunuz) diyebilmelidir. İşte
dışarının tehlikelerinden ancak ( ü) “lâ” nın muhafazası ile kurtulmak mümkün olur.
Bu (ü) “lâm elif”e beşeriyyet
yönünden baktığımızda (Ş) “lâm” aşikar, (Q) “elif” gizlidir;
uluhiyyet yönünden
baktığımızda ise, (Q) “elif” aşikar, (Ş) “lâm” gizlidir.
On iki (12) mertebenin
birinci (1.) mertebesi olan bu “nefsi emmare” mertebesinde bir
takım insanlar yerleşir kalırlar daha ileriye gitmek istemezler
“Kelime-i Tevhid”i lafzen ifade ederler, bulundukları yerde oturur
dururlar.
Tabii ki, orayı
tanımak için biraz kalmak gerekir, ama süre uzarsa zaman kaybı olur,
çünkü yol epey uzundur.
Orada bir miktar
temizlenme yapması kendi varlığında Hakk’tan gayrı
sevdiği şeyleri terketmesi gerekmektedir.
Bu terkin
yapıldığı yer de ( ü) “lâ” dır ve Hakk’tan gayrı kendinde sevdiği ne
varsa hepsi bu ( ü) “lâ” nın kapsamındadır. (9)
(Not : (9) Bu
seyri daha geniş manada anlamak için “İrfan mektebi” isimli
kitabımıza müracaat edilmelidir. Yeri olmadığı için
burada kısa kısa ifade etmeye çalışıyoruz.)
Bunlar “Kelime-i Tevhid”i
gerçekten söylemeye çalışan birinci guruptakilerdir ve tevhidleri ( ü) “lâ” müşahade
(¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a
é¨Û¡a) “ilâhe illâ allah” lafzen
olmaktadır. Bu hali iyi anlamaya çalışalım.
25-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
( é¨Û¡a
) “ilâhe”ye
ulaşmak
Belirli bir süre ( ü) “lâ” nın alt
boşluğunda temizlenen kişi oradan çıkmanın ve daha
ileriye gitmenin yollarını aramaya başlar o zaman onun önüne
birinci (1.) (Q) “elif” yani ( é¨Û¡a) “ilâhe”nin (Q) “elif”i çıkar,
ki ilk anda onu büyük bir perde zanneder, oradan da geçmenin
yollarını arar. İyi niyetiyle salik onüç (13) katlı (Q) “elif” in önlerinde
dolaşıyorken ikinci (2.) katın
ışıklarının bir kısmı yanmaya başlar ve
kendisine bir merdiven uzatılarak oraya alınır.
Burası “nefsi
levvame” yani pişmanlık mertebesidir. Buranın da bir hayli
sakinleri vardır. Bunlar da ikinci (2.) guruptakilerdir.
Burada da fazla
kalmaması lazım geldiğini idrak eden salik bulunduğu (Q) “elif”in ikinci
katından önündeki (Ş) “lâm”ı yani ( é¨Û¡a) “ilâhe”nin (Ş) “lâm”ını seyretmeye ve oraya ulaşmanın yollarını
aramaya başlar. İyi niyeti ve gayreti neticesinde önündeki (Ş) “lâm”ın üçüncü
(3.) katının ışığı yine kendisine yanarak
aydınlatır ve hedefini gösterir.
Fakat oraya nasıl
ulaşacağını bilemez, ancak bir hayli de hafiflediğini
hisseder, kendinde oluşan “Kelime-i Tevhid’in kanatlarını
takarak, “la, la, la...” diye ve “ismi celal” de ilave ederek “ya
allah, ya allah” diye uçmaya çalışarak, “Kelime-i Tevhid”in
ikinci (2.) (Ş) “lâm”ın üçüncü
(3.) katına ulaşır, böylece bir aşama daha yapmış
olur.
Burası salikin seyrinin
üçüncü (3.) aşaması ve “mülhime mertebesi”dir. Burada
yapması lazım gelen şey, ilk iki (2) mertebede bedensel sevgi ve
muhabbetleri terk etmesi lazım gelmişti, burada ise, kendi bünyesinin
dışında olan sevgi ve bağlantılarını kesmesi
gerekmektedir.
Buranın da bir hayli
sakinleri vardır. Bunlar da üçüncü (3.) guruptakilerdir. Burada da fazla
kalmaması lazım geldiğini idrak eden salik önünde bulunan ( é¨Û¡a) “ilâhe”nin (ç) “he” sini seyretmeye
ve oraya da ulaşmanın yollarını aramaya başlar.
Bu sefer (ç) “he”nin dördüncü (4.)
katının ışıkları yanarak aydınlanır ve
salik yine böylece hedefini görür.
Bu sefer daha da
hafiflediğini farkeden salik, daha genişleyen kanatlarıyla
“lâ ilâhe, lâ ilâhe” veya “hu” diye kanat çırparak ( é¨Û¡a) “ilâhe”nin (ç) “he” sine ulaşır. İşte burası “mutmainne” huzur
yeridir.
Buraya gelinceye kadar
bir hayli yol alıp epey şeyleri terk ederek, hafiflemişti.
İşte bu yüzden burada “Kelime-i Tevhid”in birinci (1.) bölümü nef’i
yani sonradan olanları kaldırma kısmı fiilen tamamladığından
( é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe”yi gerçek (¢é¨Ü¨£Û a
£ü¡a) “illâ allah”ı lafzen
söylemiş olur.
Buraya gelen (ç) “hu” (he)nin
varlıklarda bulunan mukayyet ve muhayyel kayıtlı ve hayal edilen
hüvviyyetleri olduğunu anlar, asılda olmadıkları halde var
görünürler ve ( é¨Û¡a) “ilâhe” diye isim alırlar.
Alemde her ne var ise
hepsinin bir seveni vardır. Yani o varlığa ihtiyacı
olan başka bir varlık vardır ve bunun sonu gelmez,
dolayısıyle o varlık ihtiyacı olan varlığı
sever ve onu ( é¨Û¡a) “ilâhe” edinir farkında bile olmaz.
Bu ( é¨Û¡a) “ilâhe”de dahi
Hakk’ın bir yüzü vardır ancak tek yüzle kayıtlanıp,
başka yüzleri kabul etmediğinden bütün yüzlerin sahibi olan Allah
(CC.) aramak istemez, bu hali de terk edip ileriye geçmek gerekir.
( é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe” “Kelime-i
Tevhid”in birinci (1.) nef’i, bölümüdür. Bu kısımda kişi
yukarıda belirtildiği idrak içinde olması ( ü) “lâ” derken
içindeki sevdiklerini (¨Û¡a) “ila” derken dışarıda olan
sevdiklerinin ve ( é) “he” dediğinde de bütün kayıtlı ve hayal
mahsulü olan hüvviyetleri nef’edip ortada hiçbir şeyin kalmamış
olması halinin idrakini yaşayabilmesidir.
İşte böylece
“Kelime-i Tevhid”in ön kısmına nef’i (doğru ve
yanlışın Allah emrine tabiyeti) halini belirten ( é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe” bölümü
konmamış olsa sadece (¢é¨Ü¨£Û a
£ü¡a) “illâ allah” kısmı
söylense idi onu hakkıyle söylemek mümkün olamazdı. Çünkü dünyevi ve
uhrevi bütün sevgi ve arzu ve bağlantılardan kurtulmadıkça (¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a) “illâ allah” idrakine erişip o hali yaşamak
katiyetle mümkün değildir.
( é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe” de ifade
edilen mananın kaldırılmasının gerekliliği
insanın zahir, batın, nefsi bütün bağlantılarının
mutlak surette kaldırılmasının luzumunun belirtmek içindir.
Eğer ( é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe” olmasaydı bu
seyr ve yol da olmaz Hakk’a varmak da mümkün olmazdı. Bu ilmin yolunu açan
( é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe” dir.
25-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
( £ü¡a ) “illâ”ya ulaşmak
Kişi ( é¨Û¡a) “ilâhe”nin (ç) “he” sini de idrak
etmeye çalıştığında bir hayli güçlük ve zorluk çeker.
Daha ileriye geçmek ister. Ancak önüne yine bir mania çıkar, bu da ( £ü¡a) “illâ”nın (Q) “elif” idir, ki arada bir hayli mesafe vardır. Bu
mesafe onu korkutur. Ancak yola devam etmek zorunluluğu
vardır. Burada kalanlar da çoktur ama geçenler de vardır.
Salik bu mertebede ( é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe” kanatlarını
açıp “Hakk” esmasını da virdederek havalanmak için bir
menzil gözetlemeğe başlar. İşte o anda, önünde az
uzakta duran ( £ü¡a) “illâ”nın (Q) “elif”inin beşinci (5.) katında bir ışık yanıp
kendine hedef ve mahal gösterilir. Bulunduğu yerden kanat
çırparak “ya Hakk” esmasında zikrederek (Q) “elif”in beşinci
(5.) katına konar. Burası salik’in seyri’nin beşinci
(5.) aşaması ve “radiye” mertebesidir.
Buranın da bir hayli
sakinleri vardır, bunlar da beşinci (5.) guruptakilerdir.
Buradaki yaşam
“Kelime-i Tevhid”in ikinci (2.) gurub yaşamanın
başlangıcıdır. Bilindiği gibi birinci (1) gurub
yaşam (nef’i) idi, yani var zannedilen şeylerin aslında yok
olduğu idi. Burada ise yok edilen varlıkların
asıllarının ne olduğunu anlamak gerekliliği ortaya
çıkmaktadır, ki bu da daha evvelce kaybettiği beşeri
benliğinden sonra izafi benliğini (Q) “elif”in hakikatinde bulması gerekliliğidir.
İşte (Q) “elif”in beşinci
(5.) katında kendine izafi manada bir benlik bulmuş olan salik o
varlığı ile (çünkü buraya geçmeğe beşeri
varlığa yol yoktur) orada kendine bir yer yapmağa
çalışır ve idrakini bu yerin seyr’ine göre uydurması
gerekir.
İzafi benliği
ki, bu isimden ibarettir, onunla yaşamağa başlar, fakat bunda da
geçmesi lazımdır, çarelerini araştırmağa
başlar. O zaman karşıda duran ( £ü¡a) “illâ”nın kendinden sonraki (Ş) “lâm”ına ulaşması gerektiğini anlar.
Yine
kanatlarını açıp “ya Hay” zikrini de virdederek
havalanmak için zaman ve zemin gözetlemeğe başlar.
İşte yine o
esnada (Ş) “lâm”ın
altıncı (6.) katında bir ışık yanıp
orasını aydınlatır. Böylece yine nereye
konacağını öğrenmiş olduğundan harekete
geçerek belirtilen yere konar. Burası salikin seyr’inin
altıncı (6.) aşaması ve “mardiyye mertebesi”dir.
Buranın da bir hayli
sakinleri vardır, bunlar da altıncı (6.) gurupdakilerdir.
Buradakiler Kelime-i Tevhid’i “lâ ilâhe il” bölümüne kadar
müşahade “la allah” bölümünü lafzen söylerler. Fakat ( £ü¡a) “illâ”nın ikinci (2.) (Ş) “lâm”ına yaklaşmış olduklarından kendilerindeki
müşahade gerçekleşmeğe yaklaşmış
olur. Ancak daha henüz tereddütleri vardır.
Yine böylece seyri’ni
sürdürmeğe çalışan salik buradan da ileriye geçmek isterse
tekrar yola çıkması gerekecektir. Bulunduğu yerden ileriye
bakınca ( £ü¡a) “illâ”nın ikinci (Ş) “lâm”ını görüp kardeş olmaları hasebiyle ondan yardım
isteyecektir, yine kazandığı tevhid kanatlarını
hazırlayıp “ya Kayyum” esmasını da zikrederek
beklemeğe başlayacaktır.
İşte yine o
anda ikinci (2.) (Ş) “lâm”ın yedinci (7.) katının ışıkları
yanıp konması için mekan ve mahal belirtilmiş
olacaktır. O da gayrete gelip kanat çırparak, “ya Kayyum”
zikrini de virdederek oraya ulaşacaktır.
İşte
burası ( £ü¡a) “illâ”nın tahakkuk yeridir ve ikinci (2.) (Ş) “lâm” “seyr-i illâ allah” (Allah’a seyr) yeridir ve oradan başka hiç bir
şekilde “Allah lafzına ve manasına” ulaşmağa yol
yoktur.
Buranın da sakinleri
vardır, fakat her mertebede bir evvelkine göre oranın sakinleri
azalmaktadır.
Burası seyri süluk’un
yedi (7) nefis mertebelerinin sonuncusu “Nefs-i Safiye” mertebesidir ve
seyri süluk yolunda büyük bir aşamadır. Birçokları
burasını seyrin sonu zannederler. Çünkü burada Allah c.c.
kelimesi lafzan çok kolay okunur, onlar ise, lafzı okunan bu okuyuşu,
tatbikli, müşahedeli ve gerçek zannederler.
Halbuki; ( £ü¡a é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe illa” gerçek Allah c.c. ise lafzıdır. Bunlara,
yani Nefs-i Safiye mensupları diğerlerinden “Kelime-i Tevhid” içinde
en önde olduklarından Allah c.c. lafzını, lafız olarak
söyledikleri halde, manen de, fiilen de görüp müşahade ettiklerini
zannederler.
25-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Kabe-i Muazzama
Burası aslında,
hayali ve izafi benlik içerisinde olağan üstü gibi gözüken, keramet türü
şeylerle yaşanan, oldukça zevkli ve hoş bir yerdir.
Eğer salik’in
rehberi (yol göstericisi) sadece “şeyh” ise, hep birlikte burada izafi
benlik içerisinde Hakkı seyr ediyor zannı ile sadece Hakk’ın
kelamı “Allah” lafzını seyrederek müşahede ehli
olduklarını zan ve hayal ederler, ayrıca bu zan ve hayallerinin
de gerçek olduğu iddiasındadırlar.
Eğer salik’in
rehberi gerçekten irfan ehli ise, onu ( £ü¡a) “illâ”dan (¢é¨Ü¨£Û a) “Allah”
lafzının başındaki (Q) “elif”’e tehlikesizce
geçirerek o menzile ayak bastırır.
Buradan ileriye ancak
irfan ehline izin vardır, başkaya yoktur, çünkü “Harem” bölgesidir,
oraya ulaşmaya her kuşun kanat gücü yetmez. “Zümrüt-ü Anka” kuşu
lazımdır, bir de onun kardeşi “ilham” kuşu
lazımdır.
Burası “mahbubların”
(yani sevilenlerin) yeridir, sevenlerin değil. “Kelime-i Tevhid”de ( £ü¡a é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe illa” sevenlerin, (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” c.c. kısmı ise, sevilenlerin bölümüdür.
Buraya geçmek
isteyenlerin baş taraflarda bıraktıkları nefsi
benlikleri gibi burada da hemen izafi benliklerini terk etmeleri gerekmektedir.
Nefs-i Safiyenin zikri
“ya kahhar”dır. Böylece ( é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe” ile bütün varlıklar “nehy edilmiş”
(kaldırılmış), ( £ü¡a) “illâ” “ancak” ile tekrar yerine (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” c.c. ismi ile gerçekten konmuş olması gerekirken, (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” c.c. “seyri
irfaniyyet” yoluyla yapılmadığından bunlar “izafiyet”
içerisinde kalmıştır. Bu yüzden seyirleri “izafi” olmuştur.
Tabii ki bu seyr hiç seyr
yapmayanlara göre çok ileri derecede bir uluşumdur, ancak kendileri
gerçek manada (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” c.c. lafzının içinde “fani” ve yine Allah’da “baki” hali
yaşamadıklarından izafi benliklerinin artarak farkında dahi
olmadan nefsi benliklerine düşme ihtimalleri çok yüksektir.
Daha fazla buralarda
dolaşmadan ( £ü¡a) “illâ”nın ( ü) “lâ” sından (¢é¨Ü¨£Û a) “allah”ın c.c. (Q) “elif”ine geçmeğe yol bulmağa çalışalım. Bu
aradaki fasıla oldukça geniştir, oraya ulaşmak da oldukça
tehlikelidir, amma ne yapalım ki yol budur.
Buraya kadar şeriat
ve tarikat mertebeleri “celal” tecellileri ile geçilmiştir. Burada
ise, hakikat ve marifetle “celal” tecellileri yaşanmaya
başlanacaktır. İşte bu uluhiyyet deryasında
ancak “Muhammedi teknesiyle” yol alınır, nefs ve benlik teknesi oraya
yol bulamaz.
( £ü¡a) “illâ” nın ikinci (2.) (Ş) “lâm”ının yedinci (7.) katından uluhiyyetin başında
bulunan (Q) “elif”e ( £ü¡a é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe illâ” kanatlarını açmış, “ya kahhar”
ismi de dilinde virdeder şekilde bir hayli zaman bekledikten sonra
karşı sahildeki (Q) “elif”in sekizinci (8.) katında bir ışık yanıp
orayı aydınlattı.
Bunu bir işaret
bilen “nefs-i safiye” bütün gücüyle oluşturduğu tevhid
kanatlarını çırpmaya başlayıp “kahhar”
esmasıyla da bütün ağırlıklarını terkederek
son derece bir gayretle kendini (Q) “elif”e ulaşma ümidiyle boşluğa bıraktı. Ancak
beşeriyet ve izafiyet bağlarından iyice çözülmemiş olacak
ki, aşağıdan sevdiği şeyler yakınları ve
malları onu çağırmaya başladı. Bu hal içerisinde
bir an boş bulunarak farkında olmadan irtifa kaybetmeğe
başladı.
O anda ilham kuşu
çok acil bir karar vermesi lazım geldiğini söyledi, “ya
halkı” seçerek bulunduğu yerden geri dönerek veya “Hakkı”
seçerek yükselecekti, oldukça da irtifa kaybetmişti. İşte
o esnada (Q) “elif”in sekizinci (8.)
katından İbrahim (a.s.) balkona çıkarak ona hemen bir ip
uzatarak “tut, tut” diye ikaz etti. Meğer “Makam-ı
İbrahim” (¢é¨Ü¨£Û a) “allah”isminin (Q) “elif”inin sekizinci
(8.) katında imiş.
Bu seslenişi duyan
“Nefsi Safiye” hızla oluşturduğu tevhid kanatlarını
çırparak ve “kahhar” esmasını da şiddetle
zikrederek, aşağıdakilerin tesirinden kurtulmaya
çalışarak, yavaş yavaş irtifa kazanmaya başladı
ve İbrahim (a.s.) uzattığı gerçek “tevhidi ef’al” ipini de
tutarak, durumunu sağlamlaştırıp bu şekilde (Q) “elif”in sekizinci (8.)
katına ulaşarak İbrahim (a.s.) ın misafiri ve talebesi
oldu.
Bir müddet istirahat edip
dinlendikten sonra İbrahim (a.s.) “nefsi safiye”yi tebrik ederek, “buraya
gelenlerin sayısı azdır, çıkanların sayısı
daha da azdır buraya gelip kalanlar da vardır. Eğer sen
azim ve gayretle çalışırsan burayı da aşarsın
çünkü ihtiyacın olan şey, sende mevcuttur yeter ki, zuhura
çıkarıp kullanmasını bilesin” dedi.
Ertesi gün İbrahim
(a.s.) gelerek “bugün eğitim başlayacak hazır ol,” dedi. Nihayet
ders saati başladığında İbrahim (a.s.) “Makamı
İbrahim”den anlatmaya başladı, tesadüfen biz de orada
imişik, onlarla birlikte sessizce dinleyerek, not almaya
başladık.
“Allah”a ulaşmak
Tevhidi Ef’al
Burası sekizinci
(8.) mertebe “Tevhidi Ef’aldir.
Makamı
: “Tevhidi Ef’al”
fiillerin birliği anlamındadır.
Zikri
: “Ya Fettah” tır.
Alemi
: “Alemi Şehadet” madde müşahade alemidir.
Peygamberi
: İbrahim (a.s.) dır
Lakabı
: “Halilullah” dır.
Kelimesi
: “la faile illallah” faili mutlak ancak Allah’tır.
Seyri
: “Seyri ilallah” Allah’a seyir
İdrakı
: Kur’anı Keriym Fussilet 41/53 ayetinde
¤á¡è¡¢1¤ã a
ó¬©Ï ë ¡Öb Ϩü¤a ó¡Ï b ä¡mb í¨a ¤á¡èí©Š¢ä
6 ¢ £Õ z¤Ûa ¢é
£ã a ¤á¢è Û å £î j n í
¨ó£n y
“senüriyhim
ayatina fiy’l afakı ve fiy enfüsihim
hatta
yetebeyyene lehüm ennehül hakku”
mealen,
“afakta ve
enfüsteki ayetlerimizin hakk olduğunu yakında göstereceğiz”
Hali
: Kur’anı Keriym Kasas 28/88 ayetinde
6
æì¢È u¤Š¢m ¡é¤î Û¡a ë ¢á¤Ø¢z¤Ûa ¢é Û
¢é è¤u ë £ü¡a ¥Ù¡Ûb ç §õ¤ó ( ¢ £3¢×
“küllü
şeyin halikün illa vechehu lehu’l hukmü ve ileyhi turce’une”
mealen,
“onun
vechinden başka herşey helak olacaktır, hüküm onundur, ona
döndüleceksiniz”
Yaşantısı
: Nefis mertebelerini bitirip, tevhidi ef’al’e varan kişinin
sıfatı evvela kendi varlığında tevhidi
oluşturmasıdır.
Nefsi Safiye’de
beşeri varlığından tamamen soyunmuş olarak, hiçlik,
yokluk, renksizlik halinde iken burada hakikati yönünden tekrar kendi özel ve
hakkani kimliğine ulaşmasıdır. Eski birimsel
varlığının başka bir idrak ve oluşumla
değişmesidir.
Bu seyr tamam olunca
kişi çalışmasını dış aleme çevirir ve orada
tevhid idrakını oluşturmaya başlar. Bu makamın
anahtarı ve yükselticisi “fettah” ismidir ve hakikat mertebesinin
başlangıcıdır diye özetledi. Ancak bu makamın
olgunlaşması için burada bir müddet daha misafir olmanız
gereklidir, diyerek dersine son verdi.
Nefsi Safiye orada bir
müddet daha misafir olup oranın sakinleri ile de istişarelerde
bulunup oranın kemalatına ulaştıktan sonra yoluna devam
etmek için izin istedi. Bunun üzerine “mertebe-i İbrahimiyyet”ten
belgelerini alarak “allah” lafzının
birinci (1.) (Ş) “lâm”ına
ulaşmak için tekrar oluşturduğu tevhid
kanatlarını açarak ve “ya fettah” esmasını da
zikrederek beklemeğe başladı.
Nihayet (Ş) “lâm”ın dokuzuncu
(9.) katında yine bir ışık yandı. Bu sefer daha
temkinli hareket ederek kanatlarını çırptı ve kısa
süre sonra oraya ulaştı, meğer burası “Mertebe-i
Museviyet” imiş. Orada onu “Musa (a.s.)”
karşıladı ve bir müddet misafir ettikten sonra o da oranın
dersini verip halini anlatmağa başladı.
Tevhid-i Esma
Burası dokuzuncu
(9.) mertebe Tevhid-i Esma’dır,
Tevhid-i Esma:
İsimlerin birliği anlamınadır.
Makamı
: “Tenzih”
dir.
Zikri
: “Ya Vahid”dir.
Alemi
: “Alemi Melekut”tur, alemi ervah, alemi hayal de denir.
Peygamberi
: “Musa”(a.s.) dır.
Lakabı
: “Kelimullah” dır.
Kelimesi
: “la mevcude illallah”dır. Yani mevcud olan ancak
Allah’tır.
Seyri
: “Seyri ilallah” Allah’a seyir
İdrakı
: Kur’anı Keriym Bakara 2/115 ayetinde
6¡é¨Ü£Ûa
¢é¤u ë £á r Ï aì¢ £Û ì¢m
b à ä¤í b Ï ¢l¡Š¤Ì à¤Ûa ë ¢Ö¡Š¤' à¤Ûa
¡é¨Ü¡£Û ë
¥áî©Ü Ç
¥É¡a ë
é¨Ü£Ûa £æ¡a
“ve lillahil
meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme vechullahi
innallahe
vasi’un aliymün”
mealen
“doğu da,
batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın
isimlenmiş vechi orasıdır. Allah her yeri kaplar ve her
şeyi bilir.”
Hali
: Kur’anı Keriym Rahman 55/26-27 ayetinde,
7¡âa ‰¤×¡ü¤a ë
¡4 5 v¤Ûa뢇 Ù¡£2 ‰ ¢é¤u ë ó¨Ô¤j í ë
7§æb Ï b è¤î Ü Ç ¤å ß ¢ £3¢×
“küllü
men aleyha fanin ve yebka vechü rabbike zul celali vel ikrami”
mealen
“varlık
aleminde bulunan her Kim’lik fanidir, ancak yüce ve ikram sahibi
rabbının varlığı bakidir.”
Yaşantısı
: Tevhid-i Esmaya varan kişinin sıfatı, tevhid
mertebelerini daha ince bir seziş ile idrak etmeye
başlamasıdır.
Kişi, “Tevhid-i
“ef’al”de fiilleri birlemişti. Bu defa fiilleri meydana getiren isimleri
birlemesi gerektiğini anlamaya başlar.
Her fiilin “Esma’ül
Hüsna” Allah’ın güzel isimlerinden birinin zuhur yeri olduğunu
kavrar. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “vahid”
ismidir. Hakikat mertebesinin devamıdır.
“Mertebe-i
Museviyyet”in tahsil yeri ve mertebesi, eymen vadisinin hakikati
de burasıdır.
Kelime-i Tevhid burada “lâ
ilâhe illâ al” müşahede ile “lah” kısmı ise,
lafızla söylenmektedir, diye özetledi. Ancak bu makamın da
olgunlaşması için bir müddet daha misafir olmanız gereklidir
diyerek dersine son verdi.
Hakk yolcusu salik orada
da bir müddet daha misafir olup oranın sakinleri ile de
istişarelerde bulunup oranın kemalatına ulaştıktan
sonra yoluna devam etmek için izin istedi. Bunun üzerine “Mertebe-i
Museviyyet”ten belgelerini alarak (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzının ikinci (2.) (Ş) “lâm”ına ulaşmak için tekrar oluşturduğu tevhid
kanatlarını açarak ve “ya vahid” esmasını da
zikrederek beklemeğe başladı.
Nihayet ikinci (2.)
(Ş) “lâm”ın onuncu
(10.) katında yine bir ışık yandı, yine temkinli
hareket ederek kanatlarını çarptı ve kısa süre sonra oraya
ulaştı, meğer burası “Mertebe-i İseviyyet”
imiş. Orada onu İsa (a.s.) karşıladı ve bir
müddet misafir ettikten sonra, o da oranın dersini verip halini anlatmaya
başladı.
Tevhid-i
Sıfat
Burası onuncu (10.)
mertebe Tevhid-i Sıfat’tır,
Tevhid-i Sıfat :
Sıfatların birliği anlamınadır.
Makamı
:
“Teşbih” (benzetme)dir. “fena fillah” Allahta fani olmaktır.
Zikri
: “Ya Ahad”dır.
Alemi
: “Alemi Ceberrut”tur, (Hakikati Muhammedi)dir.
Peygamberi
: “İsa”(a.s.) dır.
Lakabı
: “Ruhullah” dır.
Kelimesi
: “la mevsufe illâ allah” yani sıfatlanmış olan
ancak Allah’tır.
Seyri
: “Seyri fillah” Allah’da seyir
İdrakı
: Kur’anı Keriym Ali İmran 3/185 ayetinde
6¡p¤ì à¤Ûa
¢ò Ô¡ö¬a ‡ §¤1 ã ¢ £3¢×
“küllü nefsin
zaikatül mevti”
mealen,
her nefis ölümü
tadacaktır.”
Hali
: Kur’anı Keriym Bakara 2/253 ayetinde,
6¡¢†¢Ô¤Ûa ¡€ë¢Š¡2
¢êb 㤆 £í a ë
“ve eyyednahu
biruhil kudüsi”
mealen,
“biz onu ruhül
kudüs ile destekledik.”
Yaşantısı
: Bu mertebede kişi daha evvelce bu varlığın “Esmaül
Hüsna” Allah’ın güzel isimlerinden kaynaklandığını
idrak etmişti. Bu defa isimlerin dahi kökenlerinin Allah’ın
sıfatlarına “Sıfatı Subutiye” yani hayat, ilim, irade,
kudret, kelam, semi, basar’a dayandığını ve herşeyin
aslında bu sıfatlardan kaynaklandığını anlamaya
başlar.
Bu makamın
anahtarı ve yükseltisi “Ahad” ismidir, hakikat mertebesinin
devamıdır. Burada zikredilen “Ahad” Ahadiyyet mertebesi
değil, “Ahad” ismidir.
Bu mertebeye
ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden salik, burada bir mertebe
daha yükselir ve “tenzih”ten, “teşbih”e ulaşır.
Mertebe-i
İseviyyet’in tahsil yeri “Ruhül Kudüs”ün batınen zuhur
mahallidir. “lâ ilâhe ell” müşahade ile “ah” kısmı ise,
lafızla söylenmektedir diye özetledi.
Ancak bu makamın
olgunlaşması için bir müddet daha misafir olmanız gereklidir,
diyerek dersine son verdi.
Museviyyet
meşrebinde olanlar dokuz (9) da yani (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzının birinci (1.) (Ş) “lâm”ında İseviyyet mertebesinde olanlarda on (10)da yani (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzının
ikinci (2.) (Ş) “lâm”ında
kalırlar, ki burası da okunuşu itibariyle “ella”dır.
O halde onların
kelime-i tevhid’leri “lâ ilâhe illa ella” olur. (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzının manen ve gerçeği ile
oluşturamamışlar “lâ ilâhe” (ilahlar yok) “illa ella” (ancak
ancak) diye hayal aleminde uçuşup durmuşlar, sonra tekrar geri dönüp
“ilâhe”ye yönelerek, “mutlak ilah”a erişemeden hayallerinde
kurdukları ilahlarla baş başa yaşamışlar.
İçlerinden çok azı kendi ulaştıkları menzilde
tutanabilmişlerdir.
Çünkü buradan sonra
ulaşmaları lazım gelen menzil onbirinci (11.) mertebedir, ki bu
ise, (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzında bulunan ancak yazıda ve görüntüde
olmayan sadece lafızda söylenen (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzının ikinci (2.) gizli (Q) “elif”idir.
İşte
yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda olan bu (Q) “elif”e ulaşmak,
onlara korku, titreme ve haşyet verdi, çünkü burası varlık ve
yokluk sınırıdır.
İseviyyet hakikatini
yaşayanlar mertebeleri gereği Hakk’ta fani olup “lâ ilâhe illa ella”
(ilahlar yoktur) dedikten sonra, kendilerinin Hakk’ta fani etmiş
olduklarından “illa ella” diyerek, fakat neyi tasdik edeceklerinin
oluşturamadıklarından halsiz düşüp öylece
kalmışlardır.
Bu mertebenin
taklitçileri ise, “lâ ilâhe illa ella” derken kolaylarına gelip “lâ ilâhe
illâ ilâhe”ye dönüştürüp gerilere dönerek, tekrar kesrete ve
putperestliğe dönmüşlerdir.
İşte İsa
(a.s.) dünyaya dönmeden evvel son kalan iki (2) mertebeyi idrak edecek ve
böylece (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzını gerçekten idrak ederek söyleyecek ve
“Muhammedi” olacak ve tekrar dünyaya geldiğinde “şeriat-ı
Muhammedi” ile amel ve tatbikatta bulunacaktır.
Daha evvelki bölümlerde
“Kelime-i Tevhid”in “nüzül” inişini, sonra da “uruc”
çıkışını ve ayrıca
çıkılışını da izah etmeye
çalışmıştık ve on üçüncü (13.) mertebeye yani (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzının
ikinci (2.) (Ş) “lâm”ına “Mertebe-i
İseviyet”le ulaşmıştık.
Fakat bu sefer önümüze,
lafızda olup da yazıda, görüntüde olmayan bir “mertebe” (Q) “elif” çıkmıştı.
İşte bu (Q) “elif”in vücudunun
olmayışı “sidre-i münteha”dır. Cebrail (a.s.) ın
“yanarım” dediği Hz. Peygamberin “yanarsam ben yanayım” deyip
yükseldiği yerdir ve oraya ancak gerçek muhammedilere yol vardır.
Onuncu (10.) mertebedeki
sistem diğer mertebelerdeki sistem gibi değildir. Buradan
karşıya (Q) “elif”e ulaşmak,
diğerlerinde olduğu gibi burada da imkansızdır, çünkü bir
vücud yok sadece lafız ve mana vardır.
Oraya geçmek için onuncu
(10.) mertebede bekleyen kimselerin onda yapacakları birşeyleri
yoktur, çünkü oranın sakinleri “fena fillah”da fani olmuş
bulundukları yerde tam sakin olmuş gibi, hareketsiz görünürler.
Bu hallerinden dolayı kendilerinde kalkıp da bir sonra ki
aşamaya ulaştırmak için yapacakları talepleri de yoktur,
çünkü olamaz.
Buradan yukarıya
ancak seçilerek, başkaları tarafından alınarak
götürülürler. O da şöyle olur, kendilerinden geçmiş Hakk’ta fani
vaziyette sakin olarak beklemede olanlara onbirinci (11.) muhammediyyet
mertebesinden bir elçi yollanır, yanlarına geldiğinde “fani” olduklarından
farkına varmazlar, ancak o elçi onlara yavaş yavaş
dokunur. Bazıları uyanır, bazıları hiç
uyanmazlar. Uyananlar yarı dalgın olanlardır, derecelerini
eksik yapanlardır.
Uyanmayanlar ise,
gerçekten Hakk’ta fani olmuş, Hakk tecellisi içinde kendilerini tamamen
kaybettiklerinden uyanamamışlardır. İşte
bunların arasından seçilen bazı “fena fillah” sakinleri, oradan
alınarak o mertebenini başka bir bölümünde yeni bir ameliyeye tabi
tutulurlar.
Şöyle ki,
kendilerinde, batınlarında kemale ermiş, “hakikati
İseviyye”nin manasını alıp cesedini orada
bırakırlar, “manayı İseviyyet”in kulağına (yeni
doğan çocuğun kulağına okunan Ezan-ı Muhammedi gibi)
“Ezan-ı Muhammediyye”yi okurlar, o andan itibaren, “manayı
İseviyye” “manayı Muhammediyye”ye dönüşür ve onbirinci (11.)
mertebenin kapıları açılmış, böylece o mertebenin
namzeti olmuş olurlar.
Bu ameliyeden sonra gelen
elçiler, onuncu kattan seçilen çok az sayıda olan namzetlerle, görünmeyen (Q) “elif”in sakinleri olmak ve
oranın halini tahsil etmek üzere onbirinci (11.) kata yükseltirler.
Bu mertebe “Tevhid-i Zat”tır.
26-9-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
Tevhid’i Zat
Burası onbirinci
(11.) mertebe Tevhid-i Zat’tır,
Tevhid-i Zat :
Zatların birliği anlamınadır.
Makamı
: “Tenzih-i
ve Teşbih-i Tevhiddir” Cem, yani toplamadır. “Baka billah”
(Hakk’ta baki olma) demektir.
Zikri
: “Ya Samed”dir.
Alemi
: “Zat alemi” (Alemi lahud)
Peygamberi
: “Muhammed Mustafa” (SAV)dır.
Lakabı
: “Habibullah”
Kelimesi
: “La mağbude
illallah- lâ ilâhe illallah” dır.
Seyri
: “Seyri meaallah” Allah’la beraber seyirdir.
Suresi
: “İhlas Suresi” dir
İdrakı
: Kur’anı Keriym Ali İmran 3/18 ayetinde
=
ì¢ç £ü¡a ¥ é¨Û¡a ¬ ü ¢é £ã a
¢é¨Ü£Ûa †¡è (
“şehidellahü ennehu lâ ilâhe illa hüve”
mealen
“Allah kendi
kendine şahittir, ki ondan başka ilah yoktur.”
Hali
: Kur’anı Keriym Ta- Ha 20/14 ayetinde,
=ó©ã¤†¢j¤Çb Ï
6¡b ã a ¬£ü¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é¨Ü£Ûa
b ¯ã a ¬ó©ä £ã¡a
“inneniy enellahü lâ ilâhe illa ene fabüdniy”
mealen
“şüphesiz
ben allahım benden başka ilah yoktur artık bana ibadet et”
Yaşantısı
: Daha evvelki mertebede Hakk’ta fani olup kendini “kayıp/gaib eden” yok
olan salik, eğer bu mertebeye ulaşırsa, tekrar kendine
gelir. Fakat bu kendine geliş eski haliyle değil yeni haliyle
ve çok latif olacaktır. Onu gören yine eskisi gibi haliyle zanneder.
Fakat bu defa o “Hakk ile baki/baka billah” olarak hayatına devam etmeye
başlar.
Bu kişinin
ahlakı “tahallaku bir ahlakıllah” hikmeti gereği “Allah
ahlakıyle ahlaklanmaktır.” Acaip bir yaşamdır.
Muhafazası oldukça zordur.
Bu makamın
anahtarı ve yükselticisi “Samed” ismidir. Marifet mertebesinin
başlangıcıdır.
Artık bu kimseler
ölmezler, çünkü ölmeden evvel ölüp bu dünyada iken Hakk ile ve Hakk’ta
dirilmişlerdir.
İşte
“İhlas’ı Şerif”i ancak bu kimseler gerçek manası ile okuyabilirler
ve yaşarlar.
“Kelime-i Tevhid” dahi
buraya gelinceye kadar en geniş hali ile bu mertebede ifadesini bulur.
Gerçi daha henüz sondaki (ç) “hu”ya ulaşılmamıştır ama oranın
ışıltısı görünmeye başlamıştır.
“Allah kendi kendine
şahittir, ki ondan başka ilah yoktur.” kelamı ilahisi
bu hali ne güzel izah eder.
Ayrıca “şüphesiz
ben allahım benden başka ilah yoktur artık bana ibadet et” kelamı
ilahisi yine bu hali bir başka yönden çok açık şekilde izah
eder. Burada yapılan ibadet “ubudet” ismini alır. İbadet, kulun
fiili, ubudet ise, Allah’ın ibadetidir.
Bu mertebeye
ulaşıp “zat alemi” yaşantısını insanlık
tarihinde ilk olarak ortaya getiren kişi “zuhur mahalli” Hz. Muhammed
SAV’dir.
Daha evvelce “tenzih” ile
kayıtlanan “mertebe-i museviyyet” idrakı daha sonra “teşbih” ile
kayıtlanan “iseviyyet” idrakı bulundukları yerde
kalmış (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzındaki gizli (Q) “elif”e ulaşamamışlardı.
İşte ilk olarak
oradaki gizli (Q) “elif”i müşahade
eden, sonra da “tenzih” ve “teşbih”i orada birleştirip kendi
varlığında “tevhid” ederek, evvelki her iki mertebeye de gerçek
birer şahsiyyet kazandırıp, hakikatleriyle ortaya koyup
atıl durumdan faaliyete geçmelerine “İslam” ismi altında
sebebolmuştur.
Böylece (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” isminde bir
merhale aşılarak, son menzile gelinmiştir. Bu menzile de
“alemi ervah”da kulaklarına “ezanı Muhammedi” okunan “istidatı
ezeli” sahipleri ulaşabilirler, diğerlerine yol yoktur, ancak her
istidat sahibi de oraya ulaşamaz, çok gayret ve fedakarlık
gerekmektedir.
Bu mertebeyi de belirli
bir olgunluk içinde tamamlayan saliğin ulaşacağı bir
mertebesi kalmıştır, ki o da (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzının (ç) “hu”sudur.
Buradan
karşısındaki (ç) “he”ye ulaşmayı arzu eden gizli (Q) “elif”, (ç) “he”nin hasretini çekerek “ah...” etmeye başlar; bu “ah” aslına ve
hüviyyetine ulaşma arzusudur, ki böylece herşeyi ile
bütünleşmiş olacaktır.
Ne türlü “ah...” olursa
olsun, bu muhabbetlerin hepsinin kaynağı “hüviyyeti mutlaka” olan bu (ç) “hu”dur.
Kendileri bu sırrı bilseler de bilmeseler de, bütün aşklar ve
muhabbetlerin kaynağı burasıdır.
Bu sırrı bilen
gerçek Hakk aşıklarının sonu Rabb’larına,
diğerlerinin ise, sonu nefislerine çıkar.
(ç) “hu” esması
Allah’ın yakıcı isimlerindendir. Ne yazık ki, bu çok
büyük hakikatın farkında olmayan bazı kimseler (ç) “hu” ismini zikretmeye
ve bu yoldan hüvviyyetlerine ulaşmayı muradeden kimselere, olaya
tavırla (“hu”cular” (ne demekse!...) lakabını takmakla ne
korkunç bir hataya düştüklerinin acaba farkında
mıdırlar?...
Konya’ya Hz.
Mevlana’yı ziyarete gittiğim bir gündü, “Makam-ı Mevlana”ya
girerken, yazılar bölümünde bir levha (hat) çok dikkatimi çekmişti,
uzun zaman önünden ayrılamadığımı
hatırlıyorum.
Hattın üst
kısmı, geniş bir sahada sadece derinden gelip, uzayıp giden
bir “Ah.......”tı
Alt kısmında da
“Hz. Muhammed SAV” yazmaktaydı, ki bu “Ah...” “AH....MED” idi.
O tablonun hakikatini
seneler sonra anlamaya çalıştığımı zannediyorum.
Aradan epey zaman
geçtikten sonra tekrar Konya ziyaretine gittiğimde, o tabloyu yine görmek
istedim. Fakat yerine başka tablolar koymuşlardı, o
tabloyu göremedim. Fakat hatırası halen daha gönlümdedir.
O tabloyu nakşeden hattat acaba içindeki hangi muhabbetleri o semboller
içinde batından zahire çıkarmıştır, belli ki, Hakk ve
Peygamber aşığı bir zat idi.
Yeri gelmişken
mevzuumuzla ilgili bir hatıramı daha belirtmek isterim:
Şam’a üçüncü
gidişimizdi ismi Hamdi Arabi olan bir zat ile
tanışmıştık. Kendisi ve ailesi Türk idi, ve o tarihte
92 yaşında idi. 10 yaşında iken Osmanlı’nın
Şam’ı terkettiğini hatırlıyordu.
Konuşmalarından kendisinin ebrar velilerinden olduğunu
anlamıştım.
Yine bir sohbet
esnasında:
27 senedir sabah
namazını Emeviye’de kılmaktayım, veridlerimin gereği
her türlü zikr’i çektim. Bir gün Rabbim şöyle buyturdu.
Bundan sonra senin zikrin sadece “Kelime-i Tevhid” “lâ ilâhe illâ allah” ve
“hu” olsun, buyurdu.
Gerçekten de başka
birşey söylemeyip devamlı “lâ ilâhe illâ allah” ve “hu”
esmasını çok içten ve çok muhabbetle söylemesi ve dinlemye
değerdi. Bu tarz “huuuu” lafzını çok az kimseden duyma
imkanı olabilirdi. O “huuuu” lar aynı zamanda “ah...”lardı.
Biz yine seyrimize devam
edelim. Burada “Kelime-i Tevhid” “lâ ilâhe illa (10) ella”
müşahade (ç) “hu” lafzendir.
(Not: (10) “Allah”
kelimesi aslında “elif” ile “ellah”dır. Genelde “Allah” diye telaffuz
edilmektedir.)
Ancak burada sondaki
“ella” İseviyyet’teki “ella”ya lafzen benzemekle beraber, manen benzemez
çünkü İseviyyet’teki “ella”nın (Q) “elif”i yok: bu mertebede ise, gizli (Q) “elif” vardır. O zaman mana “el-la” olur. Baştaki “el”
(lam-ı tarif) yani “belirlilik lam”ı sondaki “lâ” ise, gizli (Q) “elif” ile
beşeriyetinden, mutlak yokluğa ve oradan mutlak varlığa
ulaşması olur.
Şimdi buradan son
menzilimize doğru yolculuğumuza devam edelim.
Batının içinde
bulunduğu gerçek hal
Bu onikinci (12.) mertebe
hem “uruc” çıkışın sonu, hem de aynı zamanda “nüzül”
iniştir. Bu mertebe olmasaydı, buraya kadar
yaşananların hiç birisi bilinmez ve oraya beşere yol
olmazdı. İşte onikinci (12.) mertebe bu yüzden çok mühim bir
mertebe olan “Mutlak Risalet” mertebesidir.
İnsanlık alemi
bu mertebeden aldığı ilahi bilgilerle ancak gerçek bilgi sahibi
olur, aksi halde bilgisi hayal ve vehme dayanır. İşte
batının içinde bulunduğu gerçek hal budur.
Kendilerinin zat
mertebesine bağlantıları olmadıklarından ve “Hakikati
Muhammedi” kanalına da siyasi ve maddi sebeplerden giremediklerinden gerek
dünyevi, gerek uhrevi bilgileri hayal ve vehme dayalıdır, aslı
yoktur, akl-ı cüz kaynaklıdır, kabul edilemez.
26-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
Bütün kurguları
hayal ve hayale dayanmaktadır, batılılar hayal
tacirleridir. Dinlerini dünyalarına göre
düzenlemişlerdir. Ne yazık ki “nefs-i emmare” denen varlık
bu hayalin baş müşterisidir, çünkü kişiyi
dışarıdan hayali şeylerle meşgul edip içeriden de
kendisi elinden geldiği kadar Hakk yolundan ve hakikatten uzak tutarak,
oyalayarak elinden en değerli şey’ini, yani vaktini alarak
boşa harcatmaktadır.
Bunun bilincinde olan
batı, maharetini nefs-i emmarenin hayali istekleri istikametinde hayali
kahramanlarla ve geçici zevkler hazırlayarak, göstererek, elinde en modern
bilgiler olduğu halde, veyahut kullandırılmayan doğu ise,
onların bu hayali tuzaklarına düşüp yem olmakta, hem
parasını, hem vaktini ne yazık ki bir hayal uğruna heba
etmektedir.
Allah c.c. cümlemizi
şuurlandırsın. Amin.
Evet bir an kalem
atı bizi bu sahaya getirdi, biz tekrar kalem atının dizginlerini
çekip onu “Burak” gibi enginlerde koşturmağa çalışalım
ve onun mübarekliğinden istifade etmeğe çalışalım ve
böylece Kur’anı Keriym Kalem 68/1 ayetindeki
æë¢Š¢À¤ í b ß ë ¡á Ü Ô¤Ûa ë ¬æ
“nun vel kalemi
ve mayesturune”
mealen:
“Nun’a ve kalem’e
ve yazılan satırlara and olsun” ayetinden hissemizi
alalım.
Nun: “Kudret-i
İlahiyye”, kalem tecelli-i İlahiyyeler.
Satırlar ise, bütün
alemde meydana gelen varlıklar ve hareketlerdir. Suretler ve
işaretlerdir. Onlar da “Sure” ve “ayetler” dir, ki bu alem
baştan başa bir kitab-ı Hakk’tır.
Hep kitab-ı Hakk’tır eşya sandığın.
Ol okur kim seyr-ü evtan eylemiş.
Evet bu alem ve Kelime-i
Tevhid kitabını gerçekten ancak seyr-i süluk sahibi, tevhid ehli
kimseler hakkıyle okuyabilirler.
Biz tekrara
kaldığımız yerden devam ederek Kelime-i Tevhid’in son
harfine ulaşıp onu da okumağa çalışalım. Bu
mertebenin ismi İnsan-ı Kamil’dir.
İnsan-ı
Kamil
İnsan-ı Kamil :
“Kamil İnsan” anlamınadır.
Makamı
:
“Ahadiyyet” (Cemül Cem) toplamların toplamı.
Zikri
: “Allah” CC. dir.
Alemi
: “Bütün alemler” her alemde gereği gibi hareket etmek
Peygamberi
: “Muhammed Mustafa”(SAV)dır.
Lakabı
: “Abdü’hu ve Resulü’hu”
Kelimesi
: “lâ ilâhe illallah
muhammederrasulüllah” dır.
Seyri
: “Seyri anillah” (Allah’dan seyr)dir. Hakk’tan halka’dır.
Suresi
: “Fatiha” (el hamd) dır.
İdrakı
: Kur’anı Keriym Enbiya 21/107 ayetinde
åî©à Ûb È¤Ü¡Û ¦ò à¤y ‰ £ü¡a
Úb ä¤Ü ¤‰ a ¬b ß ë
“ve ma erselnake illa rahmetenlil alemin”
mealen,
“seni ancak
alemlere rahmet olarak gönderdik.”
Hali
: Kur’anı Keriym Enfal 8/17 ayetinde,
7ó¨ß ‰
é¨Ü£Ûa £å¡Ø¨Û ë o¤î ß ‰ ¤‡¡a
o¤î ß ‰ b ß ë
“ve ma remeyte iz remeyte ve lakinnallahe rema”
mealen
“attığın
zaman sen atmadın ancak Allah attı”
Hali
: Hadisteki,
“men reani fekad reel hakk”
mealen
“beni gören ancak
Hakk’ı görmüş olur”
Yaşantısı
: Daha evvelce Hakk’ta baki “baka billah” kendi halinde alemden habersiz iken
salik bu mertebede uyandırılıp kendisine yeni bir elbise
giydirilip, tekrar eski beşeriyyet alemine gönderilir. Dışı
“Şeriati Muhammedi” içi “Hakikati Muhammedi” ile bezenmiş olduğu
halde halka çok yumuşak ve müşfik bir şekilde yaklaşır.
İstidat ve
kabiliyeti olanları ellerinden tutup daha evvelce kendi geçtiği
yolları takip ederek, Hakk’ın huzuruna çıkarıp Mir’ac
ettirmeye çalışır. Hayatı böylece devam eder
gider. Dışı halk, içi Hakk iledir.
Evet böylece bu mertebe
hakkında da genel bir bilgi verdikten sonra biz tekrar Allah lafzının
ikinci gizli elif’inin yanında bıraktığımız
yolumuza gelelim.
Kelime-i Tevhid’in
(çıkış) “uruc” sürecinin sonuna yaklaşmış olan
yolcumuzu burada bir mertebe daha beklemektedir ki, bu onikinci (12.) mertebe,
ayrıca diğer bütün mertebeleri de kapsamına almaktadır.
Allah lafzının
sonundaki (ç) “he” yani (hu)
hüviyyet-i mutlaka olduğu ve bu mertebede “İsmi a’zam” (en büyük
isim) olduğu da belirtilmiş idi. İşte ancak buraya
ulaşan salik Kelime-i Tevhid-i hakkı ile söyleyebilirler.
27-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
Bu mertebenin sahibleri,
“Hüviyyet-i mutlaka”da buldukları kendi gerçek hüviyyetleri ile
yaşarlar, diğerleri gibi hayali hüviyyetleri ile değil. Ve
kendilerine verilen yeni bir Hakkani elbise ile halkın arasına Hakk
ile dönerek bulundukları yerde mertebe-i Muhammediyye’nin temsilcileri
olurlar: İstidat sahiblerini tekrar geldiği yollardan geçirerek
Hakk’ın huzuruna çıkarıp kamil insan olmalarını
sağlarlar.
Zikirleri
: “Allah”,
Tevhidleri
: “lâ ilâhe
illâ allah”,
Müşahedeleri
: “Muhammederrasulüllah”tır.
26-01-2002
Tekirdağ
Bireyi Hakk’a
ulaştıracak bu Muhammedi yoldan başka sistem yoktur. Ancak
bunun aslını bozmadan tatbikatı mutlak gereklidir.
Değişik yöntemleri vardır, fakat netice hepsinde yukarıda
belirtilen esaslara dayanmaktadır.
Allah (CC.)ın habibi
vasıtasıyle bütün muhammedi kullarına bahşettiği bu
lütuf ne muazzam bir şereftir. Kıymetini bilemezsek, bizlere ne
kadar yazıktır. Biraz gayretle elde edebileceğimiz bu
ebedi güzellikleri, ilgisizlik ve gafletimiz yüzünden elimizden
kaçırmamız ne büyük, telafisi mümkün olmayan hüsran olacaktır.
“Ya Hafız” bizleri
gafletten muhafaza eyle. Amin.
Evet böylece yolcumuz
gizli (Q) “elif”ten (ç) “hu”ya doğru
“ah...”. ediyorken birden kendini (ç) “hu”nun içinde bulunca o deryada mutlak bir sekine (sukunete) ererek, (ç) “hu”nu gaşyetti
(kapladı) artık o da aynen (ç) “hu” olmuştu.
Kim nerede, nasıl
bir “ah...” ediyorsa böylece onun da ismi anılmış her
“ah.....”ın hedefi olmuş oluyordu.
Bir müddet orada misafir
edildikten sonra “seyri anillah” hükmü ile Hakk’tan halka olan seyr-i de
tamamlamış olmakta idi. İşte bu sefer de, onun
dışına tekrar eski beşer elbisesini giydirdiler fakat
özüne ise “hu” deryasını doldurdular alnına da “Nur-u
Muhammed”i mührünü basarak halkın arasına gizli bir hazine olarak
gönderdiler. O kadar gizlediler ki, tanımak mümkün değil, o
kadar açtılar ki, tanımamak mümkün değildir.
Böylece “salik”
yolcumuzda cümle esma-i ilahiyyenin eser ve hükümleri zuhur ettiğinde o
hakikatiyle Hakk, suret ve zahiriyle de halk oldu. Kendisinde
Hakk’ın bütün mertebelerinin ahkam’ı toplanmış
olduğundan o sureti “ilahiye” üzere ve batını ile
“halka” rahmettir.
Ü Ç Ü N C
Ü B Ö L Ü M
“Kelime-i
Risalet”
27-09-2201
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
Daha evvelki bölümlerde
özet olarak Kelime-i Tevhid’in (nüzül) ve oluşumunu daha sonra da
kısa bölümler halinde (uruc) ve orada kişinin Kelime-i Tevhid içinde
yükselişini ve “hu”ya ulaşımını, ayrıca Kelime-i
Risalet hakkında da özet bilgi sunmağa
çalışmıştık.
Buradan sonra
inşeallah yine tekrar özet olarak daha değişik yönleriyle
“Kelime-i Risaletin” “Muhamederrasulüllah” oluşum ve nüzülünü izah
etmeğe çalışacağız.
Daha evvelki bölümlerde
Zat-ı Mutlak’ın A’ma’iyyetten Ahadiyyet’ine nüzül ettiğinde
İnniyyetinin ve hüvviyyetinin zuhur ettiğini belirtmiştik.
Hüviyyeti,
“Beytullah” (Beytül Atik) ve bu alemleri; İnniyeti de
“Hakikati Muhammedi” İnsan ve Kur’anı meydana getirdiğini ifade
etmiştik.
“Kelime-i Risalet” bu iki
oluşumu da bünyesinde toplamaktadır. Nasıl ki “Kelime-i Tevhid”i
sondan başa doğru izah etmeye çalışmıştık,
gene bu yoldan “Kelime-i Risalet”i de sondan başa doğru izah etmemiz
gerekecektir. Yani “Allah, Rasul, Muhammed” şekliyle ki bu da onun
nüzülüdür.
Her iki kelimenin de
aşağıdan yukarıya okunuşunda “allah” lafzı
sonda, yukarıdan aşağıya doğru okunduğunda ise,
baştadır.
Bu iki kelime aynı
süreçlerden geçerek aynı zamanda oluşmuş, fakat ikinci (2.)
bölüm, “Kelime-i Risalet” insan yeryüzünde kemale erdikten sonra hayat
sahnesine çıkmıştır. Bu da ancak gerçek sahibi
tarafından ortaya konmuştur. Ve bunu ilk telaffuz eden,
uluhiyyet lisanı ile Hz. Allah c.c. dür, çünkü o devrede onu telaffuz
edecek varlıklar henüz halk edilmemişti.
Daha sonra Rububiyyet
mertebesinden Arap lisanı üzere Adem oğluna telkin ve bu düzenleme
üzere talim ettirildi.
“Kelime-i Tevhid”,
hazinesinin anahtarı “Kelime-i Risalet”tir. Onun da şifre
rakkamı onüç (13)tür , gerek asli harf sayısı ile, gerek “ebced
hesap” sayısı ile de onüç (13)tür.
Hakikat-i Muhammedi ile
ilgili her meselede de şifre onüç (13) sayısı olmaktadır,
yeri geldikçe ifade etmeğe gayret ediyoruz.
Evet her iki “kelime”de
de “allah” lafzı gerek oluşumu, gerek ifadesi, gerek
manası itibariyle aynı konum ve değerdedir.
Allah c.c. lafız ve
manasının oluşumu (ç) “hu”dan başlayarak anlatmağa
çalışmıştık. Bu bilgimizi tazelemek için tekrar
oraya müracaat edebiliriz.
( ¤4ì¢ ‰ ) “Resul” Kelimesi
Biz şimdi
yukarıdan aşağıya (¤4ì¢ ‰) “resul” kelimesinin
oluşumunu anlamağa çalışalım. Bilindiği
gibi (¤4ì¢ ‰) “resul” lisanı Arabi de genel olarak, elçi,
haberci, haberi ulaştıran gibi manalarda olup kültüründe ise, kitap
verilen peygamberlerin birer vasfı olarak kullanılmaktadır ve (‰) “rı” () “sin” (Ş) “lâm” asli harflerinden meydana gelmektedir.
Zat-ı İlahi,
Hüvviyyet-i Mutlaka kendi hakikatini, varlığını ifade eden
Allah c.c. sembol ve manasını oluşturduktan sonra bunun izah ve
açılımının yapılmasını murad
etti. Böylece evvela zatından sıfatına kendi lafzında
mevcud (Ş) “lâm”lardan bir
benzerini halife olarak gönderdi, böylece sıfat mertebesinde (¤4ì¢ ‰) “resul” un sondaki (Ş) “lâm”ı
oluşmuş oldu.
Daha sonra oluşacak
bu görev ve manaya yine sıfat mertebesinde bir
taşıyıcı aradı, işte bu
taşıyıcı da () “sin” harfleriyle
belirledi ki bu da “insan”ı ifade etmekteydi. Daha sonra da bu
insanı ( ¬¨í ) “Yâ sîn” “ey insan” diye ifade edilecektir.
Bu görevi
taşıyıcının da vasfı belli olduktan sonra bunun
mutlak bir eğitim işi olduğunu belirtmek için de sonra (‰) “rı” sembol ve
manasını koydu ki, Rahmaniyyet, Kur’anı Keriym 55/1-2-3-4
ayetinde,
æb î j¤Ûa
¢é à £Ü Ç = æb ¤ã¡ü¤a
Õ Ü 6 æ¨a¤Š¢Ô¤Ûa á
£Ü Ç = ¢å¨à¤y £ŠÛ a
“errahman,
allemel kur’ane, halakal insane, allemehul beyane”
mealen,
“Rahman
Kur’an’ı talim etti, insanı halk etti, ona beyan-ı öğretti” hakikati ortaya
çıksın. (12)
(Not: (12)
“Errahman suresinin meal ve yorumu” isimli kitabımızda geniş
malumat verildi.)
Ayrıca (‰) “rı” “Esma,
Rububiyyet”, yani eğitim ve terbiye mertebesini de ifade ederek oraya
tenezzül etmiş oldu.
Bu mertebede
yukarıda belirtilen harfler toplanarak bir mana içinde ifade edilerek (¤4ì¢ ‰) “resul”un
kaynağı, içeriği, görevi ve mertebesi meydan
çıkmış (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafız ve manasının
taşıyıcılığı “Hamele-i Kur’an”
(Kur’anın taşıyıcılığı) da bu (¤4ì¢ ‰) “resul”e verilmiş
oldu.
27-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
Bu satırları
yazdığım anda, Ezan-ı Muhammedi yatsı
namazını haber vermek için tekrar ilan ve ifa ediyordu.
Yazıyı bırakarak, yatsıyı eda etmek için kalkıp
sünneti kıldıktan sonra farza geçtik. İmam efendi, Fatihadan
sonra yazdıklarımızı tasdik ediyormuşçasına
Kur’anı Keriym Azhab 33/56 ayetinde,
¡£ó¡j £äÛa
ó Ü Ç æì¢ £Ü –¢í
¢é n Ø¡÷¬¨Ü ß ë é¨Ü£Ûa £æ¡a
“innellahe ve
melaiketuhu yüsallune alannebiyyi”
mealen,
“Allah ve
melekleri, Peygamber Muhammed’i överler” üzerine “salat-u selam ederler” ayetini
okumaktaydı.
28-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
(¤† £à z¢ß ) “Muhammed” (S.A.V.) kelimesi
BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHİYM
Şu anda tekrar
Ravza-i Mutahharada müezzin mahfeli arkasında, sabırla
taşıdığı yükü yere bırakmamak için dimdik ayakta
duran oldukça yaşlı bir direğe dayanmış, bir taraftan
yazılarıma devam ederken, bir taraftan da “Hacer’ül esved”
köşesi istikametinden zat-i tecelliğinin zuhur mahalli olan “Ka’be-i
Muazzama”yı seyr etmeğe çalışıyorum ve oturduğum
yerde Adem (a.s.)’dan beri nice Mü’minlerin, nice peygamberlerin, nice
aşıkların, nice irfan ehlinin oturup, burada oluşan halleri
müşahede ettiklerini düşünüyorum Bugün cum’a, daha sabahtan
sa’iy de, tavaf da çok kalabalık.
Evet biz yine seyr’imize
bıraktığımız yerden devam etmeğe
çalışalım.
Kelime-i Risalet’in (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” ve (¤4ì¢ ‰) “resul” bölümü
oluştuktan sonra, bunları hem taşıyıcı, hem de
izah edici çok güvenilir ve çok güçlü bir mekanizmaya ihtiyaç vardı.
Bunun oluşması
için kaynaktan (ç) “hu”dan bütün mertebe ve oluşumları bünyesinde muhafaza edip
barındıracak bir mahal gerekiyordu. İşte batında
zaten var olan bu sistem (…) “dal” harfi ile zuhura
çıkmaya başladı.
En başta
insanlığın atası olan “Adem”de de bulunan bu (…) “dal” bütün
hakikatlerin gerçek olduğunun “delil”i mertebesinde oldu.
Bundan sonra oluşan
sembol ve mana sondan başa ilk (â) “mim” oldu, bu ise
“Makam-ı Mahmud” (övülen makam) Hakikat-i Muhammedi’nin sembol ve
manası oldu.
Ondan sonraki, geriye
doğru ikinci (â) “mim” Hakikat-i Muhammed’inin zuhur mahalli, “alemlere rahmet” olan Hazret-i
Muhammed Mustafa s.a.v. efendimizin sembol ve manası oldu.
Bundan sonra oluşan (€) “ha” ise bu
yaşanması için ve “Makam-ı Mahmud”un (€) “ha”sı oldu.
Tecelli ve oluşum,
nihayet en sonda oluşacak olan sembol ve manayı ifade eden üçüncü (â) “mim”e geldi ki, bu da
“Muhammed’ül Emin”in (â) “mim”’idir.
Zat-ı Mutlak en
geniş manada zuhur edeceği “emin” mahallini oluşturmuş,
böylece de “Kelime-i Risalet” ebedi şekliyle kemale ermiş bulunmakta
idi. İşte bu yüzden o mahalle “emin”lik lafzı
beşerde değil Hakk’tan verilmişti.
Kendisinden “emin”
olunarak Tecelli-i İlahi yine o (â) “mim”den bu sefer yukarıya doğru seyr’e başlayarak Miladi 610 dan
itibaren “lâ ilâhe illâ allah” muhammedürrasulüllah” olmak üzere, Kelime-i
Tevhid’i ve Kelime-i Risalet’i en güzel bir şekilde ortaya getirerek,
“taşıyıcı”lığını, izahını ve
eğitimini ömrünün sonuna kadar hakkıyla yaparak, bu görevi
kendinden sonrakilere devretmiştir.
Zat-ı
Mutlak, kendi zatıyla birlikte “Ezan-ı Muhammedi”de
habibinin adını da zikrettirerek bütün bu gerçekleri toplu olarak
ortaya getirmiş ve alemlere ilan ettirmiştir.
Güneşin
dönüşümü ile günün her anında Ezan-ı Muhammedi beş (5)
vakti ile birlikte dünya üzerinden bütün alemlere ilan edilmektedir.
Evet bu kelimelerin zaman
içinde taklide dönüşmemesi, gerçek hakikatine ve manasına nüfuz
maksadıyla “şehadet”i de şart koşarak, her iki kelimenin de
başına “şehadet” kelimesi ilave edilmiştir.
Evvela “Zat-ı
Mutlak” “eşhedü” diyerek kendi varlığına kendi şahit
olmuştur.
Yine Evvela “Rasul-u
sakalıyn” (iki ağırlığın) yani
“İnsanların ve cinlerin” peygamberi, kendi kendinin Risaletine
şahit olmuştur.
Ancak ondan sonra, bu
şehadet en yakınlarına oradan “sahabe-i kiram”a, oradan
diğer müminlere, oradan bütün dünyaya, oradan da alemi melekuta Mi’rac
gecesi meleklere, oradan da alemi ceberuta ta arşa kadar her mertebede
şehadet ve tasdik olunmuştur.
İşte şu
anda dahi müezzin efendi Cum’a ezanını okumakta ve “eşhedü”ler
ile birlikte tamamını Ka’be-i Muazzama’dan bütün alemlere ilan ederek
tekrar hatırlatmakdaydı.
“Muhammed’ül Emin’in” (â) “mim”i ile tamamlanan
“Allah, Rasül, Muhammed” (Allah’ın Rasul’u Muhammed) (s.a.v.)
şekliyle, yukarıdan aşağıya okunuyorken,
aşağıdan yukarıya da “Muhammedürrasulüllah” şekliyle
ifadelendirilmiştir.
Her iki kelimede de
“yukarıdan aşağıya” başta müşterek (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzı
vardır ve ikisi de aynı kaynaktan zuhur etmektedir.
Aşağıdan yukarıya okunduğunda da her ikisinde de (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzı
sonda sığındıkları yerdir.
Ahadiyyet’in
hüvviyyetinden ve inniyyetinden meydana gelen bütün bu seyr-i daha kısa
yoldan izah etmek için (¤† £à z¢ß) “muhammed” tecellisindeki üç (3) (â) “mim”’i üç (3) mertebeyi bir araya toplayarak Ahadiyyet’ine üçüncü bir
harf olarak dahil edince “Ahad” hemen “Ahmed”e intikal etti.
Böylece sırlanmış,
perdelenmiş “Ahad” batın, “Ahmet” zahir olarak bütün
şaşasıyla alemlerin sultanı olarak görevine devam
etmiştir. İşte bu yüzden “Hamele-i Ahad” (Ahad’ın
taşıyıcısı) olmuştur.
Yine böylece uluhiyyet
yönüyle (ç) “hu” ismi,
batında “Makam-ı Mahmud” ve “ismi A’zam”.
(¤† £à z¢ß) “muhammed” ismi ise,
tecelli ve zuhur yönüyle “ismi Azam” ve “Makam-ı Mahmud”. En
geniş ve kamali yönüyledir.
“Hacer’ül esved”in siyah
olması, Risalet mertebesinin “Arap ırkından” yani “siyahi”lerden
oluşu “sevad-ı A’zam” (büyük karanlık), “zat’ül baht” ve
A’ma’iyyet diye belirtilen o mertebeyi kendisine benzerliği
dolayısıyla en güzel şekilde zuhura getireceğinden,
efendimiz, alemlerin sultanı, “Arab” ırkından zuhura getirilmiştir.
Ve bilindiği gibi İslamiyyet daha ziyade “fakr” halinde olanlarda ve
siyahilerde bu yüzden daha çok kabul görmektedir.
Aynanın arkası
ne kadar “kesif, koyu sırlı” olursa yansıtması da o kadar
parlak ve net olur. Gökte “Nuru Muhammedi Kameri” nasıl ilahiyat
güneşinin yansıtıyor ise, yerde de Hz. Muhammed SAV. “hakikati
ilahiye’yi bütün yönleriyle zuhura getirip yaşatmakta ve
yansıtmaktadır. Bu sistemin dışında Hakk’a
ulaştıracak başka da bir vasıta ve yol yoktur.
İşte sevgili
kardeşim özel ve özet olarak izahına gayret etmeye
çalıştığımız “Kelime-i Tevhid” ve “Kelime-i
Risalet”i bu anlayış ve tatbikat içinde söylemeye ve uygulamaya
gayret edersen, müşahade ehilleri arasına dahil olursun, aksi halde
ehli taklidin yolunda olduğunu bilesin.
Allah cümlemizin basar ve
basiretini açsın. Allah CC. daha iyisini bilir.
“Kelime-i Tevhid” ve
“Kelime-i Risalet”in değer sayıları
Onların değer
sayılarını da vererek, bu yönde de küçük bir bilgi sunmuş
olalım:
“lâ ilâhe illâ
allah”
¢é¨Ü¨£Û a
£ü¡a é¨Û¡a ¬ ü
67
+ 62
+
36
+ 31 = 196
“muhammeden
resulullahü”
¢é¨Ü¨£Û a
¢4ì¢ ‰ ¦a† £à z¢ß
67
+
297
+
139 = 503 +196=699
Bunların sayı
değerlerini anlamaya çalışalım.
Kelime-i Tevhid’in ( ü) “lâ” sı
küçük ebced hesabı ile (31) sayısını vermektedir. Ters
okunursa 13 dür, ki ne olduğunu biliyoruz.
( é¨Û¡a) “ilâhe”
değer rakamı (36 ) (3,6) sıfatı zatiyye ile üç
(3) yakıynlik
( £ü¡a) “illâ” değer rakamı (62) (6,2) sıfatı
zatiyye ile zahir batın
(¢é¨Ü¨£Û a) “allah”
değer
rakamı (67) (6,7) sıfatı zatiyye ile sıfatı
subutiyye (ikisi toplandığında 6+7=13 eder)
Toplam 196 olan rakamda
19 un hakikati 6 ise, yine sıfatı zatiyye’dir.
Daha çok hesaplar
çıkmaktadır fakat yeri olmadığından bu kadarla
bırakalım.
Kelime-i Risalet
(¤† £à z¢ß) “muhammed” değer
rakamı (139 ) (13,9) (1+3+9=13) eder.
(¤4ì¢ ‰)
“resul”
değer
rakamı (297 ) (2+9+7=18) 18000 alemi ifade eder.
(¢é¨Ü¨£Û a) “allah” değer
rakamı (67 ) (6) sıfatı zatiyye (7) sıfatı subutiyye
(6+7=13) tür.
“Kelime-i Risalet”in
(muhammeden resulullahü) toplam sayısı
(139+297+67=503) ten
ortadaki sıfırı (0) kaldırırsak, geriye 53 kalır,
ki burada çıkan sayı bizim için çok dikkat çekici ve mübarektir.
Çünkü 53 bizim şifre rakkamımızdır, şükründen aciziz,
yeri gelirse, diğerlerini de belirtmeğe
çalışırız.
(53 ü kendi içinde
toplarsak 5+3=8 eder, ki bu da 8 cenneti ifade eder.)
“Kelime-i Tevhid”in
toplam sayısı, (67+62+36+31=196) da (19) hakikati (6) ise yine
“sıfat-ı zatiyye”dir.
İkisinin toplam
sayısı (196+503=699) eder ki, adeta her şeyi bünyesinde
toplamıştır.
(6) “sıfat-ı
zatiyyi vücud, kıdem, baka, vahdaniyyet, kaimi bi nefsihi, muhalefet-ül
üns”dür.
(99) da bilindiği gibi
“Esma-ül Hüsna” (güzel isimler)dir.
28-01-2002
Tekirdağ
Mekke-i Mükerreme
Kelime-i Tevhid’in arzda
zuhur mahalli olan “Mekke-i Mükerreme” (ò
£Ø ß) “Mekke” hakkında
birkaç kelam ifade etmeğe çalışalım.
Daha evvelce sadece
“Mekke” diye ifade edilen bu şehir, Hz. Peygamber doğduktan
sonra, “Mükerrem” (ikram edilen) anlamına gelen “mekke-i Mükerreme” oldu.
Burada evvela
Cenab-ı Hakk, zatından,
ilk “halife” “İnsan”
(Ademi) dünyaya ikram etti
ve onunla beraber zati
tecellisi olan zuhur mahalli Beytullah’ı ikram etti.
Daha sonra İbrahim’i
(a.s.)ikram etti,
sonra İsmail’i,
sonra zem zemi ikram etti.
Daha sonra habibini Hz.
Muhammed Mustafa SAV.’ni,
daha sonra
İslam’ı, onunla beraber Kur’anı ikram etti.
Bayramları,
Hacc’ı, Umreyi, mübarek geceleri ve daha nice güzellikleri bu beldede
ikram etti. Dünyanın hiç bir yerine insanlık alemine bu
kadar büyük ikram ve lutuflar olmamıştır. (13)
(Not: (13)
“Mübarek geceler ve bayramlar” isimli kitabımızda sayfa 151 daha
geniş bilgi vardır.)
Ve kitabımızın
mevzuu olan Kelime-i Tevhid zahir alemde ilk defa bu beldede lisan’a
gelmiş, açığa çıkmış, seyr’ini takib ederek Hz.
Muhammed Mustafa SAV.’in lisanında seyrini tamamlayarak insanlık
alemine en büyük ikram olarak sunulmuştur.
Bu ismi harfleri yönüyle
de incelemeğe çalışalım.
Bu kelimelerde asli
olarak
üç (3) adet (â) “mim”,
üç (3) adet (Ú) “kef”,
iki (2) adet (‰) “rı” vardır.
Üç adet (3) (â) “mim”, üç (3) makam da
“Hakikat-i Muhammediyye”yi
“ilmel yakıyn”,
“aynel yakıyn”, “Hakk’el yakıyn” idrak etmek içindir.
üç adet (3)
(Ú) “kef”den
birinci (1.)
(Ú) “kef”genel manada “KÜN/ol”,
ikinci (2.)
(Ú) “kef” birimsel manada, “KÜN/ol”dur.
üçüncü (3.)
(Ú) “kef” ikramdır.
birinci (1.)
(‰) “rı” “Rahman”,
ikinci (2.)
(‰) “rı” ise, “Rahiym”dir.
Böylece “Mekke-i
Mükerreme” (â) “mim”, Hakikat-i
Muhammedinin yüceliğinde,
birinci (1.) “KÜN” emri
ile genel manada alemlerin oluşması,
ikinci (2.)
“KÜN” emri ile birimsel manada varlıkların oluşmasıdır.
İkinci (â) “mim” yine
“Hakikat-i Muhammedi” ile üçüncü (3.) (Ú) “kef” ikram etmesi.
Birinci (1.) (‰) “rı” “RAHMAN”
tecellisi bütün alem,
ikinci (2.) (‰) “rı” “RAHİM”
tecellisi özel olarak, sondaki (â) “mim” ise birimsel manada ikram edilen “Hakikat-i Muhammedi”dir.
Mekke-i Mükerreme,
Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla Hakikat-i Muhammedi bünyesinde alemlerin
oluşması, daha sonra birimsel manada varlıkların
oluşması ve bunlara, gerek genel, gerek birimsel manada zahir ve
batın Rahman ve Rahiym tecellisinden ikram edilmesinin şifresidir.
“Mekke-i Mükerreme”nin
bir de sayı değerlerine göz atalım.
“Mekke”nin
sayıları
(â) “mim” 40
(Ø) “kef” 20
(Ø) “kef” 20
(orjinal yazıda sondaki harf (ç) “he” dir)
(ç) “he” 5
85 (8 + 5 = 13)
eder, ki ne olduğunu biliyoruz.
“Mükerrem”e
sayıları
(â) “mim” 40
(Ø) “kef” 20
(‰ ) “rı”
200
(‰ ) “rı” 200
(á) “mim”
40
500 (sıfırları çıkarırsak, geriye) 5 kalır.
“Mekke”
13
“Mükerrem” 5
18 eder, ki onsekiz bin (18000) alemdir. Böylece “Mekke-i Mükerrem”e
onsekiz bin (18000) alemi de bünyesinde toplamıştır.
29.01.2002
Tekirdağ
Gönderilen kitaplarda
“Kelime-i Tevhid”
Cenabı Hakk
kullarına ulaştırmak üzere peygamberlerine 104 kitap
indirmiştir.
Adem
(a.s.)’a 10
suhuf
Şit
(Şis)
(a.s.)’a 30
suhuf
İdris
(a.s.)’a 10
suhuf
İbrahim
(a.s.)’a 10
suhuf
Musa
(a.s.)’a
Tevrat
Davud
(a.s.)’a
Zebur
İsa
(a.s.)’a
İncil
Muhammed
(a.s.)’a
Kur’anı
Keriym inmiş, nazil olmuştur.
Tevrat: Talmut,
İbranice Tarah (Tara) diyorlar.
Kur’anı Keriym Maide
5/44 ayetinde,
¥‰ì¢ã ë
ô¦†¢ç b èî©Ï òí¨‰¤ì £nÛa b ä¤Û Œ¤ã a
¬b £ã¡a
“inna enzelnet
tevrate fiyha hüden ve nurün”
mealen,
“doğrusu biz
yol gösterici ne nurlandırıcı olarak tevratı indirdik”
Yine bakın burada da
(5/44 ayeti rakamında) 5+4+4=13 çıktı. Tevratın da
“Hakikati Muhammediyye”ye dayandığı açık olarak
belirtilmektedir.
Şimdiki, “Talmut”
“Tevrat”ın üç (3) nüshası vardır.
1.
Yahudilerin
ve Protestanların kabul ettikleri “İbranice” nüsha
2.
Katolik
ve ortadokslar tarafından kabul edilen “Yunanca” nüsha
3.
Samirilere
kabul edilen, “Samiri” dilinde yazılan nüshadır.
Kur’anı Keriym Araf
7/157 ayetinde,
ô©ˆ £Ûa
£ó¡£ß¢ü¤a £ó¡j £äÛa 4ì¢ £ŠÛa æì¢È¡j £n í åí©ˆ
£Û a ›QUW
9¡3î©v¤ã¡ü¤a ë ¡òí¨‰¤ì
£nÛa ó¡Ï ¤á¢ç †¤ä¡Ç b¦2ì¢n¤Ø ß ¢é ã뢆¡v í
“elleziyne yettebi’uner resule’n nebiyyel ümmiyyelleziy
yecidünehu mektüben ındehüm fiyt tevrati vel inciyli”
mealen,
“ayetlerimize
inanıp yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı
buldukları (okuyup yazması) olmayan (yani okuyup yazmaya
ihtiyacı olmayan) ilmin üm/anası olan peygamber Muhammed’e uyanlara
yazacağız.”
Yine bakın burada da
1+5+7=13 çıktı.
Tevrat ve İncil’de
bahsedilen bu ayette Hz. Rasulullah’ın ismi “Ahmed” manasında olan
“Peraklit” (Peraklitas) imiş.
Zebur: İbrani
dilinde geldi.
Kur’anı Keriym
İsra 17/55 ayetinde,
a¦‰ì¢2 ‹ …@¢ëa …
b ä¤î m¨a ë
“ve ateyna davude zeburen”
mealen,
“Davud’a zebur’u
vermişizdir.”
yine sayıları
topladığında (1+7+5=13) çıkmaktadır. Geri kalan 5 ise,
Hazaratı Hamse’dir. Dilersen 13+5=18 bin alem ifade eden sayı
olsun. Böylece Zebur’un da “Hakikati Muhammediyye’ye
dayandığı açık olarak görülmektedir.
İncil: İsmi
Süryanice “göz nuru” demektir. Kendi İbranice, Yunancaya ve
Latinceye çevrilmiş.
İsa, ismi “immenuel”
İncil (Evangile Bible).
Belirli zamanlarda
heyetler tarafından yapılan tetkiklerde bir evvelki heyetin
tetkikinde çok büyük hatalar olduğunu iddia etmekteler. Her tetkik ve
yenilemede özünden uzaklaştırılmaktadır. Elde
birbirinden tamamen farklı 4000 incil vardır.
Kur’anı Keriym Maide
5/46 ayetinde,
á í¤Š ß ¡å¤2a
ó î©È¡2 ¤á¡ç¡‰b q¨a ó¬¨Ü Ç b ä¤î £1 Ó ë
:¡òí¨‰¤ì £nÛa
å¡ß ¡é¤í † í å¤î 2 b à¡Û b¦Ó¡£† –¢ß
3î©v¤ã¡ü¤a
¢êb ä¤î m¨a ë
“ve kaffeyna ala asarihim bi’ıysebni meryeme
musaddikan lima beyne yedeyhi minet tevrati
ve
ateynahül inciyle,”
mealen,
“ve onların
izinden meryem oğlu isa’yı önündeki tevratı
doğrulayıcı olarak gönderdik, ve ona incili verdik.”
5/46 (4+6=10)
sayısı seyri sülukta “İseviyyet Mertebesi”dir
(10+5=15) (15 – 2= 13)
Zahir ve batın yine 13 tür.
İncil harfleri
itibariyle
(Q)
“elif” 1
(æ) “nun”
50
(w) “cim” 3
(0)
“ye” 10 (“cim” ile “lâm” arasındaki “ye”)
(Ş) ”lâm” 30
94 (9 + 4) =13
Ne muhteşem bir
sistem değil mi?...Tesadüf olması ihitmali var mıdır?...
Görüldüğü gibi
İncilin de, İseviyyetin de hakikati “Hakikati Muhammediyye”ye
dayanmakta ve kaynağı orası olmaktadır. (14)
(Not: (14)
Yukarıdaki hesaplamalar bizden. Tevrat, Zebur, İncil bölümleri Rehber
Ansiklopedideki ilgili bölümler.)
30-01-2002
Tekirdağ
Kur’anı
Keriym: Hz. Muhammed’e Arapça olarak verildi.
Kur’anı Keriym Hicr
15/87 ayetinde,
áî©Ä ȤÛa
æ¨a¤Š¢Ô¤Ûa ë ó©ãb r à¤Ûa å¡ß b¦È¤j
Úb ä¤î m¨a ¤† Ô Û ë
“ve lekad ateynake seb’an minel mesani vel kur’anel aziyme”
mealen,
“and
olsunki, sana daima tekrarlanan yedi ayetli fatihayı (seb’ül mesani) ve
kuranı aziymi verdik.”
Kur’an,
(Ö) “kaf”
100
(‰) “rı”
200
(Q)
“elif” 1
(æ) “nun”
50
351 (3+5+1=9)
Keriym,
(Ú) “kef”
20
(‰) “rı”
200
(0)
“ye” 10
(á) “mim”
40
270 (2+7+0=9)
Görüldüğü gibi iki
(2) adet 9 sayısı oluşuyor. Her bir 9 da (5 ve 4 ) vardır.
Bilindiği gibi 5 “Hazaratı Hamse” 4 ise, İslamın
temelleridir.
Ayrıca 9+9=18
sayısı 18000 alemi ifade etmektedir.
Görüldüğü gibi ne
muazzam bir sistem oluşturulmuştur.
Kur’anı Keriym Hicr
15/9 ayetinde,
æì¢Ä¡Ïb z Û
¢é Û b £ã¡a ë Š¤×¡£ˆÛa b ä¤Û
£Œ ã ¢å¤z ã b £ã¡a
“inna nahnü nezzelnez
zikre ve inna lehu lehafizune”
mealen,
“doğrusu
Kur’anı biz indirdik, onun koruyucusu da biziz.”
Abd-ül Aziz Debbağ
“Hz. El İbriz” isimli kitabının 1. cilt 3. bölümünde,
“Adem (a.s.)’ lisanı cennette “Süryanice” idi. İdris (a.s.)’na
kadar geldi, sonra diğer lisanlar oluştu,” demektedir.
Kur’anı Keriym
Bakara 2/31 ayetinde,
b è £Ü¢× õ¬b ठü¤ a
â …¨a á £Ü Ç ë
“ve alleme ademel esmail külleha”
mealen,
“ve ademe bütün
isimleri öğretti.” buyurmaktadır.
Kelime-i ilahi’den anladığımıza
göre Cenabı Hakk’ın Adem’e öğrettiği isimler evvela kendi
isimleri olan “Esmaül Hüsna”ları sonra da yaşamı için gerekli
olacak cennette var olan çevre varlıklarının isimleri
olmalıdır.
Adem (a.s.) yer yüzüne
indirildiğinde cennette olmayan değişik varlıkları
gördü, bunlara da gerek ilham, gerek kendi uygun görmesi ile birer isim
üreterek, lisanının geliştirdi.
Böylece Adem
(a.s.)’ın lisanı,
1.
Allah’ın
bildirdiği kelimeler
2.
Kendi
ürettiği kelimelerden oluştu. Biz bu lisana “Adem”ce diyelim.
Allah’ın
bildirdiği kelimelerin hem manası, hem lafzı “Rabb”ca, kendinin
ürettiği kelimeler ise, hem manası, hem lafzı itibariyle
“beşer”ce idi. Ancak o kelimelerin içinde de derin manalar
vardı. Günlük zahir işlerinin, o kelimeler ile, ilahi, batın
hallerini de Rabbca kelimeler ile ifade etmekteydi. Bunu da yine
Kur’anı Keryim’den anlamaktayız.
Kur’anı Keriym
Bakara 2/37 ayetinde,
6¡é¤î Ü Ç lb n Ï §pb à¡Ü × ©é¡£2 ‰
¤å¡ß ¢â …¨a ¬ó¨ £Ô Ü n Ï
“fetelakka ademü min rabbihi kelimatin fetebe aleyhi”
mealen,
“rabbi
ademe bir takım kelimeler öğretti, onlarla tevbe etti.”
buyuruyor.
Böylece
dilin tarihi ilk insan ve ilk peygamber olan Adem (a.s.)’ın “Adem”ce dili
ile başlamış oldu. Adem (a.s.) evlatları
çoğalınca gittikleri yerlerde, ki iklim ve çoğrafya
şartlarına göre ihtiyaç duydukları ifadeleri belirtmek için yeni
yeni kelimeler ürettiler. Böylece Adem (a.s.)’na verilen “Rabbani”
kelimeler, beşeriyyet kelimeleri arasında azalarak ve
dağılarak hükümsüz hale geldi, yani beşerileşti ve ilahi
manaları, beşeri manalara dönüştü.
Bu
diller arasında eski devirlerde “Aram’ca, Süryani’ce, İbrani’ce,
Arap’ça” bir hayli yaygın idi. Bu dillerle kerpiç üstüne çok
kitaplar yazıldı. Ancak günümüzde Arapça’nın
dışında belirtilen dilleri konuşan çok az sayıda insan
kalmıştır. Daha evvelce belirttiğimiz gibi, dil
bilimcileri dünyada 2796 dilin varlığından söz etmektedirler.
Böylece
kısa bir izah yaptıktan sonra,
Adem
(a.s.)’na verilen 10 suhuf (sahife) “Adem”ce
Şis
(Şit)
(a.s.)’na verilen 50 suhuf (sahife) “Adem”ce
İdris
(a.s.)’na verilen 30 suhuf (sahife) “Adem”ce
İbrahim
(a.s.)’na verilen 10 suhuf (sahife) ise, “Keldani” kavmi
içinde yaşadığından “Keldani”ce olduğunu
Kur’anı Keriym
İbrahim 14/4 ayetindeki,
6 ¤á¢è Û
å¡£î j¢î¡Û ©é¡ß¤ì Ó ¡æb ¡Ü¡2 £ü¡a §4ì¢ ‰ ¤å¡ß b ä¤Ü ¤‰ a ¬b ß ë
“ve ma erselna
min resulin illa bilisani kavmihi liyübeyyine lehüm”
mealen,
“biz her
peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik, ki onlara apaçık
anlatsın.” beyanı ilahiden anlıyoruz.
Musa
(a.s.)’na verilen Tevrat kendi lisanları olan “İbrani”ce
Davud
(a.s.)’na verilen Zebur kendi lisanları olan
“İbrani”ce
İsa
(a.s.)’na verilen İncil ismi “Süryani”ce kendisi
“İbrani”ce
Muhammed
(a.s.)’na verilen Kur’anı
Keriym kendi lisanları üzere “Arab”ca olarak gönderilmiştir.
Cenabı
Hakk’ın insanlara gönderdiği son kitabı olan Kur’anı
Keriym’de kendisini “lâ ilâhe illâ allah” ifadesiyle belirttiğini
görmekteyiz. Ayet ve hadislerden, aynı ifadenin geçmiş bütün
kitaplarda da var olduğunu öğrenmekteyiz. Ancak geçmiş
kitaplarda bu ifadenin nasıl düzenlendiğini bilmiyoruz. Çünkü o
kitapların elde ne yazık ki Allahü Teala Hazretlerinin
vahyettiği nüshaları yoktur.
Ademce
bu lafzın Adem (a.s.)’ın ağzından aynı şekilde
telaffuz edildiğini görmekteyiz. Gerçi Kur’anı Keriym’de
belirtilen ilgili peygamberlerin ağzından aynı metni yine “lâ
ilâhe illâ allah” şekliyle görmekteyiz, fakat bu ifadeler, arabi lisan ile
onların ağzından sonradan söylenmektedir. Bu ayrı bir
konudur.
Acaba
onlar yani Kur’an öncesi kitaplar ve peygamberler bu lafzı hangi harf ve
kelimeler ile ifade ediyorlardı?...
Yani
“lâ” Kelami’ce, Süryani’ce ve İbrani’ce hangi harflerle; aynı
şekilde “ilâhe” “illâ” “allah” kelimeleri de nasıl ifade
ediliyordu?...
Ancak
şunu ifade edebiliriz, ki daha evvelce de belirttiğimiz gibi, Adem
As’ın “Kelime-i Tevhid”i sadece okuduğunu öğrenmekteyiz.
İbrahim
(a.s.) “lâ” müşahade “ilahe illâ allah” lafızladır
Musa
(a.s.) “lâ ilâhe” müşahade “illâ allah”
lafızladır
İsa
(a.s.) “lâ ilâhe illa”
müşahade “allah” lafızladır
Onlardaki, “üç uknum”
yani (3 kaide) “eba ve ebi ve Ruhul kudüs” yani “baba, oğul ve Ruhul
kudüs”ün gerçek hakikati de yukarıda belirtildiği gibi Kelime-i
Tevhid’in ( £ü¡a
é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe illa” bölümünün çok
yanlış anlayış ve tatbikatıdır. Çünkü
Kelime-i Tevhid’in sonundaki (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzının zuhur mahalli “Mertebe-i
İseviyyet” değil “Mertebe-i Muhammediyyet”tir.
Muhammed As. (¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe illâ allah” Kelime-i Tevhid’in
tamamı müşahede iledir, çünkü bu mertebede (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzının manası tamamiyle ortaya
çıkmıştır.
Bugün
elde bulunan ve “Kitab-ı Mukaddes” ismi verilen metinlerin
kaçıncı çeviri olduğunu dahi bilemiyoruz. Her
çeviride aslı olan uluhiyyet lisanından beşer
lisanına dönüşmektedir. Böylece asıllarından, her tercümede
biraz daha uzaklaştırılmaktadırlar.
Şimdi
çok mühim bir gerçeğe dikkatinizi çekmek istiyorum;
Allah-ü
Teala; gönderdiği kitaplarından hangisi olursa olsun, onun
beşeriyete dönük tercümesini yaparken “Rabb”cadan göndereceği kavmin
lisanına dönüştürürken, o lisanın kelimeleri içerisine
tıpkı arının petekler içine balını, özünü
yüklediği gibi ilahi manalarını da yüklemekte idi. Böylece
Hakk tarafından batından zahire çıkarılan o kitabın
manası Hakk’tan, kelamı beşerden oluşmakta idi.
Manalar batın lafızlarda zahir olmakta idi.
İşte
mutlak metinden kitaptan beşer tarafından yapılan herhangi bir
lisana çevrilmeğe çalışan yeni metnin içine manası
yüklenememektedir, yani boş arı kovanları gibi
oluşmaktadırlar. Çünkü beşer aklı “aklı
cüz” ve kelam bu sahada çok... çok... yetersizdir. Kesinlikle
aslının yerini tutamaz “mutlak metin”den “mukayyed metne” yani
(kayıtlı, sınırlı) bir hale dönüştürülmüş ve
böylece de çok kötü bir iş yapıp, insanları da yanlış
inançlara yönlendirilerek ahitleri karartılmış olmaktadır.
Ancak
bu eski kitapların, elde mutlak nüshaları olsa da onlar sabit olmak
şartiyle meal olarak beşeri tercümeleri yapılırsa bu
iş fayda sağlar. Elde asıl metinleri, yani Rabb’ın
Hakk lisanından beşer lisanına döndürdüğü mutlak metnin
ismi “ilahi kitap - mukaddes kitaptır”, çevirilerin hepsi “kitab-ı
beşeri”dir.
Ayrıca
bu çeviri ve mealler her çevrildikleri yerde çeviren kişilerin
anlayışları üzerine, onların kitapları
olmaktadır, böylece çeviriler elden ele akıldan akıla
geçtikçe her geçtiği beşer aklından içlerine çok ayrı
şeyler karıştığından aslından tamamen
uzaklaştırılmışlardır. Ve ayrıca da
içlerinden işlerine gelmeyen bölümleri de, kasden
çıkartılınca elde geriye sadece, bir değer ifade etmeyen
“mukayyed metin” kalır ki bununla mutlak manada amel edilmesi mümkün
değildir.
Gerçek
bir irfan ehli, bu çeviri metinlerin nerelerinin aslına yakın,
nerelerinin tamamen beşeri olduğunu ilhamı ile anlayabilir.
01-02-2002
Tekirdağ
Bundan
bir müddet evvel, bir takım kendilerine “Yahova Şahitleri” ismini
veren insanlar ziyaretime gelmişlerdi. Onlarla epey münazara ettik,
hatta konuşmalarımızı sekiz (8) kaset halinde kayda da
almıştım. O kadar saçma iddiaları vardı ki
hayret etmemek mümkün değildi.
Ancak
bu batıl sistemi öyle güzel düzenlenmiş mantık oyunlarıyla
sunuyorlardı ki, sıradan her hangi bir insanın onları
cevaplandırması oldukça zordu.
Cennet
bahsinde aramızda çok büyük değerlendirme farkları
çıktı. Onlar mutlak surette cennetin “Aden cenneti” dünyada ve
sadece İsa’ya, (a.s.)’a iman edenlere onar (10) dönüm toprak olarak
verileceğini ve çok bereketli olacağından bir insana bol bol
yeteceğini şiddetle ifade etmeye çalışıyorlardı.
Buna
karşılık olarak ben de bir hadis-i şerife dayanarak,
“kusura bakmayın ama sizin Rabb’ınız çok fakirmiş,” dedim
ve ilave ettim; “bizim Rabb’imiz ise cehennemden en son çıkan kişiye
ahirette 10 dünya büyüklüğünde cennet verecek” ifadesini söyleyince
cevap veremediler. İnkar etmeye kalkıştılar ve
böylece konuşmalarımız da sona ermiş oldu, bir daha da
gelmediler.
Ancak
onlar ayrılmadan, son olarak onlara “Siz neye şahit olduğunuzu
bile daha bilemiyorsunuz, esas şahitler bizleriz, çünkü bizim ilk
şartımız “eşşedü enlâ ilâhe illâ allah”tır, esas
şehadet budur” dedim ve ilave ettim, “kusura bakmayın amma ne “Yahve”
“Yahova”yı, ne “Musa”yı, ne “İsa (a.s.)” ı ne
“Tevrat”ı, ne “İncil”i ve ne de kendinizi hiç bir şekilde
tanımadığınız, bu kadar konuşmadan sonra
açık olarak ortaya çıkmaktadır.
Onlarla
konuştuğum sürede, bir gece mana aleminde İncil’in
aslını gördüm, yine sahifeleri iki (2) sütun halinde idi ve İsa
(a.s.) Rabb’ına yakarış bölümü idi ve asli gönderildiği ile
okuyordum.
Bu
kısa izahlardan sonra daha evvelce gönderilen kitapların şu anda
ne durumda olduklarını anlamak zor olmayacaktır.
Bugün
elde Hakk tarafından korunarak gerçek haliyle korunmuş sadece
Kur’anı Keriym bulunmaktadır. İşte o yüce
Allah’ın rahmet kitabından diğer eski kitapların
müntesiplerine bir rahmet olması için.
Kur’anı Keriym Ali
İmran 3/64 ayetinde,
6¡§ò à¡Ü × ó¨Û¡a
a¤ì Ûb È m ¡lb n¡Ø¤Ûa 3¤ç a ¬b í ¤3¢Ó ›VT
¤á¢Ø ä¤î 2 ë
b ä ä¤î 2 §õ¬a ì
b¦÷¤î, ( ©é¡2 Ú¡Š¤'¢ã
ü ë é¨Ü£Ûa ü£¡a †¢j¤È ã
£ü a
“kul ya ehlel kitabi te’alev ila kelimetin
sevain beynena ve beyneküm
ella na’büde illallahe ve la naşrüke bihi şey’en”
mealen,
“de
ki, ey ehli kitap, gelin sizinle aramızda müsavi bir kelimeye (lâ
ilâhe illâ allah) şöyle ki allahtan başka ma’bud
tanımayalım, ona hiçbir şeyi şirk koşmayalım.”
buyuruyor.
Mertebe-i
Muhammediyye’den Mertebe-i Uluhiyyet’e ne güzel bir davettir. Evvelki
kitapların mutlak metinlerinde Kelime-i Tevhid’in varlığı
bu ayeti kerime ile açık olarak ifade edilmektedir.
Allah
CC.’un bir olduğuna, kitap ve peygamberlerini de kendi gönderdiğine
göre aralarında ihtilaf olmaması gerekir, ancak mertebe
farklılıkları vardır, bu da zaruridir, başka türlü
yükselme kaydedilemez.
01-02-2002
Tekirdağ
Allah
CC. Zatını her kitabında “tek” olarak tevhid akidesi üzere ifade
etmiştir. Ve Allah’ın indinde İslam dininden başka
bir din yoktur. Yani diğer dinler veya semavi dinler diye de birşey
yoktur. Sadece Adem (a.s.) ile başlayıp, Muhammed (a.s.) sona
erdirilen bir tek din vardır, ki bunun da adı İslam’dır.
İbrahimiyyet,
Museviyyet, Davudiyyet, İseviyyet birer ayrı din değil,
Allah’ın mutlak tek dininin mertebeleridir.
Cenabı
Hakk kendisine ulaşılması için bir sistem belirledi, bunun
adına “din” ve o dinin adına “islam”, inananlarına da “mü’min”
dedi.
Adem
(a.s.) ile insanlara kendi varlığını bildirdi.
Musa
(a.s.) ile “tenzihi”
Davud
(a.s.)
ile “duygusallığı”
İsa
(a.s.) ile “teşbihi”
Muhammed
(a.s.) ile tenzihi ve teşbihi
birleyerek “tevhid” hakikatini ortaya getirmek suretiyle, insanlık
aleminin kendine ulaşma yolunu açtı.
Bu
oluşumda (¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a
é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe illâ
allah” Kelime-i Tevhidi içinde ifadesini buldu. Ancak bu kelimeyi lafzan
söylemek yeterli değildir, hakikatine ulaşmak için gerçekten
başına ilave edilen “eşhedü” (ben şahidim, görüyorum, ki)
müşahadesi ile söyleyip yaşanması gerekmektedir.
Kişi
bu kelimeyi hangi düzeyden söylerse söylesin, bulunduğu mertebeden
samimiyetle söylediği bu tevhid kelimesi kendisine aynı mertebeden
çok büyük faydalar sağlayacaktır.
Firavun
dahi son nefesinde Kelime-i Tevhidi zahir itibariyle söyledi. Askeri
Kızıl Denizin karanlıklarında kalırken, onun cesedi
dışarıya çıkarıldı. Zahiren söylediğinden
zahiri cesedi sudan kurtarılmış oldu. Eğer vaktiyle
imanen dahi söylemiş olsaydı, kendisi de ebediyyen kurtulmuş
olacaktı.
Kişi
“Kelime-i Tevhid”i ne maksat ve niyetle ifade ederse,
karşılığını o düzeyden görür.
“Kelime-i
Tevhid”in lafzen ve şuhuden söyleniş mertebelerini evvelki bölümlerde
görmüştük. Şimdi ise, başka lisanlara çevrilip,
çevrilemiyeceklerine bakalım.
İstiyordum
ki, birçok dillerin “Kelime-i Tevhid” tercümelerini de bu kitabın içine
ilave edeyim. Bir hayli araştırma yaptıktan sonra bunun
yani “Kelime-i Tevhid”in arapça metninden başka bir şekilde
ifadesinin ve tercümesinin yapılamıyacağını hayretle
gördüm. Ancak bir misal olması yönünden aşağıya Almanca,
İngilizce ve Latince ehil ellerden yapılmış metinleri
sunmak istiyorum.
Almancası,
es gibt keinen
gott auser Allah
(dır)
(la)
(ilahe)
(illa) (Allah)
Görüldüğü
gibi oldukça karışık bir metin ortaya çıkıyor.
Çünkü onların lisanlarında “Allah” kelimesi “Gott” ile telaffuz
edilmekte, dolayısıyla bu çeviri kısmen Almanca kısmen de
Arapça olmuş olmaktadır, ki çeviri değil, çevirememedir.
Ayrıca
“Kelime-i Tevhid”in asli harfleri üzerine kuruluşunda her harfinde,
kendinde 12 mertebenin olduğunu biliyoruz, ayrıca her harfin de
mutlak ve bir bütün olarak başlı başına bir mertebenin
ifadesi olduğunu biliyoruz yani, “Kelime-i Tevhid”in harf sembolleri dahi ayrı
ayrı birer mutlak karakterlere sahiptirler. Başka lisanlarda ve o
lisanların harflerinde bu karakterler yoktur. Böylece latince
harflerin karakter yapıları bu mana yüklerini
taşıyamamaktadırlar.
Aynı
şekilde doğu kaynaklı Çince, Japonca, Hintçe ve Arapça’nın
dışında diğer milletlerin alfebe sembolleri de “Kelime-i
Tevhid”in mana yüklerini taşıyamamaktadırlar.
Çünkü
“Kelime-i Tevhid”in düzenlenmesi ilahi bir sistemdir. İki (2) asla
dayanır; birincisi mana, ikincisi harf sembolleri ve
sayılarıdır.
O’nun
manası Allah’tan, lafzı Arapça’dandır.
Harf
sayı ve sembolleri 12 dir ve 12 mertebeyi bünyesinde
toplamıştır, ki bu da seyr’i süluk’un özüdür.
“Kelime-i
Tevhid”in içinde bulunan ( ü) “lâ” (yoktur), ( £ü¡a) “illâ” (ancak) kelimeleri kısmen beşer
lisanlarına benziyor ise de, Arapça’nın dışında yine
de bunu hakkıyle ifade edecek kelimeler bulmak mümkün değildir.
Geniş izahlar yapmak gerekecektir, ki o zaman da harf sayıları
değişeceğinden manalar da alt üst olmuş, geriye
anlamsız bir söz yığını kalmış
olacaktır.
Yine “Kelime-i Tevhid”in
içinde bulunan ( é¨Û¡a) “ilâhe” ve (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” kelimeleri ise, tamamen ilahi olduğundan,
aslının dışında bunları telaffuz etmek mümkün
değildir. Çevirmeye cüret dahi edilemez, edenlerin elleri de, gönülleri de
yanar. Ancak “ben yaptım oldu” diye kendini aldatan kimselere ne
diyebiliriz ki?....
Almanca çeviri diye
belirtilen metnin harf sayısına bile bakmamız yeterli
olur. 21 adet beşeri kelime oluşmakta, böylece mertebeler
karmakarışık olmaktadır. (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzını
olduğu gibi almaları acziyyetlerini ortaya koymakta ve o mertebeye
hiçbir şekilde ulaşamadıklarını göstermektedirler.
Lafzen söyledikleri (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” kelimesinin
arkasında ise, hangi mezhebe mensup iseler, onun şirk içinde yüzen
anlayışına verdikleri lafzi yanlış manadır,
aslı asla değildir.
İngilizcesi,
there is
no
god
but Allah
(dır)
(la)
(ilahe)
(illa) (Allah)
İngilizce
çeviri de Almanca’dan farklı değildir; üzerinde fazla durmayalım.
Latincesi,
no est deus
praetap deum
(la) (dır)
(ilahe) (illa)
(Allah)
Yine
görüldüğü gibi Latince çeviride de aynı durum ortadadır; hele
“Allah” lafzının karşılığı olan “Deum”
kelimesi ne kadar yetersiz ve aslını yansıtmaktan çok
uzaktır. (15)
Not: (15) Bu
çeviriler Almanyada, Hamburg şehrinde ehliyetli bir tercüme bürosuna
yaptırılmıştır.)
Türkçesi, “Tanrıdan
başka yoktur tapacak” veya “Allah’tan başka ilah yoktur”
Bu çeviriler
hakkında bir şey söylemeye lüzum görmüyorum. Herkes
değerlendirmesini kendi vicdani inançları istikametinde
yapsın. Gayemiz bazı şeyleri rencide etmek değil,
olup olmayacağını gerçekçi bir biçimde ortaya koymaktır.
Yanlış yapılan her işten geriye pişmanlık
kalır.
Bu nazik işler
“milliyet” işleri değil “uluhiyyet” işleridir ve Allah’ın
indinde bütün insanlar tek bir millettir; yani kendilerine göre ayrı
ayrı milletler olmakla beraber, hepsi “Adem”in çocukları
olduğundan, tek bir millet sayılmaktadırlar.
İşte Allah CC.
Kendi kendini vasıflandırdığı (¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe illâ allah” Kelime-i Tevhidi ile de
bütün insanları bu kelimesi etrafında toplamayı dilemiş
olduğundan sadece “o” söylensin, böylece kendisi daha iyi tanınsın
diye tercümesini imkansız hale koymuştur.
Eğer tercüme
edilebilmiş olsaydı daha evvelce de bildirdiğimiz gibi 2796
türlü “Kelime-i Tevhid” ortaya çıkacaktı, ki “tevhid” değil
“kesret” yani çokluk olacağından hiçbirinin asli bir değeri
olamayacak ve o yoldan Hakk’a ulaşmak hiç mümkün olamayacaktı.
Kur’anı Keriym
Saffat 37/180 - 181- 182 ayetlerinde,
›7 æì¢1¡– í
b £à Ç ¡ñ £Œ¡È¤Ûa ¡£l ‰
Ù¡£2 ‰ æb z¤j¢ ›QXP
› 7
åî©Ü ¤Š¢à¤Ûa
ó Ü Ç ¥â 5 ë ›QXQ
›
åî©à Ûb ȤÛa ¡£l ‰
¡é¨Ü¡£Û ¢†¤à z¤Ûa ë ›QXR
“sübhane rabbike rabbi’l ‘ızzeti ‘amma yasıfune”
“ve selamun ale’l mürseliyne”
“ve’l hamdü lillâhi rabbi’l alemiyne”
mealen,
“senin güçlü,
izzet sahibi rab'bin, onların vasıflandırmalarından
münezzehtir.”
“ve selâm
mürsellerin (peygamberlerin) üzerinedir.”
“ve hamd,
âlemlerin Rab'bi olan Allah içindir.”
Yukarıda geçen
“vasıf” kelimesi çok manidardır; gerçek Allah’ın ne
olduğunu bilmeyen, kendi aklınca “Allah”a bir siluet çizmekte, bir
vasıf vermektedir, ki Cenabı Hakk bütün bu vasıfların hepsinden
münezzehtir.
Eğer
araştırmak mümkün olsa, her bireyin “Allah (cc.)”ı başka
başka tahayyül ettiği görülecektir. Mübalağa olmamak
şartıyle nerede ise, ne kadar düşünen insan varsa o kadar
değişik “Allah (cc.)” vasıflandırılması
görülecektir.
İşte bunun
sebebi “Kelime-i Tevhid” eğitimini ve “Allah (cc.)” bilincini gereği
kadar araştırıp alamadığımızdır.
Burada yine küçük bir
hatıramı anlatmak isterim; Kur’an hocam merhum Behçet Tay Beyefendi
“Eski Cami” baş imamı idi. Görev yaptığı
senelerde Ramazan-ı Şerif’de teravih namazları
kıldırırken son gecenin teravihinin son rekatında mutlaka
yukarıdaki ayeti okuyarak ve her sene böyle yaparak teravih
namazlarını sona erdirirdi. Mevlam yerini cennet eylesin.
Allah onlardan razı olsun.
Biz de bu ayetle bu
mevzuu bitirip yolumuza devam edelim.
“Kelime-i
Tevhid”in
Mertebe-i
Muhammediyye’ye indirilmesi
Kur’anı
Keriym Enbiya 21/25 ayetinde,
§¡é¤î Û¡a
ó¬©yì¢ã £ü¡a 4ì¢ ‰
¤å¡ß ١ܤj Ó ¤å¡ß b ä¤Ü ¤‰ a
¬b ß ë
¡¡æë¢†¢j¤Çb Ï
¯b ã a ¬£ü¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é £ã a
“vema erselna min kablike min resulin illa nuhiy ileyhi
ennehu lâ ilâhe illa ene fa’buduni”
mealen,
“Ey
Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: “Benden başka
ilah yoktur, bana kulluk edin,” diye vahyetmişizdir.”
Daha evvelce de
belirtmiş olduğumuz ayeti kerime ile Cenabı Hakk habibine,
kendisinden evvel gelip geçen bütün peygamberlerine “Kelime-i Tevhid”i kendi
mertebeleri itibariyle talim ve telkin buyurduğunu açık olarak ifade
etmektedir.
Habibine ise,
Kur’anı
Keriym Muhammed 47/19 ayetinde,
¢é¨Ü£Ûa £ü¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é £ã a
¤á ܤÇb Ï
“fa’lem ennehü lâ ilâhe illallahü”
mealen,
“Ey
Muhammed! Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur.”
Adem
(a.s.) ile başlayan “Kelime-i Tevhid”i taşıma görevi daha sonra
gelen peygamberler zinciriyle nihayet Hz. Rasulullah’a yukarıda belirtilen
ayet-i kerime’de bildirildiği gibi “ahadiyyet” mertebesinden tam kemalde
Allahu Teala Hazretleri tarafından talim ve telkin edilmiştir.
İşte
bu talim ve telkin neticesinde oluşan kemalat ile “ahad” a bir (á) “mim” ilave
edilince “ahad”ın alemlerdeki temsilcisi “ahmed” oldu.
Ayrıca
“küntü kenzen” (gizli hazine)de ki, muhabbetin de kaynağı
oldu.
Daha
evvelce de kısaca belirttiğimiz gibi “ah...med” bütün
alemlerdeki “ah...ların” ve muhabbetlerin kaynağı oldu.
Bu
yüzden de “rahmeten lil alemiyne” dir.
Hz.
Rasulullah taşıdığı bu yükünü ilk defa kendi
yetiştirip hazırladığı ehli beytinden olan Hz. Ali
Kerremallahu Veche Efendimize talim ve terbiye ettirerek kendisinden sonra bu
mertebenin halifesi yapmıştır ve genel olarak sahabe-i
kiramına da bu talim ve terbiyeyi yapmıştır.
Belirtildiğine göre hadiseler şöyle cereyan etmiştir.
“Kelime-i
Tevhid”in Hz. Ali (K.A.V.) Efendimize
ve sahabe-i
kiram’a telkin edilmesi
Camiul
usul’den sahife 132 de, Hadis alimlerinden İmamı Ahmed Tabarani ve
diğer bazılarının rivayetine göre; “Allah’ın rasulü
teker teker ve toplu olarak eshaba zikir ve usulünü telkin ve tarif
etmiştir.”
Eshaba
toplu haldeki telkini, Seddad bin Evs RA’ın rivayet ettiği bir hadise
göre;
[Birgün
rasulullah sav’in huzuru saadetlerinde bulunuyorduk,
Efendimiz
sav. buyurdular ki, “içinizde garib (yabancı) olan kimse var
mıdır?”
Ravi
diyor ki, “ hayır ey Allah’ın Rasulü” dedim.
O
zaman Efendimiz (sav) bize kapıyı kapatmamızı emir buyurdular
ve şöyle ilave ettiler, “ellerinizi kaldırınız (¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe illâ allah” deyiniz.”
Daha
sonra; “Allahım sana sonsuz hamd ü senalar olsun. Ey benim Allahım
sen beni bu kelime ile gönderdin ve bu kelimeyi emrettin. Bu kelime üzerine
cennetini vaad ettin. Muhakkak ki, sen sözünden asla caymazsın” diye
dua ettiler.
Sonra
tekrar buyurdular, “hepinizi Allah ü Teala’nın mağfireti ile
müjdeliyorum.” ]
Allah’ın rasulünün
eshabına teker teker telkin ve tarifine gelince, Yusuf Kevrani (RA) ve
diğer hadis alimlerinin sahih bir senetle rivayet ettiklerine göre;
[Hz. Ali (k.a.v.) birgün
Allah’ın rasulüne bir şeyler sordu. (hepimizini duyabileceği
bir şekilde) “Ey Allah’ın rasulü Allah katında fazileti en
büyük, tatbikatı en kolay ve kendisine giden yolların en
yakını olanını bana göster/öğret,” deyince,
Efendimiz (sav), “benim
ve benden evvel gelen peygamberlerin hepsinin söyledikleri en faziletli
şey (¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a
é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe illâ allah” zikridir”
buyurdular.
“Ya Ali bütün gökler ve
yerler (kainat) terazinin bir kefesine ve (¢é¨Ü¨£Û a
£ü¡a é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe illâ
allah” da diğer kefesine konsa “kelime-i tevhid” onlardan ağır
gelirdi,” buyurdular.
(yani bu kelimenin
Allah katında ki değeri kainattan üstündür, demektir.)
Şöyle devam ettiler,
“Ya Ali yeryüzünde (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” diyen bulunduğu müddetçe kıyamet kopmaz.
Hz. Ali (K.A.V.)
buyurdular ki, “Ey Allah’ın rasulü Allah-u Teala Hazretlerini nasıl
zikredeyim.”
Allah’ın rasulü, “Ya
Ali gözlerini kapa şimdi benim nasıl zikrettiğimi üç (3) defa
dinle ve üç (3) defa aynı şekilde sen de tekrar et, ben de senin
zikrini işiteyim,” buyurdular.
Evvela Allah’ın
rasulü gözleri kapalı olarak arka arkaya üç (3) defa (¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe illâ allah” diye zikrettiler.
Yüksek sesle yapılan
bu zikri, orada bulunan sahabi ile birlikte Hz. Ali dinledi. Bu sefer de
aynı şekilde Hz. Ali (k.a.v.) yüksek sesle aynı kelimeyi üç (3)
defa zikretti, Allah’ın rasulü dinlediler.” ] diye rivayet etmişlerdir.
İşte bu hareket
Hz. Ali (k.a.v.)’ın Allah’ın rasulünden aldığı zikir
ve talimi oldu ve böylece Rasulü Ekrem’e gönülden de biat etmiş oldu.
Bu telkinin diğer
bir oluşumu da “Hudeybiye”de vaki olan “Bey’atür Rıdvan” hadisesidir.
Kur’anı
Keriym Fetih 48/10 ayetinde,
6
é¨Ü£Ûa æì¢È¡íb j¢í b à £ã¡a
Ù ãì¢È¡íb j¢í åí©ˆ £Ûa £æ¡a
›QP
7
¤á¡èí©†¤í a Ö¤ì Ï ¡é¨Ü£Ûa ¢† í
“innelleziyne yübayi’uneke innema yübayiunallahe
yedullahi fevka eydihim”
mealen,
“Ey Muhammed sana
el vererek manevi alış veriş yapanlar ancak Allah ile
alış veriş yapmışlardır. Allah’ın eli
onların ellerinin üstündedir.”
Şekliyle belirtilen
ayeti kerimedeki ifade bu manayı çok güzel açıklamaktadır.
Talip ile matlubun Hakk
yolunda birlikte yürümeleri için el ele vererek ahidleşmeleri
esnasında onlar ki, birbirleri ile gönülden alış veriş
yaparlar, zannederler ki, onlar kendileriyle alış veriş
yapıyorlar.
Halbuki onlar “Allah” ile
alış veriş yapmaktadırlar. Onların elleri
üzerinde “yedullahi/Allah’ın eli” vardır, hakikatini çok iyi
değerlendirmemiz gerekmektedir.
Bu ayette belirtilen
“bi’at” (yani el ele tutuşup ahidleşmek) Rasulullah’a Hubeydiye’de
vaki olan biattır, ki “Bey’atür Rıdvan” namıyla belirtilen
bi’attır. Ashabtan 1400 kişi bi’at etmiştir.
O gün ve daha
sonraki günlerde Risaletpenah Hz. Rasulüllah (sav.) Efendimizin elini
tutan ve “Kelime-i Tevhid”in kendilerine telkin ve talimi öğretilen
kimseler, değişik manevi mertebelerde olduklarından o
alış verişten her birerleri ayrı ayrı feyz
aldılar.
Hz. Rasullülah’ın
elini tutan kimselere akan, “muhabetullah”, “marifetullah” ve “muhabbet-i
rasulullah” değişik oranlarda ve değişik şiddetlerde
olmuştur.
Bazılarında
sadece kendi bünyelerinde kalmış, bazılarında bir nesil
yani sadece kendinden sonrasına aktarabilmişlerdir,
bazıları iki nesil, bazıları üç, dört nesil, daha bir
kısmı ise, daha fazla nesle bu alış verişi, muhabbet
akışını iletebilmişlerdir.
Sahabenin de
büyüklerinden olan “Hulefa-i Raşidin” (Dört Halife) den gelen
akış en çok nesillere ulaşan akıştır.
Bunlardan bilhassa bizleri ilgilendiren Hz. Ali (radiyaullah anha ve
keremullahu veche) Efendimizden gelen akışın bu günlere
ulaştığını ve inşeallahu teala kıyamete
kadar da devam edeceğini de biliyoruz.
Yukarıda belirtilen
ayeti kerime’de Cenabı Hakk çok açık olarak kendi lafzı olan
“Kelime-i Tevhid”in gönülden gönüle intikali muamelesinde kendinin de manen
orada bulunduğunu tutulan ellerin üstünde kendi manevi elinin de
olduğunu ifade etmektedir.
11-02-2002
Tekirdağ
Adem AS’den itibaren
insanlık alemine sunulmaya başlanan “Kelime-i Tevhid” her peygambere
kendi mertebesi itibariyle talim ve telkin ediliyordu. Nihayet alemlerin
sultanı “ahad”ın “Ahmed” ile zuhuru “ah....” ve muhammed
deryalarının sakisi “Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz”in zuhuru ile
yukarıda belirtilen ayeti kerime ile tam ve mutlak bir kemalde Allah cc.
tarafından kendisine bütün mertebeleri ve tüm kemalatıyle “Kelime-i
Tevhid” talim ve telkin edilmiştir.
Hz. Ali Efendimizin bu
günlere ulaşması
Böylece peygamberlik
mertebesinden Hz. Ali (k.a.v.)’ye talim ve telkin ile de orada velayet
mertebesi zuhura çıkmıştır.
“Kelime-i Tevhid” Allah
(cc.)’den peygamberlerine böylece son peygamberi Efendimize, ondan da Hz. Ali
(k.a.v.) Efendimiz ve sahabilerine, onlardan daha sonra gelenlere intikal etmiştir.
“Uluhiyyet mertebesi”nden
- nübüvvet mertebesine, nübüvvet mertebesinden – velayet
mertebesine oradan da seyrü süluk mertebesine lutfedilerek “Kelime-i
Tevhid” belirli kollar halinde beşeriyyet alemine yayılmış,
zahir ve batın bütün müslümanların baş tacı, ilk
şartı ve şiarı olmuştur.
Bu kollardan birisi de
“Veliyyi Mutlak” Hz. Ali (k.a.v.) den Hz. Hasan Basri, Habib-i Acemi, Davud-u
Ta’i, Maruf-u Kerhi, Sırr-ı Sakati, Cüneyd-i Bağdağdi,
..........Pir Hasan Hüsamettin Uşşaki, .......yoluyla .... Mustafa
Safi, Hazmi Tura ve Nusret Tura Uşşaki kanalıyle bizlere kadar
ulaşan koldur. Sonsuz hamdederiz.
Hz. Rasulüllah’tan Hz.
Ali (k.a.v.)’ye talim ve telkin edilen “Kelime-i Tevhid” elden ele, gönülden
gönüle aktarılarak nihayet bu günlere “el fakiyr” bizlere kadar
ulaştı; biz de, bizden sonraki halkaları teşkil edecek
gönüllere, onu tam kemaliyle aktarmaya elden geldiği, gücümüzün
yettiği kadarıyle gayret göstermeye çalışıyoruz.
Böyle bir lutfun
şükründen aciziz, bu yükü taşımaktan da aciziz,
inşaellallah indeallah’ta kusurlarımız hoş görülür.
Seyr-i Sülukun
üstadım Hazmi Tura Uşşaki Hazretlerine intisabım ile
başlamakta idi. O zamanlar ben oldukça genç ve o da oldukça ileri
yaşlarında idi. Bir müddet onun telkin ve sohbetleriyle geçtikten
sonra nihayet gittiği Hacc farizasını ifadan geldikten kısa
bir müddet sonra Hakk’a yürüdü. Böylece kendinden sonra yerine
Nusret Tura Uşşaki halifesini vekil bırakarak, görevlerini ve
emanetlerini oraya devrederek, bizleri de oraya göndermişlerdi.
Böylece zahirde de
yakın akrabam olan Nusret Tura Uşşaki Hazretleri, batında
da üstadım olmuştu. Kendisine ulaştığımda
“Kelime-i Tevhid”i ve bulunduğum dersin de esmasını talim ve telkin
ettikten sonra bundan böyle batıni yolculuğumuz, kendisinin dünyamızı
terk ettiği zamana kadar devam etti gitti.
Benim için söylediği
birçok sözlerinin içinde, “oğlum benim sebebi vücudum (yani varlık
sebebim) sen imişsin,” demesi fakiri çok
duygulandırmıştır. (15)
(Not: (15) Bu mevzularda
daha geniş bilgi “Terzi Baba” isimli kitbımızda mevcuttur.)
Her iki zevat-ı
ali’den aldığım “Kelime-i Tevhid”in zahir batın
manalarıyle pirlerimizin himmetleriyle, ayrıca kendi bünyemde
oluşan tecellilerle bu satırları Hakk’ın lutfuyle
oluşturmaya çalıştım.
Şurada küçük bir
hatıramı da kısaca belirtmek isterim; Hazmi Babamın
vefatı günlerinde idi, bir gün iş yerimde, duvarın önünde duran
makinede çalışıyorken, işe dalmış olduğum
bir anda önümdeki duvarın içinden Hazmi Babamın silüeti zuhur edip,
“Kelime-i Tevhid”i yine talim ve telkin eder gibi elini sallayarak, “hadi
oğlum, hadi oğlum gayret, gayret,” diye teşvik ettiğini de
hiç unutmam.
D Ö R D Ü N C
Ü B Ö L Ü M
HİCRET
Hicret’in hakikati
11-09-2001
Medine-i Münevvere
“Kelime-i Tevhid”in
mutlak kemalde son zuhur mahalli olan “Muhammediyyet” Hakikati Muhammedi
mertebelerini ne kadar iyi tanır ve idrak edebilirsek, kendimizi de o
derece koruyup idrak etmemiz mümkün olacaktır.
Bu yaşam ise,
Medine’de meydana gelen, zuhura çıkan yaşamdır.
Bunları tanımak seyri süluk yolunda bizlere çok şeyler
kazandıracaktır.
(¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe illâ allahü” Mekke-i Mükerreme’de “uluhiyyet”in
zuhuru;
(¢é¨Ü¨£Û a ¤4ì¢ ‰ §† £à z¢ß) “muhammedin resul allahü” Medine-i Münevvere’de “Risalet-i Muhammedi”nin
zuhurudur.
O halde “tevhid
bayrağı” Mekke’ye, “risalet ve tebliğ bayrağı”
da Medine’ye asılarak her iki şehre de manevi olarak mutlak
bir muhtariyet verilmiştir.
Eğer Rasullullah
Medine’ye hicret ettirmeyip Mekke’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri
olup, Kabe-i Muazzama’nın gölgesinde kalacaktı.
İşte bu yüzden
Cenabı Hakk oluşumun bilindiği üzre “Hicret” hadisesinin
gerçekleştirdi, yoksa bir kaç kendini bilmezin Hz. Rasulullah’ı
Mekke’den çıkarması mümkün değildir.
Bunu daha iyi
anlayabilmemiz için evvel “Medine” kelimesinin ne olduğunu anlamaya
çalışalım.
Lügat manası, şehir
olan bu kelime; batın manası itibariyle medeni yani
göçebelikten, taşralı olmaktan, vahşetten kurtulmuş,
eğitilmiş, öz cevher madenine ulaşmış ve kendini
tanımış insanların oturdukları yer, demektir.
İşte sen de
bulunduğun yerde bu vasıflara sahipsen şüphesiz “Medine”
halkına mensupsun demektir.
Eğer bu
vasıfların yoksa, hemen bulunduğun yerden hicret ederek “medeni”
olmaya bak.
Mertebe-i Risaletin Hz.
Rasulullah’ın hakikatinin daha iyi anlaşılması için
Medine-i Münevver’e ve oradaki ziyaret yerlerinin sembolik ve gerçek
ifadelerinin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir.
İşte bu yoldan
bizim de “medeni” yani “Medine”li olmamız imkan dahiline
girecektir.
İslamiyet’in
gelişinin 13 üncü senesi “Hicret” hadisesi meydana gelmiştir.
Bu tarih rastlantı değildir; bilindiği gibi 13 sayısı
Hz. Rasulullah’ın şifre rakamıdır. Birçok oluşum
bu sayı ile ilgilidir, yeri geldikçe kısa kısa ifade etmeye
çalışıyoruz.
Zati tecellinin
kaynağı olan “Mekke-i Mükerreme”de Hz. Rasulullah’a ait olan Mir’ac,
Kadir ve diğer geceler ile ilahi tecelliler, zat şehri olan “Mekke”de
tamamlandığından, bundan sonraki zamanın da bu tecellilerin
başkalarına ulaştırma işine başlanabilmesi için
“Hicret” hadisesi oluşmuş.
“Mertebe-i Muhammedi”
bunları anlayabilecek “Medeni İnsanları” eğitmek ve risalet
hakikatini ortaya koymak, medeni olmaya kabiliyetleri olan “Yesrib”li (eski
Medine)nin insanları kendisini daveti üzerine “hicret” hadisesi meydana
gelmiştir.
Şu noktaya gerçek
manada dikkat etmemiz lazım gelmektedir. Hz. Resulullah’ın
hicreti, zat mertebesinden, sıfat, esma ve ef’al mertebesine,
o mertebelerde “Hakikat-i Muhammediyye”yi ilan ve eğitim esasına dayanmaktadır.
Eğer Hz. Resulullah
Mekke’de kalmış olsaydı, bizler de “Kelime-i Tevhid”i sadece
(¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a
é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe illâ
allah” olarak bilecek, oradan (¢é¨Ü¨£Û a
¤4ì¢ ‰ §† £à z¢ß) “muhammedin resul allahü” bölümüne geçemeyecektik ve böylece de İslamiyetin “ef’al
alemi” tatbikatı olamıyacaktı.
Şimdi gelelim
bizlerin hicretine; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl
bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib
etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake
ulaşmamız mümkün olabilecektir.
Şöyle ki; her
müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin
“maddi” manada olması gerekmektedir.
Hicret, zahiren bir
yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, batınen de aklımızda
olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile
değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.
Gaflet ile yaşanan
taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne
ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir.
Bir sefer ile oraya
hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda
hayatını sürdürürsün.
Özet olarak, Hz.
Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak,
bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız
içindir.
Eğer Hakk nasib
ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz.
Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka
döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların
arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret
devam eder gider.
Özet olarak “Hicret”,
beşeriyetinden hakikatine dönüştür.
Bunu
gerçekleştiremeyenler nefisleriyle birlikte Hakk’tan taşrada çok
uzaklarda vahşice bir yaşam içinde olurlar, kravat takıp lüks
odalarda ve her türlü lüks ile yaşamak onları bir batın
cehaletinden kurtaramaz.
“Gar-ı Sevr”
Sevr
mağarası hakikati
Hz. Muhammed (sav) ile
Ebubekir sıddık R.A. Hazretlerinin girdikleri o mağara
gizlenebilecek gönül mağarasıdır, orada korkulmaz.
Cenab-ı
Hakk; Kur’anı Keriym Tevbe 9/40 ayetinde,
7b ä È ß
é¨Ü£Ûa £æ¡a ¤æ Œ¤z m ü
“la tahzen innellahe meana”
mealen,
“mahzun olma
Allah bizimledir” diyordu.
Allah’ın
kendileriyle birlikte, Hz. Rasulüllah da zatıyla mevcud olduğunu
bildirmiştir. Zararlı nefsi güçlerden korunmak için bir müddet
“gönül mağarasında” gizlenmek gerekmektedir.
Dışarıda
ise, iki aciz varlık onları korumuştur, ki bunların biri örümcek,
“yer ehli” diğeri de, güvercin “gök ehli”dir.
Her ne kadar bunlar
zahiren “nefs-i emmare” hükmünde iseler de, onlarda bulunan zati tecelli
dolayısıyla zararları değil faydaları olmuştur.
İşte sen de
Rabb’ınla gönül mağaranda gizlenirsen ne gök, ne yer ehlinden kimse
sana kötülük yapamadığı gibi, yardımcı da olurlar.
“Sevr”in rakkam
değeri:
(t) “se” 500
(ë) “vav” 6
(‰) “rı”
200 = 500 (500+6+200) = 706 eder,
ki bunun da toplamı (7+0+6)=13 tür.
Burada da Hakikat-i
Muhammedinin tesiratı açık olarak görülmektedir.
“Küba Mescidi” ve
hakikati
Vakti gelince Sevr’den
çıkıldı, hicret devam ediyordu, nihayet gelmekte olan yolcular
Medine’nin dış taraflarında bulunan “Küba” köyünden görüldüler
ve herkes “talaal bedrü aleyna.....” diyerek ,
karşılandılar.
Acaba onlara hakikaten
gelenin “bedri münir” (nurlu kamer) ilahiyat güneşinin
yansıtıcısı olduğunu kim bildirmişti?....
İşte sen hicret
yolunda medeni olmaya doğru gidersen o nurlu gönül nağmelerini
duymaya başlarsın.
Bilindiği gibi
“Mescid” secde yeri, ibadethane demektir. Hicret ehlinin ilk yapması
lazım gelen şey, gönlünde bir ibadethane
kurmasıdır. Şöyle ki, daha evvelce gönlü her türlü menfaat
ve dünyalıkla dolu olduğundan ne zamanı ve ne de mekanı
mescid yapmaya imkan vermiyordu.
Belli bir aşamadan
sonra bunu anlayarak gönlünden kendine hiç faydası olmayan bir çok
şeyleri çıkararak, onlardan boşalan yere de bir mescid yaparak,
buna da “Küba” (Kudret Mescidi) demesi, kendisine çok şey
kazandıracaktır.
Orada ibadetiyle gücünü
daha da arttırarak nefsine hakim olması imkan dahiline girmiş
olacaktır.
O “Mescid”in yapılmasında
muhacir, ensar ve Hz. Rasulullah (sav.) Efendimiz dahi
çalışmaktadır. Yani içten ve dıştan gelen
yardımcı güçler ve “Hakikati Muhammedi”den gelen yardımla sen de
gönül “küba”nı oluşturmaya çalış.
“Küba Mescidi” Medine-i
Münevvere’nin ilk zat tecellisi, “Ka’be”si hükmündedir.
Nasıl ki, Mekke’de
“Beytül Atik” (eski/ilk ev)de “Kelime-i Tevhid” zuhura geldi; Medeni
Münevvere’de de ilk resmi “Kelime-i Tevhid” “Küba Mescidi”nde telaffuz edildi.
Bu yüzden değeri çok yüksek ve Medine’nin “Ka’be”si hükmündedir.
“Küba” harf
değerleri itibariyle;
(Ö) “kaf” 100
(ë) “vav”
6
(l) “be” 2 = 108
(1+0+8) =18 eder,
ki bu mescidin hakikati 18000 alemi toplamış demektir.
“Cum’a Mescidi” hakikati
“Küba”da bir müddet
kaldıktan sonra yola çıkan Rasulullah az ileride bir yerde “Cum’a
Namazı”nın farz olması ile orada da bir mescid yaparak ilk
cum’ayı da orada kıldırmıştır.
Bu oluşum ile de
“fark’ta cem’i” (çoklukta tekliği) yaşama hakikati faaliyete
geçirilmiştir.
Bilindiği gibi Mekke
devri “ilimlendirme/eğitim” Medine devri ise, hem “tatbikat” ve
yine hem de “ilimlendirme/eğitim” hakikatini belirtmektedir. Farzlar
daha ziyade bu sürelerde gelmişlerdir.
Bugün
yaptığımız yanlışlık, ilim vermeden amel
tavsiyesinde bulunmamızdır.
Cuma 16, Mescid 17
sayı değerindedir. Toplarsak (16+17)= 33 sayısı
çıkmaktadır, ki bu da sonra yapılacak olan “Mescidi
Nebi”nin ilk direk sayısıdır.
“Mescid-i Nebevi”
Medineye girme
zamanı gelmiştir. Kafile rebi’ül evvelin 12. Cuma günü Medine
şehrine doğru yola çıkar ve Medine’ye girilir. Böylece
“Medeni” hayata geçiş başlamış olmaktadır.
Medineliler yani
ensarın herbiri Rasulullah’ı evlerine davet etmekteydi, fakat o
hiçbirini kırmak istemiyordu ve devesinin yularını serbest
bıraktı, deve durursa orada bir müddet ikamet edecekti. Yavaş
yavaş yürüyen kafilenin önündeki deve nihayet bir yerde durdu ve oturdu
ancak az sonra kalkarak, tekrar yürümeye başladı; herkes heyecanlıydı,
az sonra deve tekrar bir evin önünde durdu, oturdu ve orada kaldı.
Bu ev Eba Eyyübül
Ensari’nin eviydi; bu arada Hz. Rasulullah (sav.) deveye hiç müdahale
etmemiş, kararı “deveyi yönetene” bırakmış idi.
Devenin ilk durduğu
yere Mescidil Nebevi’nin yapılması, ikinci durduğu yerde de
kalınması kararlaştırıldı.
Böylece Cenabı Hakk,
habibinin mekan yerlerini hayvanların en hayırlılarından
olan bir deveden tespit ettirmiş oldu.
Musa (as.)’na ağaçtan
konuşan Allah (cc.) Muhammed (sav.) Efendimize de bir hayvandan
mekan tespiti yaptırmıştır.
Burada nebati tecelliden,
hayvani tecelli daha üstündür.
Ayrıca Hz.
Rasulullah’a Cenabı Hakk her mertebeden tecelli etmiştir.
“Çakılların
konuşması,” maden mertebesinden;
daha sonraları
üzerinde hutbe okuduğu “hurma kütüğünün ağlaması,” bitki
mertebesinde;
“devenin yer tespiti
yapması,” hayvanlık mertebesinden;
“insanlık
tasdiği,” insanlık mertebesinden;
“cinlerle
konuşması,” cinlik mertebesinden O’na hitabı ve o
mertebelerin de O’nu tasdiğidir.
Böylece her mertebedeki
varlıkların O’nu tanıması, O’nun alemlere rahmet
olması yönündendir.
Az geriye dönerek bir
izah yapmaya çalışalım; şöyle ki, eğer sen de
peygamberinin yolundan gidip, O’nun hayatını yaşamak istiyorsan,
nefsi benliğinden, “medeniyyet”e hicret etmen gerekecektir; eğer zaten
yola çıkmışsan, sana “Medine” şehrine girmenin
yollarını göstererek kolaylaştırırlar.
Seni yolda
taşıyan, “vücud” denendir.
“Medine”ye
girdiğinde devenin ilk çöktüğü yer, “gönül meydanı”dır,
ki orada “gönül mescidi”ni kurmalısın.
Daha sonra devenin
çöktüğü ve oturup kaldığı evin önü de “sabır
evi”dir.
Çünkü Eyyubül Ensari
“sabır ile yardımı” ifade etmektedir. Eskilerden beri “Eyyub”
ismi “sabır” ile özdeşmiştir.
Nitekim, “Allah
sabredenlerle beraberdir.” “Sabreden zafere erer.” “Sabredersen hakikate
erersin,” gibi birçok şekilde belirtilen bu güzel haslet ile
vasıflanmamız lazım geldiğini bilmemiz gerekmektedir.
Nihayet “Medine Mescidi”
“Mescidi Nebevi”nin inşaatına başlandı, yanına “Hane-i
Saadet” inşa ediliyordu.
Bu
hadise bize, Kur’anı Keriym Bakara 2/127 ayetindeki,
6 ¢3î©È¨à¤¡a ë 7 ¡o¤î j¤Ûa å¡ß
†¡Ça ì Ô¤Ûa ¢áî©ç¨Š¤2¡a ¢É Ï¤Š í ¤‡¡a ë
“ve iz yerfe’u ibrahimül kavaide minel beyti ve ismailü”
mealen,
“o vakti
hatırla ki, hani ibrahim ile ismail beytin duvarlarını
yükseltiyorlardı.” oluşumunu hatırlatmaktadır.
Bu ayet ile bizlere
“gönül kabe”mizin (¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a
é¨Û¡a ü) “lâ
ilâhe illâ allah” “zat
mertebesi” itibariyle yapılmasının gerekliliği
bildiriliyorken, “Medine Mescidi”nin yapılmasıyla da gönlümüzde
“Hakikati Muhammedi”nin gelişmesini sağlayacak faaliyete geçmesi ile (¢é¨Ü¨£Û a ¤4ì¢ ‰ §† £à z¢ß) “muhammedin resul allahü” sırrının açılacağı mekan
bildirilmektedir.
Mekke’de, “Kabe-i
Muazzama” (¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a
é¨Û¡a ü) “lâ
ilâhe illâ allah”
Medine’de, “Mescidi
Nebevi” (¢é¨Ü¨£Û a ¤4ì¢ ‰ §† £à z¢ß) “muhammedin resul allahü” dır.
İşte Hakk celle
ve ala Hazretleri “Zati Zuhuru”nu her mertebesi itibariyle tecelli
ettireceği mahalline müstakil bir bayrak “liva-il hamd” (hamd
sancağı) vererek “medeniyyet yolunu” yani “kendini tanıma” yolunu
bu mahalden açmıştır.
Eğer Hz. Rasulullah
(sav.) Mekke-i Mükerreme’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri
olacaktı, ki bu da onun şanına yaraşmaz ve sisteme de uygun
olmazdı.
Senaryo gereği
zahirde bazı zorlamalar ile “hicret” ettirilmiş ise de, hicret’in
mutlak ifadesi, Hz. Allah (cc.)’ın habibine mutlak bir saltanat vermesi
için Medineyi seçerek, O’na sancak vermesidir. “Hilafeti”nin ve
“Muhtariyeti”nin tasdiğidir.
Hacc ve Umre’ye gidenler,
eğer azıcık dikkat etmişler ise, Medine-i Münevvere de
kendilerini “Muhammed (sav.) sevdası” kapladığında,
hatırlarında hiç birşey kalmaz. Çünkü orası (¢é¨Ü¨£Û a ¤4ì¢ ‰ §† £à z¢ß) “muhammedin resul allahü” dır.
Orada O’nun
saltanatı vardır. Orası, O’nun muhabbetiyle o kadar
doludur, ki oraya hiç birşey giremez.
Fazla ileriye gitmemek
şartıyle söyleyeyim, ki (beni lütfen hoş görün) orada “allah”
lafzı celil dahi sadece ezanlarda, kametlerde, tekbirlerde ve
lafızlarda kalır.
Medine’de “muhammed” isminin
tecellisi zahir, “allah” isminin tecellisi batın’dır.
Bu yüzden herşey “muhammed” ismini zikreder. Bu Allah (cc.)’nin habibine
verdiği bir haktır; beşer cinsinden hiçbir insana nasip
olmamıştır; çünkü “levlake levlak” (eğer sen
olmasaydın, olmasaydın) sancağı merkez olan “Medeni” olarak
“Medine”de açılmıştır.
Böylece bilinse de,
bilinmese de bu böyledir, vesselam.
Buraya mevzu ile ile
ilgili bir şiirimi ilave ediyorum.
19-06-1990 Salı
Medine
Kaybettim Kendimi
(Şiir)
Sardı ufkumu Rasul
güneşi
Yürürüm sokaklarda ben garip
Olmaz diyerek bu halin
eşi
Nefsin bağını yerlere serip
Nasıl kalmaz hayal
gibi kişi
Dünyayı hemen bir pula verip
Kaybettim
kendimi
Kaybettim kendimi
Medine-i
Münevvere’de
Medine-i Münevvere’de
Varlığım
galiba çıktı
benden
Oldum bu günler bir garip yolcu
Sıyrıldı
ruhum burda
bedenden
Acaba kim hancı kim yolcu
Şaşkın
dolaşırım ne gelir
elden
İçimde vardı bir büyük sancı
Kaybettim
kendimi
Kaybettim kendimi
Medine-i
Münevvere’de
Medine-i Münevvere’de
Suretim güya benim
gibidir
Canımın canı burdadır burda
Bilmiyorum kendimi
nicedir
Gelmişim canım güzeli yurda
Aşk denilen bir
güzel
hecedir
Ey canlar canı bana buyur da
Kaybettim
kendimi
Kaybettim kendimi
Medine-i
Münevvere’de
Medine-i Münevvere’de
Başımda eser
sevda
yelleri
Bu hal ne haldir yüce keremkar
Çoşturur bazan can
gönülleri
İçim sızlıyor yine zari zar
Bulup Muhammedi erenleri
Müflisim kalmadı sermayekar
Kaybettim
kendimi
Kaybettim kendimi
Medine-i Münevvere’de
Medine-i Münevvere’de
Rasulün pervanesi
olarak
Ravzanda nasıl fırtına eser
Yeni yeni taze can
bularak
Seni seven elbet mecnun gezer
İçin için buhur gibi
yanarak
Kalmadı benden böylece eser
Kaybettim
kendimi
Kaybettim kendimi
Medine-i
Münevvere’de
Medine-i Münevvere’de
O yüce “Serdar”a
“Sultan”a kendi makamında, bu fakirden olsun
binlece selat ü selam.
12-09-2001
Medine-i
Münevvere
Şu
satırları yazdığım anlarda akşam namazı için
ezanı muhammedi okunduğunda kağıt ve kalemi yerine koyup
namazı eda etmek için imama uyduğumda birinci rek’atta imam efendi,
“el hamd”dan sonra zammı sure yerinde,
Kur’anı
Keriym Rahman suresi 55/46 - 47 ayetindeki,
›7 ¡æb n
£ä u ©é¡£2 ‰ âb Ô ß
Òb ¤å à¡Û ë ›TV
› =¡æb 2¡£ˆ Ø¢m
b à¢Ø¡£2 ‰ ¡õ¬ ü¨a ¡£ô b¡j Ï ›TW
“ve
limen hafe mekame rabbihi cennetani”
“febieyyi alai rabbikü
ma tükezzibani”
mealen,
“rabbine
karşı durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır. Öyleyken
rabbınızın nimetlerinden hangisini yalanlarsınız.” diye iki rek’atte
sonuna kadar okuyarak namazı bitirdi. (17)
(Not: (17) Geniş
bilgi isteyenler “Errahman” isimli kitabımıza müracaat edebilir.)
Rabbim imam efendinin
dilinden yazdıklarımızı tasdik ettiğini, “hadi
bunları inkar edin,” diyerek, inkar edebilecekleri, böylece baştan uyarmış
olduğunu bildirmekteydi.
Bu güzel hisler içinde
gözlerimden yaşlar dökülerek, namazlarımız bittikten sonra
kaldığım yerden yazılarıma tekrar devam etmeye
başladım. Rabbim kolaylaştırır, ilhamlarını
kesmez inşeallah.
13-09-2001
Medine-i
Münevvere
Mescidi Nebevi Miladi 622
tarihinde Efendimiz (sav.)’in de bilfiil çalışmalarıyle
inşa edilmiştir. Genişliği 1.050 m 2 ve yüksekliği 3.25 m idi ve bugün yerlerinde beyaz
mermer sütunlar olan 33 direği var idi.
Sonradan yapılan 9
genişletme ile bugünkü halini almıştır. Bugünkü
genişliği toplam 98.326 m 2 dir ve aynı anda 698.000 kişi namaz
kılabilmektedir.
Bu hususta bilgi
isteyenler, ilgili kitaplara bakabilirler. Gayemiz bu mekanın zahiri
özelliklerini saymak değil, batıni özelliklerini imkan dahilinde dile
getirmeye çalışmaktır.
Bugün sütun
sayısı 2.014, kubbe sayısı 27, minare sayısı 10
dur.
“Mescidi Nebevi”de
bulunan bazı mevkiler
Arka sahifede verilen
krokideki yerleri aşağıda verilen numaralar ile takip ederek
tanımak mümkün olacaktır.
1.
Ağlayan
hurma kütüğü.
2.
Aişe
sütunu.
3.
Hz.
Lübabe’nin tevbe sütunu.
4.
Efendimiz
(sav.)’in itikafta iken yanına yataklarını koydukları
“serir/yatak” sütunu.
5.
Efendimiz
(sav.)’in korumalığını (muharese) yapan (muharras)
sahabelerin beklediği sütun.
6.
Efendimiz
(sav.) yanında heyetleri kabul ettiği “vüfud/elçi” sütunu.
7.
Efendimiz
(sav.)’in teheccüd namazlarını kıldığı
“teheccüd/gece namazı” sütunu.
8.
Halen
imamın namaz kıldırdığı mihrab.
9.
Efendimiz
(sav.)’in namaz kıldırdığı mihrab.
10. Halen hutbelerin
okunduğu minber.
11. Müezzinlik.
12. İç
kapı.
13. İç
kapı.
14. Hz. Peygamber
(sav.)’in mübarek kabri.
15. Hz. Ebubekir
(RA)’ın kabri.
16. Hz. Ömer
(RA)’ın kabri.
17. Üzerinde Ahzab
suresi 40 ıncı ayet yazılı 1. pencere.
18. Üzerinde Hucurat
suresi 3 üncü ayet yazılı 2. pencere.
19. Üzerinde Hucurat
suresi 2 incü ayet yazılı 3. pencere.
20. Cibril
makamı.
21. Baki
kapısı: Baki kabristan çıkışı. “Cennetül Baki.”
22. Cibril Kapısı.
23. Nisa/hanım
kapısı.
24. Ashabı Suffa
25. Mihrab (sonradan
yapılan)
26. Babüs Selam (1
nolu selam giriş kapısı)
Not: Efendimiz, “Kabrim
ile evim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir,” buyurdukları
Ravza-ı
Muhatara”, bugün 33 adet beyaz sütunun bulunduğu krokide (o)
işaretli alandır.
İçi dolu (@)
yuvarlak ile işaretlenen kayısı renkli sütunlar ise, Hz.
Peygamber devrinde ilk genişletmede ilave edilen 21 adet
direklerdir.

18-06-1990 Pazartesi
Medine
İhtişam-ı
Rasulullahı gör (Şiir)
Medineye gelen
kardeş.
Bab-üs selamdan içeri.
Hemen temizlen
paklaş.
Nasıldır sevgi mahşeri.
Ravzaya doğru
yaklaş.
Çekiyor kendine beşeri.
İhtişam-ı Rasulüllahı
gör
İhtişam-ı Rasulüllahı gör
Muhteşem Rasulüllahı
gör
Muhteşem Rasulüllahı gör
Yollar dolup
taşıyor.
Huzura doğru gidince
Akıl buna
şaşıyor.
Ağlanır ince.
Gayret neler
aşıyor.
Gözün aç vakti gelince.
İhtişam-ı Rasulüllahı
gör
İhtişam-ı Rasulüllahı gör
Muhteşem Rasulüllahı
gör
Muhteşem Rasulüllahı gör
Varınca o kutlu
yere.
Eshabı suffa okur yerinde.
Cümlemize
aşkını
vere.
Öyle olmak varmış kaderinde.
Selam eyle
peygambere.
Ne varsa çıkardılar derinde.
İhtişam-ı Rasulüllahı
gör
İhtişam-ı Rasulüllahı gör
Muhteşem Rasulüllahı
gör
Muhteşem Rasulüllahı gör
Acele duanı
eyle.
Cibril makamı da yukarda.
Eziyet olmasın
gayriye.
Aşık durur mu bir kararda.
Yavaşça yürü
ileriye.
Dostlar kalmayalım zararda.
İhtişam-ı Rasulüllahı
gör
İhtişam-ı Rasulüllahı gör
Muhteşem Rasulüllahı
gör
Muhteşem Rasulüllahı gör
Selam gönder
ruhuna.
Kimi siyah, kimi beyaz.
Kayda geçer
adına.
Kimi dua, kimi niyaz.
Sebep olur
şefaatına.
Kimi neş’e duyar kimi haz.
İhtişam-ı Rasulüllahı
gör
İhtişam-ı Rasulüllahı gör
Muhteşem Rasulüllahı
gör
Muhteşem Rasulüllahı gör
Onu ziyaret her
zaman.
Kimi ağlar gözü yaşlı.
Yaşadığı
gün
gibidir.
Kimi genç ihtiyar yaşlı.
Çünkü
varlığı
ebedidir.
Hepsi de akıllı başlı.
İhtişam-ı Rasulüllahı
gör
İhtişam-ı Rasulüllahı gör
Muhteşem Rasulüllahı
gör
Muhteşem Rasulüllahı gör
Dolaşıyor ruhu
içerde.
Dalga dalga içerde sevgi.
Sanki zaman asrı
saadette.
Bu hale sebep neydi neydi.
Ey gönül bunları
yadet
de.
İnsan baş koyup gönül eğdi.
İhtişam-ı Rasulüllahı
gör
İhtişam-ı Rasulüllahı gör
Muhteşem Rasulüllahı
gör
Muhteşem Rasulüllahı gör
Ayrılmak zor o
makamdan.
Kimi Kur’an okur sessizce.
Nasıl
çıkılır
huzurdan.
Kimi yaş döker gizlice.
Canları aşk ile
kavuran.
Rasulü düşünürken yalnızca.
İhtişam-ı Rasulüllahı
gör
İhtişam-ı Rasulüllahı gör
Muhteşem Rasulüllahı
gör
Muhteşem Rasulüllahı gör
Cennet bahçesi beyaz
direkli.
Doldukça dolunca harem.
Ümmetinin hepsi
yürekli.
Ne sırlar açılır mahrem.
Bunu yaşamak cidden
gerekli.
Kerem ediyor nebi kerem.
İhtişam-ı Rasulüllahı
gör
İhtişam-ı Rasulüllahı gör
Muhteşem Rasulüllahı
gör
Muhteşem Rasulüllahı gör
Minberin zinnetlere
bezenmiş.
Ezan okununca ümmete.
Ustalar yaparken
özenmiş.
Gelir cemaat gayrete.
Emsalsiz bir
hünermiş.
Nasıl varılmaz hayrete.
İhtişam-ı Rasulüllahı
gör
İhtişam-ı Rasulüllahı gör
Muhteşem Rasulüllahı
gör
Muhteşem Rasulüllahı gör
Bu hal söze gelmez
katiyyen.
Mahzun olursun ebediyyen.
İstiyorsan dünya
gözüynen.
İhtişam-ı
Rasulüllahı
gör
Muhteşem Rasulüllahı
gör
Aciz ifadelerimizle
belirtmeye çalıştığımız yukarıda ifadeler
çok yetersizdir. Mescidi Nebevi’nin şu andaki zahir halini dahi
anlatmak adeta imkansızdır; daha iyi anlaşılması için
kişinin mutlaka kendinin gelip görmesi lazımdır.
“Mescidi Nebevi”nin diğer bazı özellikleri
Orta yerinde göğe
açılan 2 hava boşluğu vardır altışar adet
açılır kapanır şemsiyeler ile gölge temin
edilmektedir. Çok muazzam ses ve soğutma sistemi vardır.
Dünyada Ka’be’den sonra
bu büyüklük ve yükseklikte bir eşi daha yapılabilecek bir mekan
tasavvur etmek mümkün değildir.
Biz yine kısaca
özelliklerine temas etmeye çalışalım.
“Mescidi Nebevi”nin
sayı değeri 13 tür.
Bilindiği gibi Hz.
Rasulüllah (sav.)’ın doğum tarihi 571
toplandığında (5+7+1) = 13 tür.
Hakka yürüme tarihi 634
yine toplandığında (6+3+4) = 13 tür.
İlgili o kadar çok
hadise ve oluşumlar vardır ki, hayret etmemek mümkün değildir;
mevzumuzla ilgili yerlerde belirtmeye çalışıyoruz.
Peki 13 ün aslı
nedir? diye sorarsan şudur: Bilindiği gibi “Ahadiyyet”in
başında olan (a) “elif” harfi iki (2)
bölümden meydana gelmiştir. Bunların biri 5 bölüm, ikincisi ise 7
bölümdür. Toplandığında 12 bölüm eder.
Her bölüm bir mertebeyi
ifade etmektedir. 5 bölüm “Hazret” mertebelerini, 7 bölüm de “nefis” mertebelerini
ifade etmektedir.
Bu (a) “elif” çok değerli
elif’tir. Zahir ve batın yönden harflerin
başbuğudur. “Ahad”, “Allah”, “Ahmed”, “Adem”, “İnsan” hep
bu (a) “elif” ile
başlayarak yazılır ve bu isimlerde (a) “elif”in bütün
hakikatleri mevcuttur.
İşte bütün bu
mertebeleri batından zahire çıkararak, yaşam sahnesinde onlara
“ayna” olarak yansıtan ve kemaliyle zuhur etmelerini sağlayan ilk
“İnsanı Kamil”, “Peygamber”, “Rasul”, “Nebi”, “Veli”, “Alemlerin Sultanı”
bütün bu mertebeleri zahir ve batın kendisinde toplayan “Muhammed Mustafa”
(sav.) Efendimiz ile sayı 13 olmaktadır.
Böylece (a) “elif” harfi 12’si zahir
1’i batın olmak üzere 13 makam yani 13 noktadan meydana gelmektedir.
Batılıların
uğursuz dedikleri, gerçekten de onlar için uğursuz olan bu sayı
müslümanlar için son derece uğurlu ve değerlidir.
Batılılarca çok
değer verilen İstanbul 1453 te alınmıştır;
sayı değerleri toplandığında yine (1+4+5+3) =13 tür.
13-09-2001
Medine-i Mükerreme
Ravza-i Mutahhara
Bu sayı Hz.
Rasullüllah (sav.)’e hoş bir sayıdır. Ayrı bir yönden
de baktığımızda 13 ü kendi içinde toplarsak 4 eder ki, bu
da İslam’ın simge sayısıdır, o halde 13 = 4 ve 4 = 13
olur.
Kur’anda 13 yerde “fakr”
kelimesi geçmektedir. Bilindiği gibi efendimiz birçok hadislerinde
fakirlikle iftihar ettiğini bildirmiştir. “Sevr”in da sayı
değeri 13 tür.
113 surenin
başında “besmele-i şerif” vardır. Bu şu
demektir, ki 113 ün önündeki 1 i ileriye alırsak, ki o
“Ahadiyyet”tir; böylece “Ahadiyyet”e 13 ün “ayna” olup, onun bütün özelliklerini
ortaya çıkaran “Ahmed” olduğunu; “Ahad”ın batın ve
bir (â)
“mim” ilavesiyle “Ahmed”in zahir olduğunu anlamamız zor
olmayacaktır.
İşte bu yüzden
114 sureden sadece 1 nin başına besmele gelmemiştir. O
besmele ise, “Neml Suresi”nin 30. ayetinde yer almıştır.
113
sayısının başındaki 1 i alıp 30 ilave ediver, o
zaman 31 olur; tersine çevirirsen yine ulaşacağın sayı 13
tür.
İşte bütün bu
gerçeklerden yola çıkarak “Ahmed”in Hakk’ın indinde niye bu kadar çok
değeri olduğunu ve habiblik ile vasfedildiğini düşün de
hürmetini, saygını ona göre göster.
“Mescidi Nebevi” ilk
yapıldığında 33 direği olduğu ilgili kitaplarda
belirtilmektedir. Bunu azıcık incelersek şunları
görebiliriz.
3 ü 3 ile (3+3) toplarsak
6 eder, ki bu da imanın şartıdır.
6 dan 1 i
çıkarırsak 5 eder, ki İslam’ın
şartıdır, ki birincisi “kelime-i şehadet”tir.
33 ün birinci 3 ü, genel
anlamda hadiseleri “ilmel yakiyn”, “aynel yakiyn”, “hakkel yakiyn” manada idrak
etmektir.
33 ün ikinci 3 ü,
“mevalidi selase” yani (üç doğurgan), ki bunlar “maden”, “nebat”, “hayvan”
olduğunu anlamamız zor olmayacaktır.
Ayrıca cennet ehli
erkeklerin de 33 yaşlarında olacakları
bildirilmiştir. Efendimiz kendisi de, orasının cennet
bahçesi olduğunu bildirmiştir.
Yüz ölçümünün o dönemde
1050 m2 olması da bu hakikatleri destekler
hükmündedir; çünkü toplarsak (1+0+5+0) = 6 eder, ki hangi yönden
bakılsa gerek harf, gerek rakam, gerek zahir, gerek batın bütün
sistemleriyle mutlak bir uyum sağlanmaktadır.
Aslında mezuumuz bu tür
araştırma yapmak olmadığından çok belirgin
olanlarını ifade etmeye çalışıyoruz. Daha
derinlemesine araştırma yapıldığında hayretimizin
ne kadar çok artacağı ortadadır.
“Mescidi Nebevi”nin
içinde kıble istikametinde 6 sıra beyaz mermer sütun
bulunmaktadır ve bunların aralarında 5 boşluk
vardır. Kıbleyi arkamıza alarak içerde “Mescidi Nebevi”ye
karşı durduğumuzda 1 inci boşlukta Efendimizin Hz. Ebubekir
Sıddık ve Hz. Ömer (RA)’ın etraf ve üstü kapalı
kabirlerinin bulunduğu yerini görürüz. Sağdan sola doğru
bu mekan dışa kapalı özel haller dışında içeriye
girmeye izin yoktur.
İşte bu makam
medine şehrindeki “Makamı Mahmud”dur.
İkinci (2.) direkler
arasındaki boşluk ise, “zat cenneti”dir, zatiyyun’a
hastır.
Üçüncü (3.) direkler
arasındaki boşluk ise, “sıfat cenneti”dir. Burası
ise, sıfatıyyun’a mahsustur.
Dördüncü (4.) direkler
arası boşluk ise, “esma cenneti”dir, esmaiyyun’a
mahsustur.
Beşinci (5.)
direkler arası boşluk ise, “ef’al cenneti”dir, ef’aliyyun’a
mahsustur.
Bu cennetler, “Rahman
Suresi”nde bildirilen tevhid cennetleridir. Amel ve fi’il cennetleri
değildir. (17)
Not : (17) Bu hususta
daha geniş bilgi isteyenler “errahman” isimli kitabımıza
bakabilirler.)
Şimdi verilen
krokiden takip ederek sıra ile “Mescidi Nebevi”nin diğer özel
mahallerini (¢é¨Ü¨£Û a ¤4ì¢ ‰ §† £à z¢ß) “muhammedin resul allahü” hükmü gereği (¢é¨Ü¨£Û a
£ü¡a é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe illâ
allah” “Kelime-i Tevhid’in zuhuru ile anlamaya çalışalım.
Çünkü bütün bu mahallerde “Kelime-i Tevhid’in zuhur hakikatleri mevcuttur.
1. Ağlayan Hurma
kütüğü
Mescid’de önceleri minber
yoktu, Efendimiz bir hurma kütüğüne yaslanarak cema’ate hitap
ederdi. Daha sonra üç (3) basamaklı bir minber yapıldı ve
peygamberimiz hutbelerini bu minberde iradetti.
Minberin üç (3)
basamaklı olması “ilmel yakiyn”, “aynel yakiyn”, “hakkel yakiyn”
ilimlerinin menbaı ve zuhur yeri olmasındandır.
Bu sırada bir de
mu’cize meydana geldi, şöyle ki, Efendimiz bir cum’a günü hutbesini bu
minberden iradetmeye başlayınca daha önce dayanarak hutbe
okuduğu hurma kütüğünün peygamberimizden ayrı
kaldığı için yavrusundan ayrı kalan bir devenin
feryadı gibi inlemeye başladığı duyuldu, görüldü.
Bunun üzerine Peygamberimiz minberden inerek bu hurma kütüğünü
kuçaklayıp okşadı ve kütüğün inlemesi kesildi.
Peygamberimiz (sav.), “Eğer
ben onu kucaklamamış olsaydım kıyamet gününe kadar hep
böyle inleyip duracaktı,” buyurdu. (18)
Not : (18) İbn-i
Mace 1-5-454)
O kütük daha sonra
Peygamberimizin emriyle yerinden alınıp minberin altına
defnoldu.
Hurma bilindiği gibi
bir meyvedir, onun ağacı da bitkidir, eskiler “nebat” derler.
Nebatlarla insanlar çok iç içe olan varlıklardır.
Namazlarımızda
“kıyamda” (ayakta) durduğumuz bölüm onlarla ilgilidir. Onlar
bir ömür boyu hakkın huzurunda ayakta durmaktadırlar ve ibadetlerine
böylece devam etmektedirler; hiç birşey istemeden hep verirler.
Hurma, “kesrette
vahdeti” (çoklukta birliği) ifade etmektedir.
Bilindiği
gibi, Hz. Meryem hamileliği anlaşılınca şehrin
kenarına çıkmış orada bulunan kurumuş bir hurma
kütüğünün yanında ikamete başlamıştır. O
hurma kütüğü, kuru olduğu halde yeşerip, hurma
vermiştir. Hurmalardan yiyerek, aşağıdan kaynayan
pınardan da su içerek, o günlerini böylece tamamlanmıştır.
Bütün varlıklar
insan’a aşık oldukları gibi, onlar da insan’a
aşıktırlar, çünkü mi’rac sebebleridir. Hele Efendimizin
yakınlarında olan bir varlığın ondan uzak kalması
zor bir hadisedir. İşte bu yüzden hurma kütüğü az kenarda
dahi bu ayrılığa tahammül edemeyip, inlemeye
başlamıştır.
Ey gönül dostum ondan
uzak kalmaya bizlerin gönlü nasıl razı olur. Hiç olmazsa hurma
kütüğü kadar ol da ağla, inle Peygamberinin sevgisini sahip ol,
gaflette kalma. O makamda bitkilere dahi bir şahsiyet
tanınmıştır.
2. Hz. Aişe
sütunu
Aişe (iaşe)
sütunu, zahir ve batın her türlü rızkın mahalli, üretim
sahası. Kendisinin islami ilimlerin eğitiminde büyük gayreti
olmuştur. Ayrıca o makamda hanımların da yeri olduğunu
belirtir. Nefsi küllün dahi orada tecellisi vardır.
3. Hz. Lübabe’nin
tevbe sütunu
Ebu Lübabe, Medine’li
ensarın ileri gelenlerinden idi. Birçok savaşa
katıldığı gibi “Uhud Savaşı”na da
katıldı. “Beni Kuzayr”a muhasarasında onun müttefiki ve
komşuları olan yahudiler Ebu Lübabe’nin yanlarına gönderilmesini
istediler ve kendisini bir kurtarıcı gibi
karşıladılar.
Ebu Lübabe onlara
kumandan Sa’d b. Muaz’ın hükmüne boyun eğmelerini ve teslim
olmalarını tavsiye etti. Bunun kılıçtan geçirilmek
demek olduğunu anlatmak için de eliyle boğazını işaret
etti.
Fakat daha sonra
pişman oldu ve bu davranışıyle Allah’a ve Rasulüne ihanet
ettiğini düşünerek, Hz. Peygamber’in yanına uğramadan
mescid’e gidip, kendisini bir direğe bağlattı.
Affedildiğine dair ayet nazil oluncaya ve bizzat Hz. Peygamber
tarafından çözülünceye kadar bir hafta yiyip içmeden direğe
bağlı olarak kaldı. Sonraları bu direk “üstüvanet’t
tevbe” (tevbe direği) diye anıldı.
Ebu Lübabe (RA)’nın
düştüğü bu hata ile ilgili olarak Kur’anı Keriym Enfal suresi
8/27 ayeti,
4ì¢ £ŠÛa ë é¨Ü£Ûa aì¢ã좂 m ü
aì¢ä ߨa åí©ˆ £Ûa b è¢ £í a
¬b í ›RW
› æì¢à Ü¤È m ¤á¢n¤ã a ë
¤á¢Ø¡mb ãb ß a a¬ì¢ã좂 m ë
“ya eyyühelleziyne amenu la tehunullahe ver resule
ve tehunu emanatiküm
ve entüm ta’lemune”
mealen,
“ey iman edenler
Allah’a ve rasulüne hainlik etmeyin. Bile bile aranızdaki emanetlere
de hainlik etmeyin.” nazil oldu.
Durum Rasulüllah’a arz
edildi. Peygamberimiz, “eğer doğruca yanıma gelseydi,
bağışlanmasını Allahu Teala’dan dilerdim. Madem
ki o kendisini bağlatmış artık Allahu Teala tevbesini kabul
edinceye kadar onu bulunduğu yerde bırakırım,” buyurdu.
Ebu Lübabe (RA) bu
şekilde direğe bağlı olarak bir hafta kaldı.
Ancak her namaz vaktinde bağları çözülür, namazını
kıldıktan sonra yine direğe bağlanırdı.
Nihayet Peygamberimizin
hanımı Ümmü Seleme’nin evinde bulunduğu bir sırada vahiy
geldi, Rasulüllah gülmeye başladı.
Ümmü Seleme, “Niçin
gülüyorsun Ya Rasulüllah?” dedi.
Peygamberimiz, “Ebu
Lübabe’nin tevbesi kabul oldu,” buyurdu.
Rasulüllah’ın
müsaadesi üzerine Ümmü Seleme odasının kapısına dikildi,
mescidde bulunan Ebu Lübabe’ye, “Seni müjdelerim, Allah senin tevbeni kabul
buyurdu,” diyerek, müjdeyi ulaştırdı.
Ashab onu bağlı
olduğu direkten çözüp, salıvermek için koşuştular.
Ebu Lübabe, “Hayır vallahi beni Rasulüllah eli ile salıvermedikçe
bağlandığım direkten ayrılmam,” dedi.
Peygamberimiz sabah namazına
giderken yanına uğrayıp salıverdi.
Ebu Lübabe “Mescid-i
Dırar”ın yapımına da yardımda bulundu, ancak bu konu
da herhangi bir ithama uğramadı. (20)
(Not : (20) Bu hususta
geniş bilgi sahabenin hayat hikayelerini yazan kitaplarda mevcuttur, arzu
eden araştırabilir.)
Ebu Lübabe hadisesi seyri
süluk yolunda çok önemli bir oluşumdur. Düşünmeden yapılan küçük
bir hatanın bile ne kadar büyük, kişiye yakışmayan
birşey olduğunu ve ancak çok samimi bir tevbe ve pişmanlıkla
bu sorumluluktan kurtulma imkanı olduğu, başka yolunun
olmadığını açıkça ifade etmektedir.
Ya hatasında israr
edenlerin hali nice olacaktır, tek yol helalleşmek ve özür dilemek,
gönül kapısını tekrar açtırmaktır.
Bu “tevbe-i nasuh”tur.
Bir daha tekrar etmemek üzere biatını yenilemektir.
İşte bu hata
“Kelime-i Tevhid”e karşı yapılan hatadır, özür dilemek de
ancak onadır.
“Mescidi Nebevi”de bir
sütun bu hakikati her dem canlı tutmak için hadisenin olduğu günden
beri ayakta durmakta ve idraklerde yaşatmaktadır. Bu meseleyi
çok iyi anlamamız gerekmektedir.
4. Serir sütunu
Efendimiz (sav.) itikafta
iken yanına yataklarını koydukları sütun.
İtikaf, dünya
işlerinden belirli bir süre uzaklaşıp o süre içerisinde zikir ve
daha çok ibadetlerle meşgul olarak Hakk’ta fani olmaktır, “vahdet”tir.
Yatakları demek, kendini
teslim ettiği “Rahmeti İlahiyye” demektir.
Özel rahmeti ilahiyye’nin
simgesi o direktir. Böylece dikkatimiz bu hakikate çekilmek
istenmiştir.
5. Muharras
sütunu
Efendimiz (sav.)’ın
korumalığını yapan sahabelerin beklediği sutundur.
“Kelime-i Tevhid”in ve
“Hakikati Muhammedi”nin zahir ve batın korunmasının lazım
geldiğini belirten sütundur.
6. Vüfud sütunu
Efendimiz (sav.)’ın
yanında heyetleri kabul ettiği sütun.
Her bir heyet ziyaret
ettiği yere ayrı bir ziyaret sebebi ile gelir; Hz. Muhammed’e ise,
daha ziyade özel olarak “Hakikati Muhammedi” yönünden bilgi almak için gelinir,
işte bu oluşumun ifadesi o direk ile belirlenmiştir.
7. Teheccüd
sütunu
Efendimiz (sav.)’ın
teheccüd namazını kıldığı sütun.
Kur’anı Keriym
İsra suresi 17/79 ayetinde,
> Ù Û
¦ò Ü¡Ïb ã ©é¡2 ¤† £v è n Ï ¡3¤î
£Ûa å¡ß ë ›WY
› a¦…ì¢à¤z ß b¦ßb Ô ß Ù¢ £2 ‰
Ù r Ȥj í ¤æ a ó¬¨ Ç
“ve minel leyli fetehecced bihi nafileten leke
asa en yeb’aseke rabbüke mekamen mahmude”
mealen,
“gecenin bir
vakti kalk senin için nafile hükmünde olan teheccüd namazını kıl
umulur ki
rabbın seni makamı mahmuda çıkarır.” ayetinin tahakkuk
ve tatbikat mahallidir.
8. Halen imamın namaz kıldırğı mihrab
“Hakikati
Muhammediyye”nin bugünkü zahiri ve vekalet yeri
9. Efendimiz (sav.)’in namaz kıldırdığı
mihrab
“Makamı Muhammedi”,
bütün alemlerin ve varlıkların durduğu makam. “İmamül
Mübin” (Önde olan imam).
“Kelime-i Tevhid’in risalet
dilinden izah, ilan ve şerh edildiği yer; Ka’be’den sonra ibadet
hakkında en ulvi yer.
10. Halen hutbelerin okunduğu minber
“Hakikati Muhammedi”nin
yaşanan zaman içerisinde zamanın icaplarına ve aslını
bozmadan hakikatlerinin açılıp yenilendiği ve
tekrarlandığı yer.
11. Müezzinlik
Uluhiyyet mertebesinin
Muhammediyyet mertebesinden açık ilanı.
Yine aynı mahalden
Muhammediyyet mertebesinin de bütün alemlere olan ilanı.
12. İç
kapı
Cemeate içerideki
dönüşümleri sağlayan geçit. Bu Hakk yolcularının
kendi içindeki nefis mertebeleri düzeyinden dönüşümleridir.
13. İç kapı
Diğerinin az
yanında olan bu iç geçit Hakk yolcularının kendi iç
bünyelerinde, Hazret mertebelerine geçişlerini göstermektedir.
14. Hz. Peygamber (sav.) Efendimizin kabri
“Makam-ı Mahmud”un
içindeki merkez nokta, işaret yeri, alemin kalbi, Sureti Rasullüllah’ın
makamın son görüldüğü yer. Sukunet deryası, İlahi
tecelligah, aşıkların maşuku, ümitsizlerin ümidi, ariflerin
marufu.
6.10.1982
Medine-i Münevver
Bir gün denildi esselat Resule,
Kılındı namazı hep fert ile,
Acı çöktü bütün gönüllere,
Sen o günleri hatırlıyor musun?
O’na mekan oldu yattığı yer,
Surettir orda yatan kulak ver.
Manada sırlar vardır ona er,
Sen o sırları biliyor musun?
Gerçi suretin durur toprakta,
Seni ihata etmiş bu babda.
Bunlar hep mecazdır hakikatte,
Sen o mecazı biliyor musun?
Toprağın sarması muhaldir seni,
Ne olursa olsun kabrin eni,
Dar gelir yer, alamaz sineni,
Sen o sineyi biliyor musun?
Bu varlık senin çün var oldu.
Bütün alem de senden medfundu.
Bu öyle bir ilahi oyundu,
O oyunu oynayabiliyor musun?
Bu işler belirlendi ezelde,
Neler vardır bilsen o güzelde.
Bazen şarkı bazen gazelde,
Sen o sırları duyabiliyor musun?
15. Hz. Ebubekir Sıddık (R.A.)’ın kabri
Sıddıkıyyet
makamı, şeksiz şüphesiz, akıl yürütmeden her ne
olursa olsun kabul ve tasdik makamı.
Yanına geldi sevdiği sıddık,
Daha sonra Ömer’ul Faruk.
Kalmadı arada hiç ayrılık,
Onların yattığı yeri biliyor musun?
16. Hz. Ömer’ül
Faruk (R.A.)’ın kabri
Hz. Ömer’in bilindiği gibi lakabı “Faruk” fark edici,
(ayırıcı) demektir. Yine bilindiği gibi Kur’an-ı
Keriym’in de bir ismi ayırıcı manasında “Fürkan”dır.
Yani zat’ın bütün özelliklerini “sıfat”, “esma”, “ef’al”
mertebelerinde en güzel şekilde açıklayan demektir.
İşte bu iki
mertebe Hz. Rasullüllah (s.a.v.) efendimize hayatlarında çok yakın
oldukları gibi mematlarında da, yani yaşam sonrası
hayatlarında da çok yakındırlar.
Yani, Makamı
İlahi ve Makamı Muhammedi’nin şeksiz şüphesiz tasdiği
batın, her yönden bu tasdik halen dahi devam etmektedir.
Hz. Ebubekir
Sıddık bu tasdiği yapmış, bu mertebenin
temsilcisi olmuştur.
Bu tasdikten sonra,
Makamı İlahi ve Makamı Muhammedi’nin şeksiz
şüphesiz tatbikatta açılması izahı gerekecekti.
İşte Hz. Ömer
(r.a.)’da bu açılımın simgesi olmuştu.
Bir yeniliğin
oluşması için evvela çevreden tasdik, sonra da onun izahı, yani
özelliklerinin tatbikatla açıklanması gerekmektedir.
Gerçek ise kabul görür,
değilse unutulur gidilir.
“Sıddıkiyyet”
ve “Farukiyyet” kısaca bunlardır.
Mevzuu
olmadığı halde, ama yeri gelmişken Hz. Rasulüllah’ın
diğer “iki dostu ve akrabası” halifesinin Hz. Osman ve Hz. Ali
(r.a.)’ın da niçin orada yanlarında
olmadıklarını anlamağa çalışalım.
Bilindiği gibi Hz.
Osman (r.a.)’ın lakabı “zinnureyn”, efendimizin iki kızıyla
evlendiği için “iki nurlu” demektir ve kendisinin bilhassa
yakınlarına karşı çok şevkatli olduğu söylenir.
Eğer bu iki nurlu ve
şefkatli insan Hz. Rasulüllah’ın kabri şeriflerine konsa idi
kendisinden “zinnureyn” lakabının alınması
gerekecekti, çünkü orada sadece “Nuru Muhammedi” hakimdir, oraya başka nur
giremez.
Hal böyle olunca O’na
yani Hz. Osman (r.a.)’a ayrı bir mekan gerekmekteydi.
Defnedildiği yer de “cennet”tir, “cennet-ül baki” kabristanı.
İşte böylece
hem orada yatanlara, hem de orayı ziyaret edip dolaşanlara
olmak üzere “iki nuru” fayda sağlamaktadır. Allah onlarda
razı olsun.
Hz. Ali (r.a.) (K.A.V.)
efendimize gelince onun hali diğerlerinden biraz farklı olarak,
varlığı Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav.) efendimize
benzemektedir.
Şöyle ki:
Zat-ı İlahiyye, Mekke-i Mükerreme şehrini kendine saltanat
yeri yapmıştır. (¢é¨Ü¨£Û a
£ü¡a é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe illâ
allah” Tevhid bayrağı orada asılıdır. Makam’ı
oradadır.
(¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe illâ allah” Kelime-i Tevhid’in
şerh ve çözüm yeri olan Medine-i Münevvere’de ise (¢é¨Ü¨£Û a
¤4ì¢ ‰ §† £à z¢ß) “muhammedin resul allahü”ın “Hamd” bayrağı
asılıdır. Makam’ı orasıdır.
İşte Hz.Ali
(r.a.) (K.A.V.) efendimiz de (¢é¨Ü¨£Û a
¤4ì¢ ‰ §† £à z¢ß) “muhammedin resul allahü” bayrağını en güzel şekilde hem kendi
varlığında, hem de alemde şerh ve çözüme
kavuşturduğundan ona da ayrı bir saltanat yeri lazım
geldiğinden kabri şerifleri Irak sınırları içinde
“Necef” denilen yerdedir ve burası da onun Ali Veliyuullah “Seyyidlik”
bayrağının asıldığı yer olan onun
makamıdır.
“Necef” sayı
değeri itibariyle,
(æ) “nun” 50
(x) “cim” 3
(Ò) “fe” 80 = 113 / (5+8)
13 tür.
Görüldüğü gibi Hz.
Rasulullah (sav.) Efendimizin şifre ve hakikatlerinin çözüm
makamı olduğu belirtilmekte geriye kalan 3 ise, üç (3) mertebeden
yayın yapıldığını “ilmel yakiyn”, “aynel
yakiyn”, “hakkel yakiyn” olduğunu bildirmektedir.
Bu sayı
değerinde küçük bir uygulama daha yapmak istedim, çıkacak sayı
değerinin kısacık izahını ilerdeki sayfalarda yapmaya
çalışacağım.
(æ) “nun” 50
(x) “cim” 3 =
53 eder, ki bu sayı bizimle ilgili bir şifre
sayıdır.
Nasıl ki, Hz.
Rasulullah (sav) Mekke-i Mükerremede kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri
olacak idi.
Bu hakikate binaen Hz.
Ali (KA) (k.a.v.) de Medine-i Münevvere’de kalsa idi nezaketen kendi
bayrağını açamayacak ve velayeti gizli kalacaktı.
İşte bu oluşum gereği onun lakabı “Keremullahu veche”
Allah ona her yönden ikramda bulundu ve bu ikram Mekke-i Mükerreme’den yani
Mertebe-i Uluhiyyet’ten verildi ve Hz. Rasulullah (sav.)’ın “Kevser gölü”
ve ırmağının hakikati ondan akmaya başladı, halen
de devam etmekte ve kıyamete kadar da devam edecektir. (21)
(Not : (21) Bu hususta
mübarek geceler ve bayramlar adlı kıtabimzda da bilgiler
vardır.)
17. Üzerinde
Ahzab suresi 40. ayet yazılı 1. pencere
18. Üzerinde
Hucerat suresi 3. ayet yazılı 2. pencere
19. Üzerinde
Hucerat suresi 2. ayet yazılı 3. pencere
20. Cibril
Makamı
Orada Cibril (a.s.)’a da
bir makam vermeden olmazdı. Onun makamı girip
çıktığı yer diye belirtilen “Baki” kapısına
doğru sağ tarafta yukarıda bir penceredir.
Makamı Uluhiyyet’ten,
Makamı Muhammediyye’ye olan hitaplar oradan böylece akmakta idi.
Esasen onlar kesilmiş de değildir.
21. Baki
kapısı
Bu kapı
hakkında “Bab’üs selam” (selamet kapısı) ile birlikte bilgi
vermeye çalışacağız.
22. Cibril
kapısı
Az yukarıda Cibril
As. makamından bahsedilmişti. Burada ise,
“kapısından” bahsedilmektedir. O hazretin giriş
çıkışına engel her hangi birşey yoktur.
Kapılara ancak kütle, madde varlıklı olanların
ihtiyacı vardır.
İşte bundan
anlaşılıyor, ki her hangi bir “ümmeti muhammed” gerçek
hakikatleri idrak etmiş ise ve bunları bazı kabiliyetli
kimselere ulaştırıyorsa o insanlar arasında “mertebe-i
cebrailiyyet”in temsilcisi sayılırlar.
İşte o
kapı bu neş’ede olan insanların kapısıdır ve
hemen önünde “Eshabı Suffa”nın makamı vardır, yani
eğitim mahallidir.
Gönlüne gelen gerçek Hakk
bilgisi “cebrailiyyet mertebesi”nden de gelir. İşte sana gelen
o bilgileri sen de bir başkasına doğru olarak aktarabilirsen o
hususta sende de “mertebe-i cibrillik” faaliyete geçmiş olur. Böylece
gönül ravzana girdiğinde o kapı senin “cibril kapısı” olur.
23.
Nisa/kadın kapısı
Bu kapı cibril
kapısının hemen yanındaki kapıdır. Bugün
kadınlar o kapıdan giremiyor. Kapı girişleri arka
taraftaki büyük kapılardandır. Herhalde evvelce hanımları
oradan kabul ettikleri için o kapının ismi “nisa kapısı”
olarak kalmış.
Bugün için
düşündüğümüzde kadın nefsi küll’ün temsilcisi olduğundan,
efendimizde hem aklı küll’ü, hem de nefsi küll’ü temsil ettiğinden
tabii ki, orada nefsi küll’e de bir makam verilmesi lazım gelecekti.
İşte bu kapı da nefsi küll bilgilerinin girip
çıktığı seyr kapısıdır.
14-09-2001
Medine-i Münevvere
Mescidi Nebevi
24. Eshab-ı
Suffa
Yanları açık
üstü kapalı mahallere bilindiği gibi halen daha “sofa” tabir edilir.
“Eshab”, sahibler
demek olduğundan “sofa” da, kalan dostlar demektir.
Bu kimseler ortalama 250
kişi, zaman zaman da 400 kişiye kadar çıkarlar, orada
kalırlar, devamlı eğitim ile
uğraşırlarmış. Burası İslamiyyetin ilk
üniversitesi olmuştur. İslamiyyet genişledikçe, yeni yeni
beldeler alındıkça Efendimiz onları, oralara ya kadı veya
vali tayin ederek, gittikleri yerde İslami eğitimi
sürdürmüşlerdir.
İşte şimdi
şu anda aynı mekanda şu satırları kağıda
dökerken birden kendimi “Eshabı suffa” gibi zannettim. Allah
c.c onlardan razı olsun.
Dini Mübini
İslam’ın bilgileri onların fedakerane
çalışmalarıyla bu günlere ulaşmıştır.
Bir bakıma “sufi”
kelimesi de buradan türemiştir diyebiliriz, çünkü çok mütevazi ve mütteki
olarak hayatlarını sürdürüyorlardı. Ravza-i Mutaharra’nın
içindeki bu bölüm Hakikati Muhammedi ilminin toplanıp
dağıtıldığı, geliştirildiği,
uygulandığı yerdir.
25. Mihrab
Şu anda imam
efendinin namaz kıldırmadığı rastgelen mü’minin önünde
durabileceği bir ziyaret yeridir. Sonradan gelen idareciler, “biz Hz.
Peygamberin makamında namaz kıldıramayız,” diyerek o
mihrabı yaptırarak orada imamlık yapmışlardır,
tarihi bir ziyaret yeridir ve o mihrabın önündeki direk, cennet bahçesinin
33 direğinden sonra sarı çiçekli 20 direğin daha ilavesiyle 53
üncü direk olmaktadır. (Krokide işaretlidir)
Medine-i Münevverede ilk
günlerden itibaren Rabbı’ma acaba burada da bize ait bir
işaret, sembol var mıdır diye niyazda ve
araştırmalarda bulunuyorken, nihayet o Mihrab’ın önündeki direk,
sanki burası, burası diyordu.
Evet gerek sayı
hesabı, gerek konumu itibarıyla o direk gönlümüze yakın
geldi. “Allahu a’lem” (Allah daha iyisini bilir.)
Tabii ki o direkte
diğerleri gibi herkesindir. Biz zahirine değil batınına
bakmaktayız.
Ayrıca Ka’be-i
Muazzama’da bulunan “Bab’ül Feth” ile “Bab’ül Umre” arasındaki 53 nolu “Kehribarı
babı şami” (elektrikli kapı) yani yürüyen merdivenli
kapıda da manen şifremiz vardır. (22)
(Not: (22) Bu
hususta geniş bilgi (Terzi Baba) isimli kitabımızda
vardır.)
26. Bab-üs Selam
“Selam”, selamet,
saadet kapısı. Burası krokide (26) fakat “Ravza-ı
Mutahhara” Mescidi Nebevi’nin 1 no.lu kapısıdır.
Tam
karşısına isabet eden kapı (41) nolu “Baki”
kapısıdır ve ikisinin arası oldukça geniş uzun bir yol
“koridor”dur ve sonuna doğru gelindiğinde Efendimiz (sav.)’in önünden
geçilmektedir.
Kur’anı Keriym Yunus
suresi 10/25 ayetinde,
6¡â 5 £Ûa
¡‰a … ó¨Û¡a a¬ì¢Ç¤† í ¢é¨Ü£Ûa ë ›RU
› §áî©Ô n¤¢ß §Âa Š¡• ó¨Û¡a ¢õ¬b ' í
¤å ß ô©†¤è í ë
“vallahü yed’u ila daris selami
ve yehdiy men yeşaü ila sıratın müstekiymin”
mealen,
“Allah selamet
yurdu cennete çağırır ve dilediğini doğru yola
iletir.” ayetinin bahsettiği dünyadaki “selamet yurdu” Ravza-ı
Mutahhara’dır ve oraya da 1 nolu kapı olan “babüs selam”dan
girilir.
Gerçi Ravzanın bugünkü
haliyle 42 kapısı vardır; hepsinden de içeriye girilir amma 1
inci “bab’üs selam”dan (selam kapısından) girerek, o koridoru bir
defa olsun irfaniyetle geçmek gerekir, Hakk’a giden yol “sıratı
müstakiym”, “sıratullah”tır.
Şöyle ki, o mübarek
koridorun kapıdan girip az yukarıda bahsedilen mihraba kadar olan
kısmı “Sıratı Müstakim” bölümüdür, yani “ettur-u seba” (yedi tur) 7
nefis mertebeleridir.
Ondan sonra
dışarıya çıkıncaya kadar da “sıratullah” “Hazarat-ı
Hamse” (beş hazret mertebesi) ve “Mi’rac” yoludur.
Cennet bahçesinin içinden
geçen bir bölüm, bu dünyada Ka’be-i Muazzama tarafından sonra yapılan
en mühim ibadet ve ziyaret yeridir.
Beyaz direkler, ki
sanki onlar mana alemine yükselmeğe hazır, gök vasıtaları
gibidir.
Onların birinci (1.)
bölümüne geldiğinde,
Kur’anı Keriym Fecr
suresi 89/29-30 ayetindeki,
› =ô©…b j¡Ç ó©Ï ó©Ü¢¤…b Ï ›RY
› ó©n £ä u ó©Ü¢¤…a ë ›SP
“fedhuliy fiy ibadiy”
“vedhuliy
cennetiy”
mealen,
“Benim has
kullarımın arasına gir, onlarla birlikte benim zat cennetlerime
dahil ol” müjdesini duyar gibi olursun.
Burası “Tevhidi
ef’al” cennetidir.
Az ilerlediğinizde
ikinci bölüm beyaz direkler arasına gelirsin, ki burası da “Tevhidi
esma” cennetidir.
Ef’al cennetinde, bütün fiillerin
Hakk’ın fiili olduğunu, ancak “Hakikati Muhammedi” kanalıyla
zuhura çıktığını idrak etmiş olursun.
Esma cennetinde, hangi isimle
vasfedilmiş olursa olsun bütün isimlerin Hakk’ın isimleri
olduğu ancak cami ismi olan “Hakikati Muhammedi” kanalıyla zuhura
çıktığını idrak etmiş olursun.
Üçüncü (3) bölüm beyaz
direkler arasına geldiğin zaman, burası da “Tevhidi
Sıfat” cennetidir.
Burada bütün sıfatlar
yine Hakk’ın sıfatlarıdır, ancak “Hakikati Muhammedi”
kanalıyla zuhur etmekte olduklarını idrak etmiş olursun.
Dördüncü (4.) bölüm beyaz
direkler arasına geldiğin zaman, burası da “Tevhidi zat”
cennetidir.
Burada bütün varlıkların
zat’larının tek zattan kaynaklandığını, bu
oluşumun da yine “Hakikati Muhammedi” kanalıyla zuhura
çıktığını idrak edip bütün mertebeleri ile gerçek
tevhidi idrak etmiş olursun.
Kur’anı Keriym
Muhammed suresi 47/19 ayetindeki,
¢é ¨Ü£Ûa
£ü¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é £ã a
¤á ܤÇb Ï ›QY
“fa’lem ennehu lâ ilâhe illallahü”
mealen,
“Bil ki; muhakkak
o lâ ilâhe illâ allah’tır”
“Muhammed” elbisesiyle
zuhur eden
(¢é¨Ü¨£Û a ¤4ì¢ ‰ §† £à z¢ß ¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a
é¨Û¡a ü)
“lâ ilâhe illâ
allah muhammedin resul allahü”
“Zat-i haberini”
risaletini, kendi hakikatini “Muhammed” ismiyle açığa
çıkarmıştır.
Bu hisler ve yaşam
ile az ileriye gittiğinde işte orası “Makamı Mahmud” yani
“Makamı Muhammed”dir.
İşte şimdi
sen birinci (1.) pencerenin önündesin, onun üzerinde
Kur’anı Keriym Ahzab
suresi 33/40 ayetindeki,
¤á¢Ø¡Ûb u¡‰ ¤å¡ß
§† y a ¬b 2 a ¥† £ z¢ß
æb × b ß ›TP
6 å©£î¡j £äÛa
á mb ë
¡é¨Ü£Ûa 4ì¢ ‰ ¤å¡Ø¨Û ë
› ;b¦àî©Ü Ç §õ¤ó ( ¡£3¢Ø¡2 ¢é¨Ü£Ûa
æb × ë
“ma kane muhammedin ebe ehadin min
ricaliküm ve lakin rasulellahi ve hatemennebiy ve kenellahü bi külli
şey’in aliym”
mealen,
“Muhammed
(s.a.v.) erkeklerinizden hiç birinin babası değildir; fakat o
Allah’ın rasulü ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi
bilir,” buyrulmaktadır.
Evvela kısaca,
rakkamlara dikkat etmemiz gerekecektir. Bakın sure 33, 33 direkli
cennet bahçesinin hakikatini yine aynı sayıdaki surenin 40
ıncı Ayet’i açıklamaktadır, bunlar tesadüfi şeyler
değildir.
Özet olarak: Muhammed
(sav.) batıni yönden sizler gibi, çoluk çocuk sahibi bir beşer
değildir.
“Muhammed” elbisesiyle
tecelli etmiş;
zatından
sıfatına,
sıfatından
esmasına,
esmasından
ef’aline tenezzül ederek irsal etmiş;
Rasullük
yapmış;
ve bu hakikati “Muhammed”
elbisesi ile sona erdirmiştir.
Ondan sonra resmi olarak
böyle bir tecelli olmaz, ancak onun varislerinde bu hadise batınen
kıyamete kadar devam edecektir.
Bu hakikat kendisinde
Ayet’in belirttiği sayıda 40 yaşlarında ortaya
çıkmıştır.
Allah gerçekten neyin ne
olduğunu, kimin beşerriyeti, kimin Uluhiyyet’i ile
yaşadığını çok iyi bilir.
Çünkü gerek
halkıyeti yönüyle, gerek Hakkiyet’i yönüyle cümleden zuhurda olan ondan
başkası değildir. Zaten alemde başkası yoktur.
Evet bu güzel duygular
içinde bir iki adım daha attığında birinci (1.) pencerenin
sağ tarafına yaklaştığında, işte o anda
alemlerin sultanının tam karşısında olduğunu bilmelisin.
Bu hadise, Ka’be-i
şerifedeki; Hacer’ul Esved’in tam karşısında durmaya, zat’a
ayna olmağa benzer.
İşte o anda
sende Hz. Risalet penah-i Efendimizin aynası, hatta aynısı
olmaya çalışırsın. O’na bundan daha çok zahir alemde
yaklaşman mümkün değildir, gönül aleminde ise, senden ayrı değildir.
Ka’be’de, seyirde ve
tavafta, yaşadığın anların dışında, hiç
bir anın bu kadar güzel, bu kadar hoş, bu kadar bereketli ve
nurlu değildir. Ve şöyle selamlar dilinden dökülmeğe
başlar.
Esselatu vesselam aleyke
ya Rasulellah.
Esselatu vesselam aleyke
ya Nebiyyallah.
Esselatu vesselam aleyke
ya Cemali pak.
Esselatu vesselam aleyke
ya Kemali pak.
Esselatu vesselam aleyke
ya Varlığı Hakk.
Esselatu vesselam aleyke
ya Gönüller sultanı.
Esselatu vesselam aleyke
ya Aşıklar kıblegahı.
Esselatu vesselam aleyke
ya Dertliler dermanı.
Esselatu vesselam aleyke
ya seyyidel evveline vel ahirin.
Esselatu vesselam aleyke
ya Hakikati Muhammedi.
Artık sen orada
yoksun zaten. Sende mevcud mertebe-i Muhammedi, aslı olan, Hakikat-i
Muhammedi ile birleşmiştir. Sen gerçekten “fena firrasul”
(Rasul’de fani), o yoldan da “Baka billah” (Hakk’ta baki)
olmuşsundur.
Ne
varlığın, ne sesin, ne nefesin kalmıştır.
Ancak orası durma yeri değildir, arkadan gelenlerin hakkını
da korumak gerekir.
Bu hisler içinde:
Ayrılmak istemez gönül yardan
Vakti firaktır ne gelir alden.
Hasret başladı daha bu andan
Hoşça kal ya Rasulellah.
Sanki ravza geldi benimlen.
Belki ben kaldım onunlan.
Ayrılamadım huzurundan.
Hoşça kal ya Rasulellah.
Hoşça kal ya Rasulellah.
Diyerek birkaç adım
daha yan yan atarak yüzün oraya doğru bu sefer üzerinde,
Kur’anı Keriym
Hucurat suresi 49/3 ayetindeki,
¡é¨Ü£Ûa
¡4ì¢ ‰
†¤ä¡Ç ¤á¢è ma 줕 a æì¢ £š¢Ì í
åí©ˆ £Ûa £æ¡a ›S
6ô¨ì¤Ô
£nÜ¡Û ¤á¢è 2ì¢Ü¢Ó ¢é¨Ü£Ûa å z n¤ßa åí©ˆ
£Ûa Ù¡÷¬¨Û¯ë¢a
› ¥áî©Ä Ç
¥Š¤u a ë ¥ñ Š¡1¤Ì ß ¤á¢è Û
“innellezine
yeguddune esvateküm ‘inde Resulillahi
ulaikelleziynemtehazellahü kulubehüm
littakva lehüm mağfiratün ve ecrun aziym”,
mealen,
“Gerçekten
Allah’ın Peygamberi yanında seslerini kısanlara, bunlar o
kimselerdir ki, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir, onlara
bir mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.” ayetinin sana
sırrı açılır.
Yine burada da
sayılara azıcık dikkat edelim, sure no’su 49 dur, kendi
içinde toplarsak, 4+9=13 eder, bu da bilindiği gibi Hz.
Rasulüllahı’ın şifre rakamıdır.
Ayet sayısı
olan üç (3) ise bu hakikatleri üç (3) yönlü, yani “ilmel yakıyn”,
“aynel yakıyn”, “Hakk’el yakıyn” mertebelerinden idrak etmektir.
Allah’ın peygamberi
yanında seslerini kısanlar. Burası Hz. Rasulüllah
(sav.)’in “sıddıkiyyet mertebesi”dir.
“Seslerini
kısanlar”, kendi varlıklarında, kendilerine ait birşeyleri
kalmadığından zaten sesleri çıkmaz.
Eğer daha sesleri
çıkıyor ise, o mertebeye ulaşamamışlar demektir.
Çünkü alemde tek ses vardır o da “Hakikati Muhammedi”nin sesidir.
“Bunlar o kimselerdir, ki
Allah kalblerini takva için imtihan etmiştir.”
“Takva”, sakınmak
olduğundan, her mertebenin kendine göre takvası vardır. Bu
mertebenin takvası ise, Hakk’ın varlığını unutup,
kişinin kendi varlığına düşmemesidir.
Bunlara nefislerinden
mağfiret ve kendi hakikatlerini anlama yönünden büyük mükafat vardır.
Böylece
“sıddıkiyyet mertebesi”ni de selamladıktan sonra yine yan yana
birkaç adım daha atarak, bu sefer üçüncü (3.) pencerenin önüne gelirsin.
Burası “Farukiyyet”
makamıdır. Ona da gereken nezaketle selamı verdikten sonra o
pencerede yazılı ayetin yaşamına geçersin.
Kur’anı Keriym
Hucurat suresi 49/2 ayetindeki,
aì¢ä ߨa
åí©ˆ £Ûa b è¢ £í a ¬b í ›R
¡£ó¡j
£äÛa ¡p¤ì • Ö¤ì Ï ¤á¢Ø ma 줕 a
a¬ì¢È Ï¤Š m ü
§œ¤È j¡Û
¤á¢Ø¡š¤È 2 ¡Š¤è v × ¡4¤ì Ô¤Ûb¡2 ¢é Û
a뢊 è¤v m ü ë
¤› æë¢Š¢È¤' m
ü ¤á¢n¤ã a ë á¢Ø¢Ûb à¤Ç a
Á j¤z m ¤æ a
“ya eyyühelleziyne amenu
la terfe‘u
asvateküm fevka savtin nebiyyi
ve la techerü
lehü bi’l kavli kecehri ba’dıküm liba’dın
en tahbeta
a’malüküm ve entüm la teş’urune”
mealen,
“Ey iman edenler
seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın ve birbirinize
bağırır gibi ona bağırmayın, haberiniz olmadan
amelleriniz boşa çıkıverir.”
Burada da yine sayılar
dikkat çekicidir; az evvelki ayette olduğu gibi bu ayet de 49 nolu surenin
2 inci ayetidir.
Bunun ifadesi 4+9=13 Hz.
Rasulüllah’ı, bu mertebede dahi iki (2) zahir ve batın idrak
demektir.
Burada bir
şeye dikkat çekmemiz gerekmektedir.
Evvelki ayette “seslerini
kısanlar”
burada ise, “seslerinizi
peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın,” buyruluyor.
Birincide, “Hakikati
Muhammedi” denizinde gark olanlar;
İkincide, “hakikati
Muhammedi” deryasına girip orada yıkanıp yeni bir hayatla ve
“sıreti Muhammedi” ile o deryadan çıkarak etraflarını
eğitiyorlarken, nefislerine kapılıp, halkın ezası ve
zorlukları karşısında yılmadan, bıkmadan ve
seslerini Hz. Muhammed’in risaletleri döneminde nasıl yumuşak
ve müşfik davranmışlarsa siz de öyle davranarak, eğitimde
ve diğer zamanlarda seslerinizi, onun sesinden daha yüksek
çıkarmayın.
Ömerül Faruk,
bilindiği gibi, yüksek adalet sahibi olduğundan, haklıyı ve
haksızı çok iyi ayırma kabiliyeti vardı.
İşte o mertebe
“Farukiyyet” yani “Furkan mertebesi”dir. Aynı zamanda “sıfat
mertebesi”dir.
O halden sonra artık
birbirinizle konşutuğunuz gibi ona seslenmeyin, çünkü o sizler gibi
sadece beşer değil, aynı zamanda “Rasul”dür. Ancak siz bu
hakikatleri pek düşünmüyorsunuz.
Kısaca toparlarsak
üçüncü (3.) pencerede bu hisler içinde birinci (1.) ayette, belirtilen
“Hakikati Muhammediyye”yi iyice tanımak, onda yok olmak;
ikinci (2.) de, böylece sesini
çıkaramamak, o deryada yüzmeye başlamak;
üçüncü (3.) de ise, tekrar
yeni bir varlık bularak, irşat vazifesine başlamak,
anlatılmaktadır.
Orada da fazla
duramayıp, arkadan gelenlere yol açmak üzere boyun bükerek, kısalan
yolu tamamlamak üzere “Makamı Mahmud”a, “Makamı
Sıddıkiyyet”e, “Makamı Furkaniyyet”e tazim ve selam ederek,
yoluna yavaş yavaş bu hakikatleri yaşayarak devam edersin.
Oranın iki (2)
çıkış kapısı vardır. Biri koridorun sonunda
bedenliler için “Baki kapısı” cennetül bakiye açılan;
diğeri de az yukarıdaki “Makamı Cibril” penceresidir.
Buradan da bedensizlerin, “alemi ervah”a uruc ederler, yükselirler.
Bu koridorun aynı
zamanda bir ismi de “Medine’nin zaman tüneli”dir. Bütün zamanları da
içinde bulundurur.
İşte bu
hakikatleri idrak ederek, alemlerin sultanının önünden ayrılan
kimse, bu iki kapıdan çıkarak; ya “baki” olan gönül cennetinde,
ya da gönül semasında yaşamlarına devam ederler.
Misafir olarak gelenler,
tekrar yerlerine dönünce, yani eski beşeriyyet hallerine dönünce
bulundukları yerde, batınen “Makamı Mahmud”un zahiren
de “Şeriatı Muhammedi”nin temsilcileri olurlar.
İşte sen de bu
hallere sahip olmak istersen, bulunduğun yerde böyle kimselerin var olup
olmadığını araştır, eğer bulabilirsen hiç
durma, onlardan hemen bu hallerin eğitimini al, öylece alemlerin
sultanını bilerek ziyaretine git.
“Bab’üs selam”dan girip,
“baki kapı”sından çıkarak yapılan ziyaret saat olarak belki
onbeş dakikada biter amma gerçekten eğitimini alarak oradan geçmek
ortalama 15-20 sene sürer, ki ancak irfaniyyet ve muhabbet ile
gerçekleşir; iyi anlamaya çalışalım.
Tabii ki, Hz.
Rasulüllah’ı her mertebedeki ümmetinin ziyaret hakkı vardır,
ancak şeriat mertebesindekiler, bulundukları idrak ve
anlayış düzeyinden, tarikat mertebesindekiler tarikat mertebesinden,
hakikat mertebesindekiler hakikat mertebesinden, marifet mertebesindekiler
marifet mertebesinden ziyaret ederler, ki iyi niyetle yapılan her ziyaret
makbuldür.
Allah cc. bütün
ziyaretlerinizi kabul etsin. Amin.
30-09-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
Şimdi biraz
daha Mescidi Nebevi’nin bazı özelliklerini anlamaya
çalışalım. 27 açılır, kapanır kubbesi
vardır. Tabii ışıklandırma için herbiri 80 ton
ağırlığındadır. Kapladığı alan 324
m2 dir. Her kubbede 2.5 kg toplam 67.5 kg altın
kullanılmştır, Medine’de imal edilmiştir.
Ayrıca arka orta
yerde iki (2) adet üstü açık alan vardır, ki gerektiğinde
onların da üstü altı (6) şar adet direklere monte edilmiş
muazzam hidrolik sistemiyle çalışarak açılıp kapanan
şemsiyelerle örtülmüştür.
Açılır
kapanır kubbe ve şemsiyeler ile alemi ervahla irtibat
sağlanmaktadır.
Genel olarak
anlatılacak pekçok şeyler daha vardır, fakat gayemiz oranın
teknik özelliklerini saymak değil, içinde bulunan bazı mertebeleri
kısa kısa anlayabildiğimiz kadar anlatmaya
çalışmaktır
Bugün Mescid-i Nebevi’nin
kapladığı alan “eski Yesrip” Medine şehrinin
kapladığı alan olduğu söylenir. 98,326 m 2 olan
Mescid’in kapladığı alan nerdeyse 100 dönümlük oldukça
geniş bir sahayı kaplamaktadır.
İçinde, üstünde,
terasta ve bahçesinde toplam 698.000 kişi namaz kılabilmektedir.
İnşaatı
mimarisi, tezyinatıyla gerçekten dünya da Ka’be-i Muazzama’dan sonra, bir
işi benzeri olamayacak Hz. Rasulüllah (sav.) alemlerin sultanına
yaraşır “liva’ul hamd” sancağının
dalgalandığı muhteşem binadır.
Medine’de ilk
yapılan mescid “küba mescidi” ittika sahiplerinin, şeriat
mertebesinin ilk temelinin atıldığı, Kelime-i Tevhid’in
orada ilk defa resmen okunduğu yerdir.
“Cum’a mescid”i ilk
tarikat mertebesinin temelinin atıldığı yerdir.
“Mescid-i Nebevi” ise, hakikat
ve ma’rifet mertebelerinin temelinin atılıp,
temelleştirildiği yerlerdir.
Daha sonra yapılan
adına “kıbleteyn” denilen mescid ise, kıblenin Kudüs’ten
alınıp tekrar Ka’be-i Muazzamaya verildiği dünya ve mana
alemindeki çok büyük değişikliği ifade etmektir.
Böylece, merkez “sıfat”
mertebesinden “zat” mertebesine, yani “Museviyyet” ve “İseviyyet”
mertebesinden alınıp “Muhammediyyet” mertebesine döndürülerek,
“mertebe-i İbrahimiyyet”in gerçek ve Hakk’a ulaşan
devamının, “mertebe-i İbrahimiyyet”ten “Mertebe-i
Muhammediyye”ye ancak bu yoldan da Hakk’a ulaşmanın mümkün
olduğunu açık olarak bildirmektedir.
Mescid-i
Gamame (Bulut mescidi)
Her zaman Rasulüllah
(sav.)’ın başının üstünde güneşten korunması
için, bir bulut dolaşmakta idi. Bu yüzden gölgesi de yere
düşmemekte idi. Bunun hatırasına binaen yapılan bu
mescidin taşları bile gri renkli taşlardır,
bakıldığı zaman bulut gibi görünür.
Bulut “cami-i a’ma’iyyet”
hakikatini ifade etmekte, Hz. Rasulüllah (sav.) gölgesinin yere düşmemesi
ise, kendisinin bir nur olduğu, nurun ise gölgesinin olmasının
mümkün olmadığının gerçeğidir.
Ebubekir
Sıddık mescidi
“Sıddıkiyyet
mertebesi”nin zahiri genele açık yönüdür. Mescid-i Nebevi’deki
makamı ise, batıni makamdır.
Ömer’ul Faruk
mescidi
“Furkaniyyet
mertebesi”nin zahiri genele açık yönüdür. Mescid-i Nebevi’deki
makamı ise, batıni makamdır.
Osman Zinnureyn
Mescidi
Sevgi, muhabbet ve
nur mertebesinin zahiri genele açık yönüdür. Baki
kabristanındaki makamı ise, batını makamıdır.
Hz. Ali (k.a.v.)
mescidi
İlim, şeceat,
mertlik mertebesinin zahiri, genele açık yönüdür. Batıni ve velayet
mertebesinin zuhur mahalli “Ali veliyyullah” sancağının
dalgalandığı yer ise, “necef”teki muhteşem kabridir.
Ehli Beyt
Söz Hz.Ali (RA)’a
gelmişken, mevzuumuzla fazla ilgili olmadığı halde “Ehli
Beyt”i hanedanın şehit edilişleri hakkında birkaç
satır yazmak istedim. Çünkü bu alevilik - sünnilik İslamın
çok yersiz ve hazin bir tablosudur.
Gerçek bir
müslümanın, gerçek manada “sünni” aynı zamanda da gene gerçek
manada “alevi” yani Hz. Ali’yi sever olması lazımdır.
Sünnilik Hz. Muhammed’e (sav),
Alevilik Hz. Ali’ye bağlılık gibi bir şey kat’iyyetle ne
düşünülebilinir ve ne de kabul edilebilinir.
Müslümanın tek ismi
vardır, o da yine “müslüman”dır. Sünneti seniyyeye zaten
mutlaka uyması lazımdır, bu yüzden “sünnidir” denilirse
doğrudur.
Fakat müslüman
Allah’ın ve peygamberinin belirlediği kurallar içerisinde evvela
müslüman ondan sonra belki eğilimine göre bir başka ilave kelime
kullanılabilinir.
Bu ölçünün
dışındaki isimler siyasi parti isimleri gibi olan
guruplaşmalardan başka bir şey değildir.
Bu gurupların
oluşması ise, İslam’ı iyi anlayıp
değerlendiremediğimizden ortaya çıkan anlam
kargaşalıklığındandır.
Biz yine kısaca
“Ehli Beyt” konusuna gelelim. Acaba?…. Cenab-ı Hakk: acizmiydi ki,
Hz. Rasulüllah (sav.)’ın “Ehli Beyt”inin hepsi, hatta bir rivayete göre,
habibinin dahi “Hayber kalesi” feth edildiğinde yediği bir yemekten
zehirlendiği, yediği bir yemeğin içindeki zehirin geç tesir eden
bir zehir olduğundan hemen anlaşılamadığı ölüm
sebeplerinden biri ve etken olanın bu zehir olduğu söylenir.
Böylece hepsi bu dünyadan
şehiyd olarak ayrıldılar. Allah c.c.’ nün, haşa
onları koruyacak gücü yok muydu? Tabii ki böyle bir şey
düşünülemez bile; o halde bu hadisenin bir hakikatı olmalı
ve biz onu aramalıyız.
1400 küsur seneden beri
yapılan kavga yerine uzlaşma aramalıyız. Daha bu
konuyu çözemeyen ve hep 1400 küsur sene geride yaşayan “sünni - alevi”
ayrılıkçı anlayışı içerisinde bocalayıp
duran saf, temiz, bitaraf müslüman kardeş ne zaman ve nasıl bir
huzura kavuşabilecektir? …
İnşeallah
alimlerimiz bir araya gelirler de aşağıda belirtmeğe
çalışacağım Ayet-i Kerime’nin gerçek ifadesini idrak ederek
müşterek bir zeminde buluşurlar da, bu oluşumların gerçek
yüzü ve hakikati ortaya çıkar.
Aslında zaten
ortadadır, gizli bir şey yoktur ancak bizim gözlerimiz ve
akıllarımız perdeli olduğundan bu gerçekleri görme
imkanımız olmuyor, bu yüzden yaptığımız
işler “körlerin döğüşü”nden başka bir şey olmuyor.
Kur’anı Keriym Nisa
suresi 4/69 ayetindeki,
¤á¡è¤î Ü Ç ¢é¨Ü£Ûa
á Ȥã a åí©ˆ £Ûa É ß
Ù¡÷¬¨Û¯ë¢b Ï
å¢ y ë 7
åî©z¡Ûb £–Ûa ë ¡õ¬a † 袣'Ûa ë
åî©Ôí©£†¡£–Ûa ë 壩î¡j £äÛa å¡ß
› 6b¦Ôî©Ï ‰ Ù¡÷¬¨Û¯ë¢a
“feulaike
me’alleziyne en’amallahü aleyhim
minennebiyyiyne
vessıddiykıyne veşşühedai ves salihıyne ve hasüne
ulaike
refiykan”
mealen,
“Allah’ın
üzerlerine nimet verdiği, Peygamberler, sıddıklar,
şehiytler ve salihler, işte onlar ne güzel arkadaştırlar.”
Ayeti Kerime bu kadar
açık ve sarih iken “ehli beyt”in niye şehiyd edildiği, siyasi
hesaplarını yapmak kime ne kazandırdı ki?…
“Hane-i Saadet”, “Penc-ü
Ali aba”, yani Hz. Muhammed (sav.), kızı Fatıma, yeğeni ve
damadı Hz. Ali (K.A.V.), oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir.
Yukarıda da ayette
bahsedilen dört (4) mertebenin de kemali “Ehli beyt” hanedanında
bulunması gerekiyordu, aksi halde tam kemalde olmazlar bazı yönleri
eksik olurdu ki, bu eksiklik de o “hane-i saadet”e yakışmaz idi.
Ayette belirtilen
“peygamberlik” asaleten o ailenin vasfıydı.
“Sıddıklık” yani doğruluk ve tasdik etme, tabii
halleriydi; “saliklik” ise günlük yaşantılarıydı.
Geriye bir şehiydlik kalıyordu, ki bu da sonlarının böyle
olmasını ve kendi bünyelerinde yukarıda belirtilen dört (4)
mertebenin iştirakı ile kendi kemallerine ulaşmaları
gerekiyordu.
Kendilerinin şehiyd
edilmeleri onların bir aciziyetleri değil bilakis derecelerinin
yükselmesi ve kemalatlarını sağlamaktı. Meseleye bir
de bu yönüyle bakarsak fikir ve kanaatlarımızda değişiklik
olacağını zannediyorum. Allah cc. daha iyi bilir.
Biz yine konumuza dönmeye
çalışalım.
Bilali Habeşi
mescidi
Bilali Habeşi
hatırasına binaen yapılmış olan bu mescid ise,
ezanı Muhammedi Kelime-i Şehadet’in alemlere ilan edilişinin
sembolü mertebesindedir.
D Ö R D Ü N C
Ü B Ö L Ü M
(Savaşları)
Bu bölümde
savaşların tarihçilerini değil kısa, kısa manevi
manalarını vermeğe çalışacağız.
Bedir
Savaşı
Adı da üstünde
olduğu gibi, Hz. Rasulülah’ın evvela Arap yarımadasına
oradan da bütün dünyaya “Bedir/Ay” gibi parlak Nuru Muhammed’inin resmen
doğmaya başladığının ilan ve ifadesidir.
Sayı değeri,
(l) “be” 2
(…)
“dal” 4
(‰) “rı” 200 dür.
Toplarsak (2+4+2)= 8 eder, bu da iki adet 4 demektir.
Biri İslamın
hakikati, diğeri Hz. Rasulüllah’ın simgesidir. 4 - 1=3 /13
Uhud
Savaşı
Oldukça kritik ve çok mühim
bir savaştır. Evvela bulunduğu mevkii anlamaya
çalışalım. “Uhud” bilindiği gibi Medine-i
Münevvere civarında bir dağdır, ön tarafı düzlüktür.
Savaş işte bu düzlükte olmuştur, yani orası oyun
“savaş” sahnesidir.
O düzlüğün
arkasında iki (2) ve iki (2), yan yana, dört (4) tepe, o tepelerin
arkasında da yarım halkayı belirten bütün bir dağ devam
etmektedir. Böylece tepelerin sayısı beş (5)
olmaktadır.
Bu tepelerin
karşısında da iki (2) küçük tepe vardır, ki bunlara “ayneyn
tepesi” denmekte ve savaş esnasında okçuların menzil
tuttuğu tepelerdir.
Şimdi bunları
anlamağa çalışalım.
“Uhud” dağı
bir bakıma sende mevcud “Ahad” dağıdır. Beş (5)
tepeli olması, bilindiği gibi “ef’al tepesi”, “esma tepesi”,
“sıfat tepesi”, “zat tepesi” ve arkadan çevreleyen “İnsanı Kamil
tepesi”dir.
Karşıdaki
“ayneyn tepeleri” ise, sendeki bireysel benlik tepeleridir.
Karşıdaki “ahadiyyet mertebeleri” tepelerine ayna olan
tepelerdir. Eğer orayı terkedersen, “ahadiyyet tepeleri
mertebeleri” elinden gider.
Hz. Hamza’nın
şehiyd edilişi, ( õ ) “hemze”nin “ahad”ın (a) “elif” inde ifna olmasıdır.
Ortadaki düzlük
savaş alanı ise, insanın nefsani varlığında
mevcud olan savaş alanıdır.
Orada yapılan
müthiş savaş, salik tarafından “ef’al mertebesi”nin “esma
mertebesi”nin, oradan “sıfat”, “zat” ve “insanı kamil”mertebelerinin
fethini ifade eden savaştır.
Uhud’un sayı
değeri,
(a) “elif”
1
(€) “ha”
8
(…) “dal”
4 = 13 eder, ki bilindiği gibi Hz. Rasulüllah (sav.)’ın şifre
rakamıdır. Bu sahanın dahi onun mührünü taşıdığını
görmekteyiz. O yüzden oradan da mağlup çıkması mümkün
değildi.
Hendek
Savaşı
Bilindiği gibi bu
savaşın yapıldığı yere yedi (7) mescidler de
denmektedir. Bu savaşın özelliği düşmanı Medine
şehrine sokmamak için geniş ve derin bir hendek açılmasıdır.
Bu hendeğin
uzunluğu 225 m, derinliği 10 m, genişliği 20 m
imiş. Rakam değer sayıları (2+2+5++1+2) = 12 eder, ki
bu da “seyri süluk” mertebeleridir.
Nefsinin önüne derin bir
hendek aç, ki ondan sonra orayı atlayıp da sana ulaşmasın.
O hendek
kazılıyken büyük bir taş çıkar, sahabe ne kadar
uğraştılarsa da o taşı kıramadılar. Durumu
Hz. Peygambere haber verdiler.
Hz. Peygamber o taşa
bir vurduğunda oradan bir kıvılcım çıkar,
ortalığı aydınlatır ve Efendimiz, “Konstantaniye’yi
görüyorum,” der. Taştan bir parça kopar.
İkinci defa
vurduğunda gene bir kıvılcım çıkar ve Efendimiz,
“İran kisra’nın saraylarını görüyorum,” der. Taştan ikinci
parça kopar.
Tekrar bir daha vurur,
bir kıvılcım daha etrafı aydınlatır, Efendimiz be
sefer de, “Şam taraflarını görüyorum,” der ve taştan üçüncü
parça koparak, taş ortadan kalkmış olur.
Gelecek zaman içinde
bütün bunların fethinin olacağını o günden haber vererek
mu’cizeler göstermiştir.
Orada olan yedi (7)
mescid’in yerinde yedi (7) çadır olduğundan onlara göre isim
almışlardır.
1.
Fetih
Mescidi,
Efendimizin içinde bulunduğu çadır,
2.
Selmanı
Farisi çadırı,
yerindeki mescid,
3.
Ömerül
Faruk çadırı,
yerindeki mescid,
4.
Hz.
Ali (k.a.v.) çadırı,
yerindeki mescid,
5.
Hz.
Fatıma
çadırı, yerindeki mescid,
6.
Müslümanlar
çadırı,
yerindeki mescid,
7.
Sahabeler
çadırı,
yerindeki mescid,
Sondan iki mescid yol
genişletilmesinde yıkıldığı için onlar orada
fi’ilen yok, manen vardırlar.
Bu yedi (7) mescid ise, “etturu
seb’a” yedi (7) nefis mertebesini; onların fethini ifade etmektedir.
Zor kırılan
taş, “nefsi emmare”, “nefsi levvame”, “nefsi mülhime”yi ifade
etmektedirler. Oldukça zorludurlar, ancak ( ü) “lâ” kılıcı ile parçalanabilirler.
Medine’ye hicret, zat
mertebesinden, bu mertebeden aldığı özellik ve güzellikleri
“medeni”ce yaşayabileceği bir yerde sergilemisidir ve bu şehirde
(Medine’de) oluşan herşey zahiren olduğu gibi batınen de
mutlak bir oluşumu ifade etmektedir.
(¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe illâ allah”dan aldığı
hakikatleri,
(¢é¨Ü¨£Û a ¤4ì¢ ‰ §† £à z¢ß) “muhammedin resul allahü” çerçevesi ve manası içinde açıklayan Hz.
Rasulüllah’a ve bütün bu hakikatleri ortaya getiren Hz. Allah’a ne kadar dua ve
şükür etsek hamdımızı yerine getirmemiz mümkün
değildir, bundan aciziz.
Daha iyisi zaten bizlerde
var olan bu mertebeleri ortaya çıkarmaya gayret etmek olacaktır.
Allah daha iyisini bilir.
Allah hak söyler,
hakkı söyler.
Buraya kadar Allahu Teala
Hazretlerinin ve habibinin ilham ve açık olarak bildirdikleriyle “Kelime-i
Tevhid” ve “Kelime-i Risalet”in özelliklerini anlamaya ve anlatmaya,
tatbikatlı olarak gayret ettik.
Bundan sonraki bölümlerde
ise, “Kelime-i Tevhid”in ayetlerde ve hadislerdeki ifadelerini görmeye
çalışacağız.
Ayetlerde “Kelime-i
Tevhid” kendinin tanıtımdır; hadislerde ise, dua
mahiyetindedirler.
Yaklaşık olarak
“Kelime-i Tevhid”leri bulundukları mertebeleri itibariyle vermeye
çalışacağız.
A L T I N C
I B Ö L Ü M
25-02-2002
Tekirdağ
Ayetlerde “Kelime-i Tevhid”
Ef’ali Tevhid Ayetleri
1. Kur’anı Keriym
Yunus suresi 10/90 ayetinde,
¢o¤ä ߨa
4b Ó
3î©ö¬a Ф¡a a¬ì¢ä 2 ©é¡2
¤o ä ߨa ô¬©ˆ £Ûa £ü¡a é¨Û¡a
¬¬ ü é
£ã a
åî©à¡Ü¤¢à¤Ûa å¡ß b¯ ã a ë
“kale amentü
ennehü lâ ilâhe illelleziy amenet bihi benu israiyle
ve ene minel
müslimiyne”
mealen,
“İsrail
oğullarının inandığından başka ilah
olmadığına inandım artık ben o’na teslim
olanlardanım dedi.”
2. Kur’anı Keriym
Hud suresi 11/14 ayetinde,
¡é¨Ü£Ûa ¡á¤Ü¡È¡2 4¡Œ¤ã¢a
¬b à £ã a a¬ì¢à ܤÇb Ï
æì¢à¡Ü¤¢ß ¤á¢n¤ã a
¤3 è Ï 7 ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü æ a ë
“fa’lemu
ennema ünzile bi’ılmillahi
ve en lâ ilâhe
illa hüve fehel entüm müslimune”
mealen,
“Bilin ki, o
ancak Allahın ilmi ile indirilmiştir. O’ndan başka ilah yoktur,
artık müslümansınız değil mi?.”
3. Kur’anı Keriym
Ra’d suresi 13/30 ayetinde,
7
ì¢ç
£ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü ó©£2 ‰
ì¢ç ¤3¢Ó
¡lb n ß
¡é¤î Û¡a ë ¢o¤Ü £× ì m ¡é¤î Ü Ç
“kul hüve
rabbiy lâ ilâhe illa hüve
aleyhi
tevekkeltü ve ileyhi metabi”
mealen,
“de ki, o benim rabbimdir. O’ndan başka ilah yoktur, yalnız o’na
güvenirim, dönüşüm de o’nadır.”
4. Kur’anı Keriym
Enbiya suresi 21/87 ayetinde,
¡pb à¢Ü¢
£ÄÛa ó¡Ï ô¨…b ä Ï
>
Ù ãb z¤j¢ o¤ã a £¬£ü¡a
é¨Û¡a
¬ ü ¤æ a
7
åî©à¡Ûb £ÄÛa å¡ß ¢o¤ä¢× ó©£ã¡a
“fenada
fiyzzulümati
en lâ ilâhe
illa ente sübhaneke
inniy küntü
minezzalimiyne”
mealen,
“karanlıklar
içinde senden başka ilah yoktur, sen münezzehsin, doğrusun, ben
haksızlık edenlerdenim diye nida etmiş, seslenmişti.”
5. Kur’anı Keriym
Fatır suresi 35/3 ayetinde,
¡é¨Ü£Ûa ¢Š¤î Ë §Õ¡Ûb ¤å¡ß ¤3 ç
¡6¤0 ü¤a ë ¡õ¬b à £Ûa
å¡ß ¤á¢Ø¢Ó¢‹¤Š í
æì¢Ø Ϥ õì¢m
ó¨ £ã b Ï 9 ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü
“hel min
halikın ğayrullahi
yerzükuküm minessema’i
vel ardı
lâ ilâhe illa
hüve feenna tu’fekune”
mealen,
“sizi gökten ve
yerden rızıklandıran Allah’tan başka yaradan var
mıdır? O’ndan başka ilah yoktur, nasıl aldatılıp
da döndürülürsünüz.”
6. Kur’anı Keriym
Saffat suresi 37/35 ayetinde,
¤á¢è Û
3î©Ó a ‡¡a a¬ì¢ãb × ¤á¢è £ã¡a
æë¢Š¡j¤Ø n¤ í
¢é¨Ü£Ûa £ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü
“innehüm kanu
iza kıyle lehüm
lâ ilâhe
illellahü yestekbirune”
mealen,
“onlara allahtan başka ilah yoktur denildiği zaman şüphesiz
büyüklenirler.”
7. Kur’anı Keriym
Zümer suresi 39/6 ayetinde,
6
¢Ù¤Ü¢à¤Ûa ¢é Û ¤á¢Ø¢ £2 ‰ ¢é¨Ü£Ûa ¢á¢Ø¡Û¨‡
æì¢Ï Ф–¢m
ó¨ £ã b Ï 7 ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü
“zalikümüllahü
rabbüküm lehül mülkü
lâ ilâhe illa
hüve feenna tusrefune”
mealen,
“işte bu rabbiniz olan Allah’tır, mülk o’nundur o’ndan başka
ilah yoktur; öyleyken nasıl olur da o’nu bırakıp
başkasına yönelirsiniz.”
8. Kur’anı Keriym
Mü’min suresi 40/3 ayetinde,
¢Šî©– à¤Ûa
¡é¤î Û¡a 6 ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü
“lâ ilâhe illa
hüve ileyhil masıyrü”
mealen,
“O’ndan başka ilah yoktur; dönüş
o’nadır.”
9. Kur’anı Keriym
Duhan suresi 44/8 ayetinde,
¤á¢Ø¢
£2 ‰ 6 ¢oî©à¢í ë ©ï¤z¢í ¢ ì¢ç £ü¡a
é¨Û¡a ¬¬ ü
åî©Û
£ë ü¤a ¢á¢Ø¡ö¬b 2¨a ¢ £l ‰ ë
“lâ ilahe illa
hüve yuhyiy ve yümiytü rabbüküm
ve rabbü
abaikümül evveliyne”
mealen,
“O’ndan başka ilah yoktur, diriltir ve
öldürür; sizin de önceki babalarınızın da rabbidir.”
Esma-i
Tevhid Ayetleri
10. Kur’anı Keriym
Bakara suresi 2/255 ayetinde,
7 ¢âì¢ £î Ô¤Ûa ¢
£ó z¤Û a 7 ì¢ç £ü¡a
é¨Û¡a ¬¬ ü
¢é¨Ü£Û a
6 ¥â¤ì ã ü ë
¥ò ä¡ ¢ê¢ˆ¢¤b m ü
“allahü lâ
ilâhe illa hüvel hayyül kayyumü
la te’huzühü
sinetün ve la nevmün”
mealen,
“Allah o’ndan
başka ilah olmayan hayy ve baki olandır; kendisi gaflet, uyuklama ve
uyku tutmaz.”
11. Kur’anı Keriym
Ali İmran suresi 3/2 ayetinde,
¢âì¢ £î Ô¤Ûa ¢
£ó z¤Ûa= ì¢ç £ü¡a
é¨Û¡a ¬¬ ü
¢é¨Ü£Û a
“allahü
lâ ilâhe illa hüvel hayyül kayyumü
mealen,
“Allah o’ndan
başka olmayan diri ve kaim olandır.”
12. Kur’anı Keriym
Ali İmran suresi 3/6 ayetinde,
6 ¢õ¬b ' í Ѥî ×
¡âb y¤‰ ü¤aó¡Ï ¤á¢×¢‰¡£ì –¢í ô©ˆ £Ûa ì¢ç
¢áî©Ø z¤Ûa ¢Œí©Œ ȤÛa
ì¢ç £ü¡a
é¨Û¡a ¬¬ ü
“hüvelleziy
yusavvirüküm fiyl erhami keyfe yeşa’ü
lâ ilâhe illa
hüvel aziyzül hakiymü”
mealen,
“ana rahminde sizi
dilediği gibi şekillendiren o’dur; o’ndan başka ilah yoktur,
güçlüdür, hakimdir.”
13. Kur’anı Keriym
Ali İmran suresi 3/18 ayetinde,
¢áî©Ø z¤Ûa
¢Œí©Œ ȤÛa ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬ ü
“ lâ ilâhe illa
hüvel aziyzül hakiymü”
mealen,
“O’ndan başka
ilah yoktur, o güçlüdür hakimdir.”
14. Kur’anı Keriym
Nisa suresi 4/87 ayetinde,
6 ì¢ç £ü¡a
é¨Û¡a ¬¬ ü
¢é¨Ü£Û a
6¡éî©Ï k¤í ‰
ü ¡ò à¨î¡Ô¤Ûa ¡â¤ì í ó¨Û¡a ¤á¢Ø £ä È à¤v î Û
“allahu lâ
ilâhe illa hüve
leyecme’anneküm
ila yevmil kıyameti la reybe fiyhi”
mealen,
“Allah’tan
başka ilah yoktur, geleceğinde şüphe olmayan kıyamet günü
mutlaka sizi kesin toplayacaktır.”
15. Kur’anı Keriym
En’am suresi 6/102 ayetinde,
7
¤á¢Ø¢ £2 ‰ ¢é¨Ü£Ûa ¢á¢Ø¡Û¨‡ ›QPR
7
¢ê뢆¢j¤Çb Ï §õ¤ó ( ¡£3¢× ¢Õ¡Ûb 7 ì¢ç £ü¡a
é¨Û¡a ¬ ü
“zalikümullahü
rabbüküm
lâ ilâhe illa
hüve haliku külli şey’in fa’büduhü”
mealen,
“İşte rabbiniz Allah budur.
O’ndan başka ilah yoktur, herşeyin halkedenidir, öyleyse o’na kulluk
edin.”
16. Kur’anı Keriym
En’am suresi 6/106 ayetinde,
7
Ù¡£2 ‰ ¤å¡ß Ù¤î Û¡a ó¡y@ë¢a ¬b ß ¤É¡j
£m¡a
åî©×¡Š¤'¢à¤Ûa
¡å Ç ¤¡Š¤Ç a ë 7 ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬ ü
“ittebi’ ma
uhiye ileyke min rabbike
lâ ilâhe illa
hüve ve a’rıd anil müşrikiyne”
mealen,
“Rabbinden sana vahyolana uy, o’ndan
başka ilah yoktur, puta tapanlardan yüz çevir.”
17. Kur’anı Keriym Ar’af
suresi 7/158 ayetinde,
7¡¤‰ ü¤ a ë
¡pa ì¨à £Ûa ¢Ù¤Ü¢ß ¢é Û
: ¢oî©à¢í ë ©ï¤z¢í ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬ ü
“lehü mülküs
semavati vel ardı
lâ ilâhe illa
hüve yuhyiy ve yümiytü”
mealen,
“De ki, ey Muhammed semavat ve arzın
mülkiyeti o’nundur; o’ndan başka ilah yoktur, diriltendir, öldürendir.”
18. Kur’anı Keriym
Tevbe suresi 9/31 ayetinde,
a7 ¦†¡ya ë b¦è¨Û¡a
a¬ë¢†¢j¤È î¡Û £ü¡a a¬ë¢Š¡ß¢a ¬b ß ë
æì¢×¡Š¤'¢í b £à Ç
¢é ãb z¤j¢ 6 ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü
“ve ma
ümiru illa liya’büdu ilahen vahıden
lâ ilâhe illa hüve sübhanehu amma yüşrikune”
mealen,
“tek ilahtan başkasına kulluk
etmemekle emrolunmuşlardı; o’ndan başka ilah yoktur, Allah
koştukları eşlerden, ortaklardan münezzehtir.”
19. Kur’anı Keriym
Ta-ha suresi 20/8 ayetinde,
ó¨ä¤¢z¤Ûa
¢õ¬b ठü¤a ¢é Û 6 ì¢ç £ü¡a
é¨Û¡a ¬¬ ü
¢é¨Ü£Û a
“allahü
lâ ilâhe illa hüve lehül esmaül husna”
mealen,
“Allah’tan başka ilah yoktur, en güzel
isimler o’nundur.”
20. Kur’anı Keriym
Ta-ha suresi 20/98 ayetinde,
ô©ˆ
£Ûa ¢é¨Ü£Ûa ¢á¢Ø¢è¨Û¡a ¬b à £ã¡a
b¦à¤Ü¡Ç
§õ¤ó ( £3¢× É¡ ë 6 ì¢ç £ü¡a
é¨Û¡a ¬¬ ü
innema ilahükümullahülleziy
lâ ilâhe illa
hüve vesi’a külle şey’in ılmen
mealen,
(Musa’nın samiri’ye hitabı) “sizin
ilahınız ancak o’ndan başka ilah olmayan Allah’tır; ilmi
her şeyi içine almıştır.”
21. Kur’anı Keriym
Haşr suresi 59/22 ayetinde,
7
ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü ô©ˆ
£Ûa ¢é¨Ü£Ûa ì¢ç ›RR
7¡ñ …b è
£'Ûa ë ¡k¤î ̤Ûa ¢á¡Ûb Ç
› ¢áî©y
£ŠÛa ¢å¨à¤y £ŠÛa ì¢ç
hüvallahülleziy
lâ ilâhe illa hüve
alimül
ğaybi veş şehadeti
hüver rahmanür
rahıymü
mealen,
“o görüleni de görülmeyeni de bilen,
kendisinden başka ilah olmayan Allahtır; o acıyıcı
olan, acıyandır.”
22. Kur’anı Keriym
Haşr suresi 59/23 ayetinde,
7
ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü ô©ˆ
£Ûa ¢é¨Ü£Ûa ì¢ç
¢â 5 £Ûa
¢ë¢ £†¢Ô¤Ûa
¢Ù¡Ü à¤Û a
hüvallahülleziy
lâ ilâhe illa hüve
el melikül
kuddusüs selamü.....
mealen,
“o kendisinden başka ilah olmayan,
hükümran çok kutsal, esenlik veren…...”
Bu ayette belirtilen,
Kuddusiyyet
ile tecelli etti, “ervahı mukaddese” zuhur etti;
Selamiyyet
ile tecelli etti, “Rasulu A’zam (a.s.)” zuhura geldi;
Müheyminiyyet
ile tecelli etti, “enbiya” ve “ehlullah” zuhura geldi;
Aziziyyet,
Cebbariyyet, Mütekebbiriyyet ile tecelli etti,
“nefs” ve “şeytan” gibi “süfliyyat” zuhura geldi.
23. Kur’anı Keriym
Tegabun suresi 64/13 ayetinde,
6
ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü ¢é¨Ü£Û a
›QS
› æì¢ä¡ß¤ õì¢à¤Ûa
¡3 £× ì n î¤Ü Ï ¡é¨Ü£Ûa
ó Ü Ç ë
“allahü lâ
ilâhe illa hüve
ve alellahi fel
yetevekkelil mu’minune”
mealen,
“Allah vardır, o’ndan başka ilah
yoktur; inananlar yalnız Allah’a güvensinler.”
Sıfati
Tevhid Ayetleri
24. Kur’anı Keriym
Bakara suresi 2/163 ayetinde,
7 ¥†¡ya ë ¥é¨Û¡a ¤á¢Ø¢è¨Û¡a ë
; ¢áî©y £ŠÛa
å¨à¤y £ŠÛa ì¢ç £ü¡a
é¨Û¡a ¬¬ ü
“ve
ilahüküm ilahün vahidün
lâ ilâhe illa
hüver rahmanür rahıym”
mealen,
“İlahınız bir tek
ilahtır; o merhamet eden, merhametli olandır.”
25. Kur’anı Keriym
Ali İmran suresi 3/18 ayetinde,
= ì¢ç ü£¡a é¨Û¡a
¬ ü ¢é £ã a ¢é¨Ü£Ûa †¡è (
6¡Á¤¡Ô¤Ûb¡2 b¦à¡ö¬b Ó
¡á¤Ü¡È¤Ûa aì¢Û¯ë¢a ë ¢ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa ë
şehidallahü
ennehu lâ ilâhe illa hüve
vel melaiketü
ve ulul ılmi kaimen bil kıstı
mealen,
“Allah, melekler ve adaleti yerine getiren
ilim sahibleri o’ndan başka ilah olmadığına şahitlik
etmişlerdir.”
26. Kur’anı Keriym
Tevbe suresi 9/129 ayetinde,
6a¤ì £Û ì m
¤æ¡b Ï
o¤Ü £× ì m
¡é¤î Ü Ç ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü 9¢é¨Ü£Ûa ó¡j¤ y
¤3¢Ô Ï
¡áî©Ä ȤÛa ¡*¤Š ȤÛa ¢
£l ‰ ì¢ç ë
“fein tevellev
fekul hasbiyallahü
lâ ilâhe illa hüve aleyhi tevekkeltü
ve hüve rabbül
arşil azıymi
mealen,
“Ey Muhammed eğer yüz çevirirlerse de
ki, Allah bana yeter, o’ndan başka ilah yoktur yalnız o’na
güveniyorum, o büyük arşın rabbidir.”
27. Kur’anı Keriym
Nahl suresi 16/2 ayetinde,
¡æì¢Ô
£mb Ï ¯b ã a £ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü ¢é
£ã a a¬ë¢‰¡ˆ¤ã a ¤æ a
“en enziru
ennehu lâ ilâhe illa ene fettekuni
mealen,
“İnsanları uyarın ki, benden
başka ilah yoktur.”
28. Kur’anı Keriym
Ta-ha suresi 20/14 ayetinde,
=ó©ã¤†¢j¤Çb Ï ¡b ã a
¬£ü¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é¨Ü£Ûa b ¯ã a ¬ó©ä £ã¡a
“inneniy enellahü lâ ilâhe illa ene fabüdniy”
mealen,
“Şüphesiz ben Allah’ım benden
başka ilah yoktur, bana kulluk et.”
29. Kur’anı Keriym
Enbiya suresi 21/25 ayetinde,
=§4ì¢ ‰ ¤å¡ß ١ܤj Ó ¤å¡ß b ä¤Ü ¤‰ a ¬b ß ë
¡é¤î Û¡a ó¬©yì¢ã ü£¡a
¡æë¢†¢j¤Çb Ï ¯b ã a
¬£ü¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é £ã a
“ve ma ersalna min kablike min resulin
illa nuhıy ileyhi
ennehu lâ ilâhe illa ene fa’büduni”
mealen,
“Ey Muhammed senden önce gönderdiğimiz
her peygambere benden başka ilah yoktur, bana kulluk edin diye
vahyetmişizdir.”
30. Kur’anı Keriym
Enbiya suresi 23/116 ayetinde,
7 ¢
£Õ z¤Ûa ¢Ù¡Ü à¤Ûa ¢é¨Ü£Ûa ó Ûb È n Ï
¡áí©Š ؤÛa
¡*¤Š ȤÛa ¢ £l ‰ 7 ì¢ç £ü¡a
é¨Û¡a ¬¬ ü
“fete’alellahü’l melikül hakku
lâ ilâhe illa hüve rabbül arşil keriymi”
mealen,
“Gerçek hükümdar olan Allah yücedir; O’ndan
başka ilah yoktur, o yüce arşın rabbıdır.”
31. Kur’anı Keriym
Neml suresi 27/26 ayetinde,
¡áî©Ä ȤÛa¡*¤‰È¤Ûa
¢ £l ‰ ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü
¢é¨Ü£Û a
“allahü lâ ilâhe illa hüve rabbül arşil
azıymi”
mealen,
“O çok büyük arşın sahibi olan
Allah’tan başka ilah yoktur.”
32. Kur’anı Keriym
Kasas suresi 28/70 ayetinde,
6
ì¢ç £ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü ¢é¨Ü£Ûa ì¢ç ë
9¡ñ Š ¨ü¤a ë ó¨Û@ë¢ü¤a
ó¡Ï ¢†¤à z¤Ûa ¢é Û
æì¢È u¤Š¢m
¡é¤î Û¡a ë ¢á¤Ø¢z¤Ûa ¢é Û ë
“ve hüvallahü lâ ilâhe illa hüve
lehül hamdü fiyl ula vel ahıreti
ve lehül hukmü ve ileyhi türce’une
mealen,
“Allah o’dur, o’ndan başka ilah
yoktur; hamd dünyada da, ahirette de o’nun içindir, hüküm o’nundur. Yalnız
o’na döndürüleceksiniz.”
33. Kur’anı Keriym
Muhammed suresi 47/19 ayetinde,
¢é¨Ü£Ûa
£ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü ¢é £ã a
¤á ܤÇb Ï
6¡pb ä¡ß¤
õì¢à¤Ûa ë åî©ä¡ß¤ õì¢à¤Ü¡Û ë
Ù¡j¤ã ˆ¡Û ¤Š¡1¤Ì n¤a ë
“fa’lem ennehu lâ ilâhe illallahü
vestağfir lizenbike ve lil mu’miniyne vel mu’minati”
mealen,
“Ey Muhammed bil ki, Allah’tan başka
ilah yoktur kendinin, inanmış erkek ve kadınların
bağışlanmasını dile.”
Y E D İ N C İ B Ö L Ü M
“Hurufu Mukatta’a” (kati
harfler)
27-02-2002
Tekirdağ
Bilindiği gibi
Kur’an-ı Keriym’in bazı sure başlarında kısa
kısa, müstakil harflerden meydan gelen ayetler vardır. Onlar da zati
hakikatleri meydana getirdiklerinden ve her biri ayrı bir Kelime-i Tevhid
mertebesini oluşturduklarından yeri gelmişken kısaca
değinmek istedim.
Alimlerimiz bunlar
hakkında “şifre” kelimesini kullanmışlar ve Allah ile
Peygamberi arasında şifredir demişlerdir. Fazla izahat
vermeyip sadece harflerini yazarak geçmişler, bazı tefsirlerde belli
ölçüde fikirler de yürütülmüştür. Dileyenler oraları da
inceleyebilirler.
Bu harflerin daha iyi
açıklanması için müstakil bir eser yazmak gerekir. Biz burada
genel bir yorumunu yapmağa çalışacağız.
Kur’an-ı Keriym’de
öz ve içerik olarak 104 kitabın da varlığını
bilmekteyiz. Ayetlerin içerisinde o mertebelerin varlığı
Arapça lisanıyla genel olarak ifade edilmiştir. Özel olarak da
zat mertebesinden “Allah”ça olarak tercüme edilmeden bütün mertebelere
şamil hurufatlarla zati tecelli ve hakikatler Kur’an-ı Keriym ile
inzal olmuştur. Diğer kitaplarda böyle bir oluşum
yoktur. Çünkü onlar zat tecellisinde değillerdi.
Daha evvelki
satırlarımızda Kur’an-ı Keriym’in dört (4) tercümesinden
bahs etmiştik, işte bu “Huruf-u Mukatta’a”lar tercüme edilmeden ve
gönderilmiş bütün kitaplarla bildirilen tüm manaları içeren zati ve
ilahi harflerdir.
Bu harfler İlahi
kitabımız Kur’an-ı Keriym’in maddi manevi
varlığını muhafaza eden 29 adet ilahi nur
sütunlarıdır. Bu yüzden de aslının bozulması
mümkün değildir ve bunlar hiçbir şekilde mutlak olarak hiçbir
beşeri lisana tercüme edilemez, “meal”i dahi yapılamaz.
Onlara nüfuz etmek
füyuzatından faydalanmak ancak sende mevcud “Hakk’ın
varlığı” ile onu faaliyete geçirmekte ve ondan ilham alarak
gayretin nispetinde mümkün olabilir.
Böylece kısa bir
izahat yaptıktan sonra özet olarak bu harfleri belirtmeğe
çalışalım. Bütün bu harfler aynı zamanda belirttikleri
mertebelerinde Kelime-i Tevhid’leridirler.
Surelerde Huruf-u Mukatta’alar
1. (a) “elif”, (Ş) “lâm”, (â) “mim”
2/ Bakara suresi
2. (a) “elif”, (Ş) “lâm”, (â) “mim”
3/Ali İmran suresi
3. (a) “elif”, (Ş) “lâm”, (â) “mim”, (˜)
“sad” 7/A’raf
suresi
4. (a) “elif”, (Ş) “lâm”, (‰) “ra”
10 /Yunus suresi
5. (a) “elif”, (Ş) “lâm”, (‰) “ra”
11 /Hud suresi
6. (a) “elif”, (Ş) “lâm”, (‰) “ra”
12 /Yusuf suresi
7. (a) “elif”, (Ş) “lâm”, (â) “mim”, (‰) “ra”
13 /Ra’d suresi
8. (a) “elif”, (Ş) “lâm”, (‰) “ra”
14/İbrahim suresi
9. (a) “elif”, (Ş) “lâm”, (‰) “ra”
15/Hicr
suresi
10. (Ú) kef, (ç) he, (ğ) ya, (Ê) ayn, (˜) sad
19/Meryem suresi
11. (Ÿ) “ta”, (ç) “he”
20/Ta-ha suresi
12. (Ÿ) “ta”, () “sin”, (â) “mim”
26 /Şuera suresi
13. (Ÿ) “ta”, () “sin”
27 /Neml suresi
14. (Ÿ) “ta”, () “sin”, (â) “mim”
28 /Kasas suresi
15. (a) “elif”, (Ş) “lâm”, (â) “mim”
29 /Ankebut suresi
16. (a) “elif”, (Ş) “lâm”, (â) “mim”
30 /Rum suresi
17. (a) “elif”, (Ş) “lâm”, (â) “mim”
31 /Lokman suresi
18. (a) “elif”, (Ş) “lâm”, (â) “mim”
32 /Secde suresi
19. (ğ) “ya”, () “sin”
36 /Yasin suresi
20. (˜) “sad”
38 /Sad suresi
21. (€) “ha”, (â) “mim”
40 /Mü’min suresi
22. (€) “ha”, (â) “mim”
41/Fussilet suresi
23. (€) “ha”, (â) “mim”
42 /Şura suresi
24. (€) “ha”, (â) “mim”
43/Zuhruf suresi
25. (€) “ha”, (â) “mim”
44/Duhan suresi
26. (€) “ha”, (â) “mim”
45 /Casiye suresi
27. (€) “ha”, (â) “mim”
46 /Ahkaf suresi
28. (Ö) “kaf”
50/Kaf
suresi
29. (æ) “nun”
68 /Kalem suresi
Bu tabloda
aşağıdaki harfler meydana gelmektedir
(â) “mim”
: 17 adet
(a)“elif” : 13 adet
(Ş)
“lâm” : 13 adet
(€) “ha”
: 7 adet
(‰) “ra”
: 6 adet
(Ÿ) “ta”
: 4 adet
() “sin”
: 4 adet
(˜) “sad”
: 3 adet
(ğ) “ya”
: 2 adet
(ç) “he”
: 2 adet
(Ú) “kef”
: 1 adet
(Ê) “ayn”
: 1 adet
(Ö) “kaf”
: 1 adet
(æ) “nun”
: 1 adet
75 adet + 29 sure
= 104 “semavi kitaplar”
Yukarıdaki tabloda
ortaya çıkan mana ve sayı değerleri çok dikkat çekicidir.
Açık olarak görüldüğü gibi 29 surenin başında bulunan bu
harflerin sayısı 75 adettir. Topladığımızda 104
eder, ki bu da “semavi kitaplar” demektir.
Yukarıda
belirtmeğe çalıştığımız hususları bu
sayı değerleri açık olarak tasdik etmektedirler.
Yine bazı sayı
değerlerini anlamaya çalışalım.
Sağ taraftaki
harfler tablosuna baktığımız zaman 17 adet (â) “mim” görmekteyiz, 17 –
4 = 13 kalır.
Çıkardığımız
4 “islamın hakikati”, geriye kalan 13 ise bilindiği gibi Hz.
Rasulullah (s.a.v.) “şifre” sayısıdır.
Böylece 13 adet (â) “mim”, 13 adet (a) “elif”, 13 adet de (Ş) “lâm”
görmekteyiz.
29 sure
sayısını kendi içinde toplarsak 2 + 9 = 11 eder.
75 harf sayısı
kendi içinde toplarsak 7+5=12 eder.
“11”, seyri suluk
yolunda “Muhammediyyet” mertebesini,
“12” yine “Muhammediyyet”
ve “insani kamil” mertebesini,
“13” de, zaten
bilindiği gibi “hakikati Muhammedi” mertebesini, bildirmektedir.
Böylece Hakikatı
Muhammedi mertebelerinin “11”, “12”, “13” tüm sayı kemalatları dahi
“hurufu mukatta’a” harflerinin başında açık olarak hem de 3 defa
13 adet (a)“elif”, 13 adet (Ş) “lâm” 13 adet (â) “mim” olmak
üzere.
Ayrıca bu sayı
değerleri yine daha evvelce de belirttiğimiz gibi “Ka’be-i
Muazzama”nın sayı değerleridir. Eni 11, boyu 12,
yüksekliği 13 tür. Nasıl mutlak bir uyum ve gerçekçilik
olduğunu anlamamız gerekmektedir.
Kısaca bakarsak
(a) “elif”, Ahadiyyet,
(Ş) “lâm” Uluhiyyet,
(â) “mim” Hakikati
Muhammedi olduğunu hemen anlarız.
İşte bu üç (3)
harfin toplamı batınen “kelime-i Tevhid”dir. Yani
Kelime-i tevhid’in manalarını bünyesinde toplamıştır.
Bu tabloyu daha
geniş manada inceleme imkanımız olsaydı çok geniş
izahatlar yapılması lazım gelecek, bu da
kitabımızın mahiyetini aşmış olacaktı.
Burada birkaç hususu daha
belirtip, ileride yine bir vesile ile bu konuya daha geniş yer
ayırmağa çalışırız inşeallah.
Özet olarak şöyle
diyebiliriz, “huruf-u mukatta’a”lar hangi surenin başında ise, o
surenin özü, ruhu ve tüm manası durumundadırlar.
104 semavi kitapta
belirtilen kendi mertebelerine ait Kelime-i Tevhidlerini özleri olarak
tercümesiz zat mertebesinden bildirilmeleridir. Bunlar başka hiç bir
kaynakta bulunmayan sırrı ilahi ve aynı zamanda lutfu
ilahidirler.
Mesela 19/Meryem
suresinin başında bulunan
(Ú) “kef”, (ç) “he”, (ğ) “ya”, (Ê) “ayn”, (˜) “sad”,
“kef, he, ya, ayn, sad”
harfleri “İseviyyet mertebesi”nin “Kelime-i Tevhid”idir
diyebiliriz.
Çünkü harfleri itibariyle
gerek mana değerleri bakımından, gerek sayı değerleri
bakımından incelendiğinde bu gerçek ortaya
çıkmaktadır.
Sayı değerleri ile incelemeğe
çalışalım.
Şöyle ki: Ebced
hesabına göre,
(Ú) “kef”
20
(ç) “he”
5
(ğ) “ya”
10
(Ê) “ayn”
40
(˜) “sad”
90 = 195 çıkar ki ilk bakışta
şaşırtıcı bir rakkam ortaya çıkmış
olur.
Aslında
şaşırtıcı değil hayret veren bir netice zuhura
çıkmış olur. Bu da zaten “Hakikati Muhammedi”nin ve
“Hakikati İlahiyye”nin bütün alemleri ve bütün mertebeleri ihata
ettiğinin bu mertebedeki kanıtıdır.
Bakın:
“Hakikati Meryem”, “Hakikati İseviyye”nin “rahmi”dir, ki bu sureye
isim olmuştur.
Surenin sayı
değeri 19 dur, ki 18.000 alem ile “İnsanı Kamil”i ifade
eder.
“Huruf” harflerinin
sayı değeri ise, görüldüğü gibi 195 dir, yani bir 19 ve
bir de 5 meydana gelmiştir.
Bunun ifadesi sure
sayı değeri ile, 19 un aynı olması “Meryem” suresinin
zahir batın bu hakikatleri izah ve ifşa etmesi, geriye kalan 5 ise,
“Hazaratı Hamse” (beş hazret mertebesi)nden, yani,
“İbrahimiyyet”, “Museviyyet”, “İseviyyet”, “Muhammediyyet” ve
“İnsanı Kami”l mertebelerinden ilan edilmeleridir.
“Mertebe-i
Muhammediye”nin Kelime-i Tevhidi,
(¢é¨Ü¨£Û a £ü¡a é¨Û¡a
ü) “lâ ilâhe illâ allah”
“Mertebe-i
İseviye”nin Kelime-i Tevhidi,
(Ú) “kef”, (ç) “he”, (ğ) “ye”, (Ê) “ayn”, (˜) “sad”dır,
diyebiliriz.
Nasıl ki, kendi
mertebeleri gereği “Kelime-i Tevhidi” Mertebe-i Muhammedi’nin tevhidiyle
söylediklerinde ( £ü¡a
é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe illa”ya kadar
şuhuden, (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” bölümünü ise, lafzen söyleyebilirler.
Kendi tevhidlerini de (Ú) “kef”, (ç) “he”, (ğ) “ye”, ye kadar
müşahade, “ayn”, (˜) “sad”ı lafzen söyleyebilirler.
Çünkü bu son ifadeler
ancak Ümmeti Muhammed’e “Hakikati Muhammedi” kanalından açılan
hakikatler ve sırlardır; onlardan evvel bu sırların
açılması mümkün değildir.
Böyle bir misal verdikten
sonra diyebiliriz ki, “hurufu mukatta’a”lar kendi öz halleri ile Hakk
tarafından oluşturuldukları şekilleriyle Kur’anı
Azimüşşandaki yerlerini almışlar, böylece Kur’anı
Keriym zahir ve batın bütün mana ve kelimeleri bünyesinde
toplamış olmaktadır.
Herbir “hurufu mukatta’a”
ifade ettiği mertebelerinin Kelime-i Tevhidi, (¢é¨Ü¨£Û a
£ü¡a é¨Û¡a ü) “lâ ilâhe illâ
allah”
“Kelime-i Tevhidi” ise,
bütün “Kelime-i Tevhid”lerin toplandığı “Kelime-i Tevhid”dir.
Eş şûra sûresi 42/2 bulunan Ê “ayn”
“sin” Ö “kaf”
harflerinin özelliği
itibariyle ayrıca ele almak gereğini hissettim. Diğer bütün
huruf-u mukattaa’lar bulundukları yerde 1.inci yerde âyet ve âyetlerde
iken burada ha – mim’den sonra gelen ikinci ayettir.
1. ayet ® € “ha” á
“mim”
2. ayet ® Ê “ayn”
“sin” Ö “kaf”
Burada ifade edilen ha – mim diğerlerinde
olduğu gibi hakikati Muhammed-i
Ê “ayn”
® gören göz
“sin” ®
insan
Ö “kaf”
® kudret “kaf”ıdır.
Böylece ifadesi, “ey hakikat-I muhammed-I
gözünden ilâhi kudretle gören insan” demek olmaktadır.
Daha sonraki sayfalarda gelecek olan
aşk, Ê “ayn” (*) “şın” Ö “kaf”
hükmüne “sin” üstüne konacak 3
nokta ile dönüşecektir. Hakikat-I Muhammed-i’nin genel ve bireysel
mana’daki şiddetli zuhurları olacaktır.
Bu kısa izahlardan
sonra gelelim hadisi şeriflerdeki “Kelime-i Tevhid”lere.
S E K İ Z
İ N C İ B Ö L Ü M
Hadislerde
“Kelime-i Tevhid”
Hadiselerde “Kelime-i
Tevhid” genelde ef’aldir, değerini anlatım ve izahtır; ibadet ve
dua hükmündedirler. Bunların bazılarının hiç yorum ve
izah yapmadan sizlere sunmaya çalışacağım.
Ef’ali Tevhid
hadisleri
İbni Abbas (RA) Kale
: Rasulüllah (sav)
Çocuklarınıza
ilk kelime olarak “lâ ilâhe illâ allah”ı öğüt, ölürlerken “lâ
ilâhe illâ allah”ı telkin edin. Kimin ilk ve son kelimesi “lâ
ilâhe illâ allah” olursa bin yıl yaşasa dahi tek bir günahtan
bile suale çekilmez. (Ramuz 1044)
Buhariden, Kale :
Rasulüllah (sav)
Mü’min kabrine
konduğunda iki melek gelir ve o tereddütsüz “lâ ilâhe illâ allah” ve
“enne muhammeden abdühü ve rasulühü” işte bu (allah iman edenleri
sabit bir sözle kabrinde sabit kılar) kavli celilinin
muktezasıdır. (Ramuz 416)
Beyhaki, Talha, Kale :
Rasulüllah (sav)
En üstün dua arefe günü
yapılan duadır. Benim ve benden önceki peygamberlerin dedikleri sözün
en üstünü ise, “lâ ilâhe illâ allah vahdehü la şerikeleh” dür. (Ramuz
1057)
İbni Cerir,
İbni Abba (RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Cebrail devamlı
olarak Fir’avn’a çok kızmış olduğundan belki “lâ ilâhe
illâ allah” der de Allah onu esirger diye onun ağzına çamur
tıkardı. (Ramuz 1615)
Ahmed bin Hambel, Talha
bin Abdullah (RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Ben bir kelime
öğretiyorum, onu ölüm döşeğinde olan her hangi bir kul söylerse
cesedinden ruhun çıktığını fark edemez ve bu kendisi
için kıyamette bir nur oluverir. “lâ ilâhe illâ allah” . (Ramuz
1852)
Hılye Ömer (RA) Kale
: Rasulüllah (sav)
Ben bir kelime
öğretiyorum, onu her hangi bir kul söylerse ateş yüzü görmez. “lâ
ilâhe illâ allah” . (Ramuz 1853)
İbni ebi Şeyhe,
Talha bin Abdullah ve Ömer (RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Şüphesiz ben bir
kelime öğretiyorum, onu her hangi bir dertli söylerse Allah onun derdini
bertaraf eder. O kardeşim Yunus’un karanlıklar içinde nida
ederek söylediği kelimedir. “lâ ilâhe illâ allah sübhaneke inniy küntü
minezzalimiyn ” . (Ramuz 1863)
Ebu Naim Enes (RA) Kale :
Rasulüllah (sav)
Allah Musa’ya vahyetti.
Dünyada “lâ ilâhe illâ allah” deyip şehadet getiren kimse
olmasaydı ben cehennemi dünya ehline musallat kılardım. (Ramuz
1933)
Deylemi İbni Mes’ud
(RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Dikkat edin size
kıyamet günü amel cihetinden yeryüzünde amel eden en üstün kulu
bildiriyorum; hergün yüz kere “lâ ilâhe illâ allahu vahdehü la
şerikeleh” diyen kimsedir, bu sayıyı çoğaltan tabii ki,
ondan da üstün olur. (Ramuz 1993)
Buhari Üsame bin Zeyd
(RA) Kale : Rasulüllah (sav)
(Kalbini yarıp da
baktın mı) ki, onun (şehadet kelimesini) deyip
demediğini bilesin; seni “lâ ilâhe illâ allah” kelimesi
karşısında kim kurtaracak. (Ramuz 2037)
Buhari İbnül
Museyyeb (RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Ey amca “lâ ilâhe illâ
allah” de, bu öyle bir kelimedir ki, ben seni Allah katında ancak
onunla savunabilirim. (Ramuz 2039)
İbni Merdiye, Ömer
(RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Biriniz hergün Uhud
dağı gibi bir amelde bulunmaktan aciz mi olur (buna kimin gücü yeter
ki?) diye sordular; cevap verdi, hepinizin gücü yeter buna (nedir o?) dediler,
şöyle cevap verdi, “sübhanallah” sevabı Uhud’dan büyüktür, “lâ
ilâhe illâ allah” Uhud’dan büyüktür, “Allahu Ekber” de Uhud’dan
büyüktür. (Ramuz 2044)
Müslim Ebu Hüreyre (RA)
Kale : Rasulüllah (sav)
İman yetmiş
küsur şubedir; en üstünü “lâ ilâhe illâ allah” demektir. En
aşağısı yoldan eza veren şeyi kaldırmaktır.
Haya da imandan bir şubedir. (Ramuz 2263)
Ebu Hüreyre (RA) Kale :
Rasulüllah (sav)
Kabirlerinden
kalktıkları gün mü’minlerin şiarı “lâ ilâhe illâ allah
ve alellahi felyetevekkelil mü’min” olur. (Ramuz 3789)
İbni Neccal,
İbni Ömer (RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Kıyamet günü,
kıyametin karanlıklarında, mü’minin şiarı “lâ ilâhe
illâ allah”dır. (Ramuz 3790)
Tabarani İbni Ömer
(RA) (Taif) Kale : Rasulüllah (sav)
“lâ ilâhe illâ
allah” diyenin namazını kılın; “lâ ilâhe illâ allah”
diyenin arkasında namazını kılın. (Ramuz 3816)
İlmi Adiy kemal.
Cabir (RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Davudoğlu
Süleyman’ın yüzüğünde “lâ ilâhe illâ allah muhammeden rasulüllah”
nakşedilmiştir. (Ramuz 4177)
İlmi Adiy kemalde
İbni Ömer (RA) Kale : Rasulüllah (sav)
“lâ ilâhe illâ
allah” diyenler kabirlerinde, mahşerlerinde neşredildikleri yerde
katiyyen yalnız kalmayacaklar; sanki ben şu anda “lâ ilâhe illâ
allah” diyenleri görüyorum, kabirlerinden çıkmış
başkalarındaki toprağı silkeleyerek şöyle diyorlar:
Hamd bizden üzüntüyü gideren Allah’a mahsustur. (Ramuz 4475)
Tabarani Ebudderada (RA)
Kale : Rasulüllah (sav)
Bir kul günde yüz kere “lâ
ilâhe illâ allah” derse, kıyamet gününde mutlaka Allah onu yüzü
ayın ondörtü gibi diriltir. Kişi için o gün onun amelinden daha
üstün bir amel gösterilmez ancak onun gibi ya da daha fazla söyleyenler
başka. (Ramuz 4513)
Tabarani İbni Ömer
(RA) Kale : Rasulüllah (sav)
“lâ ilâhe illâ
allah”dan efdal bir zikir “istiğfar”dan efdal bir dua yoktur. (Ramuz 4726)
Tabarani Abdullah bin
Selam (RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Kim ihlas içinde yürekten
“lâ ilâhe illâ allah ve enne muhammeden abdühü ve rasulüh” derse,
cennete girer ve ona katiyyen ateş dokunmaz. (Ramuz 5293)
İbnül Hacer,
İbni Naim (RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Kim “lâm elif”i çekerek “lâ
ilâhe illâ allah” derse, dörtbin büyük günahı bir anda
yıkılıverir. (Ramuz 5413)
Neccar, Enes (RA) Kale :
Rasulüllah (sav)
Kim ihlas içinde,
yürekten “lâ ilâhe illâ allah” derse, cennete girer. (Herkese
müjde verelim mi?) diye sordular. “Buna güvenip başka bir amelde
bulunmamalarından korkarım,” buyurdu. (Ramuz 5415)
Tabarani İbni Ömer
(RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Kim “lâ ilâhe illâ
allah” derse, Allah indinde kendisine verilmiş bir söz kaydedilir. (Ramuz
5416)
Deylemi İbni Mes’ud
(RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Şaban’ın
beşinci gecesinde “lâ ilâhe illâ allah” kelimesini Allah’a
ulaşmaktan hiçbir şey alıkoyamaz, ancak devamlı içki içen
kişinin ağzından çıkarsa. (Ramuz 6028)
Elhakim, Enes (RA) Kale :
Rasulüllah (sav)
“lâ ilâhe illâ
allah” kelimesi Allah’ın kullara karşı olan gazabını
devamlı olarak önleyecektir. (Ramuz 6061)
Ebu Zerr-i Gaffari (RA)
Kale : Rasulüllah (sav)
“lâ ilâhe illâ
allah” deyip, sonra bu ikrar ve iman üzere vefat eden hiçbir kul yoktur.
Muhakkak o kul cennete dahil olacaktır, buyurdu. Beni o kul zina
etse de, hırsızlık (sirkat) etse de mi? diye sordu; o, “zina
etse de, sirkat etse de tevbe ve nedamet ederse,” buyurdu: ila ahır.......
(Sahih-i Buhari)
Esma-i Tevhid
Hadisleri
Adiy Kemal’de Enes’ten
(RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Cennetin sermayesi “lâ
ilâhe illâ allah”tır. (Ramuz 3361)
Deylemi’de Enes (RA) Kale
: Rasulüllah (sav)
Cennetin sermayesi “lâ
ilâhe illâ allah” nimetin sermayesi “elhamdülillah”tır. (Ramuz
3362)
Ebu Hüreyre (RA) Kale :
Rasulüllah (sav)
Ölülerinizi “lâ ilâhe
illâ allah” söylemekle rızıklandırınız. (Ramuz
3654)
Ukuyli Cabir (RA) Kale :
Rasulüllah (sav)
Gökler ve yerler
yaratılmadan ikibin yıl önce cennet kapısının üstünde “lâ
ilâhe illâ allah muhammeden rasulüllah” o’nu âli ile teyid ettim ibaresi
yazılmıştır. (Ramuz 4866)
Deylemi’ İbni Abbas
(RA) Kale : Rasulüllah (sav)
“lâ ilâhe illâ
allah” söyleyicisinden tam doksandokuz bela kapısını kapatır,
bu belaların en küçüğü üzüntü belasıdır. (Ramuz 5746)
Sıfati
Tevhid Hadisleri
Ahmed bin Hambel,
Meakıl bin Yaser (RA) Kale : Rasulüllah (sav)
“Bakara suresi”,
Kur’anın üstü ve zirvesidir, onun herbir ayetiyle seksen melek
inmiştir. “allahu lâ ilâhe illâ hüvel hayyul kayyum”
arşın altından çıkarılmıştır, ben ona
ulaştım.
“Yasin Suresi” de
Kur’anın kalbidir. Allah ve ahireti gaye edinen kişi okursa
mutlaka bağışlanır; onu ölülerinize okuyunuz. (Ramuz
2290)
İbninnecar Ali (RA)
Kale : Rasulüllah (sav)
Allah azze ve celle
buyurmuştur. “lâ ilâhe illâ allah” benim kelamımdır,
işte ben o’yum, kim onu derse kal’a’ma girmiştir, kal’a’ma giren ise,
azabımdan emin olmuştur. (Ramuz 4072)
Deylemi Enes (RA) Kale :
Rasulüllah (sav)
Şehadet kelimesi
olan “lâ ilâhe illâ allah” ile babanın çocuğuna
yaptığı duadan başka herşey ile Allah arasında
perde vardır. (Ramuz 4234)
Tabarani Muaz (RA) Kale :
Rasulüllah (sav)
İki kelime
vardır, biri arşa kadar uzanır, diğeri ise, gökle yer
arasını doldurur; “lâ ilâhe illâ allahü vallahu ekber.” (Ramuz
4256)
Ahmed bin Hambel, Talha
(RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Bütün ömrünü müslüman
olarak geçirip, “Allahu Ekber elhamdülillah, sübhanallah lâ ilâhe illâ
allah” diyen bir mü’minden üstün hiç kimse yoktur, Allah katında. (Ramuz
4482)
Deylemi Ebi Hüreyre Kale
: Rasulüllah (sav)
Ben ve benden önceki
peygamberler “sübhanallahi velhamdülillahi velâ ilâhe illâ allahü
vallahu ekber”den daha üstün bir tesbihte bulunmadık. (Ramuz 4636)
Tirmizi Ebi Hüreyre Kale
: Rasulüllah (sav)
Herhangi bir kul ihlas
içinde “lâ ilâhe illâ allah” derse büyük günahlardan uzak durduğu
müddetçe, onun için ta arşa kadar gök kapıları açılır.
(Ramuz 4657)
Hatib Ebi Hüreyre (RA)
Kale : Rasulüllah (sav)
Herhangi bir kul ihlas
içinde “lâ ilâhe illâ allah” derse hemen yukarıya çıkar, onu
hiçbir hicap geri çevirmez, Allah’a vasıl olur, Allah onu söyleyene
rahmeti ile bakar. Allah bir muvahhidê rahmeti ile nazar kıldı
mı mutlaka onu esirger. (Ramuz 4658)
Tabarani Temimiddari (RA)
Kale : Rasulüllah (sav)
Kim on kere “Eşhedü
en lâ ilâhe illâ allahü vahdehü la şerike lehü ilahen, vahiden, ehaden,
sameden lem yettehiz sahibeten ve la veleden ve lem yekün lehü küfüven ehad” derse
onun için kırkmilyon sevab kayda geçer. (Ramuz 5403)
Asakir tarihinde Zihri
(RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Kim üç kere “lâ ilâhe
illâ allahül halim elkerim subhanallahi rabbissemavatissebi ve rabbil
arşil aziym” derse “kadir gecesi”ni idrak etmiş gibi ecre nail
olur. (Ramuz 5414)
Mevzuumuzla ilgili
olması dolayısıyle “A’ma” ve “Aşk” kelimelerinin
özet olarak mana ve sayısal değerlerini de görmeye
çalışalım.
Bir hadis-i şerifte:
Ebû Rez’in
(Peygamberimizden, göklerin ve yerin var edilmesinden önce Rabbimiz neredeydi?)
diye sual ettiğinde, Peygamberimiz cevabında:
(Bir A’mâ’da idi, ki ne
altında ne de üstünde hava vardı,) buyurmuşlardır.
(óàÇa) “A’ma”
(óàÇa) “A’ma” : Lügatlarda zahiren, 1. kör, 2. meçhul
- cahil kelimeleriyle ifade edilmektedir. Ancak bu manalar “beşeriyet”
anlayış ve kullanışlarına göredir.
Mana alemi lügatında
ise; “Hakikatlerin öz hakikatinden” ibarettir, diye bilinir. Şimdi
kısa kısa yarıntılarına girmeğe
çelışalım.
(óàÇa) “A’ma” : Kelimesinin
kendisine has sureti ve manası;
(a) “elif”, (Ç) “ayn”, (à) “mim”, (ó) “ye”
harflerinin bir araya
gelişiyle oluşmaktadır.
(óàÇa) “A’ma” harf değerleri :
(a) “elif”,
1
“Nüzül” ve “uruç”un hakikati kaynağı
(Ç) “ayn”,
70 “göz”, görüş ve
müşahade, hakikati kaynağı
(à) “mim”,
40
“Hakikat-i Muhammedi”nin hakikati kaynağı
(ó)
“ye” 10
“Yakıynlik hali”nin hakikati kaynağı
(óàÇa) “A’ma” sayı değerleri :
(a) “elif”,
1
(1) Mutlak vücudun tekliği
(Ç) “ayn”,
70 (7) Yedi nefis
mertebeleri
(à) “mim”,
40 (4)
Hazretlik hakikatinin zuhura gelmesi,
İslamın
dört hakikati
(ó)
“ye” 10
(1) Mutlak vücudun tekliğinin zuhurda da tek olduğunu
121
kabul
etmek.
(1+ 70 + 40 + 10
=12,1) Görüldüğü gibi yine onüç (13) tasdikli bir sayıya
ulaşıldı.
12 seyr-i suluk mertebelerini
ifade etmekte, 1 ilavesiyle 13 oluşmakta, bu da “Hakikat-i Muhammedi”nin
bu mertebede hem “sayısal” hem “manasal” olarak
varlığını açık olarak göstermektedir.
Ancak bu mertebede, bu
manalar henüz ortaya çıkmamış, zuhur sırası geldikçe
bunlar faaliyete geçecektir.
“A’ma’iyyet”in zuhura
çıkması için bir sistem gerekmekteydi:
“Zat-ı
Mutlak”: Mutlak varlığında, faaliyete başlaması için
(kendi özünde hakikatini bilemediğimiz) fakat dışa dönük
haliyle,
(Ç) “ayn”, (*) “şın”,
(Ö) “kaf”, sembolleri ile ifade ettiği bu sistemi (Õ'Ç) “Işk” /
“Aşk” olarak faaliyete geçirmiştir.
Böylece (Õ'Ç) “ışk”
- “ışık” olarak zuhura çıkıp her alemde
oranın gereği olarak, kendine öz,
aydınlığını ortaya koymuştur.
(Õ'Ç) “aşk”
ile de varolacak bütün alemleri “sarsarak” faaliyete geçirerek (Ö) “kaf” “kudret –
gücünü” ortaya koyacaktır.
İşte bu sistem
evvela, tek bir tecelli ile bütün alemlerde faaliyete geçirilmesi, zuhurlar
meydana çıktıkça da bu sefer her zuhurda “aşk-ı mahalli”
olarak faaliyete geçirilmesiydi.
(Õ'Ç) “Aşk”:
“A’ma’iyyet”in ilahi şiddetle, kudrete dönüşerek, bütün alemlerde,
oranın gereği olan muhabbet ile her mahalde zuhura
çıkmasıdır.
(Õ'Ç) “Aşk”ın
harf değerleri:
(Ç) “ayn”
70 göz - hayali kebiri seyretmek
(*) “şın”
300 şiddet - azamet,...... saltanat
(Ö) “kaf” 100
kudret (kudret kafından nun’a/nur’a yöneliş)
470
(Õ'Ç) “Aşk”ın
sayı değerleri:
(Ç) “ayn”
(70) yetmiş bin perde arkasından gelen
güç
(*) “şın”
(300) üç alem; ef’al, esma, sıfat mertebelerinde şiddet, azamet
ve saltanatın mutlak zuhuru
(Ö) “kaf”
(100) Tek kudretin bütün aleme yayılışı.
(470)
(4+7+=11)
On birin (11) biri (1) “ilahi
kudret”,
ikinci (1) i de “bireylerdeki
kudret”tir.
(*) “şın” harfinin üstündeki “üç (3) nokta” (Õ'Ç) “aşk”ın
üç (3) mertebesini;
1. “Aşkı
hayvani”
2. “Aşkı
mecazi”
3. “Aşkı
ilahi”yi ifade etmektedir.
(Ö) “kaf” harfinin
üstündeki “iki (2) nokta” ise,
biri “ilahi kudreti”,
ikincisi de, “bireylerdeki
mahalli kudreti” ifade etmektedir.
Bu suretle gizli
hazine (küntü kenzen) ortaya çıkmaktadır ve bütün alemler
şiddeli (aşk)ın zuhuruyla “hub” muhabbet’e dönüşerek
faaliyet sahasında (zuhur)larını ortaya
koymaktadırlar.
Baştan beri özet
olarak vermeye çalıştığımız izhatlar hep bu
hakikatleri ortaya koymaktadırlar
SON SÖZLER
Kelime-i Tevhid içerikli
ayet ve hadiselerin de bir kısmını fikir vermesi yönünden hiç
yorum yapmadan verdikten sonra kitabımızın sonuna doğru
gelmiş bulunmaktayız.
Bizlere “Kelime-i
Tevhid” gibi a’zamı muazzam bir sistem hediye eden rabbımıza
şükürden aciziz. Bizlere düşen görev, bu hediyeyi en iyi
şekilde inceleyip idrak edip gönlümüzün tamamını kaplayacak
şekilde her an canlı ve diri tutarak belirtilen hakikatlerini dünya,
ahiret zevk ve idrak ederek, varlığında bulunan ilahi ve rahmani
değerleri ortaya çıkararak yaşamaya çalışmak
olmalıdır.
Hadisi şerfilerde
belirtildiği gibi saf bir gönülle muhabbet ile söylenen “Kelime-i
Tevhid”in söyleyenlerinin cennet ehli olacağı şüphesizdir.
“Kelime-i
Tevhid” bütün mertebeleriyle idrak ederek yaşayanların ise, “ehlullah”
(allah ehli) olacakları da şüphesizdir.
Baştan beri
kısmen izahına gayret etmeye
çalıştığımız Kelime-i Tevhid”e bu his ve
anlayışlarla baktığımızda muhteşem dinimizin
ne yücelik ve ne kemalatla kurulduğu bu yüzden ilk şartının
(farzının) hayâl değil, gerçek şehadet /görüş)
olduğunda ne büyük hikmetler bulunduğunu anlamamız zor
olmayacaktır.
1.
Kelime-i
Tevhid lâ ilâhe illâ Allah
2.
Kelime-i
Risalet Muhammedün Rasûlüllah
3.
Kelime-i
Şehadet Eşhedü enlâ ilâhe illâllah
ve eşhedü enne Muhammedün abdühu ve Rasûlühu
“Şehadet
ederim ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur ve yine şehadet ederim
ki, Muhammed (a.s.) Allah’ın kulu, Rasûlü (elçisi) Peygamberidir.”
Muhterem okuyucum (evvel,
ahir, zahir, batın ve herşeyi kuşatan bir
Allah-ı’mız), (bana bakan Hakk_ı görür) buyuran bir
Peygamberimiz, (görmediğim Allah’a ibadet etmem) diyen bir Hazret-i Ali
(k.a.v.) sultanımız ve bu dünya’ya gönderilip hayat
bahşedilmiş (canlarımız), bütün bunları görecek
(gözlerimiz) vardır. Daha ne denilebilir ki. Bunların hepsi
duyup, görenler içindir.
Tekirdağ’ında
başlayarak büyük bir bölümünü yaşandığı ve ilan
edildiği mukaddes topraklar (Medine-i Münevvere - Mekke-i Mükerreme)’de
yaşanarak gezilen “Kelime-i Tevhid” yolculuğu nihayet yine Tekirdağ’ında
geçici olarak bu bölümleriyle şimdilik yazılış
şekliyle sona ermiş bulunmakta fakat gönüllerimizde ebedi olarak
devam eden yolculuğu hiçbir zaman bitmeyecektir.
Bu kitabın
oluşumunun her aşmasında emeği geçenler ve cümlelerimiz
için Allah’tan mağfiret diler, kusurlarımızın
bağışlanmasını niyaz ederiz. Meydana gelecek manevi
hasılatı efendimiz (s.a.v.) ruhlarına hediye ederiz. Amin.
Allah hak söyler,
hakkı söyler; muvaffakiyyet Allah’tandır.
01-03-2002 Cuma
Necdet Ardıç
Terzi Baba
Tekirdağ
(Not: Yine bakın
nasıl bir tsadüf ise, son satırların
yazıldığı bu cum’a saatinin tarihi dahi 1-3 yani 13
göstermektedir.)
2 + 2 = 4 ise,
bilindiği gibi İslâm’ın hakikatidir.

NEDİR DEDİLER
Ziyaretim
nedir? Dediler.
Tafsilde aramaktır, dedim.
Mekke’n nedir?
Dediler.
Zati tecellimin şerhidir, dedim.
Harem’in nedir?
Dediler.
Zatımın şerhidir, dedim.
Zem zem’in nedir?
Dediler.
Batıni pınarımdır, dedim.
Tavaf yerin nedir?
Dediler.
Ef’al alemimdir, dedim.
Direklerin nedir?
Dediler.
Sıfat, Esma, Ef’al tecellilerimdir, dedim.
Birinci sıra direklerin nedir?
Dediler.
Doksandokuz esma tecellilerimdir,dedim.
Arka direklerin nedir?
Dediler.
Esma tecellilerimin tafsilidir, dedim.
İkinci katın nedir?
Dediler.
Sıfat tecellilerimin tafsilidir, dedim.
Terasın nedir?
Dediler.
Uluhiyyet tecellilerin tafsilidir,
dedim
Ka’ben nedir?
Dediler.
Zati tecellimin cem-i’dir,
dedim
Tavaf nedir?
Dediler.
Zatıma gelen yoldur, dedim
Birinci
dönüşüm nedir?
Dediler.
Hayat sıfatımın kazanılmasıdır, dedim
İkinci
dönüşüm nedir?
Dediler.
İlim sıfatımın kazanılmasıdır, dedim.
Üçüncü
dönüşüm nedir?
Dediler.
İrade sıfatımın kazanılmasıdır, dedim.
Dördüncü
dönüşüm nedir?
Dediler.
Kudret sıfatımın kazanılmasıdır, dedim.
Beşinci
dönüşüm nedir? Dediler.
Kelam sıfatımın kazanılmasıdır, dedim.
Altıncı
dönüşüm nedir?
Dediler.
Semi sıfatımın kazanılmasıdır, dedim.
Yedinci
dönüşüm nedir?
Dediler.
Basar sıfatımın kazanılmasıdır, dedim.
Hacer’ül Esved nedir?
Dediler.
Zatımdan ef’al alemine bakan gözümdür, dedim.
İlk
selamın nedir?
Dediler.
Hakikatime giriştir, dedim.
İkinci
selamın nedir?
Dediler.
Marifetime giriştir, Zatımı selamlamaktır,
dedim.
Siyah
çizgi nedir?
Dediler.
Uluhiyyete gidiş, sıratullahtır, dedim.
Birinci
köşen (Rükn-ü Iraki) nedir? Dediler. Umumi
şeriatımdır, dedim.
İkinci
köşen (Rükn-ü Şami) nedir?
Dediler. Gerçek tarikatımdır,
dedim.
Üçüncü köşen (Rükn-ü Yemani) nedir?
Dediler. Gerçek hakikatimdir,
dedim.
Dördüncü köşen (Rükn-ü hacer’ül Esved) nedir?
Dediler. Gerçek marifetimdir, dedim.
Altın oluğun nedir?
Dediler.
Rahmetimin şeriat ve tarikat ehline
aktığı yerdir, dedim.
Tavaf
niçin soldan döner?
Dediler.
Sağ akl-ı kül’üm’dür, herşeyi ihata eder, dedim.
Ya örtün
nedir? Dediler.
Ahadiyyetimin gizlenmesidir, dedim.
Ya
kapın nedir?
Dediler.
Zatımın girişidir, dedim.
Ya
içinde ne vardır?
Dediler.
Üç direk, ilmel, aynel, hakkal yakıyndır, dedim.
Hicr’in
nedir?
Dediler.
Zatımın açık yanıdır, dedim.
Hatimin
nedir?
Dediler.
Şeriat, tarikat mertebesinde sınırımdır, dedim.
Makam-ı
İbrahim’in nedir? Dediler.
Dostluk (hullet) mertebemdir, dedim.
Enin
niye onbir metre?
Dediler.
Biri sen biri de benim, dedim.
Boyun
niye oniki metre?
Dediler.
Zatıma gelen mertebelerimdir, dedim.
Yüksekliğin
niye onüç metre?
Dediler.
Rasulümün şifresidir, dedim.
Çocuk
sesleri niye?
Dediler.
İsmail’in o günden yankısıdır, dedim.
Mültezem’in nedir?
Dediler.
Kapının yanıdır, bekleme yeridir, dedim.
Dokuz minaren
nedir?
Dediler.
Dördü:
Şeriat, tarikat, hakikat, marifer:
Beşi:Hazerat-ı Hamsedir, dedim.
İki şerefelerin nedir?
Dediler.
Zahir ve batın davetimdir, dedim.
Dış
kapıların nedir?
Dediler.
Ulül el bab’larımın giriş yerleridir, dedim.
Say’ın
nedir?
Dediler.
Zatıma gelen yoldur, zaman tünelidir,
dostu
aramaktır, dedim.
Safa’n
nedir?
Dediler.
Akl-ı küllün zuhurudur, dedim.
Merve’n
nedir?
Dediler.
Nefs-i küllün zuhurudur, dedim.
Birinci
gidiş nedir?
Dediler.
Akl-ı külden nefs-i külle nüzüldür (iniştir)dedim.
Geriye
dönüş nedir?
Dediler.
Nefs-i külden akl-ı külle urucdur (çıkıştır) dedim.
Üçüncü
yürüyüş nedir?
Dediler.
İbrahimiyet tevhidime ulaşmaktır, dedim.
Dördüncü
yürüyüş nedir?
Dediler.
Museviyet tenzihime ulaşmaktır, dedim.
Beşinci
yürüyüş nedir?
Dediler.
İseviyet teşbihime ulaşmaktır, dedim.
Altıncı
yürüyüş nedir?
Dediler.
Habibimin gerçek tevhidine ulaşmaktır, dedim.
Yedinci
yürüyüş nedir?
Dediler.
Zatımla, halkımın arasına girmektir, dedim.
Saç
kesmek nedir?
Dediler.
Beşeri fiillerimi kesmektir, dedim.
İhram
nedir?
Dediler.
İnsandaki örtümdür, dedim.
Neden
beyazdır?
Dediler.
Renksiz olmak içindir, dedim.
Rıda’n
nedir?
Dediler.
Azametimdir, dedim.
İzar’ın
nedir?
Dediler.
Kibriyamdır, dedim.
İhramdan
çıkmak nedir?
Dediler.
Renklere boyanmak içindir, dedim.
Omuz
açmak nedir?
Dediler.
Kudretimi göstermektir, dedim.
Hervele
yapmak nedir?
Dediler.
Azametimi göstermektir, dedim.
Hacc’ın
nedir?
Dediler.
Hakikatimde cemalimi seyrdir, dedim.
Umren
nedir?
Dediler.
Hakikat-i Muhammedide habibimi seyrdir,
dedim
Vedan
nedir?
Dediler.
İzafidir, birlikte olanın vedası olmaz, dedim.
Bunları
soran kim?
Dediler.
Soran da söyleyen de benim, dedim.
Peki
tavaf edenler kim?
Dediler.
Hepsi suretlerimdir, dedim.
Kapıların
niye doksanbeş?
Dediler.
Biri (star) yıldız kapısıdır.
Diğerlerinin toplamı onüç eder,
o da habibimin şifresidir,
ondan
habersiz girilmez, dedim.
29/10/1999
Cuma (Mekke-Ka’be)
Terzi Baba






K A Y N A K L A R
1. Kur’an ve Hadis
2. VEHB : Hakk’ın
hibe yoluyla verdiği ilim
3. KESB :
Çalışılarak kazanılan ilim
4. NAKİL : Muhtelif
eserlerden ve sohbetlerden müşahade ile toplanan ilim
DAHA
EVVELCE ÇIKAN KİTAPLARIMIZ
(Gönülden
Esintiler)
1. NECDET DİVANI
2. HACC DİVANI
3. İRFAN MEKTEBİ
HAK YOLU’nun seyr defteri
4. LÜBB’ÜL
LÜB, ÖZÜN ÖZÜ (Osmanlıcadan çeviri)
5. SALAT – NAMAZ ve
EZAN-I MUHAMMEDİ’de bazı hakikatler
6. İSLAM’DA MÜBAREK
GECELER, BAYRAMLAR ve HAKİKATLERİ
7. İSLAM, İMAN,
İHSAN, İKAN, CİBRİL HADİSİ
8. TUHFET’UL
UŞŞAKİYE (Osmanlıca çeviri)
9. SURE-İ RAHMAN ve
RAHMANİYET
10. KELİME-İ TEVHİD
DEĞİŞİK YÖNLERİYLE
ÜZERİNDE
ÇALIŞTIĞIMIZ KİTAPLARIMIZ
11. SURE-İ FETH ve FETHİN HAKİKATİ
12. CİBRİL ve HAKİKATLERİ
13. SURE-İ YUSUF ve DERVİŞLİK
14. ALTI PEYGAMBER ve daha fazlası
ADRES
NECDET ARDIÇ
Büro :
Ertuğrul Mah.
Hüseyin Pehlivan
Cad. No. 35/2
Servet Ap.
59100 TEKİRDAĞ
Ev : 100 Yıl
Mah. Uğur Mumcu Cad.
Ata Kent Sitesi A
Blok Kat 3 D. 13
59100 TEKİRDAĞ
Tel (Büro)
: ( 0282) 263 78 73
Tel
(Ev) : ( 0282) 261
43 18
Kur’anı Keriym
Muhammed suresi 47/19 ayetinde,
¢é¨Ü£Ûa
£ü¡a é¨Û¡a ¬¬ ü ¢é £ã a
¤á ܤÇb Ï
6¡pb ä¡ß¤
õì¢à¤Ûa ë åî©ä¡ß¤ õì¢à¤Ü¡Û ë
Ù¡j¤ã ˆ¡Û ¤Š¡1¤Ì n¤a ë
“fa’lem ennehu lâ ilâhe illallahü
vestağfir lizenbike ve lil mu’miniyne vel mu’minati”
mealen,
“Ey Muhammed bil ki, Allah’tan başka
ilah yoktur kendinin, inanmış erkek ve kadınların
bağışlanmasını dile.”
Deylemi’de Enes (RA) Kale
: Rasulüllah (sav)
Cennetin sermayesi “lâ
ilâhe illâ allah” nimetin sermayesi “elhamdülillah”tır. (Ramuz
3362)
İbnül Hacer,
İbni Naim (RA) Kale : Rasulüllah (sav)
Kim “lâm elif”i çekerek “lâ
ilâhe illâ allah” derse, dörtbin büyük günahı bir anda
yıkılıverir. (Ramuz 5413)
Tabarani İbni Ömer
(RA) Kale : Rasulüllah (sav)
“lâ ilâhe illâ
allah”dan efdal bir zikir “istiğfar”dan efdal bir dua yoktur. (Ramuz 4726)