G Ö N Ü L D E N
E S İ N T İ L E R (IV)
RİSALE-İ
“L Ü B B – Ü L L Ü’B V E S I R R – Ü S
S I RRI”
“ÖZÜN ÖZÜ”
VE “SIRRI SIRRI”
OSMANLICA
ASLINDAN ÇEVİREN
NECDET ARDIÇ
NECDET ARDIÇ
SERİSİ
IV
İ Ç
İ N D E K İ L E R
ÖN
SÖZ.........................................................................
TAKDİM.........................................................................
BİRİNCİ
TUR................................................................
İKİNCİ
TUR..................................................................
ÜÇÜNCÜ
TUR..............................................................
DÖRDÜNCÜ
TUR.........................................................
BEŞİNCİ
TUR...............................................................
ALTINCI
TUR...............................................................
YEDİNCİ
TUR..............................................................
HİKAYEÎ
FİL................................................................
HAZARAT-I
HAMSE .....................................................
GAYBÎ
MUTLAK...........................................................
ALEMİ
CEBERUT.........................................................
ALEMİ
MELEKÜT .................................................. ….
ŞUHÜDÜ
MUTLAK.......................................................
ÎNSAN-I
KAMİL............................................................
BİRİNCİ
SEFER...........................................................
İKİNCİ
SEFER..............................................................
ÜÇÜNCÜ
SEFER .........................................................
TEKVİN
MAKALESİ......................................................
Ö N S Ö Z
MUHTEREM
okuyucum Bu kitap Muhyiddin-i A’rabî Hazretlerinin “Fütuhat-ı Mekkîyye”
isimli kitabından alınan bazı bölümlerinin, İsmail
Hakkı Bursevi Hazretleri tarafından açıklamalanndan meydana
gelmiştir.
Biz de
Osmanlıca aslından bu gün okunacak hale getirmek istedik ki, çok
değerli bu küçük eser meraklılarının elinde, kendilerine
yol gösteren bir kılavuz olsun.
Esasen daha
evvelce de bir çok çevirileri yapılmıştır.
Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında,
dizilişinde, basılışında, bastırılışında,
emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine
hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapılan açsın.
Yarabbi bu kitaptan meydana gelecek manevî hasılatı
evvela acizane, Efendimiz Muhammed Mustafa S.A.V. Efendimizin ruhuna, sonra
merhum Adalet Teyzemizin ruhuna ve bütün uşşaki canların
ruhlanna hediye eyledim,
Necdet ARDIÇ
UŞŞAKÎ
TEKİRDAĞ
T A K D İ M
Hamd
O’nun Dostluğuna... Salat, O’nun Resülüne...
Bu
risalenin yazılmasının, ihyasının, vücuda gelmesinin
sebebi şu olmuştur: Hazreti Kutb-el ve Şeyhi alelıtlak
Muhyiddin-i A’rabi “Fütühat-ı Mekkiyle” isimli kitabında,
Hakikate ve Marifete dair bazı meselelerin özünü etraflıca
anlatmıştır. Ancak eser Arab diliyle yazılmış
olduğundan, bu dilden mana çıkartamayan kardeşlerim için o
hakikatler “gizli bir hazine” olmaktan ileri gitmemiştir.
Muhalefet
etmeye gücümün yetmediği, Efendimiz Hazretleri Aleyhisselam, eserin
Türkçeye tercüme edilip, “gizli hazine”nin zahire çıkartılmasını
emrettiler.
“Emre
uyan memur mazurdur”, kaidesine binaen imkan dairesinde
tercemesine başlandı.
Gerektiğinde,
lüzumu görüldüğünde bazı faydalı ilaveler de yapıldı.
Hakikatte, bu hakir ve elde yazan kalemin, atıcı ile elindeki yay
misali olduğuna şüphe edilmeye!..
Mesela,
bir kadeh içki ile kendinden geçen kimse, sarhoşluk halinde bazı
şeyler konuşsa, o kelam kendi fiiliyle değil, içkinin
fiiliyledir, içki söyletti, derler...
Üzerinde
baygınlık alameti olan kimse bazı sözler söylese, cin söyletti,
derler; ve sözünü mazur görürler.
Evliya,
Hakk’ın kudret eli ve kudret dilidir. Nitekim hadîs-i kudsîde şöyle
buyrulur:
“iza
ahbibtü abden küntü lehü yed’en ve lisanen”
“Kulumu
sevdiğimde onun eli ve dili olurum.”
Durum
bu hadîste belirtildiği gibi olunca, bu hakirin lisanında söyleyen O
olursa, acaib mi olur?..
Yine
Kur’anı
Keriym Enfal Suresi 8. sure 17. ayette;
“ve ma remeyte iz remeyte ve lakinnallahe rema”
“Attığın
zaman sen atmadın, Allah attı!..” Hükmü bu
manaya şahittir ve tasdik eder.
Ve
gene işaretleriyle bu risaleye “LÜBB-ÜL LÜB” ve “SIRR-ÜS
SIR” yani “ÖZÜN ÖZÜ” ve “SIRRIN SIRRI” adı
verildi.
Bu
arada hata ve eksikliklerinim af ve hoşgörüyle
karşılanacağım umarım. Zira insan unutma mahalli
değil midir?
“Vema tevfiyke illa billahi, aleyhi
tevekkültü ve ileyhi ünib”
“Muvaffakiyet
Allahladır, O’na dayanır ve O’na güvenirim.”
ÖZÜN ÖZÜ VE
SIRRIN SIRRI
Hazreti
Şeyhin “Fütühat-ı Mekkîyye”sinde açıklamayı
arzu ettiği meselelerden biri de “ARİF”
hakkındadır.
“Feiza
kanel arifu arifen hakikaten felem yetekayyed bimutekadin...”
“Bir
irfan sahibi hakikaten arif olduğu zaman, bir itikad ile
kayıdlanmaz...”
Bir
irfan ehli, kendi hakikatine arif olsa, bir itikada uyup, diğerlerine
uymamazlık etmez. Yani Arif-i Billah, itikadında heyula gibi
olup, heyula ise, her ne suret olursa olsun kabul edip, cümlesine mahal ve
mekan olur. Ve haddizatında kendinde ne bir başkalaşma ne de bir
değişme vaki olmaz.
Ve
hangi surete bürünürse burunsun, yine zatında kendi aslı üzerinedir.
Arif-i billah her türlü itikadı kabul edip, herhangi bir itikadla mukayyed
olmayıp, ilahi bilgideki yeri üzere olan itikadında. daim ve
sabittir.
Bununla
beraber, cümle itikadları da câmi ve havi olup, cümlesinin aslına
vakıf olaı-ak, bütün itikadları kapsamına alır. Özünü
bildiği şey, dıştan hangi surete bürünse. gaflet etmeyip ve
bir suret ile de kayıtlanmayıp, her yüzde müşahede edici olur.
Beyit:
Tecelliyatı hüda iledir iki cihan,
Cemal-i hakka nazar eyle, dilediğin yandan.
Bir
hadis-i şerifte şöyle buyrulur:
“Ehl-i cennet, cennete dahil olduğunda.
Hak Subhanehu ve Teâlâ Cemâl ile Kemâlinden kibriya perdesini
kaldırıp:
“Ene Rabbükümül ala”
“Yıllardır
görmeyi arzuladığınız âlâ. Rabbınız benim,” diye
zuhur eder... Onlar Rabbın bu tecellisini inkar edip;
“Hayır,
Asla!..” diyerek feryad u figan ederler.
Bu
tecelli değişik şekillerde üç defa daha tekrar eder.
Ve
onlar da tekrar tekrar inkar ederler.
Sonra
Hak onlara, “Rabbınızla sizin aranızda bir
işaretiniz var mı?..” diye hitab eder...
Onlar
da “evet” derler.
Ondan
sonra herkese, kendi zannı ve itikadı üzere olan
tecelli ile tecelli eder. Onlar da bu defa kabul ederler.»
Nitekim
şerefli hadîste:
“ineküm
seteravne rabbüküm kema teravnel kamere leyletel bedri,” buyrulur...
“Ayın
ondördüncü gecesi kameri nasıl görürseniz, Rabbinizi de öyle aşikar
göreceksiniz!..”
Amma “Arif’
olanlar ilk emirde, gördükleri gibi hemen kabul ederler. Zira bunlar,
cümle itikadı câmi olup, bir itikadla kayıtlı değillerdir.
Beyt:
Bugün her kim görürse yârin,
Gören onlardır yarın.
Ne bilsin orda bildârın,
Onlar burada a’malardan.
Nitekim
Hazreti Kur’anda buyrulur:
Nitekim
Hazreti Kur’anı Keriym İsra Suresi 17. sure 72. ayette;
“ve men kane fiy hazihî a’mâ fehüve fiyl ahıreti a’mâ
“Kim
burada a’ma olup rabbini göremezse, ahirette de amadır!”
Ve bu
sebebten ahirette de Hakkı görmek ona nasip olmaz. Hak Teala’dan
ricamız şu ki, kullarını taklidden ve mecazî itikadla
kayıdlanmaktan esirgesin. Amin.
Eğer
sual edilirse ki:
- Arifin
kendi hakikatına arif olması ne şekilde hasıl olur?..
Cevab:
- Kendisinin
hakikatına vasıl olmuş, “Arif-i
Billah” olan bir Zata canı gönülden tabi olup,
O’nun ahlakiyle ahlaklanmakla olur.
Hazreti
Kur’anı
Keriym Maide Suresi 5. sure 35. ayette:
“vebtegu ileyhil
vesiylete” buyurulur.
-
Beni bulmak isterseniz, beni bulmuş kullarım vardır, onları
izleyiniz!.. Onlar size vesile olup, bana ulaştırırlar;
manasına gelir bu ayet...
Onlara
hizmet etmekle, kişi kendini bulup, nerden gelip, nereye gideceğini
ve ne için gelip, halen ne makamda olduğunu anlar...
Bu
aleme gelmekten murad ve maksad şudur:
“küntü
kenzen mahfiyyen, feahbebtü en u’rafe
fehalektül halka liu’rafa bihi...”
Şeklindeki
Kudsî Hadîste belirtildiği üzere;
“Ben
bir gizli hazineydim, bilinmekliğimi arzu ettim ve bu halkı
halkettim.”
Ancak,
ey aşık, Hakkı bilmen yalnız, kendi nefsine arif olmakla
mümkün olur.
Nitekim
hadîs-i şerifte:
“Men
a’refe nefsehu fekad a’refe rabbehu..”.
“Kim
nefsine arif olursa, o rabbine arif olur!” buyurulur.
Aksi
dahi böyledir. Yani, nefsini bilmeyen Rabbini bilmez. Ehline malumdur.
Bu
hadîs-i şerif hakkında havas ve avam anlayış derecelerine
göre çeşitli manalar vermişlerdir, İnşaallahu teala havas
katında olan bir mana burda beyan olunacak...
Bu
makamda yedi tur müşahade edilmiştir.
B İ R İ N C İ T U
R
Bir
kimse kendi cisminde, bedeninde tasarrufu olan cüz’i ruhunun
varlığını idrak edip anlarsa, birinci tura dahil olur, ki
buna Nefs-i natıka yani konuşan nefis derler.
Vahdet,
ehli katında; nefs, kalb, ruh, akl, sırr; hepsi tekdir, ancak
sıfatı değiştikçe birer itibarî suret ve isim alır,
derler.
Nefs-i
natıka, cisim ve cisme mensup arazdan değildir. Cesedin dahilinde ve
haricinde tasarruf eder. Mekansız ve nişansızdır. Vücudun
belirli bir yerinde yerleşmiş olmayıp, her nereye parmak bassan
tümü orada mevcuttur.
Parçalanma ve
bölünmesi dahi mümkün olmayıp, şahsın elinde tutan, gözünde
gören, dilinde söyleyen, kulağında işiten ve ayağında
yürüyen velhasıl bütün organlarında tasarruf eyleyen odur. Bedenin
bütün parçalarının her bir cüzünde zatıyla ve tümüyle mevcuttur.
Bütün bedeni kuşatmış bir halde ve de herşeyden ötedir. Eğer, bedenin parmağı, eli, ayağı
kesilse, ona hiç bir eksiklik veya son bulma ulaşmaz. Hatta bütün bedene
son gelse, ona fena ve zeval gelmez. O yine eskiden olduğu gibi merkezinde
daim ve kaimdir.
Ayrıca
buna daha pek çok misaller verilebilir. Kişi kendi nefsinin ne
olduğunu böylece bilip anlayınca ikinci tura doğru yola
çıkar...
İ K İ N C İ T U R
Birinci
turu idrak ettikten sonra ikinci tura doğru yönelen kişi ufuklara,
yani zahirî alemin derinliklerine bakar... Afakta olan nefs-i külliye nazar
eder, ki ona, akıl, izafî olan külli ruh dahi derler:
Halifetullahtır!.. O cisim ve cisme mensup değildir... Semaların
ve yerlerin içinde de, dışında da değildir. Bütün
mevcudatı kuşatır, onlarda tedbir ve tasarruf eder...
O’na
nisbetle; alâ, illîyin ile esfel safilîn yani yüksekliklerin en yükseği
ile en alt, ya da diğer bir ifade ile en latif ile en kesîf birdir... Her
mertebede zatı ile tümüyle mevcuddur. Parçalanma ve bölünme kabul etmez.
Bütün gökler ve yerler tümüyle yok olsalar, bu yokuluş ona hiç bir
eksiklik, bölünme vermez...
Mesela
güneş buna misal olabilir... Alemde ne kadar evler, saraylar yapılsa,
hepsine güneşin aydınlığı vurur; ancak, her eve
penceresi kadar yansıma yapar... Ayrıca, bütün evler ve saraylar
harap olsa ve yıkılsa, güneşe bir zarar ve son gelmiyeceği
gibi; Hak Teala’da ne kadar insan ve hayvan halketse Ruh cümlesine hayat verip,
tedbir ve tasarruf eder. Ve ne kadar ruh sahibi ölürse olsun, Ruh-u izafî
aslı üzere olduğu gibi daim ve bakî olup, merkezinde sabittir.
Eğer
bu hali de idrak edersen, ikinci turun hakikatin! idrak etmiş olursun.
Ü Ç Ü N C Ü T U R
Üçüncü
tura yükseldiğınde, cüz’î rühunu, külli ruhda fani ve yok görüb;
külli izafi ruh ile kendini zinde bulursun... Yani, ruhunun, ruhu
külli; aklının, aklı külliye mensup olduğunu hakkal yakin
müşahade edip anlarsın... Bu üçüncü tur, üçüncü aşamadır.
Buradan da ilerlersen, dördüncü tura geçersin...
D Ö R D Ü N C Ü T U R
Bu
turdaki ilerleme halinde, kendi ruhunu, rüh-u izafîde fani gördükten sonra;
ruh-u izafîyi dahi Hakkın Zatında mahvolmuş,
yokolmuş müşahede ederek, parçalanmaktan ve
bütünlenmekten kurtulursun!..
Böylece,
bütün fiilleri, Hakkın fiilinde; bütün esma ve sıfatı,
Hakkın esma ve sıfatında, bütün zatları da Hakkın
Zatında yokolmuş görüp; ilmelyakîn ve hakkalyakîn müşahade
haline geçersin...
“la
mevcuda illa hu!..”
“Mevcudat
yoktur ancak O vardır!..”
ve;
“leyse
fiy cübbetül vücude sivahu!..”
“Tek
vücud cübbesi içinde ondan gayri yoktur!..” gibi
sözlerin manalarına zevk ve hal ile vakıf olursun.
Hazreti
Kur’anı
Keriym Mümin Suresi 40. sure 16. ayette
limenil mülkü’l
yevme lillahil vahıdil kahhæri
“Anda
mülk kimindir?.. Vahid ve Kahhar Allah’ındır!.”.
hitabının manası çözülür... Bu mana ve ifadeye vakıf
olarak, zahirde Hak’dan gayri mevcud olmadığına arif olursun...
Misalen
anlatılan dört turdan; 1. turda enfüs (iç) alemi: 2. turda afak (dış)
alemi; 3. turda enfüs ve afakın bir şey olduğunu; nihayet
4. turda da cümlesinin Hakkın Zatında mahvolmuş
olduğunu anlattık...
Bunları
da idrak ettiysen beşinci tura doğru yoluna devam edersin.
B E Ş İ N C İ T U
R
Beşinci
turun da hali şöyledir...
Evvelce
belirtilen turların derecelerini birleştirip, öylece müşahede
edersin. (Varlık O’dur dersin)... Bu makamın sahibine “İBN’ÜL
VAKİT” yani “VAKTİN OĞLU” tabiri kullanılır.
Bu hal
de idrak edilirse altıncı tura devam edilir.
A L T I N C I T U R
Altıncı
turun halini idrak eden, herşeye “AYNA” olur!.. Ve bu makamda salik,
KENDİNDEN gayri kimseyi göremez mevcudatta!.. Bütün eşyayı
kendine bağlı olarak müşahade eder.
“Cübbemin
içinde Allah’dan gayri yok!..”
ve,
“İki
alemde de gayrim var mı ki!..” demeye
başlar...
Herşey
O’na ve O herşeye AYNA olur... Belki ayna ve aynadaki akis dahi
kendidir!..
Bundan
evvel “İBN’ÜL VAKİT” makamında idi ve
“allah’dan
gayrı mevcut yoktur!..” diyordu...
Bu
makamda kemale erişüğinde ise şöyle der:
“Mevcudat
yoktur, ancak ben varım!..”
Ve bu
makama “EBU’L VAKT” yani “VAKTİN BABASI” denir.
Şayet
bunları da idrak edersen, yedinci tura doğru yola devam
edersin.
Y E D İ N C İ T U R
Yedinci
turda salik, külli bir fena ile kendini kaybedip, halis tam yokluğa
erer... Bundan sonra beka içinde beka hasıl olur, ne hal ve ne de makam
ile sıfatlanır...
Müşahede
ve marifet tamamiyle kaybolur. Bu halin tarifi ve izahı olmaz. Zira,
burası tam bir yokluk makamıdır!..
Makam
dememiz dahi sadece izah gayesiyledir... Yoksa bu mertebe sahibi için ne makam
olur, ne nişan!..
Ancak
ehl-i zevk olanlar, zevk ile bu hali yaşarlar, anlarlar.
Arif
bu makarna vasıl olduktan sonra ki burası “makam-ı cem”dir.
“Cem”den
farka gelirse Hakkanî bir vücud ve onu süsleyen yeni bir elbise verirler...
Böylece de hakikatine arif olur...
Bu
da, hadîs-i şerifteki “rabbını bilir” hükmünün
sırrını anlamaktır. İşte böylece Hak’ka arif
olunur; ve mecazi bir itikadla kendini kayıd altına almaz...
Beyt:
Ölmeyince bulamadım yolu Hakk’a,
O’ndan oldum Hay ve yaşadım beka.
Kendimi kendim yitirdim, yine bulam kendimi,
Hep olursun, hiç edince kendi benliğim!..
Bundan sonra arif
bildi ki, bütün afak ve enfüste tecelli eden bir ZAT ve bir hakikattir...
Başkası yoktur!. Cümle varlık bir varlık, bir can, bir
tendir!.. Hakikat birdir, parçalanmış ve bölünmüş değildir.
Görünen her şey, zuhur yeri ve aletidir... Her
zuhur yerinde tümüyle zahir olur... Bir zerrede dahi tüm esma ve
sıfatıyla mevcudur...
Herkese
itikadına ve zannına göre, her mertebede, her mahal ve makamda ayn
bir yüz gösterir!..
Zahirde
de, Batında da tasavvur olunan, her akılda makul, her gönülde mana,
her kulakta işiten, her gözde gören O’dur!.. Bir yüzden tecellî eder, bir
yüzden bakar... Aşık ve maşuk, talib ve matlüb, itikad
eden ve edilenin hep tek şey olduğunu anlayıp, vahdete erince,
artık arif tek bir itikad ile kendini kayıdlamaz!..
Böylece
de, baştaki “arifin tarifi” anlaşılmış olur.
HÎKAYE...
Birkaç
âmâ bir yerde toplandıklannda aralarında konuşurlar:
“Acaba
biz bir fili görebilir miyiz?,.”
Bir
zaman sonra bir fil çobanı rastlar bunlara, ve alıp götürür bir filin
yanına...
Âmâların kimi filin
kulağına, kimi ayağına, kimi karnına, kimi hortumuna
yapışırlar...
Sonra
da başlarlar aralannda tartışmaya...
-
Ayağına yapışan, filin “direk gibi
bir hayvandır bu” der...
-
Kulağını tutan, “sofra gibidir,” der fil
için...
-
Karnını tutan “küp gibi” olduğunu,
-
hortumunu tutan “yılana benzer”
olduğunu iddia eder...
Velhasıl,
kim hangi uzvu tutmuş ise, tuttuğu uzva göre itikad ederler fil
hakkında...
İşte
taklid ehlinin hali de böyledir... Bir inanca mahsus olarak ve o inanç ile
mahpus kalarak kendi kendilerim kayıdlarlar...
Beyt:
Ölçüde kim kaldı bugün mahpus,
Düşüp toprağa oldu tümden meyus!..
Halbuki
kendi hakikatine arif olan bir “arıf-i billah” herhangi bir itikad
ile kendini kayıdlamaz... Nitekim daha evvelce de anlatıldı. Sen
de ehlini bulup, onun vesilesiyle kendine arif olursan bunları
anlarsın.
Yine
arifin kendi hakikatim daha iyi bilebilmesi için, “hazaratı hamse-i
ilahiyeyi” (beş ilahi tenezzül mertebesini” de bilmesi zaruridir. Bu
sebeble aşağıda onların izahına geçiyoruz.
H Â Z Â R Â T - I H
A M S E - İ İ L A H İ Y E
(Beş
İlahî Tenezzül Mertebesi)
Bütün
bu anlatılanlardan sonra şunu da bilesin ki, Allahu Tealanın
zatına ve sıfatlarına nihayet olmadığı gibi
hakikatte, alemlerin dahi nihayeti yoktur!.. Zira alemler, Cenabı
Hakkın isimlerinin ve sıfatlarının zuhur yeridir... Zuhur
eden sonsuz olduğuna göre, zuhur yerlerinin de sonsuz olması
tabiidir!..
Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55.
sure 29. ayette;
“O her an
yeni bir şa’ndadır” (iştedir, zuhurdadır)
Ayet-i
kerimesindeki mana gereği, şuuünat-ı
ilahiyeye son yoktur... Hatta kudretinin kemalinden, bir kuluna aynı
tecelliyi iki defa eylemez... Yeni yeni suret ve görüntülerle tecelli eyler
daima, iki kişiye aynı tecelli olmamıştır ve olmaz da!.
Kudreti yüce, şanı azametlidir: kendinden gayri ilah sözkonusu
değildir.
Ne
Hakk’a nihayet var, ne de zuhur yerleri olan alemlere bir son vardır!..
Buna rağmen, izah sadedinde alemler için, toplu olarak onsekiz ve
tafsilatıyla da onsekizbindir demişler...
Nitekim
İbni Abbas radıyallahuanh, Resülullah aleyhisselatu vesselamdan
rivayet eder ki:
“Hak
tealanın onsekizbin alemi vardır ve bu gördüğünüz dünya o
alemlerin bir tanesidir.”
Ancak
bu alemlerin hepsi, “hazaratı hamsei ilahi” yani (beş ilahi
mertebe), ya da bir diğer günümüz tabiriyle (beş ilahi boyut) ismi
altında beş alemde toplanır.
1 - G A Y B I M U T L A K
Bu alemin
çeşitli isimleri vardır... Gayb-ı mutlak, alemi lahut,
(ölçü ve şeklin söz konusu olmadığı) lâ Taayyün alemi, (bırakma,
yayılma, her yana) sirayet alemi, ıtlak alemi, mutlak â’ma,
sırf vücud, mutlak vücud, sırf zat, ümmül kitab, mutlak beyan,
yayılma noktası, gaybların gaybı
Kur’anı
Keriym En’am Suresi 6. sure 59. ayette;
“ve indehü
mefatihul ğaybi la ya’lemüha illa hüve”
“Gaybın
anahtarları O’nun indindedir, onları ancak O bilir...
buyrulur.
Evet,
yukarıda sayılan isimlerin hepsi, aynı mertebenin ismidir... Ve
bu itibarla, bu makamda hazret-i Hak, tam bir izzet ve alemlerden istiğna
ile anılır.
Hakikatte
bu makamda, ne makam, ne mertebe, ne isim, ne resim, ne sıfat, ne
sıfatlanan vardır!.. Ancak bu durumun idrak edilebilmesi için
tabirlere de lüzum var... Zira, bu mertebede Zat, tam bir tenzihdedir. Henüz
esma ve sıfat dairesine tenezzül etmemiştir. Bütün isimlerin ve
resimlerin Zat-ı Hakda, yoklukda olduğu makamdır.
Kur’anı
Keriym Ankebut Suresi 29. sure 6. ayette;
“innallahe
leğaniyyün ‘ani’l alemiyne”
“Muhakkak
ki Allah alemlerden ganîdir...”
Kur’anı
Keriym İnsan suresi 76. sure1. ayette;
“hel eta alel
insani hıynün mineddehri lem yekün şey’en mezkuren”
“İnsan
üzerinden bir zaman geçmedimi ki, o zaman insan anılan bir şey
değildi!..”
Kur’anı
Keriym Saffat suresi 37. sure 180. ayette;
“sübhane rabbike
rabbil‘ızzeti ‘amma yasıfune”
“Rabbine karşı hayretini derinleştir, rabbin tenzih sahibidir.” Buyruluyor...
Hadîs-i
şeriflerde.
“Küntü
kenzen mahfiyyen...”
“gizli
hazine idim”
“kanallahu
ve lem yekun meahu şey’a!..”
“Allah
vardı ve O’nunla beraber bir şey yok idi!..” Buyrulmuştur...
İşte
yukarıdaki ayet ve hadîsler bu makamı ifade etmektedirer...
Ancak,
arif-i billah katında her anda öyledir. Nitekim Hazreti Ali kerremallahu
veçhe hazretleri, “Allah var idi...” hadisini
duyunca;
“El
an kema kan!..”
“Bu
anda da o andaki gibidir!..” Diyerek, adeta anlatılmak
istenen sırrı açıklar mahiyette
konuşmuş meseleyi “geçmiş” zamandan
çıkartarak, “geniş” zaman içinde, ifade ederek,
anlıyamıyanlara yeni bir idrak sahası açmıştır.
(Yani
Allah’a göre tek bir an vardır, kendisinden başkası da yoktur. İzafî
tüm zamanlar bu an kavramı içinde mahvolmuş hükmündedir.)
2 - A L E M – İ C E B E R Û
T
İkinci Hazret. Ceberut,
birinci taayyün, birinci tecellî, ilk akıl, ilk cevher. Hakikatı
Muhammedîye, ruh-u izafî, ruhu külli, gaybı muzaf, kitab-ül müb’in
gibi isimlerle çeşitli vasıflara göre isimlendirilmiş alemidir.
“Ümm-ül
kitab”da toplu olan her şey bu mertebede tafsilatlanmaya başlar. Ki Ümm-ül
kitab Zattır. İsimler alemi, ayanı sabite,
mücerretler alemi, mahiyetler alemi, büyük berzah da derler, ki hepsi bu
mertebenin ismidir... Her biri bir itibarladır ki ehline malumdur.
3 - A L E M – İ M L E K Û T
Üçüncü Hazret meleküt
alemidir. Ona misal alemi, hayal alemi, vahidiyet, ikinci taayyün,
ikinci tecellî, idre-i münteha, emr alemi, küçük berzah, tafsil alemi
derler.
.
4 - Ş U H U D – U M U
T L A K
Dördüncü hazret
şehadet alemidir. Mülk alemi, nasut alemi, halk alemi, his alemi,
anasır alemi, yıldızlar ve felekler alemi, mevalid alemi
(bunlardan murad, maden, nebat ve hayvanlardır) Ve arşı
azîm dahi bu alemdendir. Cisimler aleminin cümlesini ihata eder.
Bu
şehadet aleminin dışında kalan diğer alemlere, “gayb
alemi” veya “emr alemi” derler.
Bu
itibarla, alemler ikiye ayrılır... “Gayb alemi” ve “şehadet
alemi”... “Dünya” ve “ahiret” alemleri) olarak da
anılır bu iki alem...
Yukarıda
ayrı ayrı belirtilen dört alem, dört derya mesabesindedir. Mülk,
Meleküt, Ceberut ve Lahut... İşte
bu dört derya, ezeli ve ebedî olup, başlangıcı ve sonu yoktur.
Birinci
derya “Zat”tır... “Lahut” da derler...
“küntü
kenzen mahfîyyen fe ahbibtü en u’rafe”,
“gizli
bir hazineydim”, hükmüne ve düsturuna göre;
“Zat’ı
ilahî” coşarak “ceberut alemi”ni zuhura
getirdi... Ona “ruh-u izafî” de derler... “Alem-i Ceberut”
coşunca da, “alem-i Meleküt” meydana geldi. Ve “alem-i
Meleküt” coşarak “alem-i Mülk” zuhura geldi.
Coşmadan
murad, zatî meyil ve zatî meyilin gerekliliğidir.
Bu
alemlerin hepsi “tarfetül ayn”da yani göz açıp kapaması kadar
ve hatta çok daha kısa bir süre içinde “Zat”tan zuhura geldi...
Nitekim
Kur’anı
Keriym Kamer suresi 54. sure 50. ayette;
“ve ma emrüna illa vahıdetün kelemhın bil basarı”
“Emrimiz, bir tek emirdir, Göz
kırpması gibidir”
Yani,
bizim emrimiz olmaz ancak bir defa göz açıp kapayıncaya kadar yahut
daha kısada olur. Emrden murad “kün” emridir. Bir kere “ol” dedi; göz
açıp kapayıncaya kadar, belki de daha da kısa bir sürede dört
alem zuhura geldi.
Ancak,
bu alemler yoktan değil; Zatî inkılaptan zuhüra gelmiştir! Yoktan
zuhura geldi dedikleri hal. Zatı zatında gizli
iken, iradesi ile açığa çıktı, demekten İbarettir...
Zira, ne yok var olur, ve ne de var yok olur!..
Deryayı
Zatın inkîlabından alemler zuhura geldi... Mesela bir derya
düşünelim, ondan ikinci derya, ikinciden üçüncü, üçüncüden dördüncü derya
zuhur etsin... İşte böylece dört alem meydana geldi... Mesela,
hava suya, su buza inkîlab ettiği gibi,
Bu
alemlerin cümlesi “nur”dur!.. Bu nur değişik hal ve
şekillere girerek, türlü türlü görünür...
Arifler
katında ise, evvelce ne idiyse, elan da öyledir!.. Bütün
alemler BİR Nur deryasıdır; ve daima coşup dalgalanarak
tecelli etmektedir...
Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55.
sure 29. ayette;
külle yevmin hüve
fiy şe’nin
“her
an yeni bir şa’ndadır O” (iştedir,
zuhurdadır) Ayeti iktizasınca, o dalga ve
coşmalar “Zat”tan gelir ve yine “Zat”a gider...
Kur’anı
Keriym Hud Suresi 11. sure 123. ayette;
ve ileyhi
yürce’u’l emrü küllühü
“Bütün
işîer O’na döndürülür...”
Kur’anı
Keriym Hud Suresi 11. sure 123. ayette;
“allahü
nürüssemavati vel ardı”
“Allah
göklerin ve yerin NUR’udur!..”
Ayet-i
kerimelerinin manaları bunları anlatmaya kafidir.
Beyt
:
Cümle alem ZAT imiş, deryayı hikmet imiş,
Hak ile vuslat imiş, lâ ilâhe illallah!..
Beyt
:
Mutlak
vücud denizinin dalgası ne dalgadır ki, daim halk eyler!..
Gerek
gizli gerek aşikar, daim ENEL HAK sırrını söyler!..
Bu
denizin deryasına “masiva” adı verilir. Derya ezelî ve ebedîdir,
dalgalar da “hadis” yani sonradan oluşan hadiselerdir.
Beyt
:
Kıdemde la mekan, derya üzere derya...
Kesin ki olaylar, deryanın dalgaları...
Evvel
ve ahır, varlık “HAK”dır...
Var
görünen masiva ise, mutlak varlıkta var sayılır...
Bütün
varlıklar “ZAT-ı MUTLAK”’tan meydana gelir. Eğer o
tecellî bir an kesilse, o anda hepsi mahvolurdu.
5 - İ N S Â N - I K Â
M İ L
Beşinci
fasıl İnsan-ı Kamil’i açıklamaktadır. Bu zikrolunan
hazret İnsan-ı Kamil, alemlerin hepsini kapsar, hüviyetinde
toplar!.. İnsan-ı Kamil bütün mertebeleri câmidir... “İsmi
Azam” makamıdır .. “İsmi Azam” bütün İlahî isimlere câmi
olduğu gibi, İnsan-ı Kamil de “Mülk alemi”, “Meleküt alemi”.
“Ceberut alemi” ve “Lahut alemi”nin cümlesini câmidir...
Zahirde
ve batında însan-ı Kamil’in kuşatmadığı hiç bir
mekan yoktur
Zati
bir sirayet ile her şeyde hükmünü yürütür ve belki de o şeyin
aynıdır!..
Nitekim
Hazreti Ali kerremallahu veçhe buyurur:
“Kendini
küçük olarak ZAN edersin, Halbuki alemi EKBER Sensin!..”
Alem
Sen’de gizlidir!.. Eğer, bir kamil yetiştiriciye gidip, nefsine arif
olursan, cümleyi sende, kendinin de cümlede mevcut olduğunu bilirsin...
İnsan-ı
Kamil’in büyüklüğünü şöyle düşünebilirsin: Onsekiz bin alem
farzolunsa ki bir havan içinde dövülüp macun hale gelse, bu terkip
“İnsan-ı Kamil” olur...
Bu
İnsan, onsekizbin alemi, onsekizbin göz ile seyreder! Her bir aleme dahil
olup, o aleme has bir göz ile orayı seyreder... Duygular alemini his
(zahir) gözüyle, makülatı (akılla anlaşılablir) akıl
gözüyle, manaları da kalb gözüyle seyreder... Diğerlerin! de ona göre
kıyas et!..
Bu
alemin, his (zahir) gözüyle, manaları seyredeceğini ZANNEDENLER
şüphe içinde kaldılar...
Beyt:
Yürü, bir göz bul çare eyle,
Bu kez, O’ndan O’na nazar eyle!..
Alemleri
onsekiz bin olarak kabul edenler için esas şöyledir...
Külli
akıl, külli nefis -ki bunlara (levh ve kalem) de denir-, arş, kürsî.
yedi kat sema, dört unsur (ateş – hava – su - toprak), üç mevalid yani
(maden – nebat – hayvan).
Bunların
hepsi bütün olarak onsekiz eder. Her birini cüz’iyel olarak biner saymışlar ve
böylece de onsekizbin alem demişlerdir.
Hakikatta ise, alemler
had ve hesaba gelmez... Şu faydalı bilgiyi verelim...
- Yeryüzünde olan
mahlükat, denizlerde olanın onda biri kadardır;
- yerde ve
denizlerde olanlar, birarada sayılsa, ancak göktekilerin onda biri
kadardır;
- ve bütün yerde,
denizde havada olan mahlükat toplansa birinci kat gökteki melaikenin
onda biri kadardır;
- yerde,
denizlerde, semada ve birinci kat gökte olanlar toplansa, ikinci kat gökteki
meleklerin onda biri kadardır;
bu kıyas,
yedinci kat semaya kadar bu şekilde devam eder!..
- Yedi kat yerde
olan mahlükat ve yedi kat gökte olan melaike toplansa, kürsîde olan
melaikenin ancak onda biri kadardır...
Kur’anı
Keriym Bakara Suresi 2. sure 225. ayette;
“vesi’a kürsiyyühüssemavati vel arda”
“O’nun kürsüsü
semavat ve arzı ihata eder!..” buyrulmuştur.
Kürsîde,
yedi kat gökte, yedi kat yerlerde ve denizlerde olanlar bir araya gelse,
cümlesi arşın bir köşesindeki meleklerin onda biri kadardır.
Ve bu
sayılanların cümlesi müheymîn melaikenin onda biri kadardır.
“Müheymin
melaike”, öyle melaikedir, ki Hak subhanehü teala onları halk
eylediğinden beri Hakkın cemalinden bir an gözlerini
ayırmayıp, Cemalüllahın güzelliğinde hayran
olmuşlardır...
Ne
kendilerinden ne de başkalarından haberleri vardır. Ne alemin,
ne ademin, ne de iblisin halk olunduklarını bilmezler!..
Hak
tealanın bir yüce meleği vardır, ismine “RUH” derler...
Başında hesabsız saçları vardır!..
Anlatılan
cümle melaike, arş ve ferş “RUH”a nisbet edilse, bir
insanın elindeki pirinç tanesi veya saçına takılmış
bir inci tanesi gibidir.
Eğer
Hak teala emir verseydi, bu cümle varlığı bir lokma ederdi de
boğazından bir şey geçtiğini hissetmezdi...
Bu
anlatılan cümle şeyler, melekler ve felekler alemi İnsan-ı
Kamilin kalbine konsa, var mıdır, yok mudur his etmez!..
Nitekim,
Hz. Bayezid bu makama vasıl olunca; taliplerine rağbet etmeleri için
şöyle buyurmuştur:
“Lev
ennel arşe ve ma fiyha elfe elfe merreten fîzaviyetiy min zevaya kalbel
arifi ma ehasse bihi!..”
“Arş-ı
azim ki - cisimler alemine muhittir- bu kadar azametli ve milyon kere büyüyen
arş ve içinde olanlar arifin kalbinin köşelerinden bir köşesine
konulsa, arif onu hissetmezdi..”.
O
gönül ki, yerlere, göklere, arşa, kürsîye sığmayan Allah-u
azimüşşanı sığdırmıştır; onun
vüs’atı bu mertebede olursa acaib mi olur?..
Nitekim
hadîs-i kudsîde:
“ma vesianiy arzı ve la semai velakin
veseaniy kalbi abdil müminin”
“Gökler
ve yer beni kaplamadı velakin mümin kulumun kalbi beni kapladı!..”
Burada
“mü’min”den murad, “İnsan-ı Kamil”dir!..
“Kalbin
kaplamasından” murad, o gönülün “Hakkın cemaline ayna”
olmasıdır...
Nitekim
hadîs-i şerifte;
“el
mü’minü mir’atül mü’min!..”
“Mü’min
müminin aynasıdır!.” buyrulmuştur.
Birinci
“mü’min”den murad, “İnsan-ı Kamıl”dir;
ikinci
“Mü’min”den murad da, “Hak teala”dır.
“İnsan-ı
Kamilin gönlü, Hak tealanın aynasıdır” demek olur.
Hazreti
Şeyhi Ekber, arifin kalbinin azametinden haber verip, Fusüsu’l-Hikem’de
demiştir ki:
[Hazreti Bayezid’in haber verdiği arif,
cisimler alemine nisbet olan azametini beyandır.
Ben
derim ki: Sonu olmayan mutlak varlık, zuhura getirdiği
varlığa, bir son takdir eder, onda dahi aynıyla beraberdir, ve
bu birlik arifin kalbinin köşelerinden bir köşesine konsa, onu
hissetmez bile..]
Hazreti
Şeyhin anlattığı gibi olan azamet sınırlanmaya ve
ölçümlemeye, vehim ve kıyasa gelir azamet değildir!.. Ancak, zevk ve
hal ile yaşanır... Hak teala bizlere de o zevkleri müyesser
eylesin... Amin!..
Hazreti
Bayezid bu makamda şu şiiri söylemiştir:
İlahî sevgiyi kase kase içtim,
Ne şarab tükendi ne de ben kandım!..
Bu
makamda sevgi, sevilenin aynıdır!.. Burada mertebe-i kalbden, ve bu
kalbin ihatasından haber verilmiştir, ki bu da ehline malumdur...
Eğer
izahı gerekirse, şöyle denir:
Kalbimin
aynası ezelî ve ebedî sevgilinin tecellî ve füyüzatına mazhar oldu,
ilahi feyizler birbirini takiben ve sıra ile daima nazil olmakta, kalbim
de onları kabul etmektedir... Ne sevgi bitti, ne de kalbimin kabulü
tükendi ve ne de tükenecektir!..
Bütün
bunları anlatmaktan maksadı, İnsan-ı
Kamilin azametini ve mertebesini bildirmektir ve dolayısıyla Hak
tealanın azametini bildirmektir.
Beyt:
Keyfiyetim idraktan aciz kalan kişi
Nasıl idrak eder ezelî Cebbar’ı?..
Eğer
cümle ağaçlar ve nebatlar kalem olsa ve bütün denizler mürekkeb olsa,
insanlar, cinler ve melekler de katib olsalar ve dahi bu elemin
yaratılışından haşre kadar yazsalar, İnsan-ı
Kamil’in ahvalinişerhe çalışsalar yine de tamamlamaları
mümkün olmazdı.
Nitekim Kur’anı
Keriym Kehf Suresi 18. sure 109. ayette;
“kul lev kanel
bahrü midaden likelimati rabbiy
lenefidel bahrü
kable en tenfede kelimatü rabbiy
velev ci’na
bimislihi mededen”
“De
ki, eğer rabbinin kelimelerim (eserlerini) yazmak için bütün, denizler
mürekkeb olsa, muhakkak ki rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi,
bir o kadar yardımcı getirsek bile..”.
İnsan-ı
Kamil’in bir adı da “ELİF LAM MİM”dir!..
Nitekim
Kur’an-ıKur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 1-2. ayette;
“ELİF, LAM,
MİM zalikel kitabü la reybe fiyhi”
“ELİF
LAM MİM işte bu kitabda şüphe yoktur...”
buyrulmaktadır.
Nitekim
hadîs-i şerîfte:
“el
İnsan’u vel Kur’anı tev’emanü...”
“İnsan-ı
Kamil ile Kur’an ikiz kardeştirler...”
buyrulmaktadır.
Evet,
yukarıdan beri anlatılan hazarat ve alemler birbirinin
aynasıdır. Mülk, melekütun; meleküt, ceberütun; ceberut, lâhutun; ve
İnsan-ı Kamil de “halifetullah” olarak, cümlesinin
aynasıdır.. İlahi varlığı, kainatı
yansıtan bir ayna. İnsan-ı Kamil’in câmi olmadığı
hiç bir mertebe yoktur.
Elde
olmadan söz uzadı; esasa gelelim...
Hazreti
Şeyh buyurmuştu ki;
“Eğer
arif, kendi hakikatine arif olursa, muayyen ve belirli bir itikada
bağlanıp kalmaz!..”
Arifin
kendi hakikatine arif olması, “İnsan-ı Kamil”
olmasıdır!..
Ve
İnsan-ı Kamil’in mertebesi, bu anlatılan vasıflarla belki
de binde bir nisbetinde anlatılmaya çalışılmıştır.
Arif,
“İnsan-ı Kamil” mertebesine vasıl olunca, Hakka mutlak
ayna olup. hangi yönde tecelli eylerse, o tecelliyi kayıtsız
şartsız kabul eder. Allah’ın katında böyle bir mertebeye
sahib olan “İnsan-ı Kamil”dir.
Ey
kardeş, insaf ile düşün... Sahib olduğun bu istidadı zayi
etmek sana yakışır mı?..
Kur’anı
Keriym A’raf Suresi 7. sure 179. ayette;
“kel en’ami bel
hüm edallü”
“Sürüler
gibidirler, belki daha da şaşkın!”..
buyrulur.
Kendimizi
bu derekeye düşürürsek, yazık ederiz!..
Her
arzu eden, İnsan-ı Kamil olamaz!..
Ancak,
kemale ermiş bir insanın elini tutmak ve ona hizmet etmekle olur...
Hak
teala bu istidadı herkese vermiştir; ancak, kusur kişinin
kendindedir!.. İstidadını yok eder!.
Kendini
bir mürşid-i kamile teslim edip, Onun ahlakıyla ahlaklanıp
kendi de İnsan ola!..
İnsan’ın
kemali, belirli bir itikad ile kayıtlı olmamasıdır! ..
Ancak, İnsan-ı Kamil mezhebsiz ve itikadsız sayılmaya...
Onun
mezhebi ve itikadı “ilahî dilek”de ve “nefsül emr”dedir!..
Yani, mezheb ve itikadı mecazî değildir demektir bu.
Bazı
ehlüllaha ne mezhebdensin, diye sorulduğunda şu cevabı
almışlarıdr:
“Huda
mezhebindenim!..”
Beyt
:
Bütün mezhebler kaydından beri ol,
Cümle yolcuların defter başı ol!..
Bazı
önde gelen, şeyhlere şu hususu sormuşlar:
[- Gerçi arif-i billah belirli bir itikad ile
kendini kayıtlamaz; ancak, halka uyar bir şekilde ve onların
akıllarının erdiği mezhebe ve itikada bağlı
olarak hareket eder ve meydana çıkar!..
Hadîs-i
şerfte; “kellimunnase ala kaderi ukülihim” yani, “İnsanlara
akılları ölçüsünde konuşunuz”,
buyrulmuştur...
- Eğer,
arif kalbinde olanı açsa idi, onu hemen öldürürlerdi!!!... Bu takdirde,
arif münafık olmaz mı?]
[- Olmaz!.. Zira, münafık ona
derler ki, bir gizli itikad ile kayıtlı olup itikadına göre amel
eder, ve ettiği amelini kendi de inkar eder Hak’sız
sandığı için...
Arif o dur
ki, izhar ettiği itikad hakdır. Ve, içinde olan dışına
göre zıd gibi görünürse de, hakikatte zıd değildir!.. Arifin
dairesi geniştir... İki zıddı dahi birleştirir!.. Ona
nisbetler zıd değildir... Allah daha iyisin! bilir. ]
S E F E R L E R F A S L I
Şimdi,
bilinmesi lazım gelen bir şey daha var... Ki o da, irfan sahibinin
başlangıcım ve dönüş yerini bilmesi, nefsine ve rabbine
arif olarak, kendisinin nereden gelip nereye gittiğim idrak etmesidir. Bu
da aşağıda anlatılacak üç sefere bağlıdır...
Mümkün olduğunca bunları da anlatacağız.
Bilmiş
olun ki, buradaki seferin manası, manevî yolculuk demektir ve bu
yolculuğa hakikat nazarıyla bakıldığında, sonsuz
olarak görülür... Ancak anlatılacak bu üç sefer hepsini
toplamıştır.
Kişi
bu üç seferi tamamlamadıkça, nefsine ve rabbine arif, kamil ve mükemmel
olamaz.
B İ R İ N C İ S E F E R
Malum
ola ki, her insanın Zat-ı İlahîde bir hakikati
vardır. Hak teala o hakikatin (özelliğin) his ve şehadet
alemine gelmesini ve zuhurunu dilediğinde, ilk şeklini “aklı
kül”de çizer, ki orası “ilahi ilim”dir, “ilahi ayna”dır.
O
şekil Hakkın dilediği kadar orada kalıp terbiye olduktan
sonra nefs-i külliye, oradan arşa, sonra kürsiye
geçer; oradan sonra semaları tabaka tabaka geçer ve aya
gelir...
Buradan
ateş küresine, hava küresine, suya ve toprağa geçer. Daha sonra
maden, nebat, hayvan, melek, cin ve insana gelir.
“Mertebe-i
insan”a gelene kadar geçtiği yerlerin her birinde hayli
güçlüklerle karşılaşır. Kah yükselir, kah alçalır,
türlü fitne ve kötü ahlaklar insana gelip karar kıldığında “yarım
daire” tamam olur... İşte burada “esfeli safili”ne
gelmiş olur.
Aynı
zamanda burası “aklı kül” ve “alayı illîyi”nin
idrakının da başladığı mertebedir!.. Ki aklı
kül yukarıda anlatıldı...
Nitekim
bu durum Kur’anı Keriym Tin Suresi 95. sure 4-5. ayette;
“lekad halaknel
insane fiy ahseni takviymin sümme redednahü esfele safiliyne”
“İnsanı
en güzel şekilde halk ettik sonra aşağıların
aşağısına reddettik.”
İşte
insana gelinceye kadar devam eden bu sefere birinci sefer denir.
Eğer
kişi, bu mertebede kalır, mertebe-i insanın, kendinin,
başlangıcına ve sonuna arif olamazsa, ceme eremezse, bu hale “Fark
kablel cem” yani “cemden önceki fark” denir...
“ettefrikatü bila cemin işrakun”
“Cemsiz
fark şirktir” İfadesiyle anlatılmak istenen
daire burasıdır.
Kur’anı
Keriym A’raf Suresi 7. sure 179. ayette;
“kel en’ami bel
hüm edallü”
“Sürüler
gibidirler, belki daha da şaşkındırlar!”..
Aslına
erip hakikatini bilemiyenler yukarıdaki ayeti kerimede belirtilen
şaşkınlık içinde sürüler gibi haşrolurlar.
İ K İ N C İ S E F
E R
Bu
ikipci sefere terbiye ve “müşahede seferi” denir.
Bu
seferde bir mürşîd-i kamilin eteğine yapışıp
“akl-ı küll”e uçmak şeklinde manevi bir yolculuk yapmak gerekir.
Buna, “Hakikat-i Muhammedi”ye ulaşmak da denir.
Pirlerin
himmeti ve gayreti ile “Hakikat-ı Muhammedîye”ye vasıl olması
gerekir... Ki bu “vuslat-ı has”tır!..
Birinci
seferin sonuna yani “sureti insan”a gelinceye kadar, geçtiği her
mertebeden “renk”, “ahlak” ve “sıfat” almakla “SÜRÜLER” derekesine
inmişti.
İşte
bu mertebede bir mürşîd-i kamile ihtiyaç vardır.
Bir
mürşîd-i kamil bulunursa, söylediklerine tabi olup itaat etmekle kötü
ahlakların hepsini terk edip, evvelki hali gibi temiz ve RENKSİZ
olur!.. Ve böyle olmadıkça “akl-ı küll”e dönmek mümkün olmaz!..
Ehlullah
katında yetişkinlik, salik için buluğa yani “akl-ı küll”e
erip, reşîd olmakla olur. Velayet mertebesi de budur.
Beyt
:
Delile erenler buluğa ererler,
Delili olmayanlar temizlenemezler!.
Salik
“AKL-I KÜL”e vasıl olunca, buluğa ermiş ve
yetişmiş olur. Bu hale “Hakikat-ı Muhammediye” derler.
Hadîs-i
şerifte:
“Evvelüma halakallahi akli”
“Allah
önce aklımı halketti buyrulur,” ki işte
bu haldir.
Salik
bu makamda “RENKSİZ” olur ve “VAHDETİ” bulur!..
Beyt
:
Çünkü renksiz rengi bağladı,
Musa musa ile cenge daldı.
Çünkü renksiz istikrarla dağılır,
Musa ve Firavn adalet dağıtır.
Bu
makamda salikin aklı, “akl-ı kül”, nefsi, “nefs-i kül”, ruhu
da, “RUH-U MUKADDES” olur.
Bu
makarna “Cemül ba’del fark” yani “farktan sonra cem” yani farklar
görmenin tek görmeye dönüşmesi denir.
Burası
Hakka meczub olanların makamıdır. “Hayret”, “heyhat”,
“birlik” makamı da derler.
Çok
kimse bu makamda halini kaybeder ve ayağı kayar. Salik bu makamda
kalır, ileriye geçmeye çalışmazsa kemale eremez, irşad
edemez: “HAK”ta kalır, halka dönemez!. .
Aslında
bu gayet zevkli bir makamdır... “Allah’da” ve “Allah’la seyir”
halidir.
Varlığının
katresini deryaya bırakıp başsız ve ayaksız olur!.. Ne
alemden ne de ademden haberi vardır!.. Herhangi
bir şeyden zühd yoluyla kaçınmaz... Şeriatın
emirleriyle dahi kayıd altına giremez!.
“Fena
Fillah” yani “Allah’da yok olma” denilen bu makamı dahi bırakıp
geçmek ve terakki ederek “beka billah” denilen “Allah’la baki olmak”
mertebesine ermek gerekir.
Ü Ç Ü N C Ü S E F E R
Bu
üçüncü sefer “Seyr-i anillah” yani “Allah’dan sefer”dir ve “Bakabillah”dır.
Cemden sonra farka gelmedir... İrşad için, cem mertebesinden
manevi bir inişle fark alemine gelip, beşeriyet örtüsüyle örtünüp,
halk arasına karışmaktır.
Nitekim
hazreti Risalet’in ağzından
Kur’anı
Keriym Kehf Suresi 18. sure 110. ayette; denilmektedir.
innema ene
beşerün mislüküm
“Ben
de sizin gibi beşerim...”
Bu
makamda yemek, içmek, uyumak, evlenmek vardır. Ancak ne ifrat ne de tefrit
olmalıdır; tam istikamet ve itidale riayet edilir...
Beyt:
Ne ifrat ne tefrit ola onda,
Doğru yol odur bu meydanda.
Bu
mertebeye eren adalet, iffet, istikamet üzere olup; şeriat hükümlerine de
tamamen bağlıdır... Ancak farzların dışında
türlü türlü namaz ve oruçlarla da kayıtlanmaz!..
Hem
kesret aleminde hem de vahdet aleminde “salatü daimün” yani “daimi NAMAZ”,
içinde olup; zahiri halkla, batını Hakla’dır!.
Bu
zatı ammak gayet zordur...
Halk,
zahirde kimin ibadeti, zühdü, takvası çoksa onu büyük görüp, kemal ehli
zanneder!..
Halbuki
kamilin kemali ise, bu zahir duygu gözü ile görünmez... O kemali görmek için
Hakkanî bir göz gerektir!.. Kamil olanı ancak kamil olan görür ve bilir.
Bu
daire “fark ba’del cem” dairesidir... Yani Cem’den sonra fark halidir.
Hazreti
Ali Kerremallahu veche şöyle buyurmuştur:
“Cem
hasıl olmadan farkta kalış, şirktir: Cemde kalıp farka
gelmeyiş ise, zındıklık... Cem ile farkın
beraberliği ise, tevhiddir.”
Anlatılan
üç makam bunun manasıdır, daha fazla izaha gerek yok.
Kamilin
bu makama inişi terakki ve yükseliştir. Bu makarna gelince nefsine ve
rütbesine arif olup, kendini bir itikadla kayıtlamaz demek olur... Allah
daha iyisini bilir.
Ve
yine Hazreti Şeyh Mühyiddin Arabi buyurur ki:
“Arif
hiç kimseyi beslediği itikad dolayısıyla kınamaz; bir
kimseyi, rabbisi hakkında beslediği itikadından dolayı red
ve inkar eylemez... Cümle itikadlan toplamış bir göz gibidir.”
Yani
Hakikate vakıf ve aslından haberdar olduğu için... arif öyle
toplayıcı bir gözle arif olmuştur, ki o göz bütün görüşleri
benliğinde toplamıştır...
İtikadlardan
her itikadın hakikatten gelen bir aslı vardır, ki mutlak göz
bunu görür!.. Bir mutlak yoktur ki onun kayıtlı bir yüzü
olmasın...
Neye
ibadet edilirse edilsin, hakikatte o ibadet, vücudu mutlakadır!
İbadet ve itikad eden bilse de bilmese de bu böyledir.
Şeyh
Fahreddini İraki hazretleri buyurur ki:
“Hak
teala kendini bütün eşyanın aynı eyledi, ki kendinden
gayrına ibadet ve muhabbet edilmesin!. İlahi gayret bunu gerektirdi.”
Beyt
:
Gayreti, gayri komadı anın,
Şüphesiz O, aynı oldu eşyanın.
Hak diledi ki eşyayı yarata;
Özünden gayrı komadı orada!..
Ki alemde tapanlar Ona tapa,
Ki her yüzden görünen; halk kapa!
Ki insan güzel ahlaka kapılır,
Ve dar gönüller onunla yapılır.
Kur’anı
Keriym İsra Suresi 17. sure 23. ayette; şöyle buyrulur:
“ve kada rabbüke
ella ta’büdu illa iyyahü
“
Rabbin hükmetti ki kendisinden başkasına ibadet etmeyesin!.”
Zaten
ibadet, muhabbet, medih, senanın hiç bir yönden başkasına
yapılması mümkün değildir.
Hatta,
ibadeti “sanem”e yani bir “PUT”a. olanın dahi hakikatte
ibadeti “Samed”edir... Zira, “sanem”in
varlığı, “Samed”dendir.
Bütün
varlığın, Allah’ın varlığı olduğunu
bilene bu durum malumdur.
İşte
arif bu manaya vakıf olunca ne kendinin mukayyed bir itikadı olur, ve
ne de başkalannın itikadına duhul eder, ya da inkara gider!.
Zira
herşey emirlere bağlı olup, emir ve iradenin
dışında bir şey olmadığını
anlamış oldu.
“lâ
mevcuda illa HU” yani “mevcudat
O’dur”!..
Ve
yine arif, her kişinin mazhar olduğu isim tecellisi itibariyle itikad
ve hallerini adabı ile yerli yerinde gördü.
Beyt
:
Bir zerre yerinden kayıp oynasa,
Alem harab olurdu baştan ayağa!..
Arife
şu Ayeti Kerimenin manası da aşikar olur:
Kur’anı
Keriym Bakara Suresi 2. sure 115. ayette;
feeynema tüvellu
fesemme vechullahi
“Hangi yöne dönerseniz Allah’ın
vechini görürsünüz!”
Çünkü
aslında tek bir yüz vardır zaten... Yönler, varlığına
nisbetle izafîdir...
Kur’anı
Keriym Rahman Suresi 55. sure 29. ayette;
külle yevmin hüve
fiy şe’nin
“O her an yeni
bir şandadır..”.
Düsturunca,
mertebeler ve makamlar vardır... Her makamda bir oluş ve her
mertebede ayrı bir yüz gösterir... Her yüzde ayrı bir güzellik; her
güzellikte ayrı bir aşk; her aşkta ayrı bir gamze; her
gamzede türlü işve; her işvede türlü oyun; her oyunda türlü naz; ve
her yerde de türlü avaze gösterir... Onun için aşık kararsız,
tutkun, divane olur... Türlü türlü hallere ve sevdalara uğrar, kah kabz ve
celal mazharı, kah bast, zevk, şevk, ve safay-ı cemal
mazharı olur... Kah nazla, kah niyazla sıfatlanmış olur.
Değişik değişik işve ve nazlarla daima aşk
halinde, cilve, şive gösterir ve bunların hiçbirisin! arif
reddetmez... Hal böyle olunca, aşık kendini nasıl belirli bir
itikad ve hal ile kayıtlasın...
Sevgili,
hangi yönden hangi sıfat, hangi libas ve şive ile kendini arzedip
cilvekar olsa, gaflet etmeyip; kendini bir yüz ile, bir yön ile
kayıtlamaz!.. Ve her yüzden O’nu müşahede eder!..
Tek yüze bağlanıp, kayıtlı olanları dahi mazur
görür...
Görüş
dairesi geniştir; bilir ki, kayıtlanmak dahi “İlahî
şuünat”tan biri, “esma”dan bir ismin lüzümluluğu icabıdır.
Nitekim
Kur’an’da Hazreti Rabbil izze Hud aleyhisselamın ağzından bu
gerçeği şöyle nakletmiştir:
Kur’anı
Keriym Rahman Suresi 11. sure 56. ayette;
“ma min dabbetin
illa hüve ahızün binasıyetiha
inne rabbiy
ala sıratın müstekıymin”
“Yeryüzünde
hareket halinde olan bir varlık yoktur ki Rabbim onun alnından
tutmuş olmasın!.. Muhakkak rabbim sırat-ı müstakimdedir...”
İtikadlar
dahi böyledir... Bir şahsın itikadı, diğer bir
şahsın itikadına göre eğri görünürse dahi, o
şahsın zatında mazhar olduğu ismi itibarına göre, onun
“sıratı müstakimi” odur... Mesela, yayın
doğruluğu, eğriliğindedir!.
Dalalet,
“Mudil” ismine göre doğrudur!.. “Hadi” ismine göre eğri görünse bile,
yine de kendi özelliği yönünden doğrudur...
İşte
arif, bu manaya vakıf olduğundan, kimsenin dinine
karışmaz!..
Ancak,
akla bu makamda bir sual gelebilir, ki bu suale, kader sırrına vukufu
olmayan cevap vermekten acizdir: ehli ise bilir...
Sual
şudur...
Cümle
ibadetler ve diğer haller İlahi isimlerin gereği olduğuna,
kulun bunlarda bir seçeneği olmadığına göre; herkes
bulunduğu hal üzere mecbur durumdadır. Bu da zorlama olur...
Zorlama ise zulümdür?..
Cevabı
şöyledir...
Bu sual
tahkik edilip incelenirse hakikatte iki asla dayandığı
görülür...
Birincisi
şudur: Mahiyetler önceden yapılmış değildir.
İkincisi
de şudur: İlim, maluma tabidir.
Bu
iki asla vukuf hasıl olunca, imkan dahilinde kader sırrını
anlamak mümkün olur...
Beyan
edilen bu iki aslı iyice anlamak icab eder... Bunlar iyice
anlaşılınca, Allah’ın yardımı ile, kader
sırrını kısmen de olsa anlamak mümkün olur... Çünkü bu iki
asıl bu mevzuda anahtar mevkiindedir...
Yukarıdaki
iki aslın birinden “mahiyetler” diye sözedildi... “Mahiyet”
sözünün ifadesi, cümle eşyanın “İlahî ilim”deki suretleridir...
Henüz ilim halinde olup, zuhura gelmemiştir. İşte cümle
eşyanın, henüz zuhura gelmeyip, “İlahî ilim”deki
suretleri “mahiyet”lerdir... “Mahiyet”lerin diğer bir adı da “ayan-ı
sabite”dir...
Hakkın
ilmi “Zat”ının aynıdır... “İnsan-ı Kamil” için de
bu hal böyledir... Ve bu itibarla ilim, Zat’ın aynasıdır.
O
mahiyetlere Cenabı Huda’dan feyz, yine onların Zatında olan
istidad ve kabiliyetlerine göre zuhur eder...İtikad ve diğer haller
de böyledir; “isyan ve küfür”, “iman ve itaat”, istidad ve kabiliyetine göre
ezelde ne taleb etmiş ise o şey ona feyz olarak verilmiştir.
Mesela,
buğdayın istidadı gene buğday; arpanın istidadı
arpa; darının ki de darıdır... Diğer şeyler de
buna göre kıyas edile... Eğer arpanın dili olsa da ekiciye
itiraz edip, beni niçin buğday yapmadın dese, ekicin cevabı “senin
istidadın buydu” olur... Ayrıca arpa
tohumundan buğday ummak ahmaklık olur!..
Bu
izahlara göre, her nesnenin mahiyeti ve ayanı sabitesi ezelde, Allahu
Tealanın ilminde ne hal ve hususiyet üzerine bulundu
ise, ve hangi ismin mazhariyetine düştü ise, zuhura
geldiğinde de her birisi kendisinin ezeldeki sıfatı ile
aşikar olur... İlm-i İlahînin onda bir tesiri yoktur.
Kur’anı
Keriym Naziat Suresi 79. sure 5. ayette;
fel müdebbirati emren
“İşleri
yerli yerince yapıcılardır...”
Hükmüne
göre, arif olanlar bu sırra vakıftırlar. Haddi zatında
bilinen şey ne hal üzere ise, “ilm-i ilahi” o vecih üzerine alakalı
olur... Hangi ismin ve sıfatın mazharı ise, zuhuru öylece
gerekir... Ve öyle de zuhur eder... İşte, “İlim malüma
tabidir” demekten maksat budur.
“Kaza”
demek, bütün eşya “ilm-i ilahi”de ne şekil ve ne hal ile takdir
olunmuşsa, toplu olarak o şekil ve halde hüküm olunmuştur,
demektir.
“Kader”
demekse, her varlığın, istidadı gereğince, sonradan
olacak tafsil üzere yavaş yavaş his ve şehadet aleminde
zuhur etmesidir... Yani zamanı geldikçe o şey istidadı
gereğince zuhur eder, demektir.
Soru
:
Buraya
kadar yapılan izahlardan anlaşıldı ki, kişinin bütün
halleri, gerek iman ve itikad, gerek küfür, gerek hayr ve şerrin ne
zamanda, nasıl zuhur edeceği, o şeyin istidadı ve
kabiliyetine göre, lisan-ı hal ile Hak’tan taleb etmesine göre imiş...
Hepsi, istidad ve zatî kaabiliyetlerine göreymiş... Hatta sözlerimiz
dahil, Hakkın yarattığı ve yaptığı
imiş... Halbuki istidadı dahi veren Hak’tır!.. Bu da
cebir olmuyor mu?
Cevab :
Cümle
tahkik ehli katında, istidad yapılmış ve
yaratılmış değildir. Zira “mahiyet” yapılmış
olamaz. O mahiyetin istidadı, kaabiliyeti ve bütün halleri de
yapılmış olmaması gerekir.
“Mahiyet”
ilmin suretlerine derler ki henüz onda, yapma ve yaratma
yoktur... Herkesin “ayan-ı sabite”si neyi gerektiriyorsa, onu yapmaya
mecburdur; kader sırrı böyle gerektirmiştir.
Her şey,
istidada bağlı olduğunu bilir, kendisinin mahiyeti, “ayan-ı
sabite”si ve istidadı ne yönde ise, ona muhalefet edemez ve ondan geçici
olamaz. Kendisinde, zamanı geldikçe, yavaş yavaş zuhur
edeceğini bilse de, bilmese de zuhur eder, edecekler.
O zat
kendi istidadının noksan olduğunu anlarsa elem çeker!.. Yine
haddizatında hiç cebir yoktur.
Cebir
iki kısımdır... Kabille şayan olan ve olmayan...
Kabule
şayan olan şudur: ilahi emirlerin cümlesine uyup, yasakları
terkettikten sonra, kendisi için bir fiil ve kudret ispat etmeyip, cümlesini
Hak’tan bilmek...
Kabule
şeyan olmayan cebir ise... Kul bütün günahları işler, ne
emirleri tutar ve ne de yasaklardan uzaklaşır; kendisinin
işlemiş olduğu fesad ve şerri Hakk’a isnad eder... ve bu
halinden edeb etmez!.. Kötü olan bu cebirdir... Bu makamda sual ve cevab
çoktur, ehline malumdur.
Bir
sofiye sormuşlar şu suali:
-
“Hakk’a zulüm isnadından nasıl kurtuldun?..”
O da
şu cevabı vermiş:
-
“Mülkünde kendinden başka bir varlık koymadım... Cümle mülk
O’nun olduğuna göre, zulüm kime ve nasıl olur?.. Mülkünü
dilediği gibi kullanır!..
Bu
mevzuda söylenenler kafidir.
Enes
bin Malik, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin
kapısında hizmet ederdi. Rivayet olunur ki:
“On
sene gece - gündüz yanlanndan ayrılmadan hizmet ettim...
Yaptığım işler için, bir kere bana, niçin yaptın veya
niçin yapmadın, demedi,” dedi.
Hazreti
Resulün, hareketleri, kader sırrına kemaliyle vukufları
dolayısıyla böyle oluyordu.
Hazreti
Şeyhî Ekber, “Nefahat” adlı kitabında der ki:
[“Hak teala peygamberlerinden,
yaptıkları davet zamanında bazı esrarı
gizlemiştir... Bunlardan biri de kader sırrıdır. Zira
istidadı küfre ve kötülüğe meyyal olana davetin faydası
olmayacağına vukuf hasıl olunca, davet emrinden aciz ve
kararsız kalır. Davet emri tamam olup da, kafir, münafık, mümin
ve salihler belli olduktan sonra bu sırrı bildirmiştir.”
“Arif,
bütün itikadları câmi olan bir halde duracak dursa yine korku vardır.
İtikadını, idrakini, bu mertebeye yüksetmışken dahi
bunun her itikadı “mukayyed rabbe” olabilir... O kimse tahayyül eder ki,
mutlak rabbi iledir, halbuki ise kendi zannıyladır!..” ]
Yani,
kendi tasavvurunda var ettiği rabbi iledir; “rabbi mutlak” ile
değildir!.. Rabb-i mutlak “rabb-ül erbab”dır, yani rabların
rabbıdır...
O arif,
herşeyin aslını anladığında,
kayıtsızlığa geçip “gayri”yi
bıraktığında; şartlanma ve kayıtlanmadan bu
derece kurtulmuş iken dahi, yine de mukayyed bir rabbe ibadet haline
düşme korkusu bulunur; zira bu defa da “kayıtsızlıkla”
kayıtlanmış olabilir ki, gene de emniyetli sahaya ayak
basmış değildir... Ta ki “YAKİYN” gele...
Kur’an-ı
Kerîm bu hakikata şu ayeti kerime ile işaret eder:
Kur’anı
Keriym Hicr Suresi 15. sure 99. ayette;
va’büd rabbeke
hatta ye’tiyekel yakıynü
“yakıyn
gelinceye kadar rabbine ibadet et!..” *(1)
“Yakîn” ise
Allah’tır!..
*(1)Faydalı
malumat :
Bilinmeli ki, yakıyn ehli, yakıyn halini üçe
ayırmıştır:
1 -
İlm-el yakîn, hakikata ilm olarak ermektir...
2 -
Ayn-el yakîn, hakikati hissederek yaşamaktır...
3 -
Hakk-el yakîn ise, Hakikatle tahakkuk etme halinin zuhurudur.
Bir
başka izahla da,
1 -
kahramanlığı bilmeyi ilmel yakîne,
2 -
görmeyi ayn-el yakîne,
3 -
kahramanlığı yapmayı da hakkel yakîne benzetebiliriz...
Marifet
dahi bu uslüb üzere devam eder... Anlıyan anlar...
Ancak
bu mevzuda bir mukaddimenin beyanı lazımdır, ki o, bütün
hakikatleri toplamış, “ıtlak ve takyid” nasıldır; ve
nasıl itikad sahibi olmak gerekir, ki korkudan kurtulup yakînlik gele...
Mukaddime...
Bilinmeli
ki o hakikati câmia yani herşeyi câmi olan hakikat, ki ona çok isimle
“müsemma” da denir. Bunu Hazreti Şeyh yukarıda anlattı...
Bazı
arifler bunu “aşk” ile de tabir ettiler... Şeyh Irakî ve
tabileri gibi...
Diğer
bazı büyükler de “ezeli kuvvet” ve “ezelî nutk” ile tabir
ettiler... Şeyh Muhyiddîn ve Sadreddin Konevî gibi... cümlesinin
muradı bir Zat ve bir Hakikattir...
Beyt:
Güzelliğin tek, lakin ibadetler çok çeşit,
Her şeyin O Cemale işareti kesin sabit.
Anlatılan
“Hakikat”in Arabça’da tabiri “Vücud”, Türkçe’de “Varlık”,
Farsça’da “Hestî”dir... Hakikatte ise O hepsinden münezzehtir!..
Ancak
anlatmak sadedinde, “vücud”, “aşk”, “nur”, “nefsi rahman”,
“varlık” da derler... Murad, bir isim, bir Zattır... O da
Haktır.
Hak
ise “vücudu mutlak”tır. Varlığı “mutlak”
olarak tabir edenlerde ise, mutlaktan murad, “takyid”dir. Bu ıtlak
ile takyidin cemindendir. Bunu, herşeyden ve tenzihden mutlak itibar
etmişlerdir. Hatta, tenzihden dahi tenzih etmişlerdir... Ve, “hatta”
kaydından dahi tenzihi gerekir demişlerdir... Bu iş ancak zevke
dayanır...
Bu
duruma göre bir Zat mülahaza olunabilir ki, vüs’ati geniş, bütün
mertebeleri câmi, hepsine muhit ola... Yani, bu anlatılan mertebelerin
hem aynı ola, hem de cümlesinden münezzeh ola!..
Bu
takdirce, hem “mutlak”, hem “câmi”, hem “münezzeh” olur.
Itlak
hasebiyle, kemali izzet ile Aziz, istiğna ile Müstağni olup, ona ne
naz, ne de niyaz erişir...
İşte
bu manaya işaret eden ayetler:
Kur’anı
Keriym A’li İmran 3. sure 97. ayette;
“innallahe
ğaniyyün anil alemiyne”
“Kesinlikle Allah alemlerden Gani’dir”
Kur’anı
Keriym Saffat 37. sure 180. ayette;
“sübhane
rabbike rabbil ‘ızzeti ‘amma yasıfune”
“Rabbin
onların vasıflandırmalanndan izzet sahibi ve münezzehdir!..”
Şu
da aynı manaya işaret eden bir hadîs-i şeriftir:
“Kaanallahu
velem yekun şey’en meahu!..”
“Allah
vardı, onanla beraber hiçbir şey yoktu!..
Bu
makamda ne isim, ne resim, ne övgü, ne sıfat, bulunur... Cümlesinden
münezzeh, herşeyden arınmış, itibar olunur.
Bununla
beraber cümle mertebelerde seyreden ve tecelli eden gene kendi olup, her
mertebenin aynıdır. Bütün mertebeleri toplayıcı
olduğundan, her isim ile isimlenen, her resim ile resimlenen, her övgü ile
övülen, her sıfat ile sıfatlanan O’dur...
Bütün
mertebelere tenezzül eder, O’nun tenezzülü ise, aynı kemalidir.
Nitekim
bu manaya işaret eden Hadîs-i şerif şöyledir:
“Hasta
oldum gelip sormadın, aç kaldım beni doyurmadın. ..
Hatta,
sıfatlarda, tenezzüllerde ve mertebelerde zıdları kabul eder.
Çünkü O’na zıdlığı sözkonusu değildir.
Hiç
bir sıfat yoktur ki, zıddı ile sıfatlanmış
olmasın...Bu manayı haslar ve hastan da has olanlar bilir... Ariflere
de bu kadar tenbih yeter...
Kur’anı
Keriym Hadid 57. sure 3. ayette;
hüvel evvelü vel
ahırü vez zahirü vel batınü
ve hüve bikülli
şey’in aliymün
“O evvel, ahır, zahir,
batındır ve gene O herşeyi bilendir,”
Ayet-i kerimesi dahi yukarıda
anlatılan manaya işaret eder.
“Itlak” ve “takyid”in
ne olduğu imkan dahilinde beyan olundu...
Şimdi
bilirsin ki, kayıtsızlık ile kayıt hali dahi bir kayıt
olur... Hak cümle mertebeleri “Muhit” ismi ile ihata eder.
Kur’anı
Keriym Bakara 2. sure 115. ayette;
feeynema tüvellu
fesemme vechullahi
“Ne yana dönerseniz Allah’ın yüzüyle
karşılaşırsnız!..”
düsturunca, her mertebede yüzü mevcut iken,
sadece bir yüze iman edip, diğer yüzleri inkar etmekle Hakk’ı
örtmüş olup küfre düşersin!..
Eğer
müslüman, bütün zuhur yerlerinden bir zuhur yerinde Hakk’ın
varlığını inkar öderse, şeriat ona müslüman demez.
Mesela
puta ibadet eden, ibadetini ona tahsis ettiğininden ve onunla
kayıtlanmasından dolayı küfre düşmüş olur... Yani
diğer yüzleri inkar etmesinden dolayı...
Beyt
:
Küfrü batıl, mutlak Hakk’ı örtmüştür,
Küfrü Hak, kendini Hakk’la örtmüştür.
Ey
oğul, bu mana aşağıda belirtilen ayetin sırrına
vakıf olana malumdur:
Kur’anı
Keriym İsra Suresi 17. sure 23. ayette; şöyle buyrulur:
“ve kada
rabbüke ella ta’büdu illa iyyahü
“
Rabbin hükmetti ki ancak ona ibadet edile...”
Beyt
:
Cihanın yücesi, engini sensin.
Yerler ne bilmem, madem varlık sensin!..
Itlak
halinin hakikatına vakıf olana, “Arifibillah”, “Velîyullah”,
“Ehlullah” derler...
Nitekim
bu gibiler için Kur’anı Keriym Yunus Suresi 10. sure 62.
ayette;
“ela inne
evliyaallahi la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun”
“iyi
biliniz ki Allah’ın velilerine korku olmadığı gibi,
mahzunluk da yok!.”
İrfan
sahipleri ve veliler bu zümreye dahil olup, korku ve üzüntüden
kurtulmuşlardır... Allahım bizleri bu hallerle manen
rızıklandır...
Ve
yine Hazreti Şeyh Muhyiddin Arabi buyurur:
“Ariflerin
nihayeti Rabların rabbınadır. Rabb-ül erbaba arif olanlar
da Allah’a ibadet ederler...”
Muayyen
ve “mukayyede ibadet edenler, kendi tasavvurlarında peydah ettikleri
mabuda itikad ve ibadet etmiş olurlar. Onlar, kendi düşüncelerinde
meydana getirdikleri farklı rablardır... (ki birininki diğerine
uymaz)...
Ayeti
düşünelim: Kur’anı Keriym Yusuf Suresi 12. sure 39. ayette;
ya
sahıbeyissicni e-erbabün müteferrikune hayrün
emillahül
vahıdül kahharü
“
Farklı ilahlar mı hayırlıdır yoksa tek ve kahhar Allah
mı!?..
Evet,
Vahid ve Kahhar Allah hayrdır!..
Mülkünde
kendinden gayri kimse yoktur ki cevab versin!.. Gene kendisi cevab verir...
Hakikaten burada önemli bir ima ve işaret vardır...
O
Vahid ve Kahhar olan Allah, bir bendesine “Kahhar” sıfatı ile
tecelli eylese, onun nazannda cümle şeyler helak olur!..
Kur’an’da
bu manaya işaret eden ayet şudur:
Kur’anı
Keriym Kasas Suresi 28. sure 88. ayette;
“küllü
şeyin halikün illa vechehü”
“O’nun
yüzünden başka herşey helak olucudur!..”
Kur’anı
Keriym Rahman Suresi 55. sure 26-27. ayette;
küllü men aleyha fanin ve yebka vechü rabbike zul celali vel ikrami
“Her
şey fanı olucudur, ancak rabbin Celal ve İkram sahibinin yüzü
bakî.”
Bu
gün peşinen ölmek gerek!.. Bu ölüm, irade ile
olmalıdır!..
Haktan
gayri cümle eşyanın helakinı görüp, kendi dahi helak ve yok
olup, tam bir yokluğa girerek, “fena fillah”a erer. Hakkın
Cemalinden gayri bir şey kalmaz.
Hayli
zaman bu yokluk haliyle kalır... Büyük cezbeye kapılır... Bu
halde, ne zaman ve ne de mekan kalır... Ne felek ve ne de melek sözkonusu
olur... O takdirde sadece Hakk kalmış olur...
İşte
bu durumda VAHÎD ve KAHHAR olan ALLAH kendi kendine:
Kur’anı
Keriym Mümin Suresi 40. sure 16. ayette;
“limenil mülkül
yevme”
“Bu anda mülk kimindir... ? Diye
hitap eder...
Başka
cevab verecek kimse olmadığından azametiyle yine kendi kendine
cevab verir:
“lillahi’l
vahıdi’l kahhar”
“Vahid
ve Kahhar Allahındır!..”
Arif
tamamiyle tükenip, helak olup, bitmişken:
Cenabı
Hakk kendi varlığından yeni varlık ve hayat verip; “sibgatullah”a
yani “ilahî boyaya” boyar, böylece içinde ve dışında
bulunan bütün sıfatları değişir!..
Kur’anı
Keriym İbrahim Suresi 14. sure 48. ayette; şöyle buyrulur:
yevme tübeddelül
ardu ğayrel ardı vessemavatü ve berezü lillahil vahıdil kahhar
“O
gün yer başka bir arz ile, semalar da başka semaler üe
değişir... Vahid ve Kahhar sıfatıyla Allah meydancı
çıkar...
O
arife “Hakkani göz”, “Hakkanî kulak” ve “Hakkani lisan”
verilir!.. Onunla yokluktan varlığa, ayıklığa geldiği
zaman bütün eşyada lisansız olarak sual - cevaba başlar...
O
tecelli halinde, ne ilim, ne marifet, ne şuur vardır; orası “mahv-ı
mutlak” yani “mutlak yokluk” halidir... “sahv”e
geldiğinde, artık anlayışı ve bilişi
tamdır!.. Ve yukarıda zikri geçen ayeti kerimenin manası, hal
içinde açığa çıkar... Ancak dile getirmeye izin yoktur!.. dilsiz
ve gönülsüz okurlar!.. Kulaksız duyarlar!..
Bu
hal “İlm-el yakın” değil, onun üstünde “Ayn-el
yakın” ve “Hakk-el yakın” halidir.
Arif,
bu mertebeye erişince, “havf ve reca”dan yani “korku ve ümid”den
kurtulur... İlham veren O, irşad eden O, hidayete erdiren de O olur!.
Ve
yine Hazreti Şeyh buyurur ki:
[“Ehli keyfin bütün mezheblere, mülkü, ve
makamata karşı tam bir anlayışı, idraki, ihatası
vardır... Bunlar gerek ilahî, gerekse kevnî olsun hiç bir şeye
karşı cahil değildir!.. İlmi tam ve
kapsamlıdır... Allahu teala veya zuhurları hakkında ne
söylenirse, tam keşif sahibi olarak onu söyleyeni, hangi mertebeden ve ne
makamdan aldığını ve söylediğini bilir... Ayrıca,
söyleyeni de mazur görür ve yersiz görmez!.. Zira, bilir ki Hak Teala yersiz
bir şey halketmemiştir...
Arifin
bu görüşte olması Hak tealanın bütün esmasına olan
irfdnından ileri gelmektedir... bilir ki, bulun mertebe ve makamlar “ilahi
esma”nın icabıdır, ve bütün şeyler İlahî
İsimlerin zuhur yerleridir... İlahi isimlerin mazharlardaki zuhuru, o
zuhur yerinin istidat ve kabiliyetine göredir.” ]
Hak
teala o irfan sahibine bütün isimleri toplamayı, lütfetmiştir.
Böylece, bütün isimleri câmi, dairesi geniş ve ihatalıdır.
Hazreti
Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem buyururlar ki:
“Evvelü
ma utîtü cevami-ül kelim...”
“Bana
ilk verilen kelimelerin tamamını anlama ve azla çok şey
ifadedir.”
Bu da
cümle özellikleriyle birlikte “esma-i ilahîye”dir, demek istemişlerdir.
O
arif, peygamberlerin varisidir... “Hakikati Muhammedîye”ye vasıl
olmuştur...
Allah’ın
iradesiyle sen de bunları anlamaya çalış.
Muhyiddîni
A’rabî hazreti yine buyurur ki:
[“Bir kemal sahibi “HU” dediğinde, dediği “O” kendisi olur ve
izafi kişiliği tamamiyle ortadan kalkmış olur. Şunu
anlar ki, bu hal “manfetullah” sırrındandır, herkes bunu
bilmez... Ehlullahdan hiç bir kimse bu hale işaret dahi etmemiştir...
Ya sırrı açma endişesinden, ya korkudan, yada tehlikeli
olduğunu düşündüklerinden...
Zira, bu halde kuldan “tekvinullah” yani “Allah’ın yaratıcılık
sıfatı” zahir olur; yani “HU” dediği zamanda O olarak!..
Zira, bu halde onu kulun lisanından söyleyen Allahu
tealadır!.. Buna, “tahtül lafz” yani gizli ifade denir, ki manası,
söyleyende zahir; gayrıda ise, gizlidir...” ]
Bu
halin hakikatini beyan için biraz daha açmak gerek...
Kemal
sahibi “HU” dediğinde, o anda kendi varlığını
tamamiyle ifna eder...
“Mutu
kablel ente mut!,.”
“Ölmeden
önce ol!.”.
Hadîs-i
şerifi gereğince varlığını yok etmiş olur,
ki bu da “ölüm” demektir... Bu “ölüm” ise irade ile olur...
Zahiren
ve batınen varlığından eser kalmayıp, başsız
ve ayaksız kendisini “HU” deryasına bırakır... Böylece
boğulup yok olur!.. Nam ve nişanı kalmaz...
Bu
devreden sonra kendisi “HU” olur... Çünki, katre deryaya düştü ve
aynı derya oldu... “Deryay-ı HU”dan maksad, “deryayı Vahıdiyet”tir...
“İlahi aşk”tır, “vücud-u mutlak”tır ve “Nur
deryası”dır... “Birlik alemi”dir.
Hazreti
Resülullah bizleri irşad için dualarında şöyle derlerdi:
“Allahümmec’alniy
nuran!..”
“Allahım
beni nur eyle..”.
Zaten
nurdu ama bizlere öğretmek için böyle diyordu...
Bilinmeli
ki, kendini “HU”ya veren “NUR” olur...
Beyt
:
Varlığı
Hakka verin, varlık Hakkın olsun hemin...
Sen çık aradan, kalan yar ola,
olasın emin...
Varlığını
“HU”ya verenin, “HU”nun aynı olması acaib midir?..
Bir
kimsenin ölüsü tuz gölüne düşse, aynı tuz olur ve temiz olur!
Böylece,
iradeye dayanan bir ölümle, kendilerini “Hu”nun tuz deryası misali,
varlığına bırakanlar, “HU” olup, “NUR” olup
arınıp temizlenirler... Bu oluş imkansız mı?!..
“HU”
demek Türkçede “o kimse” demektir; ancak burada
kullanılışı ise, “Allah’ın Zatı”
manasınadır. Yani... Cümle varlık, Hakkın “Ben”
kelimesiyle kasdettiğini, varlık dahi “Hakkındır”, diye
düşünür... Bütün varlığı, kendi de dahil olmak üzere “Zat
deryası”na bırakır... Bu halde, Zat’tan başka hiç bir
şey kalmaması gerektir...
“HU”
ismine devam edenlere bilmek gereklidir ki, “HU”dan maksad, ifade
ettiği müsemmadır... “HU” dediği zamanda, ne isim, ne
resim, ne zaman, ne mekan, ve ne dahi nişan kalmayıp; Zat-ı “HU”da
cümle varlığı ve haliyle kendini yok edip, abdin lisanından
“HU” diyeni “HU” olarak bırakması gerekmektedir...
Beyt :
Evvel
ve ahir ne ki var HU imiş;
Batın ve
Zahir ne ki var HU imiş;..
Anlatılmak
istenen mana hasıl olduktan sonra, “kul” adı altında, ister
“HU” desin, ister “BEN” desin, ister “biz” desin, ister “onlar” desin mana hep
aynıdır; murad “O’nun Zatı”dır!..
Muhyiddini
A’rabı hazretleri şöyle buyurur:
“Anlatılmak
istenen bu manaya bir çok arifler işaret bile etmemişlerdir; çünkü
böyle icab etmiştir.”
Akla
gelen şudur, ki kul, Hakkı “tekvin” etmiş olur “HU”
dediği zamanda; arkadan, sözde, halk tekvini gelir.
Bunun
hakikati şudur ki... “HU” diyen kimse, eğer “mürşid-i
kamil”e yetişip kamil olmuş değilse, burda hata yapabilir...
Yani,
salik “saki-î hakikat” olan “mürşid-i kamil” elinden aşk badesini
içip, “fena fîllah” hasıl olmamışsa, “HU” dediği
zamanda, kendi zannı ve tasavuru, itikadı ve takyidi üzere
Hakkı tahayyül ve tasavvur eder çünkü ıtlaka ermemiştir!..
Ve
böylece de kendi tasavvuruna göre Hakkı sınırlar ve kayd
altına alır!.. Dolayısıyla da “HU”yu tekvin ve icad
etmiş olur ve bundan sonra da kendi peydah etmiş olduğu halika
ibadet etmiş olur...
Gerçi
Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
“Ben
kulumun indindeki zannı üzereyim...”
Buna
göre o zanda da Hakkın bir yüzü vardır, lakin kulun tekvini ile
zannına göre zuhur edip yüz gösterir... Zira hiç bir mukayyed yoktur ki,
mukayyed o mutlakın bir yüzü olmaya... Gerçi bu halde de kendini tekvin ve
icad eden yine kendisidir; ancak, tekvin kuldaki zannın itikadına
göredir... ve bu, “mukayyed mabud”dur, mutlak mabud değildir.
Bu
hali düşünmek lazım gelir dediği, işte bu haldir,
tehlikelidir!
Asıl
kemal odur, ki kul “HU” dediğinde; tamamiyle
varlığından soyunup, mahvolup, fena bula; “izafi benliği”,
“ilahî benlik”te yok ola!..
Sonra, bir
itikad, zan, kayd tahsisi ile kendini bağlamayıp, yönlerden hususi
bir yön ile bağlanmaya... ancak bunlardan sonra, yönlerden hususi bir yön ile
bağlanmaya... ancak bunlardan sonra, “mutlak
rabb-ül erbab”a bağlanmış olur ve ibadete başlar...
Aksi halde, kendi zannında yaratmış olduğu mdbüduna
ibadet etmiş olur...
Kur’anı
Keriym Casiye Suresi 45. sure 23. ayette; buna
işaret eder:
“efereeyte
menittehaze ilahehü hevahü”
“Hevasını
ilah edineni gördün mü?..”
Bunu
çok iyi düşünmek gerekir...
T E K V
İ N M A K A L E S İ
Şimdi
bilesin, kamil kişi odur ki, nefeslerini kontrol edip, onlara bekçi ola...
Gönül hazinesinin kapısında oturup, Hakkın kütüphanesine Hakdan
başka fikirlerin girmesine müsaade vermeye...
“
etturuku ilallahi biadedi enfasil halayık...”
“Allah’a giden yollar
yaratılmışların nefesleri adedincedir...” hükmü
uyarınca, her nefeste hakka yol vardır...
İrfan
sahibine yakışan, her nefesini zatı ile Hakdan alıp ve yine
hakka vermektir...
Biline
ki, insandan nefes çıksa(ki bu nefis olarak da düşünülebilir),
haddizatında o nefes heyula gibi olup, renksiz iken, kulun itikadı,
ameli ve fikri ne ise, nefes o renge boyanıp, o libas ile örtünüp
çıkar...
O
halde, gönül hanesini muhafaza etmek gerektir. Hakkın rızasına
muhalif olan düşüncelerden... Zira, kulun gönlü, “Hakk”ın hazinesi
ve kütüphanesidir ve insan onun hazinedarıdır. Hak fikrinden gayri
fikirler yol kesici çetelerdir ki, onlara gönle girmeye yol
bırakmamalıdır.
Nitekim
bu konuda hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
“Kalbil
mü’minü beytullah ve kalbül mü’minü arşullah ve kalbül mü’minü
hazainullah ve kalbül mü’minü mir’atullah...”
“
Mü’minin kalbi beytullahtır, ve arşullahtır, ve Allah’ın
hazinesidir ve Allah’ın aynasıdır.”
İhmal
edip Hakkın hazinesini çetelere kaptırır, hırsızlara
çaldınrsa, hali müşkil olur, zira hain sayılır...
Kur’anı Keriym Enfal Suresi 8. sure 58. ayette;
“innallahe lâ
yühıbbül hainiyne”
“Allah
hainleri sevmez..”.
Beyt
:
Gönülde
yarımca Hakkın çerağı,
Kesilir ondan
hırsızın ayağı...
Hakkın
yakınlığına ermiş murakabe ehli kimselerin zihnine
gelen düşünce ve hatıralar, suret ve zahir ehli kimselerin
açıkça yapmış olduğu fiiller ve sözler gibi muamele
görür!..
Murakabe
ehli Hakkın rızasına muhalif olan düşüncelerinden
mes’uldürler...
Bu
hale işaret eden hadîste şöyle buyrulmuştur:
“Men
dakka dükka; hasenatül ebrar seyyietül mukarrabun..”.
“Kim
başkasının kapısını çalarsa kapısı
çalınır:
ebrann
yaptığı iyi şey mukarreb olana göre kötü şeydir...”
Hakikatte
Allahu teala ve tekaddes kendi fikrinden başkasının, bendesinin
gönlüne gelmesine razı olmaz; zira orası kendi evidir...
Nitekim
bir hadîs-i şerifte:
“Bir
kimse gönlüne Hakdan gayri fikirleri sokarsa, Kabetullahı put île
doldurmuş ve puthane yapmış olur..”.
Gerçi
kalbde o hatıra ve fikirleri halkeden Allahu tealadır, ancak kul
gafleti dolayısıyla mesul olur... Kul o düşünceyi
giderip. Hak fıkrine tebdil etmezse, ve o düşünce ile mesrur olup
bulunduğu gaflet içinde rahatlaşırsa, bu halinden sorguya
çekilir...
Bu
halin tafsili, Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure
29. ayette gizlidir:
külle
yevmin hüve fiy şe’nin
“Her
an O yeni bir şa’ndadır..”.
Bu
hal içinde Hak teala daima ve ebedî tecelli üzeredir... O tecellilerde emr-i
Hak zahir olup, kullar üzere nazil olur... Ve kulların gönlüne ziyarete
gelir... O emr-i Hak, yani “tecelli misafîr-i gaybî”dir!..
Hakkın
huzurundan yola çıkıp, renksiz olarak kulun kalbine indiğinde,
eğer kul gaflette olmayıp. Hak ile ise, o “misafir-i gaybî” olan
emr-i Hak, gönüldeki Hak ile birleşir...
Nitekim
hadis-i kudsîde buyrulmuştur:
“Ma
vesiani arzı ve la semai ve vesianîkalbel mümin!..”
“Yere
ve semaya sığmam, müminin kalbine sığarım...”
Bu
kudsi hadîsin manasım bir aşık şu beyitle tefsir
etmiş:
Hakka bakan incidir gönül,
İsme müsemmaya mazhardır gönül,
Bir şahin bir anka kuşudur gönül,
Zatı Hakkın varlığıdır gönül!..
O
ilahi emrin kaibdeki ile birleşmesinden kudsî bir güzellik sureti
hasıl olur... Şekilsiz ve miktarsız yine Hakka dönüp
vasılı Hak olur...
“Minhü
bedeü ve ileyhi yeud..”.
“Ondan
başlar ve Ona döner...”
Bu
geliş - gidiş ruhlar yolundan değil; münezzeh bir inişle
olur ve yine münezzeh bir yükselişle geri döner.
Bu
geliş - gidişi ne melek, ne de felek aklı farkeder... Ancak,
münezzeh bir ruh görürler, ötesini bilemezler...
O
kula “gaybî misafir” olan tecellî her ne vakit gelse, orada Hakkı bulur;
böylece de o kul misafirlik hakkına riayet edip, hakkını
vermiş olur.
Eğer
emr-i Hak kulun gönlüne geldiğinde, orada Hakkı bulamayıp, bir
meleğe yani melekî düşünmeye mülaki olursa, bunların
birleşmesinden, meleklere has bir suret hasıl olur; ruhların
yükseldiği yoldan yükselip “Sidre”ye kadar uçar ve orada karar
kılar...
Eğer
emri Hak geldiğinde, insanın sadrında şeytana mülaki
olursa, bu sefer ruhanî bir ateş sureti hasıl olur; bu da
siyah bir kuş süretinde olup, şeytanların geçtiği yoldan
ayın altına kadar yükselir, ondan daha yukarıya çıkamaz ve
kıyamete kadar orada kalır.
Ve
eğer emr-i Hak geldiğinde, kulun gönlünde bir güzellik bulursa
bundan güzel bir suret meydana gelir, güzel bir kuş suretinde cennete
uçar, ve orada mizacına göre nimet bulur ve sahibi gelinceye kadar bekler.
Bunlar
gibi, kalbe gelen tecelliler ne ile karşılaşırlar ise, ona
göre değişik suretler meydana gelir... Daha fazla tafsilata gerek
yoktur...
Haddizatında
insan, ilahî bir kazanç evidir... Daima o “Zat-ı Hak” tecellî eder ve
“emr-i Hak” nazil olur... O nazil oluş, aslında renksiz ve
nişansız olduğu halde. Hak teala onu indiği insanın
rengine göre boyar ve onun itikadına, zannına ve ameline göre
çeşit çeşit, renk renk suretlerde icad edip vareder...
Bunlardan
maksad. Hakkın “tekvin” sıfatının tecellisinin
beyanıdır.
Kamil
insan her halde gafil olmaz; “emr-i Hak” olan ilahî tecelli kendisine
nasıl renksiz, şekilsiz, miktarsız hali ile geldi ise,
aynı biçimde, yine renksiz, şekilsiz ve miktarsız haliyle
bırakıp, böylece tecellinin hukukuna riayet edip, geldiği gibi
göndermelidir.
İnsanın
içindeki düşünce ve tasavvurları, dışarıdaki fiil ve
hareketleri, inançları, tahayyülleri, nefesleri bir zerre dahi yok
olmaz... Onlar iyi veya kötü, kabiliyet ve istidatlarına göre ahirette
türlü türlü şekil ve suretlerle zahir olur... Sahibi ise, onlara
verdiği suret gereğince ya nimet bulup lezzet duyar, yahut azap çeker
ve incinir!..
Burada
gizli olanlar orada aşikar olurlar...
Kur’anı
Keriym Zilzal Suresi 99. sure 7/8. ayette; şöyle buyrulur:
femen ya’mel miskale
zerretin hayren yerehü ve men yamel miskale zerretin şerren yerehü
“Kim
zerre kadar hayır yaparsa neticesine erer. kim de zerre kadar şer
yaparsa neticesine erer...
Muhyiddini
A’rabî Hazretleri yine devamla şöyle buyurur:
“Bir
hadîs-i şerifte şöyle buyrulur:
“Ve
ma halaktuhu fiy hazel mahalli illa hüvallah, halaka külli şeyin.”
“Bir
mahal haketmedi ki, o Allah olmasın; herşeyi halketti.”..
(Yukarıdaki
cümleyi İsmail Hakkı merhum şöyle tercüme etmiş:
“Hak
teala kendi nefsini halketti...”
Bunu
dünya işlerine kullanılan akıl, (akl-ı maaş) red
eder!.. Bu da kendi kusurundandır!.. “Akl-ı maaş” ki, “akl-ı
cüz’i”dir... Bu hali idrak edemez...
Bunu
ancak “akl-ı maad” yani ilim ve irfan ile terbiye olan,
geleceği kavrayan akıl anlar ve kavrar...
Haddizatında:
Hak teala kendini halketti!.. demek, zahiren iyi görünmez!.. Ama, hakikati
cihetiyle gerçektir!.. Bedii’dir!.. Yani hayret verici bir haldir.
Dünyalık akıl elbette bunu inkar eder: çünkü anlayış ve
idrak sahası dışındadır.
Her
kim. Hak teala hakkında bir kelam etse, kendi nefsinde Hakka bir suret
vermiş olur... İbadet dahi etse, o tasavvur ettiği şeye
ibadet eder... O da Allahu tealanın kendidir; başkası
değildir... Kulun, tasavvuruna, itikadına ve zannına göre,
kalb aynasında yüz gösterir...
Asıl
meseleye geliyoruz...
Bu
halde, kulun tasavvuruna göre zuhur eden Hakkı, o kul halketmedi, ancak,
“Hakkı mutlak”, kendi kendini halketmiş olur!.. Her şeyin
halikı Allahu tealadır; O’ndan başka Halik yoktur...
O
kulun itikadında zuhur eden dahi Hakkın varettiği “eşya”
cümlesindendir... Onu dahi Hak teala halketmişür... Gizli ifadede “Hak
kendini yarattı” cümlesinin derin manaları bulunur...
Bilesin
ki, “halk”, “ce’al”, “icad”, “sun” ve “tekvin” bu makamda, hepsi bir manaya
delalet eder...
- Halk’ın
manası halk etmek;
-
Ce’al’in
kılmak;
-
İcad’ın
varetmek;
- Sun’un
kudret eseri göstermek;
- Tekvin’in
ise, görünmeyen
şeyi meydana çıkartmaktır...
İfadeleri
bir miktar aynı gibi görünse de hepsi aynı yola çıkar...
Hepsinden de murad, Hakkın zuhur ve tecellileridir...
“Hak
kendini halketti” demekten murad, düşünen kulun
tasavvurun ve zannına göre, kendine izhar eder, demektir...
Şöyle
bir misal vardır... Bir kimse aynasız olarak kendini müşahade
etmek, görmek ve bilmek isterse pek kolay olmaz... Fakat, bir ayna ile kendini
görürse, bunda ayrı bir safa vardır...
Onun
için Hak bu alemi ve Ademi halk ederek, varlığına ayna eyledi.
Ancak alem aynasında, kendinin aksini; Adem aynasında ise
aynını görüp temaşa eyler...
“Adem”den
murad insandır...
Ademi
ve Alemi halkedip, kendine ayna kıldı demekten murad; kendini ayna
suretinde izhar etti; ve yine “Celali” ile “Cemali”ni o aynada kendine arzedip
ve bir yüzden bakarak kendi güzelliğine aşık olup, hayran
kaldı ve niyaza daldı... Bir diğer
yüzden maşuk olup naz ve işveye girdi... Kendi güzelliğini, kendine
arzedip, cilvekar olup tecelli etti demektir.
Burada
bakan, bakılan, bakmak ve ayna aynı şeydir... Ve bu, “İnsan-ı
Kamil” öyle bir “mutlak”tır; saf parlak yaldızlı “ayna”dır
ki, mutlak Cemal olan hak, kendi kendini kayıtsız ve
şartsız orada müşahede eder.
İnsan-ı
Kamil’in aynası, Hakkın tecellisine göredir!.. Diğerlerinde olan
tecelli, kulun zanınına ve kabulüne ve itikadına göredir...
Allah,
Hakkı söyler ve doğru yola hidayet eder.
Hazreti
Şeyh Muhyiddin A’rabî kaddese sırrıhu aziz “Fusüs” isimli
kitabinin son kısmında, yukarıda zikredilen mevzularla ilgili
bazı sözleri vardır... Onları kısmen buraya alıyoruz...
Hazret
şöyle buyurur:
[“İtikad edilen Allah, kulun
zannına göre tasavvur ettiği ilahtır. O da sıfattır!..
O kulun senası, kendi itikadı ve zannı üzere olup,
dolayısı ile övgüsü kendi zannınadır. Bu sebeble diğer
itikadları kötüler.
Eğer insafı olsaydı böyle yapmazdı...
Zannında bu mabudu meydana getiren kişi cahildir. Bu yüzden
diğer bütün itikadlan şeksiz kötüler ve itiraz eder... Kendi
itikadının hilafına göründüğü için, diğerlerinin
mabudlar hakkında olan itikatlarına karşı gelip,
onlarınkini inkar eder...”]
Eğer,
Şeyh Cüneydi Bağdadî hazretlerinin:
“levnün
mai levnün inaihi...”
“Suyun
rengi, kabinin rengidir..”.
sözünü duymuş olup,
manasını anlamış olaydı, hiç karşı gelmez ve
her itikad sahibinin itikadını sahibine teslim edip, irfan sahibi
olup Hak teala hazretlerim her surette görüp, bilip, idrak ederdi.
O
kendine özel bir mabud tasavvur eden kişi “zan” sahibidir. Ne alimdir, ne
arif... Onun için Allahu teala “ene inde zanni abdihi’, yani “kulumun
zannı üzereyim” buyurdu...
Yani,
ben kuluma ancak itikad ettiği surette zahir olurum... Bu itikadı
ister ıtlak, ister takyid cihetinde olsun...
Çeşitli
itikadlarla itikad edilen ilah, muayyen, mahdud ve sayılıdır...
Kulun kalbine sığan ilah da O’dur... Yani, Hakkın bir tecelli
yüzüdür... Başka ilah demek değildir...
Ama mutlak olan
ilah, Cemal sahibidir ve O’ndan başkası bulunmaz. Ve hiçbir yere de
sığmaz... Gönüle dahi sığmaz... Nasıl
sığsın ki, cümle eşyanın aynıdır!..Zatından
gayri bir şey yoktur!.. Gönlün dahi aynıdır. Hatta “kendi, kendi
varlığına sığar veya sığmaz” demek caiz
olmaz... İşi buna göre düşün ve anla!.
Yukarıda
anlatılanlar hakkında bir misal getirmek isteriz ki, daha kolay
anlaşılsın... Bir sevgilinin güzelliğine bakılsa ve
onun etrafında yüzbin ayna konulsa, o sevgili kaç yüz bin görülür...
Ama
aslında bir sevgili ve bir yüz iken, o aynaların istidat ve
kabiliyetlerine göre kiminde parlak, kiminde kederli, kiminde doğru,
kiminde eğri büğrü gösterse; ve bir kimse de sevgilinin ancak
bir aynadaki resmini görüp, diğerlerini inkar etmiş olsa, “arif”
olmuş sayılmaz.
Arif
olan, bütün aynalardan görünen sevgilinin türlü suretlerini tasdik eder...
Hatta ayna ile veya aynasız dahi görür...
Beyit
:
Nice yüzbin göze görünen bir suret imiş aşikar,
Kendi güzelliğine yine kendi olmuş talebkar...
Bu
misali de fazla açıklamak icab etmez... Arif ne kadar düşünürse ve
zevk alırsa, o kadar misal bulur...
Son
bir misal daha verelim...
Bir
kimse güneşin ışığını görmeden hayli zaman
karanlık bir yerde kalsa; günün birinde o kaldığı yere
renk renk camlar açılsa ve sabah güneşi doğduğunda o
camlara vursa, içeriye renk renk ışıklar dolar...
O zat
bunlara bakarak güneşin rengi yeşildir,
kırmızıdır diye türlü zan ve iükadlara düşer... Hayal
ve tasavvura kapılır. Ama irfan sahibi, işin Hakikat halini
bilir ve yine bilir ki, “suyun rengi, kabının rengidir” ve
bütün eşyaya ışık veren Hakkın nurudur.
Nitekim
Kur’anı
Keriym Nur Suresi 24. sure 35. ayette;
“allahü
nurüssemavati vel ardı”
“Allah
semaların ve yerin nurudur...” buyrulur
ki bunu açıklar...
İrfan
sahibine göre iki cihanın aynasından görünen bir yüzdür... Hal böyle
iken, her arif, kendine has bir kemale ermiştir...
Ve o
kemalden şöyle derler...
“Ma reeytü şey’en illa rüyetullahu
ba’dehu!”
“Akabinde Allah’ı görmediğim hiç
bir şey yok”
“Ma reeytü şey’en illa rüyetullahi
fiyhi”
“Birşey görmem ki onda Allah’ı
görmüş olmayayım”
“Ma reeytü şey’en illa kablehu”
“Her
şey’den evvel O’nıı gördüm’
“illa
Allah!”
“Ancak Allah”
“La yeralhu illa Allah”
“Allah’ı ancak Allah görür”
şeklinde
beş ayn seviyeden ifadede bulunmuşlardır arifler... Ki bunlar “afak”ta
yani dışta olan görüşlerdir...
Arıf-i kamil bu beş görüşün tamamına
vakıf olduktan sonra; nefsinde beş görüşe daha vakıf olur
ki, bunlar “enfüsi”dir... Açıklanması da burada
münasip değildir...
Belki
keşfi haramdır!..
Arzu
eden kimse İnsan-ı Kamil’in eteğine yapışıp,
ondan taleb etsin... Zira, “Men lem yezuk lâ yu’raf” yani “tadmayan
bilmez” kaidesi vardır, yazı ile olmaz... Yaşamak
gerektir vesselam.
Yadımcı
Haktır... Allahu Tealanın yardımı ile tamam oldu.
SDFDFGDFGDFG
KAYNAKLAR :
1. KUR'ÂN ve
HADİS
2. VEHB :
HAK'kın hibe yoluyla verdiği ilim.
3. KESB :
Çalışarak kazanılan ilim.
4. NAKİL
: Muhtelif eserlerden ve sohbetlerden, müşahede ile toplanan ilim.
DAHA EVVELCE
ÇIKAN KİTAPLARIMIZ
(GÖNÜLDEN ESİNTİLER)
1. NECDET
DİVANİ
2. HACC
DİVANI
3. İRFAN
MEKTEBİ HAK YOLU'nun seyr defteri
4. LÜBBÜL LÜB
- ÖZÜN ÖZÜ “Osmanlıcadan çeviri”
ÜZERİNDE
ÇALIŞTIĞIMIZ KİTAPLARIMIZ
5. NAMAZ VE
EZAN'ı MUHAMMEDI'nin bazı özellikleri
6.
İSLAMDA MÜBAREK GECELER VE HAKİKATLARI
7.
KELİME-İ TEVHİD DEĞİŞİK YÖNLERİYLE
8.
CİBRİL VE HAKİKATLERİ
9.
SURE-İ YUSUF VE DERVİŞLİK
10- ALTI
PEYGAMBER VE DAHA BAZILARI
NECDET
ARDIÇ
ERTUĞRUL
MAH. HÜSEYİN PEHLİVAN CAD.
NO.
35/A 59-100 TEKİRDAĞ
TEL.
EV : 0 - 282 - 261 43 18
İŞ : 0 - 282 - 261 32 40
Canlara
canan olacak,
Kendini
onda bıulacak,
Sonradan
baki kalacak,
Ehli
irfân arıyorum.
İdrâk
ile bilip gelen,
Beşer
kabuğunu delen,
Kendini
bir ayna eden,
Ehli
irfân arıyorum.
Hakkın
Nuruna gark olun,
Kelâmullah’a
harf olan,
Alemlere
rahmet olan,
Ehli
irfân arıyorum.