Gönülden
Esintiler
V Â H Y ve C E B R Â
İ L
N E C D E T A R D I Ç
İ R F A N S O F R A S I
TASAVVUF SERİSİ 11
BENZERSİN
Hayâl cennetinden yere inince,
Balçıktan toprak çuvala girince,
Bir de Havva ile buluşunca,
İşte o zaman Âdem’e
(a.s.) benzersin.
Derya’yı ilâhi bitgün çoşunca,
Gemi’yi Nûh’u inşâ edince,
Bismillahi mecraha diye yola çıkınca
İşte o zaman Nûh’a (a.s.) benzersin
İbrahim Halil ile dost
olunca,
Birlikte bir gün putları
kırınca,
Oturduğun yerinden
kovulunca,
İşte o zaman İbrahim’e
(a.s.) benzersin.
Tur-u Sina’ya bir gün çıktığında,
Tevrat’tan dokuz emri aldığında,
Tuvada da kendini bulduğunda,
İşte o zaman Mûsâ’ya (a.s.) benzersin.
Rûh’ul Kudüs’ten nasib
alırsan,
İlâhi’den bir kelime
alırsan,
Nefs-i Meryemden de hemen
doğarsan,
İşte o zaman İsâ’ya
(a.s.) benzersin.
Habibullah’ın izinden gidersen,
Nefsi benliğini yere serersen,
Hubbiyetini de idrak edersen
İşte o zaman Muhammed’e (a.s.) benzersin.
Hakikat’in ilmini
öğrendiysen,
Varlıktaki zuhurları
gördüysen,
Bunları da ehline
götürdüysen,
İşte o zaman Cebrâil’e
(a.s.) benzersin.
Hakk’la Hakk olup halka dönersen,
Kelâmı Hakk ile kelâm edersen,
Bâtından zahire zuhur edersen,
İşte o zaman Vâhy’e benzersin.
On sekiz bin âlemin özünden,
Bakar görür isen Hakk’ın
gözünden,
Konuşursan hep
Kûr’ân’ın sözünden,
İşte o zaman İnsân-ı
Kâmil’e benzersin.
Gerçek kimliğin ortaya çıkınca,
Zahir, bâtın, evvel, âhir bir olunca,
Bütün âlemde kendini bulunca,
İşte o zaman, o zaman işte,
kendine, zatına, özüne,
Rahmân’a benzersin.
N.A.
İ Ç İ N D E K İ L E R
Ön Söz
.................................................................
Vâhy ve Cebrâil
...................................................
001
İmân
...................................................................
002
(Şuhûdi İmân Mertebeleri)
1) Ef’âl -
Şeriat Mertebesi İmânı ..............
002
2) Esmâ - Tarikat
Mertebesi İmânı
.............. 004
3) Sıfat -
Hakikat
Mertebesi İmânı
..............
008
4) Zât -
Mârifet Mertebesi İmânı
.............. 009
İmânın Diğer Özellikleri
...................................... 016
Ebu Hüreyre (r.a.) dan İmân Hâdisi
.................. 019
Küçük Bir Hatıram
.............................................
020
Tecelli 02.05.2003
Cumayı Cumartesine bağlayan gece ............
021
Rû’ya 23.04.2003
.................................................. 023
İmanın harfleri yönüyle izahı
.............................. 024
Tecelli ve Zuhurda Vücûd Mertebeleri
.............. 030
Â’mâ
......................................................................
030
Vücûd : “Vücûd-i Mutlak”
.................................. 031
Zât : “Zat-ı mutlak”
.............................................
032
Ahadiyyet
..............................................................
033
Vahidiyyet
.............................................................
034
Ulûhiyyet : “Zât Mertebesi”
............................... 035
A’dem – Yokluk
...................................................
036
Zûlmet
..................................................................
038
Zûlm
...................................................................
042
A’yân-ı Sabite
......................................................
043
Rahmâniyyet : Sıfat
Mertebesi .......................... 046
Rububiyyet : Esmâ
Mertebesi ......................... 053
Âlem-i Misâl : Misaller Âlemi
........................... 060
a) Keşf-i Mücerred : (Açık Rüyâlar)
................... 063
b) Keşf-i Muhâyyel : (Tabir Gerektirenler)
........ 064
“Dur! Rabb’ın Namaz Kılıyor.”
.......................... 067
Melikiyyet :
Âlem-i Şehâdet ..........................
073
İnsân-ı Kâmil
........................................................
076
Yaratma Kelimesi
................................................
079
Dünyanızdan Bana Üç Şey Sevdirildi
................ 087
Atom
......................................................................
091
Fezanın Gerçek
Dokusu
....................................... 095
Gerçekten Madde Var mıdır?
............................. 096
Mutlak Vücûd
......................................................
098
Rûh : Rahmâniyyet :
Sıfat Mertebesi : Âlem-i Ceberût
........ 099
Nûr :
Rububiyyet :
Esmâ Mertebesi : Âlem-i Melekût .........
100
Madde - Cisim - Melikiyyet :
Ef’âl Âlemi :
Âlem-i Nasût ........... 101
Vâhy
.....................................................................
102
Vâhy’in Geliş Usûlleri
......................................... 103
Vâhy’in Sayısal Değerleri
.................................... 104
Melâike-i Kiram
...................................................
105
Cebrâil (a.s.)
.........................................................
108
Cebrâil (a.s.) Bazı Özellikleri
.............................. 110
Cebrâil - Cibril Harf
Değerleri
.......................... 113
Cebrâil Harf
İfadeleri
........................................ 114
Cebrâil Sayı Değerleri
......................................... 114
Cibril Harf İfadeleri
...........................................
115
Cibril Sayı Değerleri
........................................... 115
Rasûl Harf Değerleri
........................................... 116
Rasûl Sayı Değerleri
........................................... 116
Nefs - Nefis gerçekten nedir?
................................ 117
Hira
.......................................................................
128
İlk Vâhy
.................................................................
131
İkra’ Harf Değerleri
............................................ 135
İkra’ Sayı Değerleri
............................................. 135
Şakk-ı Sadr (Göğsün yarılması, temizlenmesi)
...... 136
Ümmi Peygamber (s.a.v.)
(Gerçekten okuma yazma bilmiyor mu idi?)
..... 138
Ümmi-i Sadık
.......................................................
139
Ümmü-ül Bilâd .....................................................
141
Ümmü-ül Kitab
.....................................................
143
Ümmü-ül Kûr’ân
..................................................
145
Ümmet -Ümm-et
..................................................
149
Tefekkür; Tefekkür âyetleri
................................ 151
Yefkahun
................................................................
157
Tezekkerun
............................................................
157
Yeş’urun
...............................................................
158
Yetefekkerun
........................................................
158
Ya’kılun
..................................................................
158
Ta’lemun
...............................................................
159
Li ul’ül ebsar
..........................................................
160
Ulül elbab
...............................................................
161
Edrâke ....................................................................
161
Yechelun
................................................................
162
İlk Vâhy ve Ikra
....................................................
164
Vâhy’in Diğer Yönleri
............................................ 184
Nebi ve Rasûller Hakkında Vâhy
.......................... 185
Hz. Rasûlullah hakkında
vâhy ............................. 186
Genel İnsanlar Hakkında
Vâhy ............................ 188
Havariler Hakkında Vâhy
...................................... 188
Mûsâ’nın (a.s.) Annesi Hakkında
Vâhy ................ 190
Semalar Hakkında Vâhy
....................................... 191
Melekler Hakkında Vâhy
..................................... 192
Arı Hakkında Vâhy
............................................... 193
Cinler Hakkında Vâhy
........................................... 197
Tane ve Çekirdek Hakkında Vâhy
....................... 198
Doğru Rû’ya Hakkında
Vâhy .............................. 199
İnsân ve Cin
Şeytanlarının Hakkında Vâhy
.......... 199
Allah’ın Bir İnsânla (Vâhy)
Konuşma Yolları ........ 201
1.
Aracısız
Zat-ı ile Konuşur, ..........................
202
2.
Sıfat Mertebesi
İtibariyle Konuşur, ............. 204
3.
Rasûl - Elçi
Göndererek Vâhyeder, ............. 207
4.
Elçileri
Vasıtasıyle Kullarına Hitaplarıdır
.. 209
Kûr’ânın Diğer Dört
Özelliği
................................ 211
Meleklerden Bahseden Bazı Âyetler
..................... 214
Cebrâil’den (a.s.) Bahseden Bazı
Âyetler .............. 240
Rûh’tan Bahseden Bazı Âyetler
............................. 243
Nûr’dan Bahseden Bazı Âyetler
............................ 303
Vâhy’den Bahseden Bazı Âyetler
.......................... 322
Fiili Mânâda
Cebrâil (a.s) ile İlgili Bazı
Hadisler ........................ 340
Ö N S Ö Z
Muhterem okuyucum 1986 senesinde
yapmış oldu-ğum bir ön çalışmam vardı. Bu
çalışmam “Vâhy ve Cebrâil” hakkında idi. O
günlerden beri bir türlü fırsat bulup da bu çalışmamı
neticelendirememiştim. Nihâyet vakti gelmiş ol-malı ki,
Hakk’ın izni ile tekrar ele almış bulunuyorum ve onbirinci kitabım
olarak tamamlamak istiyorum.
Muhterem okuyucum daha evvelki
kitaplarımız ara-sında hamdolsun “Kelime-i Tevhid” ve “Salât
– Namaz” isimli olanları çıkmıştı. Bu kitabımız
da inşaallah “Vâhy ve Cebrâil” isimli olacaktır.
Bu sebeple muhteşem dinimizin beş
şartından ikisini dolaylı olarak ele
almıştık; burada ise, imânın şartlarından olan meleklere
imân üzerinde durmaya çalışacağız.
Gayemiz “ilm-i hâl” kitabı
yazmak değil; göz önünde olup da gafletimizden veya
meşguliyetlerimizin çokluğundan, farkında bile
olmadığımız küçük, küçük fakat aslında çok bü-yük olan
bazı hususlara dikkat çekmeye çalışmak olacaktır.
Din kültüründe “Cebrâil” “Vâhy
meleği” olarak bili-nir. Âdem (a.s.) dan Hz. Rasûlullah’a kadar
bütün kitapları muhataplarına dosdoğru iletmiştir, bu
yüzden de kendisine Hakk tarafından “Emin” lâkabı
verilmişti.
Evet “Cibril-i Emin”, “Muhammed-ül
Emin”e yirmi üç (23) sene hep “emin” haberler getirmiş
ve “emin”, kendisine güvenilir Hz. Muhammed (s.a.v.) de onları
güve-nilir gönüllere teslim etmiştir ve halen de güvenilir gönül-lerden,
diğer gönüllere aktarılarak ilk geldiği günlerdeki gibi saf,
temiz ve berrak muhafaza edilmekte ve her mertebeden tatbik edilmektedir.
Gelecek sayfalarda “Vâhy”in
değişik özelliklerini izah etmeye gayret edeceğiz. Hiç
birşey göründüğü kadar ko-lay ve basit değildir; hele hele
mânânın zâhire çıkartılması daha da zor bir
iştir. Ancak lütufkar Rabb’ımız bütün haki-katleri Kûr’ân-ı
Keriym’inde ve Hz. Rasûlullah (s.a.v.) de hadislerinde, bizlere bunları
çok açık olarak bildirmişlerdir.
Eksiğimiz dar çerçeveli
şartlanmış ve ön yargılı bir akılla meseleleri
anlamaya çalışmamızdır. Çözüm ise, bâtında olan
mânâları kendilerine en uygun kelime elbiselerini giy-dirip öylece zuhura
çıkarabilmek olacaktır. Bu da oldukça zor bir iştir; bu
yol irfan ehlinin ilham ile güçlendirdiği gönül yoludur.
Sayın gönül ehli okuyucu
kardeşim, bu kitap belki sana da bir ayna olacaktır. Eğer
gönül âleminde seyr’in var ise, nerede olduğunu da sana gösterebilecektir.
Allah
(c.c.) bu kitabı okumak için ayırabildiğin zamanının
100 misli ile feyz ve idrak kapıları açsın. Amin.
Sevgili okuyucum, bu kitabın
oluşumunun her aşama-sında emeği ve hizmeti geçen
kişileri saygı ile yadet, geçmiş-lerine hayır dua et, Allah
(c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Amin.
İlâhi!
Bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı evvelâ Hz. Muhammed
(s.a.v.) Efendimizin ve bugünlere kadar gelen silsile-i âli’nin rûhlarına
hediye eyledim, kabul eyle ya Rabbi. Amin.
08/12/2002
Necdet
Ardıç
“Terzi
Baba”
Tekirdağ
V Â H Y ve C E B R Â
İ L
17/12/2002
Salı
TEKİRDAĞ
Muhterem Okuyucum!
Bilindiği gibi muhteşem
dinimizin beş şartından ilk şartı Kelime-i
Şehadeti söyleyerek imân etmektir.
İmânın altı (6)
şartından,
-
birincisi Allah’a,
-
ikincisi meleklere,
-
üçüncüsü kitaplara,
-
dördüncüsü peygamberlere
imândır.
Gayemiz bilindiği gibi
İslâmın ve imânın şartlarını yazmak değil;
mevzuumuzla ilgili olan yönlerinin, bölümleri içerisinde, incelemeye
çalışmak olacaktır.
Mevzuumuz olan “Vâhy” ve “Cebrâil”
hakikatlerini daha iyi anlayabilmemiz için “imân” olgusunun gerçeklerini
anlamaya çalışmamız gerekecektir. Bu yüzden evvelâ imâni
olgunun şeyrini idrak etmeye gayret etmemiz gerekecektir.
İ M
 N
İmân; dini kitaplarımızda çok geniş
şekilde izah edil-miştir. İmân, özet olarak; Allah’ı
ve gönderdiklerini “dil ile IKRAR, kalb ile tasdik etmektir,” diye
belirtilmiştir.
Şuhûdi İman
Mertebeleri
Biz “imân”ı dört şûhud
mertebesi içerisinde incele-meye çalışacağız.
1 – Ef’al = Şeriat mertebesi
imânı:
Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmrân sûresi 3/193 âyetinde,
ô©…b ä¢í
b¦í¡…b ä¢ß b ä¤È¡à b ä £ã¡a
¬b ä £2 ‰
b
£ä ߨb Ï ¤á¢Ø¡£2 Š¡2 aì¢ä¡ß¨a ¤æ a
>¡æb àí©¡5¤Û¡
¤Š¡£1 × ë b ä 2ì¢ã¢‡
b ä Û ¤Š¡1¤Ëb Ï b ä £2 ‰
7¡‰a Ф2 ü¤a
É ß b ä £Ï ì m ë
b ä¡mb ÷£¡î, b £ä Ç
rabbenâ innenâ semignâ münâdiyen yünâdiy
lil imâni en âminu birabbiküm feâmennâ
rabbenâ
fağfirlena zünubenâ ve keffir
annâ
seyyiatinâ ve teveffenâ meâl ebrar
Meâlen :
“rabbimiz gerçekten biz, rabbinize imân
edin diye imâna çağıran bir çağırıcıyı
duyduk imân ettik”
“rabbimiz bizler için
günahlarımızı bağışla bizden (çıkmış) kötülüklerimizi
ört ve bizi iyilerle öldür.”
Yorum; lâfzi ve taklidi imân’dan müşâhedeli imân’a
geçişi gösteren bu âyet-i kerime’yi incelemeye çalışalım.
“rabbenâ innenâ semignâ”
“ey bizim rabbimiz, mutlak olarak biz
gönülden ve içten işittik.”
“münâdiyen yünâdiy lil imân”
“gerçek imâna ulaşmak için
bâtından gelen bir çağırıcıyı duyduk.”
“en âminu birabbiküm”
“sizin rabbinize inanın (her ne kadar şu halde iken rabbinizi
şuhûden idrak edemiyorsanız da imânen kabul edin dendiğinde).”
“feâmennâ”
(davetçiye olan güvencemizden dolayı) hemen
“imân ettik,” derler.
“rabbenâ fağfirlena zünubenâ”
“ey rabbimiz! kendimize birer varlık
vermemiz-den dolayı işlediğimiz benlik
günahlarımızı bağışla.”
“ve keffir annâ seyyiatinâ”
(beşeriyetimizden kaynaklanan kötü hallerimizi “settar” is-minle
ört bize ait birşey kalmasın.)
“ve teveffenâ meâl ebrar”
“ve bizi (berat’ını almış olan)
iyilerle birlikte vefat ettir (dünya hayatımızı
sonlandır).”
Bu âyet-i kerime’de açık olarak
görülen şu ki, kişi kendi nefsi ve bireysel benliği içerisinde
lâfzi ve taklidi imânı ile hayatını sürdürüyorken, herhangi bir
vesile, kendisinde meydana getirdiği muhabbet ile halinin
değişmeye başlama-sıyle, imânın daha ileri hal ve
mertebelerini araştırmaya baş-lamasıdır.
b ä
(nâ), bilindiği gibi arapça’da “biz”
sözcüğününü ifade etmektedir ve görüldüğü gibi âyet-i kerime
içerisindeki talebler “ben” değil, hep “biz” ile
belirtilmektedir.
Buradaki yaşam daha henüz kendi
gerçek kimliğini bulamamış, fakat beşeriyet
kimliğinden de çıkmaya çalışan ve kendi değerlendirmelerine
uygun bir topluluğa iltihak ederek, böylece inançlarına daha çok
destek bulmaya ve on-larla birlikte rabbine niyaz etmeye çalışan
kimseleri belirt-mektedir.
“ve
teveffenâ meâl ebrar” (ve bizi ebrar ile öldür) talebinde bulunmaları ise,
bulundukları imân merte-besinin üzerinde bir “ebrar” yani “iyiler”,
yani kendilerin-den daha iyiler, yani bireysel benliklerinden kurtulup,
berat-larını alan kimselerin varlıklarından haberdar
olmakla, onla-rın halleriyle hallenerek, hayatlarının son
bulmalarını taleb et-meleridir.
Bu anlayış saf, temiz bir
muhabbetle yapılan “şeriat” mertebesi imânıdır.
2 – Esma = Tarikat mertebesi imânı:
Kûr’ân-ı Keriym Bakara sûresi 2/3 - 4 âyetinde;
ñì¨Ü
£–Ûa æì¢àî©Ô¢í ë ¡k¤î ̤Ûb¡2 æì¢ä¡ß¤ õì¢í
åí©ˆ £Û a›S
=
æì¢Ô¡1¤ä¢í ¤á¢çb ä¤Ó ‹ ‰ b £à¡ß ë
Ù¤î Û¡a
4¡Œ¤ã¢a ¬b à¡2 æì¢ä¡ß¤ õì¢í åí©ˆ £Ûa ë
›T
6
æì¢ä¡Óì¢í ¤á¢ç ¡ñ Š¡¨ü¤b¡2 ë 7
١ܤj Ó ¤å¡ß 4¡Œ¤ã¢a ¬b ß ë
“elleziyne yu’minune bilğaybi ve
yükıymunessalâte
ve mimma rezaknahüm yünfikune” (3)
“velleziyne yu’minune bima ünzile ileyke
ve ma ünzile
min kablike
ve bil
ahiretihüm yukinune”(4)
Meâlen :
“Onlar ki, gaybe (görünmeyene) inanırlar ve
na-mazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak
verdiğimiz şey-lerden de infak ederler.” (3)
“onlar sana indirilene de senden önceki
indiril-mişlere de inanırlar ve onlar ahireti de yakıynen
tanır-lar.” (4)
Özet Yorum; Esma – Tarikat mertebesi imânını ifade eden bu âyet-i
kerimeleri incelemeye çalışalım.
“elleziyne
yu’minune bilğaybi”
Bu âyetin çevirisi genel olarak, meâl ve
tefsirlerde, yukarıda da belirtildiği gibi “onlar ki gaybe (görünmeyene)
inanırlar,” şekliyledir.
Ancak bu ifade “ef’al mertebesi”
itibariyle zâhir an-lamına göredir. Fakat âyet-i kerime “gaybe
imân”dan bah-setmektedir.
Eğer “gayb”, mutlak
görünmeyen, bilinmeyen bir “yokluk” olsa idi, ona imân sadece
hayâli olurdu.
Bu âyet-i kerime’nin gerçeğini daha
iyi anlayabilme-miz için ¡k¤î ̤Ûb¡2 “bilgaybi” de ki, l / i (be) ye ulaş-mamız gerekecektir. l (be) bilindiği gibi “ile” ve
“birlik-telik” ifade etmektedir.
Hal böyle olunca verilecek diğer
mânâ; “Onlar ki kendilerinde var olan gaybları ile kendi
dışlarında olan gayba (görünmeyene) imân ederler,”
olur.
Her kişinin bir içi, bir de
dışı vardır; diğer ifadeyle, bilse de bilmese de “şehadeti”
ve “gaybı” vardır.
Akıl, rûh, nefs ve
duygularımız, bütün varlığımızı
kaplamış olduğu halde “gayb”ımızı
oluştururlar fakat görün-mezler; cesedimiz de zâhirimizi
oluşturduğundan görünür.
Eğer kişi kendinde var olan “gayb”ının
hakikatlerini idrak edememiş ise, âlem’in “gayb”ını hiç
idrak edemez; kendini tanıdığı kadar âlemi ve “gayb”ını
idrak edebilir.
Kendi “gayb”ında olan gerçek
hakikatleri idrak etti-ğinde ancak, daha gerçekçi olarak “gayb’e imân”
hakikatini idrak etmiş olacaktır.
Kişi kendi gerçek
varlığında “esma-i ilâhiyye”nin zuhurundan başka
birşey olmadığını anladığında,
âlemlerde de “esma-i ilâhiyye”den başka birşeyin zuhurda
olmadığını da anladığında, bahsedilen âyet-i
kerimenin gerçek mânâsı ortaya çıkmış olur.
Bu anlayış “ilmel
yakıyn” hali ile “esma mertebesi” imânıdır.
“ve
yükıymunessalâte”
“ve namazlarını şuurlu
olarak kılarlar.”
Bilindiği gibi “namaz/salât”,
İslâm’ın beş şartından biri, uygulaması en çok
sürekli olanı, İslâm’ın direği ve mü’minin
mir’ac’ıdır.
İslâmi uygulamanın her mertebesinde,
kişinin içsel (bâtın) âleminde değişik
uygulamaları vardır.
Bu mertebede namaz kılmaya
çalışan kişinin hali, kendi varlığından, beşeriyyetinden
çıkmaya, saflaşmaya baş-lamış olmasıdır.
“ve
mimma rezaknahüm yünfikune”
“Kendilerine verdiğimiz (madde ve mânâ)
rızık-larından başkalarını da
faydalandırırlar.”
Yine bilindiği gibi; maddi ve manevi
olarak rızık, iki türlüdür.
Maddi olan, yeme, içme gibi maddi ihtiyaç ve zevkler;
manevi olanı ise, din ilimleri ve onun içinde bulunan
irfaniyet ilimleri, rûhani rızıklarıdır.
Kimde bunların her ikisinden de
fazlaları varsa, onlar-dan başkalarını da
faydalandırırlar. Maddi rızk infakı ile bu- günün
geçimine, manevi rızk infakı ile de ahiretin geçimine faydalı olmaya
çalışırlar.
“velleziyne yu’minune bima
ünzile ileyke ve ma ünzile min kablike”
“ve onlar zât mertebesi itibariyle (rabbından) sana indirilene ve
senden önce (sıfat, esma, ef’al mertebeleri itibariyle)
indirilmişlere de inanırlar.”
Âdem (a.s.) dan beri gelmiş bütün
seyr mertebelerini idrak etmeye çalışarak her peygamberin
hayatından hisseler çıkartarak, böylece ilimlerini ve
imkânlarını geliştirerek, irfa-niyyet yolunda hergün biraz daha
ilerleme kaydederler.
“ve bil ahiretihüm
yukinune”
“ve onlar ahirete de (ilmel yakıyn idrakîyle) canlı
ve içten imân ederler.”
Sadece imân etmekle kalmayıp,
yaşadıkları sürece dö-nüş yapacakları ahiret yurdu
için gerekli malzemeyi tedarik etmeye çalışırlar.
Bu âyetlerde dikkatimizi çekmesi gereken
bir husus vardır, o da şudur; evvelki imân mertebesinde kişiler,
bireysel kişilikleri, benlikleri ile istekte bulundukları halde,
burada ise, bu mertebenin ehilleri “Rahmâniyyet” mertebesinden “Rûbubiyyet”
mertebesi özellikleri ile ifade edilmektedirler; kendilerinden bir talepleri
olmamaktadır.
Çünkü “yokluğa” ve “hiçliğe”
doğru kanat açmışlar (mutu kable
ente mutu – ölmeden
önce ölün) hükmü ile ve nefislerini terbiye etmek için ölüm vadisine
gitmişlerdir.
Bu yaşantı “ilmel
yakıyn” hali ile “esma mertebesi” imânıdır.
3 – Sıfat = Hakikat mertebesi
imânı:
Kûr’ân-ı Keriym Meryem sûresi 19/96 âyetinde;
¡pb z¡Ûb
£–Ûa aì¢Ü¡à Ç ë aì¢ä ߨa åí©ˆ £Ûa
£æ¡a
a¦
£…¢ë ¢å¨à¤y £ŠÛa ¢á¢è Û ¢3 Ȥv î,
innelleziyne âmenu ve amilussalihati
seyec’alü lehumürrahmânü vüdden
Meâlen :
“Muhakkak ki imân edip salih amel işleyenleri
rahmân sevgili kılar.”
Özet Yorum; Sıfat - Hakikat mertebesi imânını ifade eden bu
âyet-i kerime’yi incelemeye çalışalım.
“innelleziyne
âmenu”
“Hakikat ilmi ile imân edenler.”
“ve
amilussalihati”
“Salih amel”in kısa ifadesi şudur: Mânâsı
hakk’tan; fiili, tatbikatı kuldan olan ameldir, diyebiliriz.
Salik seyr-ü sülûk yolunda nefsini
temizleye, temiz-leye; Hakk’tan gelen mânâları idrak ederek, beşeri
sıfatların-dan soyunarak, ilâhi sıfatlarla tahakkuk etmeye
başlar. Bu hal ona imân yolunda çok şey kazandırır.
“seyec’alü
lehumürrahmânü vüdden”
Böylece çalışmalarını
sürdürerek, “Rahmâni haki-katler”e ulaşanları “Rahmân”
sevgili kılar.
Bu yaşantı “aynel
yakıyn” hali ile “sıfat mertebesi”
imânıdır.
4 – Zât = Marifet mertebesi imânı:
Kûr’ân-ı Keriym Bakara sûresi 2/285 âyetinde,
©é¡£2 ‰
¤å¡ß ¡é¤î Û¡a 4¡Œ¤ã¢a ¬b à¡2 ¢4ì¢
£ŠÛa å ߨa
å ߨa
¥ £3¢× 6 æì¢ä¡ß¤ õì¢à¤Ûa ë
6©é¡Ü¢¢‰ ë
©é¡j¢n¢× ë ©é¡n Ø¡÷¬¨Ü ß ë ¡é¨Ü£Ûb¡2
amenerrasûlü
bima ünzile ileyhi min rabbihî
vel
mu’minune küllün amene
billâhi
ve melâiketihî ve kütübihî verrüsülihî
Meâlen :
“O elçi rabbinden kendisine indirilene
inandı, mü’minler de hepsi
Allah’a ve meleklerine ve kitaplarına
ve elçilerine inandı.”
“amenerrasûlü” “Rasûl imân etti.”
Özet Yorum; yukarıdaki âyette belirtilen bu husus çok mühimdir, çünkü Âdem
(a.s.) dan bu günlere kadar ge-len, gelip geçen hiçbir mü’min, peygamberler
dahil böyle yü-ce bir imânı idrak etmiş değildirler.
Her peygamber ve tabiileri, kendi
bulundukları merte-beleri kadar Hakk’ı idrak ettiklerinden,
imânları o düzeyden-dir. Hz. Rasûlullah (s.a.v.) ise, bütün ilâhi
mertebeleri “câmi” yani kendinde toplamış olduğundan,
O’nun imânı bütün imânlara bedel ve onlardan üstündür.
Buradaki imân aslında “ikân”dır.
Zât mertebesi idra-kîyle ve itibariyle yaşamaktır.
“bima
ünzile ileyhi” “kendisine indirilene.”
O günlere kadar yer yüzüne
indirilmemiş olan ilâhi hakikatler Allah “zât” isminin zuhuru
kendisine indirildiğin-den hiç şüphede kalmayıp, kabul
etmiştir.
“min
rabbihî” “rabbinden”
Her varlığın kendi özel “Rabb-ı
Has”ı vardır ve onun terbiyesi altındadır ve her bir “esma-i
ilâhiyye” bir “rabb” terbiye edicidir.
Hz. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin
rabb-ı ise, “Rabb-ül Erbab” olan Allah (c.c.) dür. Bu idrak
içerisinde “rabbin-den” ifadesi “Allah”tan demek olur.
Bütün isim ve sıfatlar
Allah’ındır fakat hepsinin ifade ettiği ayrı ayrı
mertebeleri vardır. Bunları tanıyıp idrak
ettiği-miz kadarıyla Allah-ü Teâlâ’yı da tanımış
olabiliriz, aksi hal-de hayâl ve zannımızda var ettiğimiz bize
ait, sadece bizim olan bir hayâli “rabb” ile ünsiyyet etmiş oluruz.
“vel
mu’minune” “ve
mü’minler (de böyle imân
etti)”
Hakk yolunda her peygamberin bir mertebesi
ve o mertebenin de bir imân düzeyi vardır. Bunlara imân edenlere “mü’min”
denir.
Buradaki “mü’min”lik ise, “Hakikat-i
Muhamme-di” anlayış ve idrakî ile “zât mertebesi”
imânıdır.
“küllün
amene billâhi”
“hepsi Allah’a (tüm mertebeleri ile) imân ettiler.”
“ve
melâiketihî”
“melek ismi ile (belirtilen bütün mânâ ve güçlerin Hakk’tan
olduğuna) imân ettiler.”
“ve
kütübihî”
(manevi ilimlerle donatılmış,
aslı bozulmamış olduğu haliyle) bütün kitaplara (imân
ettiler)
“verrüsülihî”
Mertebesi itibariyle, kendilerine verilen
mânâ ve ilimleri, bâtın âleminden zâhir âlemine çıkararak “Hakikat-i
İlâhiyye”nin en iyi şekilde anlaşılmasını
sağlamaya çalışan Ulûhiyyet bilgilerini irsal eden
rasûllerine imân ettiler.
Kûr’ân-ı Keriyim Ra’d sûresi 13/28 âyetinde;
6¡é¨Ü£Ûa
¡Š¤×¡ˆ¡2 ¤á¢è¢2ì¢Ü¢Ó ¢ £å¡÷ à¤À m ë aì¢ä ߨa
åí©ˆ £Û a
6 ¢lì¢Ü¢Ô¤Ûa ¢
£å¡÷ à¤À m ¡é¨Ü£Ûa ¡Š¤×¡ˆ¡2 ü a
elleziyne
âmenu ve tatmeinnü kulubühüm bizikrillâhi
ela
bizikrillâhi tatmeinnül kulubü
Meâlen :
“onlar ki, inanmışlardır ve
kalbleri Allahı anmakla huzura kavuşmuştur.
İyi bilin ki, gerçekten kalbler
ancak Allahı anmak-la huzura kavuşur.”
“elleziyne
âmenu”
“o kimseler ki (ef’al, esma, sıfat ve zât mertebeleri
itibariyle idraklerini oluşturup, bu anlayış içerisinde) imân
(edip “ikân”) ederler.”
“ve
tatmeinnü kulubühüm”
(Bu anlayışla evvelce
kendilerinde var olan hayâli ve vehmi imânlardan arınıp) kalbleri,
(gerçek imân, mutlak “ikân” ile) mutmain olup,
(ilâhi huzuru bulurlar.)
“bizikrillâhi”
“Allah” ism-i celâli bütün mertebe ve “esma-i
ilâ-hiyye”yi bünyesinde bulunduran câmi bir isimdir.
Herhangi bir isim zikredildiğinde,
sadece o ismin mâ-nâsının açılımları olur.
“Allah” ismi ise, kişide bütün mânâların ortaya
çık-masını sağlar.
“elâ
bizikrillâhi”
“iyi bilin ki (yukarıda belirtilen oluşumlar, ancak) “Allah”
isminin gerçek anlamda zikri ile meydana gelir.”
“tatmeinnül
kulubü”
“Kalblerin mutlak tatmini ‘Allah’ zikrine
bağlanmıştır.”
Zikr, iki yönlü izah edilebilir; birinci
yönü, kişi her-hangi bir “esma-i ilâhiyye”yi veya duayı
belirli veya belirsiz sayılarla tekrar etmektir, ki bu da iki
türlüdür.
Birincisi; kişinin kitaplardan veya çevresinden
aldığı bazı tavsiyelerle, kendi başına
çektiği zikirlerdir; bundan ahi-rette sevap beklemektedir. İyi
niyetiyle yapılan bu çalışmalar kişiye az da olsa huzur
sağlar; şeriat mertebesi zikridir.
İkincisi; İzinli zikirlerdir, ki bunlar da üç
kısımdır.
İzinli zikirlerin birinci
kısmı; esma - tarikat merte-besi itibariyle “şeyh”
diye isimlendirilen bazı kimselerin ken-di sistemleri içerisinde, belirli
sayı ve kurallarla telkin ettikle-ri “esma-i ilâhiyye”lerdir.
Bunlar kişide, az da olsa muhab-bet ve iyi ahlâkın artmasına
sebebolurlar.
Ancak burası oldukça da tehlikeli bir
yerdir. Zikir ve-ren kişinin mutlak o yerin (mertebenin) ehli olması
lâzımdır; aksi halde psikolojik mânâda istenmeyen haller meydana
ge-lebilir, kişinin sosyal dengeleri de bozulabilir.
İzinli zikirlerin ikinci
kısmı; sıfat - hakikat mertebesi itibariyle “arif”
diye isimlendirilen bazı kimselerin, kendi sistemleri içerisinde, belirli
sayı ve kurallarla telkin ettikleri “esma-i ilâhiyye”lerdir. Bunlar
kişide çok daha geniş ufuklar açarak kendi gerçek ilâhi
kimliğini bulmasına ve kendini ya-kıynen tanımasına
sebebolur.
Daha evvelki mertebelerde çektiği
zikirlere hayâl ve duygular, kısmen de olsa
karıştığı halde, burada kendi gerçek kimliğini
bulmaya başladığından hayâl ve vehimin burada pek etkisi
kalmaz; ilk irfaniyyet mertebesidir. Ehlini bulmak oldukça zordur.
İzinli zikirlerin üçüncü
kısmı; zât – marifet mertebesi itibariyle “arif-i
billâh” diye isimlendirilen bazı kimselerin ilâhi sistem içerisinde,
belirli sayı ve kurallarla telkin ettikleri “esma-i ilâhiyye”lerdir.
Bunlar kişide daha da geniş ufuklar açarak, kendi gerçek ilâhi
kimliğini bulduktan sonra, oradan yola çıkarak, “hakikat-i
ilâhiyye”yi, Allah’ın hakikatini ger-çek mânâsıyle bulmaya
başlar.
Burası gerçekten oldukça güç, güç
olduğu kadar da mühim ve değerli bir saha; epey de yüksek bir
irfaniyyet uf-kudur. Ehlini bulmak çok zordur.
Ancak Kûr’ân-ı Keriym Sâd
sûresi 38/72. âyetindeki
ó©y뢉
¤å¡ß ¡éî©Ï ¢o¤‚ 1 ã ë
“ve
nefahtü fiyhi min rûhıy”
Meâlen :
“ona rûhumdan üfledim” hakikati ve “nefha-i ilâ-hiyye”
bunlardan meydana gelir. Her söyledikleri sözlerle dinleyenlerde yeni
yeni bâtıni yaşam “hay esması”nın zuhu-runu meydana
getirirler.
“Nefsini bilen rabbını bilir” hükmüyle en geniş mâ-nâda kendi
nefislerinde bulunan rûbubiyyet hakikatleri ile “rabb-ül erbabı”
idrak ederek “Allah” ism-i câmisini ola-bildiğince her mertebesi
itibariyle, en geniş mânâda idrak etmiş olurlar.
Zikrin ikinci yönüne gelince; lügat mânâsı itibariyle “anma,
anılma, hatırlama” gibi kelimelerle ifade edilmekte-dir.
Bu yöndeki zikrin mânâsı, elde
tesbih, dilde lâfız de-ğil; kendinde bulunan ilâhi hakikatleri ve “esma-i
ilâhiy-ye”leri hatırlayarak, zuhurda faaliyete geçirmesidir.
“Zikr ona derler ki, fikri aça” hükmüyle yapılan tesbihi zikirler
sonunda açılmaya başlayan idrakî gelişmeler neticesinde
kişi, kendini ve kendinde bulunan ilâhi hakikatleri ortaya çıkararak “tahallâku
bi ahlâkıllâh”
hükmüyle Allah’ın ahlâkıyle ahlâklanmaya başlar, ki bu da “ahlâk-ı
Kûr’âniyye”dir.
İşte yukarılarda
kısaca ifade etmeye çalıştığımız “Allah’ın
zikriyle kalbler gerçekten huzur bulur” çünkü zikir, zakir
(zikreden), mezkûr (zikredilen) birleştiğinde arada
gayrı kalmadığından, “mutlak huzur” meydana
gelmiş olur.
Buraya ulaşmak, daha evvelce
belirtilen mertebeler-den geçip yükselmekle olur. Bu yaşantı “hakk-el
yakıyn” hali ile “zât mertebesi” imânı, diğer
ifadeyle “ikan yakıyn” halidir.
İmanın
Diğer Özellikleri
İnsânlık seyrinin
gelişiminde imânın da seyr mertebe-lerini görmekteyiz.
Âdem (a.s.) nın imânı, günahlarından arınmaları
için rabblarına yalvarmaları yolunda idi.
İbrahim (a.s.)’a kadar imân, dua
mahiyetinde geçti.
İbrahim (a.s.) ile tevhid hakikatleri ortaya
çıkmaya başladı ve onun mertebesi “tevhid-i ef’al”;
kendisi de “tevhid’in babası” ünvanını aldı.
İmânı, “tevhid-i ef’al
imânı” oldu.
Mûsâ (a.s.) ile “tenzih” hakikatleri ortaya
geldi. O mertebede Allah (c.c.) sadece göklerdedir, bilinmez ve
ula-şılmaz haldedir; bu yüzden Mûsâ (a.s.) imânı, “tenzih”
oldu ve kendisinden bahsedilirken “Mûsâ’nın Rabbı” diye ifade
edildi.
İsâ (a.s.) ile “teşbih” hakikatleri ortaya
geldi. Benzet-meli ifadelerle gerçekler izah edilmeye
başlandı. Bunun neti-cesinde “üçlü Allah”
anlayış (imân) ı ortaya çıktı, ki “bi ism-i
eba ve ebi ve rûhûl kudüs” yani (baba, oğul ve rûh-ül kûdüs)
ile ifade edilmeye çalışıldı.
Muhammed (a.s.) da ise, “tenzih” ve “teşbih” birleş-tirilip
“tevhid” oluşturuldu; “evvel, ahir, zâhir, bâtın hepsi
O’dur,” diyerek, gerçek imânın ne olduğunu açık
olarak ortaya getirdi ve “tek”i ifade eden “
“ ¤áî©y
£ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡¡é¨Ü¨£Ûa ¡á¤¡2 ”
“bismillâhirrahmânirrahiym”
diyerek, Allah’ın “Rahmân” ve “Rahiym” isimleriyle “tek”
olarak ifadesi oldu ve “kelime-i tevhid” ile de netleştirdi.
Mûsâ (a.s.) nın kavmi birçok
ilâhlar üreterek, kesrete yani şirke düştüler.
Romalılar da birçok erkek ilâh ve kadın ilâheler ürettiler. İsâ
(a.s.) mertebesinde ilâhları üçe düşürül-dü.
İslâmın zâhirinde ise, kimlikler
ikiye indirilerek “kul” ve “rab” hükmüyle ifade edildi.
İslâmın özünde bulunan “mutlak tevhid”in oluşması
için ikiden, birinin ortadan kaldırılması lâzım
geldiğinden bu kaldırılması gerekecek olanın da “rab”
değil, tabii ki “kul” olması lâzım gelecektir; “çık
aradan kalsın yaradan” ifadesiyle çok açık, basit ve lâ-tif
olarak telâffuz edilen bu kısa cümle büyük bir mânâ haki-katini ortaya
koymaktadır.
Kişi kendi varlığında
bulunan nefs ve hevasından ne derece sıyrılabilirse, o derece kendisinde
“Hakk” meydana çıkar; böylece kendinde, beşeri kendinden
birşey kalmadı-ğından gerçek tevhid’e ve tevhid’in
imânına (ki, “ikan” dır,) ulaşmış olur.
İseviyyette İmân: Teslis, bir başka
ifadeyle “hakk”, “âlem” ve “kul” üçlüsü
mahiyetindedir.
İslâmın şeriat
mertebesindeki imânı, şeriat mertebesi (ikilik perdesi)
üzere vazedildiğinden; “kul” ve “hakk” iki-lisi üzere
bina edilmiştir.
İmân, esma mertebesinde, duygusallık ve
muhabbet üzerinedir.
İmân, hakikat, sıfat mertebesinde, ikilikteki
tekliği bulmaktır.
İmân, marifet mertebesinde, kendindeki “ulûhiyyet”
ve “abdiyyet” mertebelerinin hakkını vererek tek olarak
yaşamaktır.
Zât mertebesinin iki özelliği
vardır:
Biri, “zât-ı mutlak”;
diğeri, “zât-ı mukayyed”dir.
“Zât-ı Mutlak”, aynı zamanda “gayb-ı mutlak”tır
ve burası “mutlak tenzih”tir. Bu mertebeyi anlamaya yol
yoktur.
İşte ancak sadece burası
için “imân-ı gaybi” yani gayba imân hükmü mevcuttur.
Buradan sonraki tecelliler idrak edilir
hallerde oldu-ğundan, “ilmi imân”, “hissi imân”, “şuhûdi
imân” ve bun-ların toplamını bünyesinde bulunduran “ikân”dır.
İkan (yakıyn), “kurb” kelimesiyle
ifade edilen yakınlık değildir; yakınlık, iki
varlık gerektirir.
İkan ise, böyle bir şeyi kabul etmez;
“el
yakıynü hüvel hakk”
yani “yakıyn, zâtıyla – sıfatıyla hakk’tır”
denmiştir.
Tefsirler “yakıyn”i bazı
yerlerde “ölüm” ile tercüme etmişlerdir. Kısmen bu da
doğrudur. Ölmeden evvel ölen kimselerin varlığında Hakk’tan
başka birşey kalmadığından ikilik de düşer,
teklik olan “yakıyn”lik kalır.
Kişinin bâtınında kendi
yoktur, ki imânı olsun; zâhi-rinde ise, vücûd heykeli ile, hayâl
gibi dolaşıp durmaktadır. Öyle perdelenmiştir, ki
tanımak mümkün değildir, öyle aşi-kardır, ki tanımamak
mümkün değildir.
Ebu Hüreyre (r.a.) dan;
Peygamberimizi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“İmân yetmiş veya
altmış şu kadar bab/dal’a ay-rılmıştır. En
üstünü “lâ ilâhe illâllah” sözüdür; en aşağısı da insânlara
eziyet eden şeyleri yoldan kaldırıp atmaktır. Hayâ da
imânın ayrılmaz bir parçasıdır.” *(1)
Efendimiz (s.a.v.) bu hadis-i
şerifleriyle imânıın bütün mertebelerini toplu olarak ifade
buyurmuşlardır.
*(1) Tâc tercümesi cild 1/S 24 Hadis no. 10
“70 bab (kapı)”, yedi nefis mertebesinin her
merte-besinde 10 özelliği ile idrak etmektir.
“lâ
ilâhe illâllah” “Kelime-i Tevhid” isimli kitabı-mızda
belirttiğimiz anlayışla ifade etmektir.
“İnsânlara eziyet eden
şeyleri yoldan kaldırmak,” Hakk ve tevhid, seyr-ü sülûk yolunda kendisine mani olan her türlü
şeylerin kaldırılıp, yolunun açılmasına
yardımcı olmak-tır.
“Hayâ”, utanma, sıkılma, Allah korkusu ise,
kendinde olan tüm varlığını Hakk’a teslim edip, kendi
nefsine mal etmekten utanma, sıkılma ve Allah korkusudur,
diyebiliriz.
Allah
(c.c.) cümlemize mutlak gerçekleri idrak ettirecek akıl ve irfaniyet
vermesini niyaz ederiz. Amin.
Küçük Bir Hatıram :
Yeri gelmişken sizlere, bu mevzuu ile
ilgili küçük bir hatıramı da anlatmaya çalışayım.
1997 senesinde idi yeni
tanıştığımız B... isimli
arka-daşımızla birkaç defa görüşmüş idik. Bu
arkadaşımız, ken-disinin “zamanın mehdisi”
olduğunu söylediği bir zâta gö-nülden bağlı idi. Bu arada
bizlere de mutlaka bu zâta bağ-lanmamız gerektiğini, kendisinin
zamanın sahibi olduğunu, bu durumda herkesin kendisine biat etmek
zorunluluğu bu-lunduğunu adeta manevi bir baskı kurmak isteyerek,
bizleri zorlamakta idi.
Aramızda
karşılıklı birçok mevzular oldu;
çıkardığım netice, “ne kadar büyük bir hayâl, vehim ve
cüret içinde bulundukları yolunda idi.”
Sonunda daha fazla görüşmeye lüzum
görmeden;
-
“size bir soru sorabilir
miyim?” dedim.
-
“buyrun,” dedi
-
“irfan ehlinde imân ömür
boyu sürer mi?
dedim.
-
“evet sürer,” diye cevap verdi.
Hiçbir izah da
yapmadığından, bu cevap neticesinde gerçekten irfaniyetten ve
seyr-i sülûk’tan hiç haberleri olma-dığı açık olarak
anlaşılıyordu.
Bu görüşmemizden sonra da başka
bir görüşmemiz ol-madı, ne ben aramayı arzu ettim, ne de onlar
aradılar.
Allah
cümlemize hayırlar nasibetsin. Amin.
B. G. İ.
Tecelli
02/05/2003
Cumayı Cumartesine bağlayan gece
Gönlümde
“Deryayı-i Derya” ....... “Deryamın Deryası”
beyanı zuhur etti.
Bilahare şühûd açıldı ve
namütenahi, kenarları olma-yan bir derya şühûd ettim. Rengi
yeşil, çok hafif laciverte ça-lan temiz ve sessiz, canlı ve diri bir
görünümdeydi. Sukunet veriyordu.
(Daha evvelki kendimi Nuh
olarak gördüğüm muaz-zam dalgalı deniz rengi olarak koyu lacivert
olmadığı şühûd ettirilerek hatırlatıldı)
Görünümü ve renkleri itibariyle
boyutları olduğu bel-liydi.
Sonra o deryanın tam ortasında
içi görülebilecek dere-cede tamamen renksiz, saf, katıksız ufak
yuvarlak görünümlü bir su belirdi.
Deryanın tam ortasında olan bu
su, bütün deryanın anasıydı, onu var eden, onun
boyutlandırandı, bir diğer de-yişle, şühûd
ettiğim derya, o ortada bulunan saf suyun görün-mesiydi. O olduğu halde
ona karışmıyor; onu boyutlandırdığı halde,
kendinde boyut yoktu.
Bu öyle bir su idi ki, içi görülüyordu ama
içi yoktu. Dikkat edersem derinlemesini hortum gibi bir dikeylik
kaza-nıyor.
İçinde birşey yok diyorum ama
zerrelerinin her biri o derya gibi daha nicelerinin anası olacak gibiydi.
Bu hal bende tefekkür ve sohbet halinde
bir müddet devam etti.
Bilahare bunu Necdet Bey Sultân’a
nakledeyim diye düşündüm. Hanımım Gülçin Hanıma bu durumu
danıştığım-da, “vaktin geç olduğunu
rahatsız etmememi” sağlık verdi. “İstersen rabbine
danış” dedi. Ben de “Bu danışma edeb-i tevhide
uymaz,” dedim.
Bir müddet sonra rabbim, Necdet Bey
Sultânı kaste-derek, “an’da kemâlimden yeni bir kemâl
zuhurda-dır,” dedi.
Devam ederek
“kadiri’yül kadiri” “kadiriyet ne ise, ben
onun ka-diriyim sırrı.”
Devam ederek,
“sen neden elinin hem üstünü, hem de
elinin içini öpüyorsun?
elinin üstünü öpmekle, “ell vesile sırrını”
“sırrı ademiyeti”, tasdik ediyorsun;
(buradaki “ell” sehven
değil, beyan ile böyledir)
elinin içini öpmekle, “sırrı
kadiriyeti” “kadiri’yül kadiriyeti” tasdik ediyorsun.”
“Ene Gavsül Azamı Muazzama Abdülkadir
Gey-lani”
“Bahşı Ata-yı mübareke”
RÜYA
23/04/2003
Büyük bir muhabbet ile küçük bir erkek
çocuğunun himayesi ve bakımı ile meşgul olduğumu görüyorum.
Sonra bana üç harf gösterdiler
(a) “elif”, (â ) “mim”, (æ ) “nun”
(æ â a) “Bu nedir ?” dediler; - “emin”
dedim
(â ) “mim”in yanına bir (a) “elif” koydular
® (æ aâ a)
ve “nedir” dediler, - “imân”
dedim.
bu sefer o konan (a) “elif” in üstüne “hemze” koydular
(a) ® ( ª a) ® (æª aâ a)
Bu sefer cevap vermedim.
Devam ederek, (â ) “mim” yanındaki ( ª a) “elif” ve “hemze” yi kaldırıp,
başka başka seçemediğim sonsuz harfler konup süratle kalkmaya
başladı. Ben sadece seyrettim.
Şu anda zuhur eden “himmet-i
muzaffer selâmün aleyküm”
Müsaadenizle hürmetle ellerinizden öper;
içini dahi öperek sırrı tasdik ederim
B. G.
İ. (Bâtından
Gelen İkram)
Îman’ın
Harfleri Yönüyle İzahı
(B. G. İ.) rumuzlu kardeşimizin
görmüş olduğu zuhu-ratını, kitabımızın imân
bahsi bölümüyle ilgili olması cihe-tiyle mümkün olabilen izahını
yapmağa çalışarak bu bölüme ilâve etmeği uygun buldum.
Cenâb-ı Hakk cümlemize akıl ve gönül genişliği versin.
Zuhuratta gösterilen üç harf,
(a) “elif”, (â ) “mim”, (æ ) “nun” dur.
Evet bunlar ilk
okunduğunda (¤å¡ß a) “emin” olur,
® doğrudur.
(â ) “mim”in önüne bir (a) “elif” konduğunda
(¤æa ß¡a) “imân”
olur, ® doğrudur.
İkinci (a) “elif” in önüne ( ª ) “hemze” konduğu
zaman (¤æªa ß¡a) “ima’en” olur, ki izah gerektirir.
Bu harflere “ebced” hesabıyla
baktığımız zaman
(a) “elif”
l
(â ) “mim” 40
ilave gelen
(a)
“elif”
l
ve
(ª ) “hemze”
1
(æ ) “nun”
50 toplamı 93 olur.
93 sayısını kendi
arasında toplarsak (9 + 3) = 12 eder, ki
bu da seyr-i sülûk mertebelerinin tamamıdır.
Bu değerden, “Hakikat-i
Muhammedi” değeri olan “mim”i yani 40'ı
çıkardığımızda (93 - 40) = 53
kalır, ki bu gerçekten bizi şaşırtan ve oldukça da
duygulandıran bir netice olmuştur.
Çünkü 53, bizim mânâ
alemindeki şifre sayımızdır.
Netice olarak kalan 53 sayısından,
40 sayısını tekrar çıkarırsak, yani (53
- 40) = 13 eder,
ki böylece bu mertebenin dahi “Hakikat-i
Muham-mediye” ye bağlı olduğunu görmekteyiz
Rabb'ım “ima’en” ® “mim”in, “nun”da
yani (40)
ın (53) te bâtınen gizli olduğunu ifade
etmiş oldu.
Bilindiği gibi (40) ve
(13) “Hakikat-i Muhammedi ye”yi ifade etmektedir.
Ancak, bu oluşum ve
değerlendirme “umumi” değil “hususi”dir.
İlâve gelen “elif” ve
“hemze”harflerinin tekrar kal-dırılması aslına
dönüş, yani “Muhammed-ül emin” oluştur.
Daha sonra gelen harfler,
gerçek imânın ve “Hakikat-i Muhammedi”nin diğer yönlerini
ifade etmektedirler.
Bir başka yönden
mevzuumuza baktığımızda;
(â - Ş - a) “elif - lam - mim”in, zahir alemin
koordinatları olduğunu ki,
(a) “elif” ® “ehadiyyet”,
(Ş ) “lâm”
® “lâhut”,
(â ) “mim” ® “Hakikat-i Muhammedi”dir
(æ - â - a) “elif - mim - nun” ise, bâtın âlemimizin
koor-dinatları olduğunu idrak etmemiz zor
olmayacaktır. Onlar da,
(a) “elif” ® “ehadiyyet”,
(â ) “mim” ® “Hakikat-i Muhammedi”
(æ ) “nun” ® “nûr-u ilâhi”dir
Ehadiyyet mertebesinin zuhuru olan, “Hakikat-i
Muhammediyye”;
onun görünmesini,
şühûda gelmesini sağlayan da “Nûr'u ilâhi”dir.
İşte bütün mevcudat
gerek bireyler olarak, gerek tüm-den bu sistem içerisinde var
oluşlarını ortaya “imân” kelime-si sırrı ile
koyabilmektedirler.
Bütün varlık fertlerinde,
“imân” yani “elif, mim, nun” hakikatlerinden başka
birşey yoktur ve varlıkları bun-lara bağlıdır.
Vücûd-u mutlak bu sistem içerisinde
görünümünü sağlayıp zuhur etmiştir.
İmân olgusu, aslı itibariyle her
varlıkta mevcuttur, ancak genellikle perdelidir.
Bu sır evvelâ zahiri
olarak “kelâm imânı” ile zuhura çıkmaya başlayarak,
yukarıda izah edilmeye çalışıldığı
şekil-de “ikan”a yani bütün âlemi kendi bünyesinde toplayan
gerçek “bâtın-i imân”, “elif - mim - nun”un hakikatine
ula-şılmış olur. Bu ise gerçek islamiyyettir.
Aleyhisselât-u vesselâm
efendimiz bir hadis-i şerifle-rinde, imân’ın başlıca
şartı:
“Her nerede olursan ol
Cenâb-ı Hakk’ın seninle olduğunu bilmendir,” diye
buyurmuşlardır.
Kişi bu hakikati bilse
de, bilmese de bu böyledir.
Zahiren bilen, “zahir ehli”;
bâtınen bilen “bâtın ehli”dir.
Böylece “zât-ı mutlak”ın
bireyde ve bütün âlemdeki varlığı “imân” olgusu
içerisinde “ima’en” en güzel bir bi-çimde zuhura
çıkarılmış olmaktadır.
Hamd'ından aciziz.
Yukarıda bahsi geçen ( ª ) “hemze” hakkında biraz daha
malûmat almak isteyenler, "Kelime-i Tevhid" isimli
kita-bımızın (Uhud Savaşı) bölümüne
bakabilirler.
( ª ) “hemze” ve (a) “elif”, aslında aynı
sesleri, “e, i, ü” vermekle birlikte, “hemze”nin kendine has bir
özelliği vardır, ki o da sekte yani içinde bulunduğu
mânâya göre keli-meyi bazen kesik okutmaktadır.
Mesela, imân edene ( ¤å¡ß¤õì¢ß ) “mü’'min” dendiği gibi, eğer
biz kelimeyi düz “mümin” şekliyle okursak, aslın-dan
uzaklaştırmış oluruz.
( ª ) “hemze”, (a) “elif”in şekillenmiş
halidir.
“Hazret-i ehadiyyet’in “Hazret-i şehadet”te
şeenler halinde zuhura çıkmasından başka bir
şey değildir.
Kelime içerisinde ifade
ettiği “sekte” mânâsı, ehadi-yetin oradaki
varlığına dikkat çekilmesi içindir.
İmân hakikatinin ortaya
çıkardığı gerçek ( ¤å¡ß¤õì¢ß ) “mü’min” bu ifade ve mânâ ile
yaşayan kimse demektir.
Ebced hesabıyla ( ¤å¡ß¤õì¢ß ) “mü’min” kelimesine
baktığımızda
(â ) “mim” 40
(ë )
“vav” 6
(ª ) “hemze”
1
(â )
“mim”
40
(æ ) “nun”
50
Toplarsak 137 değer
çıkar, ki yine şaşırtıcıdır
Görüldüğü gibi 13 ve
7 sayısı burada da zuhura çıkmaktadır.
Bilindiği gibi;
(13) “hakikat-i
Muhammed-i”nin
şifre sayısı
(7) ise, nefis mertebelerini
ifade etmekle beraber; efendimizin yukarıda belirtilen imân hadisinde
bildirdikleri imân 70 küsur mertebe, bab/dal'a
ayrılmıştır
En üstünü “lâ ilâhe illâ Allah”sözüdür.
En aşağısı
da insânlara eziyet eden şevleri yoldan kal-dırıp
atmaktır.
“Hayâ” da imânın ayrılmaz
bir parçasıdır, buyurmuş-lardır. İşte böylece “imân
hakikat-i” “ima’en” “mü’min”de zuhura çıkmaktadır.
Bu yüzden bütün peygamberlerin tabii-lerine “mü’min” denildi,
çünkü mertebelerine göre hepsi ay-nı asıl ve kanaldan meydana
gelmektedirler ve özleri “Haki-kat-i Muhammedi”dir.
Bu seyrin kemâli, “Hakikat-i Muhammedi”de
“üm-met-i Muhammedi” ismi altında zuhura
çıkmıştır.
Mevzuumuz olan “Vâhy” ve “Cebrâil”
hakikatlerini daha açık ve kolay anlayabilmemiz için hangi mertebelerden
zuhura geldiklerini idrak etmemiz gerekmektedir.
Bu mertebeler birçok Tasavvuf
kitaplarında uzun uza-dıya anlatılmıştır;
gayemiz bunların tekrarı değil, özet olarak daha kolay
anlaşılmalarını sağlamaya çaılşmaktır.
“Vücûd mertebeleri” diye ifade edilen bu tecellileri ne kadar
açık, seçik idrak edebilirsek, rabbımızı o derece gü-zel ve
sıhhatlı bir anlayışla “taassub
takıntısı”nda kalmadan, ayrıca gereksiz “hayâli
rabb”lar da oluşturmadan, tanıma-mız mümkün olacaktır.
Tecelli ve Zuhurda Vücûd
Mertebeleri
Â’mâ
Bilesin ki, “â’mâ, hakikatlerin
öz hakikatinden iba-rettir.” Çünkü o sırf zâttan ibarettir.
Hiçbir mertebeye izafe edilemez. Orada ne Hakk’a, ne halka ait
mertebeler vardır.
Bu mânâda Rasûlullah (s.a.v.) ın
şu hadisi yeterlidir; “Gerçekten â’mâ, altında da, üstünde de hava
olmayan bir âlemdir.”
Yani orada ne Hakk ismi vardır, ne de
halk. â’mâ, sırf zâttan ibarettir. Bu durum kendi
zâtında gizliliğidir; hiçbir şekilde kendine gizli
değildir.
Buranın hakikatinin akıl
idrak edemez. *(2)
Vücûd : (Vücûd-u Mutlak)
Vücûd, lâfzı ile ifade edilmek istenen şudur
ki, “O’nun varlığı kendi zâtından ve kendi zâtı
iledir.”
Mevcûdatın varlığı,
“O”nunla var olmaktadır.
Tasavvuf ehli, lisanda o hakikate
işaret için “lâ taay-yün” (ortaya çıkmama) ve “vücûd-i mutlak”,
“sırf vücûd” (v.b.) derler.
Çünkü zât, isim, resim, sıfat,
vasıf, zuhur, tecel-li gibi oluşumlardan beridir. *(3)
Kısaca özetlemeye
çalıştığımız “mutlak vücûd”u çok iyi idrak
etmemiz gerekmektedir.
Genel anlamda vücûd dendiğinde
madde yapılı varlık akla gelmektedir; geniş anlamda
da bu gördüğümüz âlemler, zihnimizde canlanmaktadır.
*(2) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli
Â’mâ s.156
*(3) Füsûs-ül Hikem A.A. Konuk Mukaddime s.4
Özet.
“Mutlak vücûd” ifadesi ise, bütün bu âlemleri mey-dana
getiren, kucaklayan, inceden ince, lâtiften lâtif,
ışığın, nûrun, rûhun ve zûlmetin de kaynağı
olan asli bir cevher sonsuzluğudur.
Âlemler, bu ilâhi hakikatin varlığında
mertebe, merte-be itibari olarak var olmuşlardır.
İşte bu varoluşlarla
“vücûd-i izafi” / “kayıtlı vücûd” / “madde
vücûd” (âlemler) ortaya gelmiştir.
Şimdi diğer tecellilere geçmeye
çalışalım.
Zât
a.
Katıksız
varlık, yani vücûd,
Allah’ın zâtıdır.
b. Yokluk karışımı
varlık, yani, mevcûd;
bu türden varlık ise, yaratılmış, zuhurların
zâtıdır.
Allah’ın zâtı, kendi
nefsinden ibarettir; yüce Allah O’nunla vardır, zira O, nefsi ile
kaimdir. (“kaimi bi nefsihi”)
O zât, her sûretin kabiliyetine göre
sûret alır. Bütün mânâ ondadır; O’nun sonsuz oluşu
idrak edilemez.
Allah-u Teâlânın zâtı, gizli
tekliğinden ibarettir. Akıl-lar ve fehimler onu idrakten
yana aciz kalır.
Zâtı yönünden, “tek”tir; aydınlığı
yönünden “nûr” dur, bilinmeyişi ciheti ile “zûlmet”tir.
*(4)
*(4) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli
s.75 özet.
Ahadiyyet
Kûr’ân, “Ahadiyet”tir ;
® Furkan, “Vahidiyyeti Kûr’âniyye”dir.
Kûr’ân, “Zât”tır;
® Furkan, “Sıfat”tır.
Kitap, “Mutlak varlık”tır.
Ahadiyyet, sırf zâttan ibarettir. Orada
sıfatlar için bir zuhur yoktur. Varlık fertlerinden her birinde,
bütün mevcû-dat gizlidir.
Ahadiyyet, yüce zâtın tecellisinden ibarettir. Orada ne
isimlerin, ne de sıfatların sözü geçer. Burası mücerred
zâta ait bir isimdir.
Ahadiyyet, zâtın “hüvviyyet” ve “inniyyet”iyle
ilk zuhurudur.
“Hüvviyyet”i, beytinin ve âlemlerin kaynağı.
“İnniyyet”i, “Hakikat-i Muhammedi” ve insânın
kaynağıdır.
Ahadiyyet, sırf zâttan ibarettir; Hakk’a ait itibarlar
da, halka ait itibarlar da orada yoktur. Hiçbir şekilde mahlûk için oraya
yol yoktur.
Çünkü bu hal görülmez “zûlmet”
âleminden, “tecelli nûrlarına” doğru, zâtın “ilk
tenezzülü”dür. *(5)
*(5) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli
s.134 özet.
Vahidiyyet
Vahidiyyet, yüce zâtın zuhuruna bir tecelli yeri
ol-maktan ibarettir. O’nda, zât, sıfattır; sıfat
da zâttır.
Meydana gelen her sıfatın
zuhuru (isterse birbirinin zıddı olarak gözüksün) diğer
sıfatın aynı sayılır.
“Rahmet”ten ibaret sayılan nimet, “azab”tan
ibaret olan nikmetin aynıdır.
Burada, “ahadiyyet”, “vahidiyyet”,
“ulûhiyyet” sıfat-ları arasındaki fark üzerinde biraz
duralım;
şöyle ki,
a. Ahadiyyet; Bu sıfatta isimlerin,
sıfatların zuhuru yoktur. Kendi özündedir ve sırf
zâttan ibarettir.
b. Vahidiyyet; Bu sıfatta isimlerin ve
sıfatların tesir sahasına göre zuhurları vardır.
Ancak bu zuhur, zâtın hükmü ile olur; zâttan ayrı bir hükmü
düşünülemez, böyle olunca, herşey birbirinin aynı olur.
b. Ulûhiyyet; bu sıfatta isimlerin,
sıfatların zuhuru vardır ve toplumdan herşeyin
hakkını tek tek vermek gibi, bir zuhuru olur. Bu sıfatta
zıtlar belirir; isimler ve sıfatlar birbi-rinin zıddı
olarak gözükür. *(6)
*(6) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.138
özet.
Ulûhiyyet “Zât Mertebesi”
Tüm olarak bu varlığın
gerçek yüzleri ile kendi mer-tebelerinde korumaya “Ulûhiyyet” adı
verilir.
Hak ve halk olarak:
Ulûhiyyet, zâtın esas mahiyetinden ibarettir. Yüce
zâ-tın zuhur yerlerinin en yükseği “Ulûhiyyet” zuhurunun
mey-dana geldiği yerdir.
Ulûhiyyet, karşılıklı
zıddı, özünde toplar. Mesela (evveli olmayanı,
sonradan olmuşu); (Hakk’ı, halkı); (varlığı,
yokluğu) vb. Bütün bunların hepsini özünde toplar.
Ve O’nda; Hakk, halk sûretinde
zâhir olur;
Ve O’nda; halk, Hakk
sûretinde zâhir olur.
Bu tecellilerin bilinen mânâsı “Tecelli-i
ilâhi”dir.
Eşyanın bir ferdi, kendi özü ile
“Ulûhiyyet” saltanatı kapsamında bulunan cümle
eşyayı toplar. Ancak varlık fert-lerinden her biri,
zâtının hakkı kadarını alabilir, daha
fazlasını alamaz.
Varlık fertlerinin her birinde bütün
mevcûdat gizlidir.
Ulûhiyyet, eserleri ile müşahade edilir ama
görünürde kayıptır. Hükmen vardır, bilinir ama resmen
görülmez. *(7)
*(7) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.123
özet
¤á … Ç
A’dem (yokluk, bulunmama)
¤á …¨a Âdem (Halife)
A’dem (Yokluk) :
Yukarıda geçen iki kelime, asli
harfleri itibariyle ya-zıldığında, kolayca birbirinden
ayrılıyor iken, latin harfleriyle yazıldığında
ise, adeta birbirinin aynı gibi (adem) olmaktadır.
Bu fark bilinmeyince, mevzu ile iligili
yazılarda geçen “a’dem” (yokluk) hükmü, daha çok kullanılan “halife”
(â-dem) zannedilerek, yanlış bir anlayışa yol açabililyor.
Buna sebep olmamak için kısaca ikisinin arasındaki farkı
özetle-meye çalışalım.
Burada üzerinde durmaya
çalışacağımız kelime Ç (ayn) harfi ile başlayan “a’dem” (yokluk)
kelimesinin mânâ-sına doğru kısa bir yolculuk
yapmaktır. Ancak bu yoldan gerçek varlığın, ne
olduğunu ve nasıl oluştuğunu daha kolay idrak etmemiz
mümkün olacaktır. (N.A)
“A’dem” lügatta, yokluk mânâsına
gelmektedir ve vücûdun zıddıdır. Istilâhta, zihinde
meydana gelen “zûlma-ni” bir mânâdır. Mutlak a’dem/yokluk
Tasavvuru da müm-kün değildir.
“A’dem” ezelden ebede kadar; kendisinden birşey
çıkmayan ve hareket meydana gelmeyen “zûlmet” olarak
ta-rif edilmiştir.
Vücûd sonsuz olup, nihâyeti
olmadığı için a’dem (yokluğun) meydana
geleceği bir saha mevcûd değildir.
Vücûd daima “vahid” olup, kendi
hakiki hakikati üzerine değişme ve başkalaşma olmadan
bakidir ve a’dem (yokluk) böylece yokluğu üzere sabittir.
Vücûd asla yok olmaz, mevcûd da yok
olmaz.
Ma’dum dahi mevcûd olmaz.
Hal böyle olunca “vücûd” hakk
ve “a’dem” batıldır.
“A’dem” iki türlüdür.
Birisi, yukarıda
belirtilendir.
Diğeri,“a’dem-i
izafi”, “a’dem-i itibari”
ve “a’dem-i mukayyet” dedikleridir,
ki bu “a’dem/yokluk”, çekirdeğin
içindeki ağacın, babanın varlığında olan
çocuğun sûretleri gibidir.
Yani varlıklarında kuvvede,
“mevcûd”; fiilde, “ma-dum” gizli olmaları “izafi
yokluk”tur.
İzafi yokluk, mutlak yokluk ile mutlak vücûd
arasın-da “berzah/geçiş”ten ibarettir. *(8)
*(8) Füsüs-ül Hikem A. A. K. Mukaddime S. 8. Özet
Zûlmet
Zûlmet
: Karanlık.
Zûlûmat : Karanlıklar.
Zûlm
: Birşeyin kendi
yerinden, başka bir yere koyma; zûlm, haksızlık, eziyet.
Zâlim
: Zûlmeden.
Zâlimun : Zûlmedenler.
Zâlûm
: Çok zâlim. *(9)
Yukarıda geçen “A’dem”
kelimesinin özelliklerini bilmemiz lâzım geldiği gibi, burada
belirtilen “zûlmet” (ka-ranlık) kelimesinin ifade ettiği mânâyı
da çok iyi anlamamız gerekmektedir. Ancak bu taktirde “hakikat-i
ilâhiyye” ve “vücûd mertebeleri”nin anlaşılması
kolaylaşacaktır.
Zûlmet : Karanlık kelimesi de iki yönlü mânâ ifade
etmektedir. a. İlâhi anlamda; “lâtif”
b. Beşeri anlamda; “kesif”
Zûlm : Haksızlık kelimesi de, iki yönlü mânâ ifade
etmektedir. a. İlâhi anlamda; “lâtif”
b. Beşeri
anlamda; “kesif”
a) İlâhi anlamdaki “lâtif” “zûlmet”
“karanlık” ken-disinde olan şey’in bilinemeyişi
yönüyledir.
*(9) Ferit Develioğlu Osmanlıca Türkçe Lügât
(Z) harfi
Bu mânâyı ifade edecek beşeri
bir kelime bulmak çok güçtür. Mânâların anlaşılması ancak
bunların gerçek özellik-lerine kısmen nüfûz etmekle mümkün
olabilmektedir.
“Zât-ı Mutlak”ın bu halde dışa dönük
hiçbir tecellisi yoktur. Sadece kendisinden kendisinedir.
Mutlak cehl, mechullük, mechuliyyettir.
“Â’mâ’iyyet”, “Ahâdiyyet” ve “Vahidiyyet” merte-beleri “ilâhi
lâtif zûlmet” ifadesiyle belirtilir ve bu hüküm buralarda geçerlidir.
“Zât-ı Mutlak”ın “Ulûhiyyet” mertebesine
tenezzü-lüyle, kendinde bulunan bütün özelliklerini birer lâtif ilmi
varlıklar olarak, ilmi ilâhisinde belirlemiş olmasıdır.
Kûr’ân-ı Keriym Enbiya Sûresi 21/107. âyetinde;
“
Úb ä¤Ü ¤‰ a ¬b ß ë ”
“ve
ma erselnake” “ve biz
seni göndermedik,” hükmü bu mertebeyi ifade etmektedir.
“Hakikati Muhammediyye” mevcûd fakat âlemler henüz
daha mevcûd olmadığından, oralara olan rahmeti daha
sonraki mertebelerde tenezzül yoluyla ortaya çıkacaktır,
gön-derilecektir.
Hadis-i Kudsi’de belirtilen;
“levlâke,
levlâke” “eğer
sen olmasaydın, olma-saydın,” hükmü de bu mertebeyi ifade etmekte;
“lema
halaktül eflake” “âlemleri
halk etmez-dim,” bölümü
ise, buradan sonraki zuhur mertebelerini ifade etmektedir.
Yine bu mertebeyi ifade eden şu
hadisi şerif vardır: “Allah Teâlâ halkı zûlmette halk
etmiş (yaratmıştır), sonra onun üzerine nûrundan
serpmiş, zâhir olmuştur.”
Burada “zûlmette halk ediliş”ten
kasıd, bu mertebeyi ifade etmektedir.
İlm-i İlâhi’de bütün
varlıkların “a’yânı sabite” (sabit ayn’ları) yani özleri
ve programları itibariyle belirlenişleridir.
İşte bu yüzden yukarıda da
ifade edildiği gibi; [tüm olarak “zâhir – bâtın” bu
varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya “Ulûhiyyet”
denir,] cümlesi geç-miş idi.
“Allah’ın ‘Nûrdan’ ve ‘Zûlmet’ten yetmiş bin
perdesi vardır.”
Hadis-i Kudsi’sinde belirtilen “zûlmetten
perde”, “zûlmet-i kesif”i belirtiliyor ise de, diğer bir mânâ
ile “zûlmet-i lâtif”i de belirtmekte ve burayı idrak etmenin ne
kadar zor olduğunu da ifade etmektedir.
“Mutlak Vücûd”, “ilâhi ilim”, “lâtif zûlmet”, bütün
âlemin ve varlıkların ana kaynağıdır.
“Akl-ı Evvel”
“Hakikat-i Muhammedi”
“Ümm-ül
Kitap” “Kâlem-i
â’lâ
“Aşk-ı
Ekber”
“İsm-i A’zam”
“Rûh-ul
a’zam”
“Nûr-ı Muhammedi”
“Hakikat-i İnsâniyye” gibi daha pekçok isim ile de ifa-de
edilmektedir.
“Allah evvelâ benim aklımı ve
nefsimi halketti,”
haberini bizlere bildiren Hadis-i Şerif’deki öncelikler;
“Akl”,® “Akl-ı Evvel”i;
“Nefs” ise, ® “Hakikat-i Muhammediyye”yi ifade etmektedir.
Buradaki “nefs” kelimesi,
beşeri anlamda ifade edilen kötülüğü emreden nefs değil;
ilâhi mânâda, “nefs o şey’in zâtıdır” hükmüyle belirtilen
“Hakikat-i Muhammediyye” nin zâtını ifade eden “Nefs-i
Muhammediyye”dir.
b) Beşeri anlamda “kesif/yoğun”,
“zûlmet/karanlığa” gelince o da iki
kısımdır.
ba) Maddi anlamda zûlmet :
Bu âlemdeki bütün varlıklar “a’yân-ı
sabite”leri ge-reğince birer maddi beden elbiseleri giyinerek; letafetleri,
kesafete dönüşerek, ağır varlıklar haline gelerek, bu
kesafetle Hakk’tan ve özlerinden perdelenmiş olarak zuhur etmişler,
ta-biatları ile yaşar hale geldiklerinden madde
bağımlı hayatları kendilerine tabiat, “zûlmet-i
zindan”ı olmuştur. Bu hal on-ların en büyük perdeleridir.
bb) İlmi anlamda zûlmet :
İnsân kendisinde bulunan “Hakikat-i
İlâhiyye”den habersiz, sadece kendindeki hayâl ve vehim ile
yaşayarak ge-çirdiği zann-ı hayatı da, “ilm-i zûlmet”tir,
yani ufkunun ka-ranlık olmasıdır.
Bir kimse günlük hayatında ne kadar
yüksek rütbe ve mevkiye çıkarsa, bâtıni ilmi karanlığı
da o kadar çok artar. Yoğunluk arttıkça, zûlmet artar;
yoğunluk azaldığı kadar da letafet artar.
Zûlm
Haksızlık kelimesi yukarıda belirtildiği
gibi o da iki yönlü mânâ ifade etmektedir.
a. İlâhi mânâda; “lâtif”
b. Beşeri mânâda; “kesif”.
a. İlâhi mânâda; “lâtif” olan “zûlm”e misâl Kûr’ân-ı
Keriym A’raf Sûresi 7/23 âyetini ve benzerlerini gösterebili-riz.
b ä ¢1¤ã a
¬b ä¤à Ü Ã b ä £2 ‰
“rabbenâ
zâlemnâ enfüsenâ”
Meâlen :
“rabbimiz biz nefsimize zûlmettik”
Yani “özümüzde, nefsimizde var olan
hakikatleri perdeleyerek ortaya çıkmalarına mani olarak onlara
zûl-mettik,” hükmü ile bu hakikat ifade edilmektedir.
b. Beşeri mânâda da; “kesif” olan “zûlm”e
gelince, misâlleri pek çoktur. İnsânlığın başlangıcından
beri kuvvetli-nin zayıfa baskısı, zûlmü hep
görülmüştür. Müşrik ve dinsiz-lerin de tevhid ehline
yaptıkları zulümler, kitaplar dolusu ya-zılsa bitmezler.
A’dem (yokluk), zûlmet ve zûlm
kelimelerinin ger-çek mânâlarını anlamaya çalıştıktan
sonra yukarıda geçen “a’yân-ı sabite” ifadesini de kısaca
anlatmaya çalışalım.
A’yân-ı Sâbite
(Değişmez ayn’lar, hakikatler,
özler, asıllar.)
Varlıklar, Allah’ın
kelâmıdır.
O’nun ilminde bulunan bu mânâlar ise, “a’yân-ı sabite” tabiri ile
ifade edilir.
A’yân-ı Sâbite için tabir çoktur. Aşağıda
sıra ile söy-lenen cümlelerin hangisini istersen, onu diyebilirsin.
A’yân-ı Sâbite : İnsânın hakikatleridir.
A’yân-ı Sâbite : Ulûhiyyetin bir düzenidir.
A’yân-ı Sâbite : Vahdet’in yaygın halidir.
A’yân-ı Sâbite : Gayb âleminin tafsilidir.
A’yân-ı Sâbite : Cemal Sûretlerdir.
A’yân-ı Sâbite : İsimlerin ve sıfatların
eserleridir.
A’yân-ı Sâbite : Yüce Hakk’ın malumatıdır.
A’yân-ı Sâbite : Yüce harflerdir.
Bu son mânâya işaret olarak Muhyiddin
b. Arabi (r.a.) şöyle demiştir: “Biz yücelikler vasfı
taşıyan harfler gibi-yiz.” *(10)
Bu kısa ifadelerden sonra “a’yân-ı
sâbite”leri biraz daha yakından tanımaya
çalışalım.
“A’yân-ı sâbite”ler, mutlak lâtif vücûtta, zâtın “ilm-i
ilâhi”sinde mevcûd sıfat ve esmaların ilmi
sûretleri oldukla-rından, hariçte vücûdları yoktur.
“İlm-i ilâhi”de zâtına mahsus bir oluşum
içindedirler. Bunlar (yaradılmış) “halkedilmiş”, mahlûk
sınıfından da de-ğildirler.
Hakk’ın kendinde düzenlediği,
kendinden oluşturdu-ğu, sonradan meydana gelecek halkının, kendindeki
prog-ramlarıdır.
Bu hakikate işaret ile “a’yân-ı
sabite varlık kokusu almamıştır,” şekliyle ifade
edilmiştir.
Bunlar zât-i şuunâtın
gereğidir ve zât ile kadimdir.
“A’yân-ı sâbite”lerin zuhur edeceği yerlere göre
ezelde verilmiş istidad ve kabiliyetleri vardır. Bunlar “vü-cûd-u
mutlak”ın özünden kendilerine verdiği “ihsan-ı ilâ-hi”dir.
*(10) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.269 özet
İstidad ve kabiliyetler belirli
tenezzül mertebelerinden sonra fiiller ve oluşumlar halinde zuhura
çıkınca “mahlûk” olur. Kendi asli varlıkları üzere
zâtın varlığında var oldukla-rından, mahlûk hükmü
orada onların üzerinde yürümez.
Ey kendini bulmaya ve irfan ehli olmaya
çalışan kişi; bilesin ki, sen de “a’yân-ı sâbiten”
üzere “özün”de “mah-lûk” değilsin, fakat “sûr”i
varlığının zuhuru yönünden “mahlûk”sun,
iyi anlamaya çalış.
Hadis-i Kudsi’de belirtilen; “Allah var
idi, onunla birlikte hiç birşey yok idi,” kelâmı; peygamberi, bir
yönüyle bu mertebeyi ifade etmektedir.
Bütün varlıkların mahiyetleri,
ilmi sûretler olarak Hakk’ın varlığında mevcûd fakat
zuhurları olmadıklarından a’demde zûlmette ve yok
hükmündedirler.
Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmran Sûresi 3/97 âyetinde;
åî©à Ûb ȤÛa
¡å Ç ¥ £ó¡ä Ë é¨Ü£Ûa £æ¡b
“innallahe
ganiyyün anil âlemiyne”
Meâlen :
“kuşkusuz Allah âlemlerden
müstağnidir.”
“âlemlere ihtiyacı yoktur; âlemler
olmasa da o yine Allah’tır,” hükmü de bir yönüyle
bu mertebeyi ifade etmek-tedir.
Bu bölümde de ifade etmeye
çalıştığımız kısa izahlar-dan sonra vücûd
tecellilerindeki yolculuğumuza “Rahmâniy-yet” mertebesi ile devam
etmeye çalışalım.
Rahmâniyyet : (Sıfat Mertebesi)
Rahmâniyyet; isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri
ile meydana gelişinden ibarettir. Rahmâniyyet mertebesine verilen
zâhiri isim “Rahmân”dır.
Bu mertebede “Rahmân” ismi ile bir
özellik alması-nın sebebi, Hakk’a ve halka bağlanan bütün
mertebeleri “rahmet” kapsamına almasıdır.
Yüce Allah’ın ilk rahmeti odur ki,
onunla bütün âleme rahmet tecellisi ile onları kendi özünden yarattı
(halk etti).
Varlık, zerrelerinden herbir zerreye
sirâyet etti. Bu sirâyetin başlıca sırrı, bu âlemi
kendi özünden yaratmış, var etmiş olmasıdır. Ama
kendisi hiçbir şekilde bölünüp parça-lanmadan.
Yüce Hakk, bu âlemin temel maddesi ve
aslıdır. Bu mânâyı şu âyet-i kerime bize
anlatır.
Kûr’ân-ı Keriym Ahkâf Sûresi 46/3. âyeti
¬b à¢è ä¤î 2b ß ë
¤‰ ü¤a ë ¡pa ì¨à £Ûa
b ä¤Ô Ü b ß
6
¦ó£à ¢ß §3 u a ë ¡£Õ z¤Ûb¡2 £ü¡a
mâ halaknessemavati vel arda ve ma beyne-hüma illâ bil hakkı ve ecelin
müsemma
Meâlen :
“Gökleri ve yeri ve ikisinin
arasındakilerini ancak hakk sebeble ve belirlenmiş bir süre ile
yarattık.”
Bu âyetin meâli, zâhiri tefsirlerde bu
veya benzeri ifa-delerle belirtilmektedir. Biz biraz daha açmaya
çalışalım.
Âyetin başında “mâ” ifadesi
burada “hayır” gibi olumsuzluk mânâsınadır. Hal
böyle olunca âyetin baş tarafı-nın mânâsı :
(semavatı, yeryüzünü ve
aralarında olanları yarat-madık/halk etmedik,)
“daha henüz halk etmedik,” çünkü bu mertebe yu-karıda belirtilen
a’dem/yokluk, “zûlmet” ve “ilim” mertebe-siydi, orada gizli
idiler.
Zât-ı Mutlak, onların birer
elbise giyerek, zuhur etme-lerini diledi. “illâ bil
hakk” ancak hakk olarak, “hak”
es-masının tecellisiyle zuhura gelmelerini sağladı.
Bu oluşum da “Rahmâniyyet” ile
başladı ve “ve ecelin müsemma” (kendilerine tanınan bir süreye
ka-dar) “Rahmân”
varlıktan rahmetini çekinceye kadar.
Rahmâniyyet, en büyük zuhur yeridir.
Kûr’ân-ı Keriym Tâhâ Sûresi 20/5. âyetinde
ô¨ì n¤a ¡*¤Š ȤÛa ó Ü Ç ¢å¨à¤y £ŠÛ a
“er
rahmânü alel arşisteva”
Meâlen :
“Rahmân arş üzerine istiva etti.”
Varlıkların herbirinde, yüce ve
sübhan Allah’ın zâtı vardır. O’nun zâtının
bulunduğu varlıklar ise, doğrudan doğ-ruya “arşı”dır.
Çünkü onlar varlıklarını yüce Hakk’ın zâtın-dan
almaktadır. Çünkü mevcûdatın özü aynen kendisidir.
Kudretin menşei aslında “Ahadiyet”tir. Lâkin “Rah-mân”
tecellisi yolundan gelir.
İlmin kökü “Vahidiyyet” sıfatına
dayanır, ne var ki, bu da “Rahmân” tecellisi yolundan gelir.
Rahmân, umumi bir mânâ taşır. Rahiym
ise, özel bir mânâ taşır
“Rahmân” ismi yönünden gelen rahmet, “azab”
ile karışıktır.
“Rahiym” ismi yönünden gelen rahmet ise, “sırf
nimet”tir.” *(11)
Rahmâniyyet hakkında daha geniş
bilgi almak isteyen “ERRAHMÂN” isimli kitabımıza
bakabilirler.
Rahmâniyyet mertebesi yukarıda da
ifade edilmeye çalışıldığı gibi
“yaratılış”; zuhur – tecelli’nin halkıyete dönüş
başlangıcıdır.
(11) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.142 özet
ile karışık yorum
Mutlak vücûd, “hakikat-i insâniyye” olan “mertebe-i
vahidiyet”ten “mertebe-i rûh”a tenezzül ettiği vakit, “rûh”’
da bütün ilimlerle birlikte üç marifet meydana geldi.
Birincisi; “Marifet-i Nefs” yani kendi
zâtını ve haki-katini bilmek.
İkincisi; “Marifet-i Mübdi” yani kendisinin
muci-dini bilmek.
Üçüncüsü; Mucidine karşı “fakr”
ve “ihtiyacını” bilmektir.
Burada belirtilen “rûh”, bütün rûh
mertebelerinin bünyesinde toplayan “Rûh-u A’zâm”dır.
Daha evvelki mertebelerde “zât-ı
mutlak”ın a’de-miyyet, zûlmiyyet ve ilmiyyet ile “mutlak
vücûd” varlığını idrak etmeye
çalışmıştık. Burada rûhiyyet hakikati ile
anla-maya çalışacağız.
Bu mertebenin ilk zuhur ve tecellisi yine
Efendimiz (s.a.v.) ile başlamaktadır.
“Allah evvelâ benim rûhumu ve kâlemi
halketti” hadis-i
şerif’de belirtilen öncelik ifadesiyle genel anlamda “Hakikat-i
Muhammediyye” olan âlemlerin ana hayat kay-nağı “Rûh-u A’zâm”dan
ve öz anlamda da birey Hz. Mu-hammed (s.a.v.) Efendimizin saf, temiz, pak,
kutsal rûhundan haber vermekte, bu mertebenin de öncülüğünün ona ait
oldu-ğu bildirilmektedir.
Hadis-i Şerif’de belirtilen “kâlem”
ise, “levh-i mah-fuz”dur. Allah’ın zâtında “ümm-ül
kitap”ta gizli olan “ilm-i ilâhi”, “levh-i mahfuz”a (muhafaza
edilen levhalara) akta-rılarak sayfa sayfa açığa çıkmaya
başlamıştır.
“Levh-i mahfuz”da tüm bulunan ilâhi ilim, “kaza/ hüküm”
halini; bunların safha, safha zaman içinde zuhuru ise, “kader/miktar”
hükmünü ortaya getirmektedir.
Hadis-i Kudsi’de belirtilen; “Yüce
Allah Âdemi ken-di sûreti üzere halketti,” “Rahmân Sûreti” yüce
kelâmı da, bu mertebeyi ifade etmektedir.
Rahmâniyyet, “İsneyniyyet” yani ikiliğin
ortaya çıkmaya başladığı sahadır.
Zât-ı Mutlak, daha evvelce a’dem,
zûlmet ve ilm-i ilâ-hisinde, kendi kendi ileyken, hiçbir tecellisi
olmadığı halden, dışa dönük zuhuru tecelli
haline bu mertebede geçmektedir.
Hadis-i Kudsi’de haber verilen; “Allah
var idi O’nun ile birlikte hiç birşey yok idi,” yüce ifadesi,
gördüğümüz bu sonsuz feza âleminin daha evvelce de var olduğunu;
işte son-suz varlığın içinde hiç birşey yani zuhur ve
tecellilerin henüz olmadığını da belirtmektedir.
Eğer bir mahal olmaz ise, eşya
nereye konabilir.
Risâle-i Gavsiye’de şöyle buyruldu:
“Sonra sordum rabbime, dedim ki, - Hiç
mekânın olur mu?”
“Dedi ki, - Ya Gavs-ı A’zam ben
mekânın mekânı-yım. Benim mekânım olmaz. Ben
insânın sırrıyım.”
İşte “nefes-i Rahmâni” bu
âlemin tümüne nefesini üflemesiyle, kendinde mevcûd bütün özelliklerini sonsuz
fe-zaya yaymış oldu.
Bu kudret yayılışı ile
her yöne, sonsuz fezaya, boşluğa gönderilen âlemin ilk hayat
kaynağı “nefes-i Rahmâni” ol-du.
Böylece “ilm-i ilâhi”de gizli olan “hakikat-i
ayn”lar ilk hayat cevherlerine kavuşmuş oldular.
Bu hayat cevherinin ismine “Rah’mân”
sıfatının hakikatinden meydana gelen “Rah” zuhur yolunda “Rûh”a
dönüşerek, bütün âlemin ilk hayat kaynağı, cevheri
olmuştur.
Bu rûh’a, “Rûh-ül Kuds” ismi
verilmiştir ve bu rûh- tan daha sonraki tecelliler ile bütün rûh
mertebeleri meydana gelecektir. Belirtilen mertebenin bir ismi de “akl-ı
kül”dür.
Bu rûh mertebesinde, evvelki özelliklerin “vücûd-u
mutlak” (â’ma’iyyet, a’demiyyet, zûlmiyyet, ilmiyyet, rû-hiyyet)
hepsi mevcuttur.
Yeri gelmişken şurada oruç
hakkında Efendimiz (s.a.v.) in söylemiş olduğu bir hadis-i
şerifi de anlamaya çalı-şalım:
“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin
ederim ki, oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk
kokusun-dan daha hoştur. Aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ buyu-rur ki, kulum
şehvetini, yemesini ve içmesini ancak benim rızam için
terketmiştir. O halde oruç benim içindir; mü-kafatını da ancak
ben veririm.”
Bireysel nefsin en büyük terbiye edicisi, oruçtur. O-ruç tutarak ve
diğer tatbikatları da yaparak kişi de bir lâtifleş-me
başlar, böylece beşeriyyet kokularından arınmış,
uzaklaş-mış olur.
Bu haliyle “ağız kokusu”
yani dışarıya verdiği “ne-fesi” her ne kadar fiziken
karbondioksit gazı ise de, manen kendinde bulunan ilâhi hakikatlerin “nefes-i
Rahmâni” gibi dışarıya nefh edilmesi olduğundan,
işte bu nefes Allah’tan kulun ağzıyla, niyazlarıyla Allah’a
üflendiğinden mertebesi itibariyle kendisine misk kokusundandaha hoş
gelir.
Bu oluşum kulun ağzından “nefh
edilen” bir tür “ne-fes-i Rahmâni”dir. Daha çok çeşitleri
vardır, yeri olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz.
Allah
(c.c.) cümlemize bu gerçeklerin, haki-katlerini, dünya günlerimizi sona
erdirmeden idrak ettirsin. Amin.
Rububiyyet : (Esma Mertebesi)
Rûbubiyyet; bütün varlıklara verilen isimlerin zuhur
ettiği mertebenin ismidir.
Rûbubiyyet isminin içinde bulunan isimlerin herbiri kendisi
için olması gereken birşey ister.
Müriyd ismini ele alalım; Bu da murad olunan
birşey taleb eder. Diğerlerinin de buna göre ölçebilirsin.
Yüce Allah’ın “Rabb” ismi
altında toplanan bütün isimler, halkı ile kendi arasında
ortaklaşa kullanılan isimler-dir.
Bir ismin iki yüzü vardır;
bir yüzü, yüce Allah’a mahsustur;
bir yüzü de, halka bakar.
Rabb, müşterek isimlerdir; halka tahsis edilen
yüzleri de vardır.
“Rabb” ve “Rahmân” ismi arasında bir fark
vardır, şöyle ki,
“Rahmân”, ilâhi ve yüce olan isimlere tahsis edilen bir
mertebeye isimdir.
“Allah” ismi, ûlvîsi, süflisi ile beraber bütün
mevcû-datın hakikatini toplayan zâta bağlı mertebeye bir
isimdir.
a) “Rahmân”, ismi “Allah”
isminin,
b) “Rabb”,
ismi
“Rahmân” isminin,
c) “Melik”,
ismi
“Rabb”
isminin,
kapsamındadır.
Durum anlatıldığı gibi
olunca “Rûbubiyyet” bir “arş” olur. Bu mertebe
icabıdır ki, kulları ile Allah arasın-daki
bağlantı sağlanmış oldu. *(12)
Hadis-i Şerif’de; “Allah
herşeyden evvel benim nûrumu kendi nûrundan halketti....” buyruldu.
Rahmâniyyet mertebesi, “Rûh”un zuhur mertebesi;
Rûbubiyyet mertebesi, “Nûr”un zuhur mertebesidir.
Rahmâniyyet, “akl-ı kül”;
Rûbubiyyet, “nefs-i kül”;
Rahmâniyyet, “arş”;
Rûbubiyyet, “kürsi”dir.
Yukarıda belirtilen hadis-i
şerifin açık ifadesiyle bu mertebenin de öncüsü genel anlamda “Hakikat-i
Muham-medi”; özel bireysel anlamda ise, Hz. Muhammed (s.a.v.)
Efendimizdir.
*(12) İnsân-ı Kâmil A. Keriym Ciyli s.150
Rûbubiyyet özet
Mutlak Vücûd, kendisinde mevcûd olan özellikleri
yukarılarda izah edilmeye çalışıldığı gibi
belirginleştirmeye başladı.
Bu mertebede “nûr” özelliği
ortaya çıkmaktadır.
“Vücûd-u Mutlak”ın bu mertebede de kendinde bu-lunan (â’maiyyet,
a’demiyyet, zûlmiyyet, ilmiyyet, rûhiyyat ve nûriyyet) özelliklerinin hepsi
mevcuttur.
Bu mertebeye “Âlem-i melekût” (melekler
âlemi) de denir.
Bu mertebe ikiye ayrılır:
Rahmâniyyet’e yakın olanına “âlem-i ervah”
(rûhlar âlemi)
Melikiyyet’e yakın olanına da “âlem-i misâl” (misâl
âlemi) denir.
Ulûhiyyet mertebesinde, bütün varlıkların
a’yânları yani hakikat ve kaynakları ilmi birer tasnif halinde iken
ora-dan “Rahmâniyyet”e intikalleriyle birer “rûh”, yani hayat
kaynaklarını kazandılar.
Böylece onların “ilim” ve “hayat”
sıfatları meydana gelmiş oldu.
Buradan “nûr”a intikallerinde
kendilerinde bulunan daha evvelce fark etmedikleri özellikleri
aydınlanmaya başla-dığından bu mertebede kendi
kimliklerini buldular ancak maddeye dönüşük olmadıklarından yine
de parçalanmaz ay-rılmaz bir bütünlük halindeydiler.
Bu mertebeye hem “ervah” ve hem de “melekût”
di-yebiliriz.
İşte bu “Rûbubiyyet” yani
“terbiye eğitim” mertebe-sine intikal etmiş (ilmî, rûhî,
nûrî) varlıklara Kûr’ân-ı Keriym A’raf Sûresi 7/172.
âyetinde;
8b 㤆¡è (
8ó¨Ü 2 aì¢Ûb Ó 6 ¤á¢Ø¡£2 Š¡2 ¢o¤ Û a
“elestü
birabbiküm kâlû belâ şehidnâ”
Meâlen
“Ben sizin rabbiniz değil miyim” demiş ve buna kendilerini şahid
tutmuştu; onlar da “evet şahidiz
demişler-di”
Bu ilâhi kelâm’da belirtilen husus
şudur:
Hangi varlık nasıl bir program,
yani “a’yân-ı sâbite” ile kurguları yapıldı ve hangi
mânâlarını bir sonraki “ef’al” melikiyyet mertebesinde
zuhura çıkaracaklar ise, onun sözü-nü bâtınlarından
rablarına vermiş oldular.
Rûhların, “âlem-i ervah”taki
bu sözlerin üzerine “ef’al âlemi”ne geldiklerinde yaptıkları
işler “a’yân-ı sabite”leri üzere oldu ve olmakta da devam
etmektedir.
Bu âyet-i kerime’nin değişik
mertebelerden geniş izahları vardır, yeri
olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz.
“Rûh”un ve “Nûr”un mahiyetini,
hakikatını anlama-mız için ne bir aracımız, ne de
ilmimiz yeterli değildir. Ancak zuhur ve tecellilerinden,
varlıklarını anlamaya çalışıyoruz.
Cenâb-ı
Hak bunlar ve diğer hakikatler için ak-lımızı, fikrimizi,
kalbimizi, gönlümüzü Nûruyla açsın. Amin.
Mevzuumuzu daha iyi anlayabilmemiz için
Füsûs-ül Hikem’den birkaç cümle alalım.
Nûr, zûlmetin zıddıdır. Zûlmet, kendi idrak
olunma-dığı gibi kendisiyle de birşey idrak olunmaz.
“Hakiki nûr”, kendisi vasıtasıyle idrak olunan “nûr”
dur fakat kendisi idrak olunamaz. Çünkü “hakiki nûr”
nis-petler ve izafetlerden arınmış olması
bakımından Hakk’ın zâ-tının aynıdır.
“Allah Teâlâ bizi ‘a’dem zûlmeti’nden
‘vücûd nûru’ na çıkardı, bir ‘nûr’ olduk.”
Allah bütün mevcûdlarda
açılmış olan bir “nûr”dur, ki buna “vücûd nûru”
ismi verilir.
Mutlak Hakk’ın vücûdu, zuhurlar
itibariyle idrak olu-nur. Ancak bu idrak “nûr” ismi ile vaki
olur ve “nûr” Allah’ın zât-i isimlerindendir. *(13)
Biz yine “nûr” âlemindeki
yolculuğumuza devam edelim.
Peygamber (s.a.v.) Efendimize “Rabbini
gördün mü?” diye sorulduğunda; “bir nûrdur ben o’nu nasıl
göre-bilirim?” buyurmuştur.
*(13) Füsûs-ül Hikem A. Avni Konuk C.3 S.37 nûr ve
varlık özet.
Buradaki ifadeye bakarak Hz.
Rasûlullah’ın Allah (c.c.) ı müşahade edemediği akla
gelmesin, ancak “nûr” tecellisi ile bu gözlerle görülemeyeceğinin
izahını yapmakta-dırlar.
Bu gözler güneşe bakamazken, mücerred
“nûr”a nasıl bakabililrler?....
Daha evvelce “zûlmet” bölümünde
ifade etmeye çalıştığımız; “Allah Teâlâ
halkı zûlmette yaratmış/halket-miştir. Sonra onun
üzerine ‘nûr’undan serpmiş ‘zâhir’ olmuştur.”
Hadis-i Şerifinin ikinci bölümünün zuhur mahalli de bu “nûr”
mertebesidir.
Yine “zûlmet” bölümünde; “Allah’ın
‘nûr’dan ve ‘zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.”
Hadis-i Şerifinde belirtilen “nûr”dan
yetmiş bin perde de bu mertebeyi ifade etmektedir.
Zât-ı Mutlak, her tenezzül ettiği mertebe zâhiren
açı-ğa çıkıyor iken, aynı zamanda o mertebenin
özellikleriyle de perdelenmiş olmaktadır.
Yine bir hadis-i şerifte; “Ben Allah’tanım
mü’min-ler benim nûrumdandır,” ifadesiyle de, bu mertebeye işaret
edilmekte ve mü’minlerin aydınlanma kaynağını
belirtmek-tedir.
Rahmâniyyet (sıfat) mertebesinde :
“Rûh-ül Kuds” ve varlığında bulunan bütün rûh
mer-tebeleri mevcuttu fakat daha zuhur sahaları olan “ef’al”
(me-likiyyet) âlemi oluşmadığından faaliyete
geçememişlerdi.
Rûbubiyyet (esma) mertebesinde :
“Nûr-u İlâhi” zuhura çıkmaya başlayarak, bütün
es-ma-i ilâhiyyeler nûrdan birer elbise giyinip zûlmetten
çıkarak belirginleşmeye başladılar.
Bu esma-i ilâhiyyelerin faaliyet
sahalarına çıkabilme-leri için mutlak ve sonsuz bir güce, kuvvete
ihtiyaçları vardı. İşte bu yüzden Cenâb-ı Hakk
onların kendi bünyelerinde ve ayrıca dış âlemlerinde de “nûr”dan
kuvvetler meydana getir-di, bunların ismine de “melek” dendi.
Böylece meleklerin ana
kaynağı “nûr” ve doğuş yer-leri de bu mertebe
oldu.
“Rûh”un zâhiri tecellisi “İlim,
hayat ve hareket,”
“Nûr”un zâhiri tecellisi “kuvvet,
aydınlanma ve i-lim oldu.”
İlâhi ilimde var olan bütün
A’yân-ı sabiteler, zûlmet-ten çıkıp “Rûh”tan birer elbise
giyerek “Nûr” âlemine ulaş-tılar; orada da “Nûr”dan bir
elbise giyip daha belirgin hale geldiler, fakat daha henüz ellerinde maddi
mânâda araçları ol-madığından zâhir âleme
çıkamıyor idiler.
Bu varlıkların “zâhire” (âlem-i
şehâdet) e ulaşabil-meleri için bir ara geçiş âlemi
gerekiyor idi, bu da; yukarıda ifade etmeğe
çalıştığımız, bu mertebenin Melikiyyyet –
şehâ-det mertebesine yakın olan bölümü “âlem-i misâl”
mertebe-sidir.
Âlem-i Misâl : (Misâller âlemi)
Bu mertebe Zât’ın hariçte bir
takım lâtif şekil ve sû-retlerle zuhurudur. Bu mertebeye “misâl
âlemi” denilmesi-nin sebebi, “Rûh âlemi”nden meydana gelen her bir
ferdin, cisimler âleminde kazanacağı sûrete benzeyen bir sûretin bu
âlemde meydana gelmesidir.
Bu sûretleri hayâlimizde idrak
edebildiğimiz için, bu-na “hayâl âlemi” de diyebiliriz. Tasavvuf
erbabı misâl âle-mini iki kısma
ayırmışlardır.
1. Buna “misâl-i mutlak”, “hayâl-i
mutlak”, “hayâl-i munfasıl” (ayrı olan hayâl) gibi isimler
verilir.
Bu âlemin idrak edilmesi için, insânın
hayâl kuvveti şart değildir; görme kuvveti ile de idrak
edilebilir.
(Aynada ve parlak satıhlarda görünen
sûretlerin göz ile idrak edilmesi gibi...)
Bu mertebeye “ayrı olan hayâl”
denmesinin sebebi insânın “hayâl kuvveti”nden ayrı olarak
mevcûd olmasından dolayıdır.
Rûhların ceset rengiyle görünüşü
bu kısımdandır.
Nitekim ölen bir kimsenin rûhu,
rü’yâda cismani bir sûretle görülebilir.
Kâmilin Rûhu, müridine cismani sûretle görülebilir.
Kâmilin Rûhunun, müridine cisim olarak
görünmesi de bu kabildendir.
Misâl âlemine, “berzah”, “lâtif olan mürekkebât
âle-mi” de derler.
Bir kısım kimseler “âlem-i
ervah”ı “misâl âlemi”yle bir sayarak, her ikisine “Melekût âlemi”
demişlerdir.
Misâl âlemi, “âlem-i ervah”ın feyzini şehâdet
âlemine ulaştıran bir vasıtadır.
Rûhlar ile cisimler arasında bir berzahtır. Bu yüzden her
iki âlemin hükümleri bu âlemde toplanmıştır. Çünkü hem
zâhir, hem de bâtındır; bununla beraber her iki âlemin
gayrı-dır.
Cisimler gibi , uzunluk, genişlik
ve derinliğe sâhiptir.
Rûhlara nispeten kesif, cisme nispetle
lâtiftir. (Cinler de bu âlemdendir.)
Aynada görülen bir sûretin
genişliği, uzunluğu ve de-rinliği nasıl hayâlen varsa,
hayâl âleminin varlıkları da böyle müşahade edilir; rûhani ve
lâtif olduklarından el ile tutulamaz bıçak ile kesilemezler.
Maddeden sıyrılmış
olan zâtların sûret ve benzer ci-simlerde müşahedesi, “âlem-i
misâl”de vâki olur.
Nitekim Hz. Cibril bazı vâkitlerde “server-i
âlem” (s.a.v.) Efendimiz’e, ashâb-ı kirâmdan “Dıhye-i Kelbi”
sû-retinde zâhir oluyordu.
Hızır ve enbiya (a.s.) ile
evliyâ-ı kirâm hazarâtının müşahadeleri bu âlemde vâki
olur.
Bu âlemde zâhir olan şeyin, his ve
şehâdet âleminde zuhurundan evvel görülmesi mümkündür.
Nitekim irfan ehlinden ve diğer
insânlardan birçok kimseler rü’yâlarında bir takım vukuat
müşahede ederler, ki onun eseri sonradan “âlem-i şehâdet”te
meydana gelir.
“Misâl âlemi”nin sûretleri insâna, rü’yâda; “havâss”a
ise, hem rü’yâda, hem de uyanıklık halinde münkeşif olur.
2. Misâl mertebesine bitişik ve onun bir
kanalı duru-munda olan ve “insânda mevcûd” bulunan “hayâl”dir.
Buna yukarıdaki “hayâl-i mutlak”
mertebesine nis-betle, “hayâl-i mukayyed” isimleri de verilir.
İnsân vücûdunda bulunduğu için “hayâl-i
muttasıl” (bitişik hayâl) de denir. Çünkü bunun insân
varlığı dışında vücûdu yoktur.
Bu âlemin idrak edilebilmesi için insânın
“hayâl kuv-veti” şarttır. Bu “rü’yâ âlemi”dir.
Bir tarafı misâl âlemine ve bir
tarafı da insâna bitişik olan hayâl-i mukayyet âleminde yani
rü’yâda süflü/aşağı âleme ait sûretler gördüğü vâkit,
bunların bir hakikati olma-dığı fâsid/kötü/bozuk
hayâllerden ibaret olduğu bilinmelidir. Bunlar mânâsız rü’yâlar
olup yorumları yoktur.
Fakat riyazâtlar ve mücâdeheler ile kâlb
aynası saflaş-mış ve “şehvet”lerden kurtulmuş ve
mâsivâdan uzaklaşmış âriflerin hayâl aynasında görülen
sûretler “misâl âlemi”nden aksediyorsa, bu hayâller ister uykuda, ister
uyanıklık halinde görülmüş olsun, gerçek ve doğrudur. Zira “misâl
âlemi”, Ce-nâb-ı Hakk’ın ilim hazinesi olduğu için oradan
akseden “ha-yâl”ler bir hakikati aksettirir.
İnsân “hayâl kuvveti” sayesinde misâl
âlemine dahil olup, orada temessül etmiş gayb mânâlarına muttali
“vakıf” olur. Görülen bu sûretlerin bazıları tabire muhtaç olur,
bazı-ları da tabir gerektirmez.
Onun için rü’yâda görülen bu çeşit
hayâller iki kısma ayrılırlar.
a) Keşf-i mücerred : (Açık
Rüyalar)
Duyularla idrak edilen, sûretlere
uygunluğu olan sû-retlerin görüldüğü rü’yâdır. Buna gaybda
olan sûretlere vakıf olmak denir. Bu türden olan rü’yâların tevil ve
tabir edilme-sine ihtiyaç yoktur. Görüldüğü gibi aynen zuhur etmesi ümit
edilir.
Nûr, “mutlak misâl âlemi”nin asli sıfatıdır.
Rü’yâda bu “nûr”, insânın
“hayâl”i üzerine yayılır. İşte bundan dolayı “sâdık
rü’yâ” Hz. Peygamber Efendi-mizde “vâhy’in başlangıcı”
olmuştur.
İlk vâhyi teşkil eden bu
rü’yâları “keşf-i mücerred” şeklindedir. Fakat Hz.
Peygamber, ilk vâhiylere rü’yâda nail olmuş ise de, ona “uyur”
denilemez.
b) Keşf-i muhayyel : (Tabir
Gerektirenler)
Rü’yâda, duyularla idrak edilen sûretlere
doğrudan uygunluğu olmayan sûretler görmektir. Bu tür rü’yâlar tabir
edilir; tabir edilmeksizin anlaşılması mümkün olmaz.
Tabir ise, rü’yâda görülen sûretlerle
münasebeti olan duyular âleminden bir sûret ile yapılır. Mesela
Rasûlullah’ın, rü’yâda kendisine ikram edilen “süt’ü” “ilim”
ile yorumla-maları gibi...
Süt ile ilim arasındaki
bağlantı, “süt”ün, beden için, gıda; “ilm”in
de, Rûh için gıda olmasıdır.
Rü’yâ tabirinde belirli kaide, kanunlar
yoktur. Rü’yâ-da görülen tabire muhtaç sûretlerin yorumu, ancak kendisine
“ilm-i Nûraniyyet” ihsan edilmiş kimseler tarafından
yapıla-bilir.
Kendisinde bu ilim olmayan kimseler
rü’yâda görülen sûretlerin mânâsını anlayamazlar. Zira rü’yâda
benzer sûret-ler gördükleri halde her şahsa ayrı yorum
yapılır.
Mesela rü’yâsında “ezan
okuduğunu gören” üç kimse-nin
rü’yâsı ayrı ayrı yorumlanır. Bu rü’yâ;
birinin, “hacca gideceğine”;
diğerinin, “hırsızlık yapacağına”
üçüncüsünün, “mürşid ve hadi” olacağına delâlet eder.
*(14)
İçinde
yaşadığımız âlemin bizi, belki de ençok ilgilen-diren
bölümü “misâl âlemi”dir. Gerçi yukarıdan itibaren ge-len
bütün mertebelerde yerimiz vardır, fakat önceleri oralara
ulaşmamız zordur.
Kendimizde, yukarıda belirtilen iki
hayâl âlemi birlik-te yaşanmaktadır, ancak kendi ürettiğimiz küçük
hayâl âlemi gerçek ve geniş mânâda ki hayâl âlemine ulaşmamıza en
bü-yük perde teşkil etmektedir.
Kişi doğduğu andan itibaren
çevresindeki oluşumları, gerek fiili, gerek ilmi yönüyle algılamaya
başlar. Büyüdükçe bu algılamalar kendisinde bir birikime sebep
olur. Yavaş, ya-vaş, okul ve diğer beşeri münasebetler
yüzünden dış âlemden de etkilenmeye ve oradan da birçok yeni
değer yargıları oluş-turmaya başlar. Böylece
buluğ çağlarında bireysel kimliğini yani kendi “beşeri
hayâl” âlemini oluşturmuş olur. Daha sonraki
yaşantısı genellikle bu istikamet içerisinde devam eder.
(14) Füsus’ul Hikem A.A.Konuk ilgili bölümler
özet.
Eğer gerçek mânâda bir “irfan
eğitimi” alamamışsa, kendi oluşturduğu bireysel
hayâl âleminden çıkması mümkün değildir.
Bireysel hayâl, ilâhi hakikatlerden uzak
olduğundan, “gaflet ve uyku” hükmündedir.
Birey her nekadar geziyor, yiyor, içiyor,
yaşıyor gibi gözüküyor ise de, aslında hayâlinde var
ettiği, gerçekte olma-yan, bir vücûd heykeli ile yaşıyor
demektir.
“İnsânlar uykudadır, öldükleri
zaman uyanırlar,”
Hâdis-i Şerifi bu hususu çok açık anlatmaktadır.
Bireysel “beşeri hayâl”, gaflet
perdesini açmadıkça gerçek hayâl âlemine oradan da diğer âlemlere
“uruc” yük-selmemiz mümkün olamayacaktır.
Bunun tek çaresi Kûr’ân-ı Keriymde
muhtelif yerlerde belirtilen “Âdem” (a.s.) kıssasının
hakikatlerini tahsil etmek-le ve “ve necmü iza heva” heva
yıldızını sönsürmekle elde edilecektir..
Âdem (a.s.) ın cennetten yeryüzüne arz’a
indirilmesi:
Bugün için kişinin,
yaşadığı yalancı, geçici, hayâl cen-netinden “yeryüzüne”
yani kendi “beden arz”ına inip, ken-dini gerçek ilâhi kimliği
ile tesbit etmesidir. Bu hal onun için daha sonra
ulaşılması gereken ilâhi mertebelere, yola çıkması
için füze rampası olacak ve bir başlangıç noktası
teşkil ede-cektir.
Rûbubiyet - esma mertebesinin hâdis-i şerifle bildi-rilen bir
özelliğini de anlatmağa çalışalım.
“Dur; Rabb’ın namaz
kılıyor....”
Şöyle rivâyet edilmiştir:
“Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz, mi’raca
çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı;
ancak bir perde kaldı....... O perdenin açılmasını
dilediği zaman: “Dur;
Rabb’ın na-maz kılıyor... dendi.”
Bunu bizzât Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz
anlatmıştır.
Bu Hâdis-i şerifi biraz daha
yakından incelemeyi dü-şünürsek içerisinde beş önemli nokta
görürüz.
1. Dur:
2. Perde:
3. Rabb:
4. Namaz:
5. Namaz kılınan’dır:
1. Dur : Bir ikazdır, hareket halinde olan bir
şeyi dur-durmak, ya onu dinlendirmek veya yanlışını
düzeltmek, veya belirli bir sınıra geldiğini
belirtmek içindir.
2. Perde: Bilindiği gibi asli mânâda, mahremiyyet-tir;
diğer anlamda gaflettir.
Burada belirtilen gaflet perdesi
değil, mahremiyyet perdesidir. Açtırılmamakla
birlikte arkasında olandan haber verilmiştir.
Orada bir oluşumun
varlığı bildirilmiştir. Bu oluşu-mun idrakî
kişilerin ilmi kabiliyetlerine ve hayâllerine
bıra-kılmıştır. Zâten anlatılan hal, “mutlak
hayâl” âleminde oluş-makta, “ef-al madde âlemi”
şartları gibi elle tutulur bir hâ-dise değil “esma âlemi”nin
lâtif bir oluşumudur.
Buradaki perde sıfat mertebesini
örten isimler perde-sidir.
3. Rabb: Kelimesi ve mânâsının iki zuhur yönlü
ifa-desi vardır.
Biri, “esma mertebesi”
itibariyle Rabb-ı hass;
diğeri, “zât mertebesi” itibariyle “Allah
mertebesi” konu-munda Rabb-ül erbab (Rabbların
Rabb-ı) olan “Allah” tır.
Buradaki namaz hükmünü uygulayan “Rabb-ı
hass” tır. Fakat bu oluşumun daha başka çok
mânâları da vardır.
4. Namaz: Bilindiği gibi bütün ibadetleri
bünyesinde toplayan, diğer ismi “zikr” olan, Allah’ın “zât
mertebesi” itibariyle tatbik edilmesi lâzım gelen bir faaliyettir.
5. Namaz kılınan: Herşeye lâyık olan bütün âlemi
kendisiyle kendinde var eden “malik-i mutlak” olan Allah (c.c)’dür.
Namaz fiilinin iki yönü
vardır,
bir şahsi;
diğeri, umumidir.
Şahsi olanı : Varlık âleminde bulunan her bir
ferdin, yani varlığın, bireysel olarak kendi başına
yaptığı özel ibade-tidir.
Umumi olanı ise : Bütün varlıkların her
mertebeden toplu olarak, hep birlikte yaptıkları ibadetleridir.
Burada belirtilen ifade, her ne kadar “Rabb’ın
namaz kılıyor” bireysel namazı ifade ediyor ise de, genel
anlamda bütün “Rabb-ı hass”ları ilgilendiren bir mesele
olduğundan, bütün “rûbubiyyet mertebesi”nin toplu ibadetini de
ifade etmektedir.
“Dur Rabb’ın namaz kılıyor” sözünün muhatabı ev-velâ efendimiz
(s.a.v.) olduğundan onun da Rabbı, “Rabb-ül erbab” olan Allah
(c.c) ü olduğundan, orada namaz fiilini iş-leyenin Allah’ın
kendi olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.
Buradaki namaz, şekli olarak
değil, mânâsı itibariyle-dir.
Yeri gelmişken burada küçük bir
sırrı da fısıldayalım:
Salik yolculuğunda “fena fillâh”a
(Hak’da fani olma) (yokluk, hiçlik, tükenmişlik sahasına) ulaşınca,
abdiyyetinin alışkanlığı gereğince ibadetini
yapmağa gayret eder ve biraz da kendini zorlar, işte o zamanda
muhatab olduğu emir, “DUR.....” olur. Çünkü ondan geriye bir bakiye
kalmadığı için, bu fiili yapacak durumda
olmadığından, onun yerine, “RABB’IN NAMAZDA...”
hitab-ı ilâhisi zâhir olur.
Bu oluşum mutlak bir hal ve hüküm
değil geçici bir şe’endir.
Biz yine yukarıda
kaldığımız yerden devam edelim.
Yani oluşan fiil veya fiiller “zâtından
zâtına” yani bütün âlemlerde zuhurda olan “zât-ı mukayyedi”
âlemlerden gani olan “zât-ı mutlak”ına yönelmesidir.
Çünkü “zât-ı mutlak”, “zât-ı
mukayyed”in ana kay-nağı, devamlılık ve varlık
sebebidir.
Tecellisini çektiği anda, âlemde
yaşayan, görünen, hiçbir şey kalmayıp ismi bâtın olan
asıl âlemine dönüşmüş olurlar.
Zuhura çıkmış olan her
mertebedeki varlıklar yaşam, neş’e ve
sarhoşluklarının ellerinden alınmamaları için
özle-rinden fiillere dönüştürerek yaptıkları niyaz ve talebleri
onla-rın namazları hükmündedir ve belirli zamanlarına kadar var
oluşlarının devamını sağlamaktadırlar.
“Rabb’ın namaz kılıyor,” ifadesini “Rabb-ı hass”
mertebesinden ele alırsak; zuhurda olan her varlığın
kendini kontrolu altında tut-tuğu programına göre
düzenlediği bir “esma-i ilâhiyye” (ilâhi bir isim) ve onun mânâsı
vardır.
İnsânlarda da böyledir, her bir
insânı kontrolu altında tutan bir isim ve o ismin bir mânâsı
vardır. Onu ençok etkile-yen odur.
Gerçi varlıkta her bir “esma-i
ilâhiyye”den bir miktar terkip vardır, fakat hakim olan, onun “ismi
hassı”dır. İşte o da, onun Rabb-ı ve
ilâhıdır. Kişi farkında olmadan “aman yarabbi”
dediğinde evvelâ en yakınında onu kontrol eden “Rabb-ı
hass”ına yönelmiş olmaktadır.
Bu yöneliş sırasında
kendisine, “Dur Rabb’ın namaz kılıyor,” denmekle onun da “abd”
olduğu belirtilmiş, ya-pılması gereken gerçek ibadetin “Rabb’ül
hass”a değil “Rabb-ül erbab”a olması gerektiği
açık olarak ifade edilmiş olmaktadır.
Bu mânâyı bizlere gerçek olarak “lisan-ı
Yusuf”iy-yeden Kûr’ân-ı Keriym Yusuf Sûresi 12/39 âyetinden açan
Cenâb-ı Hakk’tır.
¥Š¤î
æì¢Ó¡£Š 1 n¢ß ¥lb 2¤‰ ae
õ ¡å¤v¡£Ûa ¡ó j¡yb • b í
6 ¢‰b
£è Ô¤Ûa ¢†¡ya ì¤Ûa ¢é¨Ü£Ûa ¡â a
“ya
sahıbeyissicni e erbabün müteferrikune hayrün
emillâhül
vahıdül kahharü”
Meâlen :
“Ey zindan arkadaşlarım;
çeşit, çeşit Rabb’lar mı hayırlıdır, yoksa vahid
ve kahhar olan Allah mı?”
Burada belirtilen Rabb’lar, zâhiren sahte
putlar ise de, bâtınen Rûbubiyyet mertebesinde zuhur eden “esma-i
ilâhiy-ye”lerdir. Bu “esma-i ilâhiyye”ler zâta ulaşmağa birer
perde olduğundan aşılıp geçilmeleri gerekmektedir.
Ancak “DUR” ifadesinden sonra
gelen, “Rabb’ın na-maz kılıyor,” kelâmıyla perdenin
arkasında olan hâdise ha-ber verildiğinden, asıl da
açılacak perdenin dışarıda değil, kendi
aklımızda, içimizde olan şartlanmalar perdesi olduğunu
anlamamız gerekmektedir.
Bu perdelerin ancak “kahhar” ve “vahid”
isimleriyle açılacağı ve ondan sonra ortada sadece bir Allah
(c.c.) ismi ve onun bütün âlemlere olan mutlak sirâyet - tesir ve
haki-miyyeti gönülde, fiilde ortaya çıkmış
olacağıdır.
İşte sevgili kardeşim, yukarıda
belirtilen, bizlere kadar ulaşmış olan bu kelâmı
Peygamberinin evvelâ esma âleminin hakikatini, daha sonra Ulûhiyyet
mertebesinin hakikatini, da-ha sonra birey insân mertebesinin hakikatini ifade
etmektedir.
Ayrıca sen dahi kendine göre
bulunduğun hal içeri-sinde birçok yönden zevkiyab olursun.
Yazmakla tükenmeyecek olan “lisan-ı
Muhamme-di”nin bu bölümünü şimdilik bu kadar izahla
noktalamış ola-lım. Allah (c.c.) cümlemize idrak
ve anlayış kabili-yetleri ihsan etsin. Amin
Ulaşılan bu esma mertebesinde, zât’ın
varlığında, “mutlak vücûd”da bulunan,
-
“â’ma’iyyet”,
-
“a’demiyyet”,
-
“zûlmiyyet”,
-
“ilmiyyet”,
-
“rûhiyyet”,
-
“nûriyyet” zuhura çıkmış idi.
Zât mertebesinde “ilm-i ilâhi”de
bulunan “a’yân-ı sabite”ler sıfat mertebesinde “nefes-i
Rahmâni” ile “rûh” tan lâtif birer mânâ elbisesi giyerek, “esma
mertebesi”ne tenezzül ederek, orada “nûr-u ilâhi” yayılarak “zûlmet”ten
“nûr”a çıkmaya başladılar.
Ancak daha kesif ve belirgin hale
gelebilmeleri için, bir sonraki aşama olan “ef’al - şehâdet âlemi”ne
tenezzülleri gerekmekte idi, fakat oraya tenezzül edebilmeleri için o âle-min
oluşturulması lâzım geliyordu, işte bu yüzden yukarıda
belirtilen iki âlem, yani “sıfat” ve “esma” âlemleri, ki
bun-lardan “sıfat âlemi”ne “akl-ı kül”; “esma âlemi”ne
de, “nefs-i kül” deniyordu.
İşte bu iki âlemin yani “akl-ı
kül” ile “nefs-i kül”ün müşterek faaliyyet göstermelerinden
(izdivacından), gördüğü-müz bu “âlem-i ecsam” (cisimler
âlemi), “zâhir âlem” orta-ya çıkmış olur.
Şimdi biraz onun
tanımını yapmaya çalışalım. Bu âlemin
bir ismi de “Melikiyyet”tir.
Melikiyyet : (Âlem-i şehâdet )
Rûbubiyyet : Rabblık zuhurlarının en
yükseği Allah’ın “melik” isminde olmaktadır.
a) Melikiyyet,
“Rûbubiyyet”in
altındadır.
b) Rûbubiyyet,
“Rahmâniyyet”in altındadır.
c) Rahmâniyyet,
“Ulûhiyyet”in
altındadır.
Bu mertebede “Rûbubiyyet” arş;
“Melikiyyet”, kür-si oldu. *(15)
Şehâdet âlemi: (Şehâdet mertebesi zât’ın
hariçte ci-sim sûretiyle zuhurudur.)
Misâl âlemindekinin aksine olarak bu âlemdeki
var-lıklar, cüz’ler haline konabilir, bölünebilir,
yarılabilir ve biti-şebilirler.
Bu mertebeye “şehâdet âlemi”
denilmesinin sebebi, beş duyu ile idrak edilmesi ve aşikar
müşahede edilebilme-sidir.
Misâl âlemindeki sûretleri, el ile tutmak mümkün
ol-madığı halde, bu mertebenin varlıklarını el
ile tutmak ve baş-kalarına göstermek mümkündür.
Bu âlemdeki sûretler “rûh sahibi olan”
ve “rûhu olmayan” diye ikiye ayrılabilirse de, hakikatte her
varlığın kendi mertebesi itibariyle bir “rûh”u
vardır.
Zira “şehâdet âlemi”ndeki her
sûretin “a’yân-ı sabi-te” mertebesinde, “sabit” olan bir “ayn”ı
yani hakikati var-dır.
*(15) A.Keriym Cili İnsân-ı Kâmil
İşte bu “hakikat” bu
sûretin “müdebbiri” (tedbir edicisi), “mutasarrıfı”
(tasarruf edicisi) ve “rûhu”dur. Fa-kat şehâdet âlemindeki bütün
varlıklarda “hayat” kemâl ha-linde tezahür etmemiştir.
Zira bunların
bazısının taayyünü, “hayat”ın tam olarak zuhur
bulmasına müsait değildir. Onun için bu âlemin
varlık-larından bazısında hayat, bâtın;
bazısında, zâhir; bazısında ise, hayvanda
olduğu gibi, pek zâhirdir.
“İnsân”daki hayat ise, hem en aşikar ve hem de en
mükemmeldir.
“Şehâdet âlemi”ne “kevn ve fesad” (oluş
ve bozu-luş) âlemi de denilmiştir. Zira “kevn” bir sûretin
meydana gelişi, “fesad” ise, bu sûretin
dağılıp yok oluşudur.
“Şehâdet âlemi”ndeki oluşumları meydana getiren
isimler, yüce Hakk’ın “Melik” ismi kapsamındadır.
Melik olan bir zât için ise, elbette bir memleket
ge-reklidir.
Burası lâtifliği yönünden
en aydınlık;
kesifliği yönünden en karanlık yerdir.
A’yân-ı sabite, ilâhi ilimde zuhura gelen “isimler”in
sûretleridir.
Başka bir ifadeyle “isimler” mertebesi,
zât’ın sûret-leri ve gölgeleridir.
Rûhlar âlemi ise, “a’yân-ı sabite”nin sûretleri
ve gölgeleridir.
Misâl âlemi, “rûhlar âlemi”nin gölgesi;
Şehâdet âlemi de, “misâl âlemi”nin gölgesi
duru-mundadır. *(16)
İnsân - ı
Kâmil
İnsân-ı Kâmil : Bu mertebe, “mutlak vücûd”un en
son tecellisi ve mazharlarda zuhuru bakımından en son “li-bas”ı,
(örtüsü) dür.
“şehâdet âlemi”nden ibaret olan cismani,
“misâl” ve “melekler âlemi”nden ibaret olan nûrani
âlemleri,
“rûhlar âlemi”nden ibaret
olan rûhani,
“ilim âlemi”nden
ibaret olan “ilm-i
ilâhi”, “a’yân-ı sabite” ve “vahdet” mertebelerini, “a’dem” ve “zûlmet”
mer-tebelerini dahi kendinde toplayan bir mertebedir.
Mutlak vücûd, bütün ilâhi sıfat ve isimleri ile
şehâdet âlemine tenezzül ettikten sonra O’nun en mükemmel tecellisi “büyük
âlem”in hülasası “özü” olan “küçük âlem”de, yani “insân”da,
yani “İnsân-ı Kâmil”de vuku bulmuştur.
*(16) F. Hikem M. Arabi A. Avni Konuk 3
cild ilgili bölümler özet
Şehâdet âlemi, her ne kadar ilâhi isimlerin hüküm ve
eserlerinin zuhuruna müsait bir “ayna” gibi ise de, tam cilalı ve
parlak bir ayna değildir. “Âdem”in yaratılması, “zuhur”u
ile âlem, cilalı ve parlak bir ayna durumuna gelmiştir.
Âlemin hülasası olan ve kendinden
önceki mertebeleri kendinde toplayan “Âdem” de Hakk, kendi
sûretini, yani sı-fat ve isimlerini en mükemmel şekilde
müşahede eder.
Fakat bu müşahede, uzaktan ve kendi
vücûdunun dı-şında bulunan bir şeye bakış gibi
düşünülmemelidir. Zira bütün mertebeler “mutlak vücûd”un
dışında olmadığı gibi, her bir mertebede tecelli
ve zuhur eden de bu vücûddur.
Bu müşahede Hakk’ın bütün
zerrelerde zâtı ile zuhur ve huzuru ile vuku bulan “zevkî” bir
müşahededir.
İnsân-ı Kâmil bütün ilâhi isimlerden ibaret olan “ilâ-hi
sûret”i kabule müsait taayyüne sahiptir. “İlâhi emanet”i
taşımaya ehil olarak yaratılmıştır, “zuhura”
getirilmiştir.
Kendisinde ilâhi sıfat ve isimlerin
hükümleri fiilen zâhir olur. Diğer insânlarda ise, bu ilâhi
sıfatların hükümleri kısmen zâhir olur.
Allah’ın şehâdet âleminde
tecellisi, sıfatları, isimleri ve fiilleri iledir.
İnsân-ı Kâmil bütün âlemleri
hülasası olduğu için O’nda, “zât-i tecelli” ile beraber, sıfatlar,
isimler ve fiillerin tecellileri toplanmıştır.
İnsân-ı Kâmil mertebesindeki,
kemâl ve zuhur diğer mertebelerde müşahede edilemez.
Varlıkların her biri “ilâhi
nûr”un aynası olmakla be-raber (cihanı gösteren kadeh ve âlemi
gösteren ayna) Âdem yani “İnsân-ı Kâmil”dir.
Onda ilâhi sıfatların
nurları tamamiyle zâhir olmuş-tur. Nûr, kendi cemal ve
celalini “İnsân-ı Kâmil”de görmüş-tür.
İnsânı Kâmil’e, yukarıda zikr edilenlerden
başka da-ha birçok isim verilmiştir. Konumuz
bakımından şu isimleri bilhassa zikretmemiz faydalı
olacaktır.
Ona, “zıll-i ilâh”
(ilâh’ın gölgesi) denilmiştir,
ayrıca “zıll-i memdud”
(yayılmış gölge)
ve “zıllullah” (Allah’ın
gölgesi) isimleri de verilmiş-tir.
Hz. Mevlâna mesnevisinde, “Tanrı’ya kul olan
ha-kikatte tanrı gölgesidir. O, bu âlemden ölmüş, Tanrı
ile dirilmiştir,” diyerek, Tanrı gölgesi, (“Sâye-i
Yezdan”) tabi-rini “kul” hakkında kullanmıştır,
ki İnsân-ı Kâmil ile aynı mânâdadır.
Hülasa edecek olursak yukarıda
zikredilen mertebele-rin en yükseği, “gayb-ı mutlak” en
aşağısı için de bulundu-ğumuz “şehâdet âlemi”dir.
“Şehâdet âlemi”nden geriye doğru manevi “uruc”
(yükseliş) sûretiyle asıl ve menşeine dönen insân bu
mertebe-leri ve bunların birbirlerine nispetle durumlarını
müşahede eder ve bilir.
Bu his, cisimler âleminde algılanan
her bir şey misâl ve hayâl mertebesinde mevcûd olan lâtif bir
varlığın sûretidir.
Bunlar ise “nûr
âlemi”nin sûretidir;
nûrlar ise, “rûh
âlemi”nin sûretidir;
rûhlar ise, “a’yân-ı
sabite” sûretleridir;
“a’yân-ı sabite” ise, “ilmi ilâhi” sûretleridir.
*(17)
Yaratma Kelimesi
Arifler ve aşıklar “Kâmûs-u aşk”tan
(büyük aşk ki-tabı) “yaratma” sözcüğünü
kaldırmışlardır, çünkü zâten böy-le bir şey
yoktur, olması da mümkün değildir.
Ancak, “şeriat” ve “tarikat”
mertebesi itibarı ile ka-bul edilen hayâli bir tenzih mertebesinde
yaşayanlar bu keli-meyi kullanabilirler, çünkü bulundukları yer “hayâli
ikilik” üzere bina edilmiştir, yani bir yaradan bir de yaradılan
vardır.
Fazla zihin yorgunluğu ve bilgi
gerektirmeyen bu an-layış, zamanla oluşan şartlanmalar
neticesinde de pekişir. Bu anlayışı daha
yukarılara taşımak da zor veya angarya gelir. Ancak bu hal
kişinin farkında bile olmadan “gizli şirke”
düşmesine bile sebeb olur.
*(17) F. Hikem, M. Arabi, A. Avni Konuk cilt 3
ilgili bölümler özet
Kasdi olmayan bu anlayışla, iyi
niyetle yapılan ibadet-ler kabul edilir ve “sevab”
kazanılmış olur. Fakat kişi kendini kazanamaz,
gerçek Hakk’tan ve irfaniyyetten uzak olur, ki bu da oldukça acı
bir hâdisedir.
İnsânın en önemli vasfı
düşünücü ve ayırıcı olmasıdır. İlk
ayırması lâzım gelen şey de, aklını kaplayarak
perdelemiş olan yanlış bilgi ve şartlanmalardır.
Böylece gerçek bilgilerle “aklî hürriyetine” de ulaşmış
olacaktır.
Yukarıdan beri ifade etmeye
çalıştığımız hususlar, as-lında, âlemde yaratma
diye bir şey’in olmadığını, sadece mer-tebe,
mertebe; bâtından zâhire çıkış olduğunu
açık olarak göstermektedir.
Bütün bu zâhire çıkmış
varlıklar yaratma değil, “zu-hur/tecelli”dir. Âlemde mutlak
olan bir tek “zât” vardır, o da “Hz. Allah”tır,
zuhurları ise, kendinden kendinedir, kendi isim ve
sıfatlarıdır.
“Yaratma” ifadesi, ikilik gerektirir, ki bu da mümkün
değildir. Gerçek irfan ehli, bu kelimeyi kullanamaz; kullanı-yor ise,
irfan ehli olamaz. Bu anlayışı ile gerçek tevhidi idrak
edememiştir.
“Yaratma” ifadesini, “şeriat” ve “tarikat”
merte-besi itibariyle perdeli olarak kullananlar mazurdur. Ancak “hakikat”
ve “marifet” mertebesi itibariyle bu kelime kulla-nılamaz.
Onun yerine “zuhur” ve “tecelli” kelimeleri alır, ki arada
kıyas kabul etmez farklar vardır; arif olan anlar.
Daha fazla uzatmadan yolumuza devam
edelim.
Yukarılarda ifade edilen, (Allah
var idi onunla bera-ber hiç bir şey yok idi,) hâdis-i
şerifi; Hz. Ali (k.a.v.) efen-dimize iletildiği zaman, az
düşünerek, (şimdi de öyledir,) di-ye
cevapladığı bildirilmiştir, ki gerçek de budur.
Evet: Evvelde de, şimdi de, her
zaman da, Allah var-dır ve O’nunla birlikte hiç birşey yoktur ve de
olmayacaktır.
Çünkü olması da mümkün
değildir. Mümkün olabil-mesi için en az aynı değerde bir “Allah”
daha veya “Allah-lar” olması lâzım gelecektir, ki bu da
imkânsızdır.
Yaratma; yoktan var etme anlamındadır. Aslında yok olan,
zâten yoktur, (yok olan var olamaz, var olan da yok olmaz,) ancak
şekil değiştirir.
Bir şeyin yoktan var edilmesi, “yaratılma”
hâdisesi olabilmesi için, bu âlemin sahibi olan Allah (hayâlen diyelim ki)
bir başka âlemin Allah’ından kendinde olmayan bir mal-zeme olarak
ondan meydana getireceği yani gerçekten ken-dinde yok olan şeyden bir
varlık vücûde getirmesi ancak “ya-ratma”, (yoktan var etme)
şekliyle ifade edilebileceğinden, ki böyle bir şey de söz konusu
olmayacağından; “yaratma” hâdisesi de irfan ehli için mutlak
olarak yoktur, çünkü zuhu-ra gelip vücûd bulmuş her şeyin
kaynağı Haktır ve zuhur yeri de haktır, bu sebebden âlemde
ikilik de yoktur.
Rahmâniyyet : Sıfat mertebesinde “nefes-i
Rahmâ-ni”, sonsuz fezaya külli olarak nefesini, nefh ettikten sonra,
zaman içinde “a’dem” “zûlmet”ten mertebe, mertebe zuhu-ra
çıkışın sonunda, ulaşılan birey
varlıklara “nefis” ismi ve-rildi.
Genelde “nefes-i Rahmâni”; birey de
“nefis-i beşe-ri” insân ve diğer varlıklar olarak zuhura
çıktı.
Zuhuru perde oldu zuhura,
Gözü olan delil ister mi nûr’a.
Diğer bir ifadeyle; zuhurunun
şiddeti, kendisine per-de olmaktadır.
İnsân-i Kâmil mertebesi hakkında, bir arif:
Seni bu hüsnü vech ile görenler,
Korktular Allah demeye,
Döndüler insân dediler.
İfadesiyle bu mertebe
hakkında ne hoş söylemiştir.
Peygamberimiz (s.a.v.) bir hâdis-i
şeriflerinde:
“Biz, son gelen ilkleriz.” buyurmuşlardır.
“Son gelen” sözü ile, bu mertebenin kemâlini;
“ilkleriz” sözü ile de, “Hakikat-i Muhammedi” mertebesini
ifade etmişlerdir.
Nefes-i Rahmâni, “Akl-ı Kül” olan “rûh”
mertebesi ile “Nûr-u ilâhi” olan “Nefs-i Kül” mertebesinin
izdivacın-dan şehâdet, yani bu âlemler ortaya
çıkmıştır.
Bu âlemin bir ismi de, zât’ın en
kemâlli zuhur olan “Hz. Şehâdet”tir. Çünkü bütün bilinç ve
müşahedeler bura-da olabilmektedir.
Bu âlemin bizce, bir ismi de “Mescid-il
Aksa” dır. Zât’ın en kemâlli zuhur mahalli ve secdegah
yeridir.
“Aksa” en uzak mânâsınadır, yani “ilâhi
zât”ın “mutlak vücûd” mertebesinden “müşahede-i vücûd”
mer-tebesine bütün açıklığı ile tenezzül ederek burada
zuhur etme-sidir.
“Lâtif”ten, “kesif”e ulaşmanın da
kemâlidir.
Bu âlemdeki yaşam da, kemâllerin en
kemâllisidir. Çünkü gizli hazinenin, “küntü kenzen” kapağı
burada tama-men açılmıştır.
Anahtarı, lisanen “besmele”;
fiilen “insân” olmuştur.
“Besmele-i şerife”de bulunan, “Allah” lâfzı, “mut-lak
vücûd” ve “Ulûhiyyet”i;
“Rahmân” “nefes-i Rahmâni” ve her varlıkta
bulu-nan “ilâhi Rûh”u,
“Rahim” ise, o da her varlıkta mevcûd olan “nûr-u
ilâhiyye”yi ifade etmekte;
ve işte bu üç ana isimden de,
âlemler yani mükevvenat ve “İnsân-ı Kâmil” meydana
gelmektedir.
Allah insân’ı böylece “Rahmân”
sûreti üzere, yani kendinde bulunan bütün özelliklerinden belirli bir terkip
ile halketti, böylece en geniş mânâda O’nda, O’nunla ve O ola-rak
zuhur’dadır.
Şehâdet mertebesi olmasaydı, âlemde hiçbir hareket
olmaz, diğer mertebeler bâtında kalırdı.
Bu mertebede zuhura gelen her bir insân ve
diğer var-lıklar, bulundukları yerde kendi kemâlleri üzere birer
hazine-dirler, bu hazinelerin tamamı ise, ilâhi varlık
hazinesidir.
“Ulûhiyyet”
- ilim,
“Rahmâniyyet”
- arş,
“Rubûbiyyet” - kürsi,
“Melikiyyet” - zemin, dünya diyebiliriz.
İnsândaki
karşılığı;
“ilim”
- akıl,
“arş”
- baş,
“kürsi”
- kalb - gönül,
“zemin”
- yer - ayak
mertebesi oldu.
Belden aşağısına süfli; belden
yukarısına ûlvî dendi. Halbuki her ikisiyle vücûd
birdir.
Kûr’ân-ı Keriym Tin Sûresi 95/4 –5. âyetlerinde:
9§áí©ì¤Ô m
¡å ¤y a ó¬©Ï æb ¤ã¡ü¤a b ä¤Ô Ü ¤† Ô Û ›T
=
åî©Ü¡Ïb 3 1¤ a ¢êb 㤅 … ‰
£á¢q ›U
lekad halaknel
insâne fiy ahseni takviymin (4)
sümme
redednahü esfele safiliyne (5)
Meâlen :
“Biz insânı en güzel kıvamda
halkettik(yarattık)” (4)
“sonra aşağıların
aşağısına reddettik.” (5)
Bu sûrenin tamamının ve bu
kısım âyetlerinin uzun uzun izahları vardır, yeri
olmadığı için sadece yukarıda belir-tilen bölümüne bir
başka yönden dikkat çekmeye çalışaca-ğım.
Esfel-i safilin, “aşağıların
aşağısı” olarak genel an-lamda ifade edilmekle beraber, zâhiri
ifadesidir.
İçinde bulunan diğer mânâlardan
biri de, “Biz insânı en güzel kıvamda/biçimde halk ettik.”
“Tecellimizin en başından en
sonuna kadar gön-derdik, böylece bütün âlemlerimizi dolaşarak seyahat
et-miş olduğundan bizi en iyi değerlendiren o olmuştur. Her
âlemde kendine gerekli techizâtı ve rûhsatı vermişizdir. Bu
yüzden bizim halifemizdir. Kendisinde her türlü ta-sarrufumuz mevcûddur.”
Gerçekten bu âlem, hiçbir âleme benzemeyen
ve hep-sinden kemâlli olan “Hz. Şehâdet”tir.
“Hazret-i Şehadet” ef’al âleminde,
1. Allah’ın tenezzülü
2. Kûr’ân’ın tenezzülü
3. İnsân-ı Kâmil’in tenezzülü
4. Zâtının tenezzülü
5. Beyt’inin tenezzülü
6. Mânâların tenezzülü
7. Sıfatların tenezzülü
8. Rûh’un tenezzülü
9. Nûr’un tenezzülü
10. Esmâ’ların tenezzülü
11. Meleklerin tenezzülü
12. Nefs’in tenezzülü
13. Mertebelerin tenezzülü
14. Âdem’in tenezzülü
15. Peygamberlerin tenezzülü
16. Kitapların tenezzülü
17. İblis’in tenezzülü
18. Muhabbet’in tenezzülü
19. Lika (buluşmanın) tenezzülü
20. Hakikat-i Muhammed’in tenezzülü vardır.
Bu kadar çok tecelliyi ancak içinde
yaşadığımız ef’al “Hazret-i Şehadet”
âleminde bulmaktayız. Bu kadar değerli bir âlemin
kıymetini bilmeliyiz.
-
Kendine gelme ® kendini bulma,
-
Lika (mülaki – buluşma),
-
Sevgi ® muhabbet ® aşk,
-
Zuhur ® tecelli,
-
Bilinç ® ilim,
-
Var olma® kimlik bulma® ilâhi benlik,
-
Kitabullah ® Habibullah ® Marifetullah tahsili
bu âlemdedir ve burada kazanılmaktadır,
-
Burası ilâhi
yaşamın tatbikatlı her mertebeden sı-
nıfları olan ilâhiyyat tahsili
yapılacak yegane okuldur.
-
Beytullah da buradadır.
Ancak bütün bunlardan bizleri uzaklaştıran
zıt güçler de “şeytan” buradadır.
Her işlere yardımcı
güçler de “melek”buradadır.
Her türlü ahlâkları olan hayvanlar
da buradadır ve in-sânlar da burada’dır.
İşte bu güçler arasında
öyle bir yaşantı (cümbüş) var-dır, ki akıllârı
hayrette kalır. Birbirine karışmış olan bu yaşam
sahnesinin ismi “âlem-i şehâdet” üzerinde bulunduğumuz yer de,
bizim dünyamızdır ve bu âlemlerde bütün isimlerin zuhur sahası
ve oyun sahnesidir.
Umulur ki, gaflette kalmadan, buradaki, “ilâhi”
tahsi-limizi yeterince yapar, daha sonraki yerimize huzurla dahil oluruz.
Geçici olan bu müşahede âlemi, Hz.
Şehâdet için “uyku âlemi” tabiri de kullanılmıştır.
“İnsânlar uykudadır, öldükleri
zaman uyanırlar.”
İfadesiyle insânların bu kadar
açık ilâhi hakikatlerin ortada olduğu bir dünyada, ne kadar hazin bir
gafletle yaşadıklarını ifade ba’bında, Efendimiz
(s.a.v.) bu Hâdis-i Şeriflerinde biz-leri uyarmışlardır.
Daha birçok izahları vardır; yeri olmadığı için bu
kadarla yetiniyoruz.
“Dünyanızdan Bana
Üç Şey Sevdirildi...”
Diğer bir Hâdis-i
şeriflerinde, Efendimiz (s.a.v.) buyururlar:
“Dünyanızdan bana üç şey
sevdirildi, kadın, koku, gözümün nûru namaz.”
Bu hâdis-i şerif, ilgili kitaplarda
birçok yönlü izah edilmiştir. *(18)
(18) Not: Bu muazzam mânâ
yüklü Hâdis-i şerifi daha iyi anlayabilmek için Füsüs’ül Hikem M.Arabi, A.
Avni Konuk cild 4 Muhammed fassına bekılmalıdır.
Biz burada daha başka bir yönünden
kısaca mevzuu-muz içerisindeki yerinden yorumlamağa
çalışacağız.
Dikkat ettiğimizde görürüz ki;
mübarek “lisan-ı Mu-hammedi”de muhabbet sebebi üç
asli unsur vardır.
Bunlar, “kadın”, “koku, ve “namaz”dır.
Aleyhisselâtu vesselâm efendimiz, buradaki
ifadesin-de, “ben sevdim” demiyor, “dünyanızdan bana üç şey
sev-dirildi” diyor.
Biz bu üç şeyin bireysel
kısmına değil, genel anlam-daki haline bakmağa
çalışacağız.
Hâdis-i şerifte, kadının
öne alınması;
Â’dem oğullarının
hilkati, “kadın”
ile, âlemin hilka-ti, “nefs-i kül - esma - nûr” mertebesi ile
olduğundandır.
“İlm-i ilâhi”de mevcûd bütün “a’yân-ı sabite”lerin
zuhura gelmeleri için onların bir hareketlendiriciye ihtiyaçları
vardı.
“Mutlak vücûd” bu ilimsel varlıkları faaliyete
geçir-mek için “Rahmâniyyet” mertebesine intikal ettirdi.
Bu mertebede “Rûh-ül kudüs” onlara
birer “lâtif rûh”tan elbise giydirerek “nefes-i Rahmâni” ile
âleme “nefh” etti, “üfledi”.
Her varlık bu “nefh”den
(nefes) ten kendine ait bir “koku” aldı ve o “koku” onun
“tabiatı” ve asli hali oldu.
Aynı zamanda “Akl-ı kül”
olan bu “Rûh’ul kudüs” “Nefes-i Rahmâni” sonsuz fezaya
yayılınca, kendinden “Nefs-i kül”ü (esma - nûr)
mertebesini tecellisiyle meydana getirdi.
Böylece “Akl-ı kül” etken,
“Nefs-i kül” edilgen oldu.
Diğer bir izahla,
“akl-ı kül” “Âdem”in;
“nefs-i kül” “Havva”nın
aslı ve zuhur yeri oldu.
Böylece;
“Akl-ı kül” ve “Nefs-i kül”ün iştirakinden
(izdiva-cından) bu âlemler;
“Âdem” ile “Havva”nın izdivacından
da insânlar meydana geldi.
Bu âlemlerde meydana gelen
varlıkların ve insânın en önce yapacağı şey
kendinin zuhura çıkmasına sebeb olan yü-ce rabb’ına
karşı ihtiyaç ve acziyetlerini bilip ona yönelme-leridir.
Bu yönelmenin en güzel ifadesi de “kulluk
– ibadet”;
ibadetin en güzeli de, “salât – namaz”;
onun diğer ismi de, “zikr”;
ve neticesi mi’rac’tır, ki
böylece asli âlemine “uruc” yükselmedir.
Allah’a ulaşmak için insânlara
lâzım olan maddi ma-nevi bilgiler yine Rabb’larından “vâhy-i ilâhi”
peygamber-leri vasıtasıyla onlara
ulaştırılmıştır.
Allah’ın (c.c.) insânlık âlemine
en büyük lütuflarından biri de “vâhy”dir. Böylece cehilden ilme
olan yolculuk mey-dana getirilmiş, bundan faydalananlar da ilâhi rahmete
nail olmuşlardır.
Allah (c.c.) Âdem’i, kendi elleriyle
“Rahmân”, “Akl-ı kül” sûreti üzere “halketti”, zuhura
getirdi.
Âdem, Havva’yı sol eye
kemiğinden (kendi varlı-ğından), “Nefs-i kül”
sûreti üzere “halketti”, zuhura getirdi.
“Âdem”le “Havva”nın birleşmesinden,
çocukları;
“Akl-ı kül” ile “Nefs-i küll”ün birleşmesinden
de, bu âlemler meydana geldi.
Âlemlerin meydana gelişi, her
varlığın kendi merte-besi itibariyle “zât-ı
Ulûhiyyet”i “takdis” (mukaddes) kıl-mak içindi.
İşte Muhammed (s.a.v.)
efendimizin şahsında hem ge-nel, hem de birey olarak meydana gelen
oluşumlar içerisinde kendisine sevdirilen üç şey’den
1. Bir’i edilgen ve üretken olan “kadın”dır:
Bireyde eş, genelde “Nefs-i kül”dür;
eşten, çocukları;
“Nefs-i kül”den de, her an yeni yeni tecelliler
olmak-tadır.
2. Koku : Yukarıda belirtilen genel olarak bütün var-lıkta
mevcûd “nefes-i Rahmân”ın kokusu; diğeri de, beden-lerimize
sürdüğümüz kokulardır.
3. Namaz : Yukarıda belirtildiği gibi âlemin ve
var-lıklarının ulaşacağı en son kemâlli
fiilleridir. Bilhassa “in-sânlar” ve “cinler” (ibadet –
irfaniyet) için zuhura getiril-mişlerdir.
İşte bütün bu hakikatlere
vakıf olan Aleyhisselâtu ves-selâm efendimiz mübarek ifadelerinde “sevdirildi”
diye be-lirttikleri üç şey ile bizlerin önüne kendi hakikatini ve
ayrıca sonsuz ufuklarını açmaktadırlar, şükründen
aciziz.
Yukarıdan beri izah etmeğe
çalıştığımız husus bu âlemde, “yaratma”nın
değil “zuhur” ve “tecelli”nin oldu-ğudur.
Bu kelimeyi metinlerde var olduğu
için yeri geldikçe parantez içerisinde yanına, “zuhur” ve “tecelli”
kelimelerini ilâve ederek kullanmaktayız. Cenâb-ı Hakk’tan cümlemize
gerçekten anlayacak, tabiat ve şartlanmalarından kurtulmuş ön
yargısız hür bir akıl vermesini niyaz ederim.
Atom
Kanada da yüksek “fizik kimya”
eğitimi gören bir kar-deşimizin oradan “atom” hakkında
sorduğu soruların cevap-larından bir kısmını
mevzuumuz ile ilgili olmasından dolayı buraya almayı uygun
buldum.
Fakir fizik ilmini bilmem, fakat gerçek
tevhid ilmi bunları genel hatlarıyla çözümlemektedir.
Sevgili Ozan:
Atom bölümüne geçmeden evvel âlemlerin
oluşumu-na kısaca bir göz atmamız gerekecektir;
şöyle ki:
Â’ma - Zât’ul Baht
Ahad - Ahadiyyet
İlâh - Ulûhiyyet
= Vahidiyyet ® Zûlmet - karanlık
Zât âlemi :
® İlm-i ilâhi
Rûh’u A’zâm
Â’yân-ı sâbite
Râhman - Râhmaniyyet
® Rûh’ul Kuds :
(Sıfat âlemi) :
hayatın kaynağı,
ilâhi ilmin belirlenmesi
Rabb -
Rûbubiyyet ® Nûr’u ilâhi,
(Esma âlemi) :
aydınlanma
lâtif varlıkların oluşumu
Melik - Melikiyyet
® Işık = gölge =
zaman
Mülk, şehadet âlemi, dünyalar
Çoğalma = görünme
Ortaya çıkma = zuhur
Yukarıdaki şamada görüldüğü gibi, âlemler; “İlâhi
Zât”ın,
1- 2 - Â’ma’dan ® Ahadiyyete,
3 - oradan ® Ulûhiyyet’e,
4 - oradan ® Râhmaniyyet’e,
5 - oradan ® Rûbubiyyet’e,
6 - oradan ® Melikiyyet’e tenezzülüyle
meydana gelmişlerdir.
İşte bu meydana geliş ile;
1 - zûlmetten ® rûh’a,
2 - rûh’tan
® Nûr’a,
3 - Nûrdan ® ışık ve gölgeye,
4 - atomlar vasıtasıyla da ® maddeye ulaşılmıştır.
Bu oluş zât-ı İlâhinin
belirli seyr-i içerisinde “bâ-tın”dan zahire
çıkmasıdır.
Maddeyi meydan getiren atomdan daha
ilerisini, bu beşer idrakî içerisinde anlayıp, Nûr
mertebesine ulaşmak çok zor olacaktır, çünkü o mertebeyi idrak
edip anlayacak araçla-rımız yoktur. Ayrıca en büyük perde de
kendi bireysel var-lığımızdır.
Bu dünyada iken madde ötesine
ulaşmamız ancak “öl-meden evvel ölmek” ile veya rû’yada görmek
sûretiyle mümkün olabilmektedir, bu da ayrı bir yaşam sistemidir.
Şimdi mevzuumuzla ilgili birkaç
kelimenin lügat mâ-nâlarını vermeğe çalışalım.
Akıl : Saf bir cevherdir. Külliyet ve
cüz’iyyet’i idrak eden, cisme bağlı saf bir cevherdir.
Nefs : Nefs-i natıka = Konuşan nefs = külliyyat
ve cüz’iyyatı idarak eden, cisme tedbir ve tasarruf eyleyen saf bir
cevherdir.
Cisim : Üç uzaklığı = yani eni, boyu,
derinliği kabul eden bir cevherdir.
Cevher : Kendi nefsiyle kaim olan
şeydir.
A’raz : Zahir olmak için bir vücûda muhtaç olan ve
iki zamanda baki olmayan şeye derler.
Esir : (Arapça) Kâinatı dolduran ve bütün
cisimlere nüfuz eden, fizikçilerce ışık, hararet ve elektrik
gibi şeylere nakil vasıtası hizmeti gördüğü farzolunan, tartısız,
elastiki ve akıcı hafif bir cisim. (Kelime rumcadan arapçaya
geçmiştir.) (Atom’un eskilerce izahıdır.)
Şimdi kısaca atomun kendisini ve
arka planını incele-meğe çalışalım.
Nötron = Çekirdekte var
olan =
yüksüzdür
Proton = Çekirdekte var
olan =
(+1) yüklüdür.
Elektron = Çekirdek etrafında döner =
( -1) yüklüdür.
Nötron = Çekirdekte yüksüz
= (zûlmet
– karanlık)
(ana varlık, soğuk)
Proton = Çekirdekte (+1)
yüklü = (Rûh)
(Nefes-i Râhmani) (Enerji hayat) (sulu kuru)
Elektron = Çekirdeğin
etrafında =
(Nûr - aydınlık)
Dönen (-1) yüklü
(Sıcak zaman)
Bu sistem içerisinde bâtında olan
mânâlar uygun elbi-seler giyerek hayâli görüntüler halinde meydana
gelmekte-dirler.
Fizikçiler feza dokusunun, karanlık,
soğukluk ve za-mandan ibaret olduğunu söylemişlerdir.
Eğer sadece bunlardan ibaret
olsaydı, ne feza ve ne de fezadaki hayat olurdu.
Fezanın Gerçek Dokusu :
1. Zûlmet - karanlık - soğuk,
2. Rûh-u A’zâm - ilmi ilâhi, sulu - kuru,
3. Rûh’ul Kuds - Hayat,
4. Nûr-u İlâhi,
5. Işık - zaman, sıcak,
6. Muhabbet’tir diyebiliriz.
Ancak, bu sistem içerisinde, sonsuz fezada hayat oluşabil-mektedir.
Nötron : Zûlmeti, karanlığı ve yokluğu
ifade ettiğini, kendinde hiç bir “âlem” yükünün
olmadığını söyleyebiliriz.
Proton : Rûh - nefes-i Râhmani = Enerji hayatın ta
kendisi. Böylece hayat ile (+1) artı bir yüklü olduğunu
söyleyebiliriz.
Elektron : Nûr = aydınlığı ve
aydınlanmayı eksi bir (-1) yüklü olduğunu, bunların
birlikte çalışmasından, yani dönmelerinden ve değişik
sayı değerleri ile guruplar oluş-turmalarından da “Melikiyyet”
yani (ışık ve gölge) de, birey olarak zamanda
yaşamanın ortaya çıktığını söyleyebiliriz.
“Esma’ul Hûsna” (Allah’ın güzel isimleri)
Dalga hareketi, “Esma’ül Hûsna”dan
her bir zıt isim diğerinin zıddı ile artı bir
(+1), eksi bir (-1) yani etgen ve edilgen olduğundan; her
bir isim de kendi varlığını korumak zorunda
olduğundan, birbirleriyle birleşip, birbirlerinde yok olup, kendi
varlıklarını hükümsüz bırakamazlar.
O yüzden her biri
varlığını korumak zorunda oldu-ğundan bireysellikleri
yüzünden birleşemezler, bunları külli olarak tutan “Allah”
(c.c.) ismi câmi’idir.
İşte bu yüzden aslında
herşey ayrı ve tekler halinde iken “Allah” ismi ile bir bütün
olarak, bu âlemdeki hayat oluşmakta ve devam etmektedir.
Hidrojen atomu 1 (–) elektron, 1 (+)
protondan oluş-makta, yani bir “bir”in; diğer bir “bir”
ile birleşmesi ikiliği, iki zıt ismi, o da basit
mânâda hayata kaynak olmakta, işte bu zıtlar
çoğaldıkça daha geniş mânâda daha değişik
oluşumlar meydana gelmekte, böylece Allah’ın güzel isimleri bütün
âlemde devreye girerek mutlak ve müthiş bir sistem içerisin-de bu âlemdeki
yaşamı meydana getirmektedirler.
“Gerçekten MADDE var
mıdır?
“ sorusuna gelince....
“Ef’âl âlemi” yani, yaşadığımız bu
âlem, şartları ve itibarı ile hükmen var
sayılmaktadır. Asılda ise kendine ait bir varlığı
olmayıp ilâhi mânâların zuhur mahallidir. Nefes-i Râhmani
tabiat üzerine vaki olup bu âlemlerdeki hayat, hayâ-li sûretler olarak zuhura
çıkmıştır. Her (sûret) bir (sûre) ve o sûrelerin
kısımları da “âyet”ler yani Hakk’ın o bölgede
zât’ı-na ait “işaret” leridir.
Böylece bu âlem Allah’ın
vecihlerini yansıtan koca-man bir aynadır. Aynada görülen
hayâl aslına ait ise de, aslı değil, hayâlidir. İşte
her birerlerimiz asl-ı yansıtan birer hayâl olduğumuz gibi,
aslın bizde olan zuhuru dolayısıyla da kendi-mize has gerçek
birer varlıklarız.
Kûr’ân-ı Keriym Haşr Sûresi 59/
21. âyetinde;
¡b
£äÜ¡Û b è¢2¡Š¤š ã ¢4b r¤ß ü¤a
٤ܡm ë
æë¢Š
£Ø 1 n í ¤á¢è £Ü È Û
ve
tilkel emsalü nadribüha linnasi
le’allehüm
yetefekkerune
Meâlen :
“Bu misâlleri, insânlar düşünsünler
diye veriyo-ruz.”
diye bildirilmektedir.
Yaşadığımız bu
âlem bir uyku ve hayâl âlemi oldu-ğundan gördüğümüz,
hissettiğimiz her türlü mevcud, misâl-lerle ifade edilmiştir.
Misâllerin gerçek hakikatlerini idrak
etmeyince ger-çekten onları hakkıyla tanımak mümkün
olamaz. Onları ger-çekten idrak etmek için de kendi hakikatimizi
idrak etmemiz gerekmektedir. Bu oluşmayınca ne kendimizi ne de
yaşadığı-mız dünyayı ve varlıkları
tanımamız mümkün olmayacaktır.
Gerçek dünyada
yaşadığımızı zannederek, kendi kurduğumuz
hayâl ve misâl dünyamızda yaşamış olmaktayız.
Âhirete intikalimizde bize dünyadan
sorduklarında doğru cevap vermemiz mümkün olamayacaktır,
yukarıda bahsedilen Âyet-i Kerime bu hakikatleri ne de güzel
açıkla-maktadır. (Umulur ki, fikir edersiniz.)
Atomun ağırlık değeri,
(0,00000000000001 gr.)
(10 -13 ) 13 sıfırdan sonra
gelen değerdir,
ki “Hakikat-i Muhammedi”nin şifresidir.
Atomlardan meydana gelen bu âlem ve
ferdlerinin kaynağının “Hakikat-i Muhammedi” olduğu
ve “Hakikat-i Muhammediye”nin de yoğunlaşmış nokta
zuhur mahallinin Hz. Muhammed (s.a.v.) olduğu bu yoldan da kolayca
anlaşıl-mış olmaktadır.
Bu kısa izahlardan sonra, tekrar
yukarılarda belirtilen mertebeleri özet olark hatırlamaya
çalışalım.
Mutlak Vücud
Mutlak vücûd :
“Vücûd’u mutlak” zât
mertebesi.
Kûr’ân-ı Keriym Nisâ Sûresi 4/
126. âyetinde;
;b¦Àî©z¢ß
§õ¤ó ( ¡£3¢Ø¡2 ¢é¨Ü£Ûa æb × ë
ve kanallahü
bikülli şey’in muhıytan
Meâlen :
“Allah her şeyi muhıyt
(kuşatıcıdır)”
Âyetinde; belirtildiği üzere “Mutlak
Vücûd” ifade edilmektedir.
Mutlak Vücûd; tecellilerinden evvel; zûlmette, ilmi
ilâhide; bâtında, bütün mertebeleri ihata ettiği
gibi, son te-cellisi olan kevni âlemler ve “İnsân-ı Kâmil”
mertebesinin zahirinde dahi her yönüyle ihatası mevcuttur.
Bu oluşumun dışında
hiçbir varlığın kendine ait bir kimliği yoktur ve olamaz.
Vücûd-u Mutlak; aynı zamanda “Zât-ı Mutlak”tır.
Bâtın halinde iken dahi kendinde, “küntü
kenzen mahfiyyen” (gizli
hazine) sinde,
- İlmi İlâhi,
- Hakikat-i Muhammedi,
- Rûh-u A’zam,
- A’yân-ı Sâbite,
- Rûh’ul Kudüs,
- Nûr-u İlâhi
- ve mükevvenat - âlemler
mevcud idi.
Rûh - Râhmaniyyet : Sıfat mertebesi: “Âlem’i ceberrut”
“Vücûd’u mutlak”ın zât mertebesinden, sıfat
merte-besine,
- İlmi İlâhi,
- Hakikat-i Muhammedi,
- Rûh-u A’zâm,
- Âyan-ı Sâbiteler hükmüyle tecelli ve tenezzül
etmesidir.
Burada zuhura çıkan, “Rûh’u A’zâm”da
mevcud, “Rûh’ul Kudüs”tür.
“Rûh-u Azam” ve “Rûh’ul Kudüs” mahlük değildir,
Allah’ın rûhu’dur.
“Rûh’ul Kudüs” diğer rûhların da rûhudur ve
ken-dinde bütün mükevvenatın ve fertlerinin rûh-u mevcuttur.
“Rûh’ul Kudüs” Nefes-i Râhmani ile bütün âlemlere her
mertebesinde gerektiği şekilde hayat Rûh’unu nefh
et-mesi ve ihatasıdır.
Gelecek sayfalarda Âyet-i Kerimelerin
ışığı altında Rûh mertebelerini incelemeğe
çalışacağız.
Nûr - Rûbubiyyet : Esma mertebeleri : “Âlem-i melekût”
“Vücûd’u mutlak”, zât mertebesinden sıfat
mertebe-sine tecelli ve tenezzül ettiği bütün özellikleriyle bu
def’a Esma mertebesine tenezzül ederek orada nûr
tecellisini zu-hura çıkarmıştır.
Nûr, Allah’ın isimlerinden zâtına ait
bir isimdir. “Ne-fes-i Râhmani” ile Rûh ve Nûr
olarak âlemlere yayılmış, her zerreye sirâyet
etmiştir.
Bu mertebede bireysel rûh’lar lâtif
varlıklar olarak be-lirlenmiş ve buraya “âlem-i ervah” (rûhlar
âlemi) de den-miştir.
Bu âlemin bir ismi de “Melekût” melekler
âlemidir. Çünkü melekler, nûr’dan halk edildiğinden
kaynakları da bu mertebedir.
Bu mertebenin alt bölümü de “misâl
âlemi”dir, cinle-rin halk edildiği yer de burasıdır.
İlgili âyetlerde Nûr’u da in-celemeğe
çalışacağız.
Madde - Cisim -Melikiyyet : Ef’âl âlemi: “Âlem-i Nasût”
“Vücûd’u mutlak”ın her mertebede, “vücûd’u mev-cud”
olarak zahir ismiyle zuhur edişinden ibarettir.
Burada bütün mevcudat elle tutulur
gözle görülür hale gelmiştir ve muhteşem insân bu mertebede
yer yüzüne gez-meye başlamıştır.
Buradaki varlıklar; maden, nebat,
hayvan, insân sûre-tinde kesif, cin ve melekler ise, lâtif
varlıklar halinde faali-yetlerine başlamışlardır.
Rûh ve Nûr mertebeleri bütün
açıklığı ile bu âlemde faaliyettedir.
“Rûh-u madeni”, - “Rûh-u nebati”,
“Rûh-u hayvani”, - “Rûh-u insâni” kesif,
cin ve melekler ise, rûh’lu lâtif
varlıklardır.
İnsân-ı Kâmil ise, bütün bu mertebelerin toplu halde
zuhur mahallidir. “Ne var âlemde o var Âdem’de” denmiş-tir. Râhman
sûreti üzere halk edilen “Allah’ın halifesi”dir ve
yeryüzünün idaresi ona verilmiştir.
Bedeni, topraktan; Rûh’u, Allah’ın
zâtındandır.
Yukarıdan beri özet olarak
izahına çalıştığımız varlık-ların
kaynaklarını tekrar bir arada toplarsak;
- İnsânın kaynağının, Allah’ın
zâtından,
- Rûh’un kaynağının, sıfat
âleminden,
- birey rûhlarının ve meleklerin
kaynağının, nûr âleminden,
- maden, nebat, hayvan ve insânın
sûretlerinin,
madde - cisim âleminden
olduğunu tekrar görmüş oluruz.
Gelecek sayfalarda bunlarla ilgili
âyetlerde gerekli izahatları vermeye çalışacağız.
Buraya kadar gelen izahatları belki
fazla bulacaksınız, ancak yukarılarda özet olarak bahsedilen mertebeleri
ana hat-larıyla da olsa idrak edemezsek kitabımızın mevzu’u
olan “Vâhy ve Cebrâil” hakikatlerini anlamamız mümkün
ola-mayacaktır.
Vâhy
VAHİY (Vâhy) Allah’ü Teâlâ’nın dilediği
şeyleri, e-mir ve yasaklarını peygamberlerine bildirmesidir.
Allah-ü Teâlâ, insânlar arasından
seçtiği peygamber denilen kullarını vâhy ile
şereflendirmiştir. Bu sûrette insân-lara, dünyada ve âhirette rahat
ve huzura kavuşacakları esas-ları bildirmiştir.
Vâhy, ilk peygamber Âdem aleyhisselâmdan son
pey-gamber Muhammed aleyhisselâma kadar devam etmiş ve onda son
bulmuştur.
Vâhyin olduğu katidir.
Mahiyeti, hakikati bilinmez; eserleri görünür, bu eserleriyle
bilinir.
Peygamberlerimizin (s.a.v.) mübarek
yüzünde, vâhy esnasında soğuk kış günlerinde bile
yağmur tanecikleri gibi ter belirirdi. O sırada yanında
bulunanlar vâhy geldiğini an-larlardı. Hatta vâhyin
ağırlığını hissederler, o esnada ellerini
ve kollarını kaldıracak güçleri kalmazdı.
Bir defasında Peygamber efendimiz
(s.a.v.) deve üze-rinde iken vâhy gelmiş, deve vâhyin
ağırlığına dâyanamaya-rak arka ayakları üzerine
çöküvermiştir.
Vâhyin Geliş Usulleri
Vâhiy şu şekillerde gelirdi.
1. Doğru rü’yâlar: Bu vâhyin ilk şeklidir.
Peygam-berlerin, bilhassa Peygamberimizin gördüğü rü’yâlar, daha sonra
uyanınca gerçek hayatta aynen meydana gelirdi.
Hz. Aişe şöyle buyurur : “Peygamberimizin
gördü-ğü rü’yâlar aynen çıkardı. Bu rü’yâlar sabah
aydınlığı kadar açıktı.”
2. Peygamberimizin uyanıkken Cebrâil aleyhisselâm
tarafından vâhyin Peygamberimizin kalbine bırakılmasıdır.
3. Cebrâil aleyhisselâmın insân
şekline girerek getir-diği vâhiydir.
Vâhyin en kolay şekli de budur.
Cebrâil çoğunlukla Peygamberimize Dıhye isimli sahabinin
şeklinde gelirdi. Cibril hadisinde bildirilenler böyledir.
4. Cebrâilin görülmeden,
çıngırak sesine benzer bir sesle vâhyi bildirmesidir.
Kendisinde korkutma ve azap bulunan
âyetler bu şe-kilde gelirdi. Peygamberimiz; vâhyin bu çeşidi
gelirken titrer ve terlerdi. Hatta heyecanlanırdı.
5. Cebrâilin Peygamberimize uyku halindeyken
gel-mesidir.
6. Cebrâilin bizzât kendi şekliyle
getirdiği vâhiydir. Peygamberimize Hira dağında gelen ilk
vâhiy bu şekilde ol-muştur. Aynı durum Mi’rac hadisesinde de
meydana gelmiş-tir.
7. Peygamber efendimiz uyanıkken arada perde
ol-maksızın doğrudan Allah-u Teâlâ ile konuşması
şeklindeki vâhiydir. Mi’rac gecesi meydana gelmiştir.
8. Mi’rac gecesi beş vakit namazın farz
olmasına dair arada perde olmadan vuku bulan vâhydir *(19)
Vâhyin
Sayısal Değerleri
ózë “vâhy”
ë
“vav” 6 ® İmânın şartları
€
“ha” 8 ® Cennet
ó “ye”
10
® aded-i Kâmil (kemâl
sayı)
24 ® (2)
Zahir ve Bâtın
® (4) İslâm’ın
mertebeleri
ë “vav” Varlık
® İlâhi Varlık
€ “ha”
Hakikat ® İlâhi Hakikat
ó “ye” Yakıynlık ® İlâhi Yakıyınlık
*(19) Yeni Rehber Ansiklopedisi cild 20.5.27
Vâhy : Muhammed (s.a.v.) e 24 bin kere
gelmiştir.
Vâhy’in lügat mânâsı, bir
fikrin veya bir emrin Allah tarafından bir peygambere bildirilmesidir.
Yukarıda belirtildiği gibi
Vâhy: İlâhi varlığın
hakikatini, (bâtından → zahire)
(ilmel, aynel, hakkel yakıyn) olarak bildirilen sistemin
adı.)
Vâhy : Allah’ın, insân ve âlemler arasında
olan haber köp-rüsüdür.
Vâhy : Bâtından zahire
çıkıştır.
Vâhy : Gizlide olanın açığa
çıkmasıdır.
Vâhy : Hakk’ın en geniş ilmi rahmetidir.
Vâhy : Gerçek idraktir.
Vâhy : İlmi İlâhidir.
Vâhy : Zât’ın kendini kendine yani
bâtınını zahirine ulaş-tırmasıdır.
Vâhy : Dostun dostuna dostça haberidir.
Vâhy : Bazen vasıtalı, bazen
vasıtasızdır.
Vâhy : Hakk’ın kuluna, tertemiz haberidir.
Vâhy : Hakk’ın kuluna, kendini
ifşasıdır.
Gelecek sayfalarda ilgili âyetlerde, vâhyi
tekrar inceleyece-ğiz.
Melâike - i Kiram
Mutlak vücûdun hakikat-i insâniyye
mertebesinden te-nezzülü yine o mertebede sabit olan sıfat kudretinin
zuhuru ile mümkündür. Zira vücûdda kudret ve kuvvet olmayınca irade
ettiği bir şeyin icadı mümkün olmaz.
Allah Teâlâ Hazretleri “zül-kuvveti’l
metiyn”dir ve kudret diğer sıfatlar gibi “vücûd-u hakiki”nin
vasıflarından bir vasıf olması yönüyle zâtının
gayrı değildir.
Fiiller, kuvvet ile meydana
geleceğinden, ef’âli ilâhiy-ye dahi Melâike-i kiram ile zahir olur.
Kuvvet-i İlâhiyyenin ismi enbiya
aleyhisselâmın lisâ-nında “melâike”dir. Zira “melek” kuvvet
ve şiddet mânâsı-nadır.
Melâike iki kısımdır
: Birisi, tabii; diğeri unsûri’dir.
- Birincisi, “Melâike-i tabi’ıyyun” (anasır) maddenin
bulunmadığı fezada tabii sûretlerden meydana gelen “ervah-ı
ûlvîyye”dir. Bunlar fezada var olduklarından, maddeden meydana gelen
cisimler ile ilgileri yoktur, bu sebepten onlar “Âdem”e secde ile
emir olunmadılar.
- İkincisi, “melâike-i unsûriyyûn”dur. Bunlar ana-sır’a
mensub olan “ervah”tır; Âdem’e secde ve itaat ile
mü-kelleftirler.
Melâike-i kiram, ihtiyar sahibi
olmayıp, o kuvanın sa-hibi olan “Zât-ı Ulûhiyyet”in
iradesine tabidirler.
Nitekim insân vücûdundaki kuvvetler
insânın iradesi-ne tabidir. İnsân iradesini bir şeye
yöneltince kuvveti o şeye yönelir asla ihtilaf etmez.
“Melâike-i unsûriyyûn”, sonsuz kesif âlemlerin ted-birine
me’murdurlar. Bunların adedi, sayıya, hesaba gelmez.
Melâike, his ve şehadet âleminde kesif
şahıslar gibi görünmezler, zira rûh’turlar. Âlem-i
hayâlde muhtelif sûretle-re bürünerek görünürler. Bu görünüşleri görenin
hali ve iti-kadi ile ilgilidir. (Hz. Cibril’in Cenâb-ı Meryem’e ve
diğer melâike-i kiramın Lût (a.s.) ve sair enbiyaya ve evliyaya
ve sülehâya temessülleri gibi.)
Melâike’nin tasarruf ciheti, kanatlara benzetilmiştir.
Bu kuvvetlerin (melek) semavat ve arzda türlü türlü sonsuz tesirleri
vardır.
“Vücûd-u mutlak”ın muhtelif mertebe ve
tavırların-daki tedbirler bu kuvvetler
vasıtasıyladır. Bunlara ulûhiyyet cihetinden her bir
mertebeye ve her bir tavra gönderilirler.
Yani bazıları enbiyaya vâhy
ile, bazıları evliyaya ilham ile ve diğer insânlardan
her birine, hayvanlara, bitkilere ve madenlere, bütün eşyaya muhtelif
sonsuz emirlerin düzen-lenme ve tedbirleri için gönderilirler.
Herhangi bir meleğin kendisinden
müteessir olan şeye bir tesir ile ulaşması onun “kanadı”dır.
Binaenaleyh her bir tesir yönü bir “kanad” olmuş olur. “Melâikenin
kanad”ları yani tesir yönleri adet ile sınırlı
değildir. Onların te’siratı çok yönlü olduğundan
kanadlarının sayılması mümkün değildir.
Onun için (s.a.v.) efendimiz mi’rac gecesi
Cebrâil (a.s.)’ı altıyüz kanadlı olarak müşahade
etmiştir. Maksatları, tesirat yönlerinin çokluğuna
işaret etmek olmuştur.
“Ulûhiyyet”in “âlem-i anasır”ı muhit olan
(saran) dört külli kuvveti vardır, ki onlara şeriat
lisanında “Cebrâil”, “Mikail”, “İsrafil” ve “Azrail”
(a.s.) diye isimlendirilir. Bunlara tabi olan melâikenin haddi
hesabı yoktur.
Cebrâil (a.s.)
Cebrâil (a.s.) ilâhi gayb hazinesinde olan gizli
mânâ-ları, sûret âlemine taşıyarak
ulaştırır. Böylece her ferdin kal-bine gayb âleminden
nazil olan mânâları konuşma kuvveti vasıtasıyla harf ve
savt ile zuhur ederek bâtınından haber ver-mesi Cibril’in yönlerinden
bir yönün tesiri ile vaki olur.
Hazret-i Cibril, Hakikat-i Muhammediyye
mertebe-sinden, zuhur-u Muhammedi mertebesine bütün yönleriyle nazil
olmuştur. Cibril (a.s.) bu özelliği ile bütün âlemlere mu-hittir.
Bu vazifenin tafsilini icraya memur onun
tedbiri al-tında sayısız ve hesapsız melâike vardır ve
ona “Rûh’ul-kuds” = “Rûh’ul-Emin” derler. * (20)
İslâm dininde Cebrâil Hz. Peygambere
ilâhi emirleri bildiren vâhiy meleğidir ve dört büyük melekten biridir.
A-rapça’da vâhiy meleği değişik kelimelerle ifade edilmekle
birlikte en meşhurları “Cebrâil – Cebreil – Cebril - Cibrin”
ve “Cibril”dir.
*(20) Füsus’ul hikem Muhyiddin-i Arabi – A.Avni
Konuk Cilt 1 Mukaddime S.27 sadeleştirilerek özet N.A.
Müslüman dilcilerin çoğu, muhtemelen
hadis mec-muâlârındaki bazı rivâyetlere (Müsned, V.15-16: Buhari
“Tefsir”, 2/6, 16/1) dâyanarak; Cebrâil’in “Allah’ın kulu”
anlamına gelen İbranice asıllı bir kelime
olduğunu kabul ederken; bazıları da, “Allah’ın gücü”
demek olan “Cebere-tullah” tamlamasından geldiğini ileri
sürmüşlerdir.
Cebrâil’in “kuvvet” mânâsına
gelen (cebr) ile âlâkası dikkate alınarak bu anlamı da
kapsadığı düşünülebilir.
Cebrâil, Kûr’ân-ı Keriym’de “Cibril”, “Rûh’ul
kuds”, “Rûh’ul emin”, “Rûh” ve “Rasûl” şeklinde beş
değişik isimle ifade edilir.
İlgili âyetlerde belirtildiğine
göre Cebrâil karşı konu-lamayan müthiş bir güce, üstün bir akla
ve kesin bilgilere sahiptir; “arşın sahibi” nezdinde çok
itibarlıdır ve meleklerin kendisine mutlaka itaat ettiği
şerefli bir elçidir. * (21)
Cebrâil (a.s.) Peygamber efendimize Mekke
yakının-daki “Hira” dağında ibadet ve tefekkürle
meşgul iken gele-rek ilk “vâhyi” getirmiştir. (Yeri
geldiğinde inceleyeceğiz)
Cebrâil (a.s.) her sene bir kere Ramazanda
gelip o ana kadar inmiş olan “Kûr’ân-ı Keriym”i “levh-i
Mahfuz”daki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz de dinler ve
tekrar ederdi. Peygamber efendimiz âhirete teşrif edeceği sene iki
kere gelip tamamını okumuştur.
*(21) Diyanet Ansiklopedisi ilgili bölüm Cebrâil Sayfa 202
Âdem
(a.s.)
12 – (oniki)
kere
Nûh
(a.s.)
50 – (elli)
kere
İbrahim
(a.s.) 40
– (kırk)
kere
Mûsâ
(a.s.)
400 – (dörtyüz)
kere
İsâ (a.s.)
10 – (on)
kere
Muhammed(a.s.) 24000 – (yirmidörtbin) kere
gelmiştir.*(22)
Cebrail (a.s.)’ın Bazı Özellikleri
Görevi : Elçilik; Vâhyi mahalline ulaştırmak;
İlâhi bilgiyi beşere talim etmek.
Genelde beşer denen varlık,
kendi yapısı, kapasitesi itibariyle mânâ âleminden her hangi bir
şeyi algılayacak du-rumda değildir, fakat düzgün
yaşayabilmesi için yönlendiril-mesi de gerekmektedir.
Bu yönlendirme – haberlendirme için de bir
aracıya ihtiyaç vardır. Bu aracının
aldığı isim dört büyük melekten biri olan “Cebrâil”dir.
Cebrâil, peygamberlere; peygamberler de
ümmetle-rine ilâhi bilgileri tebliğ ederler.
Vâhy; Cebrâilden peygamberlere, Cebrâilin
emrinde olan diğer meleklerden de nefsini temizlemiş mü’minlere
vâhyin izahları ve açılımları babında ilhamlar gelir.
*(22) Rehber ansiklopedi cilt 4 – S. 286 özet
Vâhy; yani yeni bir oluşum, emir, Hz.
Peygambe-rimizden sonra gelmez, fakat vâhyin açılımı olan “ilham
ve müşahede” kıyamete kadar sona ermez.
Kimliği
:
Dört büyük melekten biri.
Hüvviyyeti : Akıl, vahdet ve
kesret ilminin geniş mânâ-da yoğunlaşmış kemâl
hali.
Menşe-i : Çıkış
yeri, Sıfat âlemi, Hakikat-i Muham-medi, Ceberrrut âlemi,
Alim ve kelim isimlerinin mazharı.
Kaynak ismi : Sübbûh = Kûddüs
Zuhur yeri : Melek
asıllı olmasından “esma âlemi” kaynağı
sıfat âlemi olduğu halde, zuhur yeri, esma, isimler, melekût
âlemidir.
Faaliyet alanı : Esma âleminden ef’âl âlemine
mânâları gerektiği şekliyle taşımak,
ulaştırmaktır.
Özellikleri :
1. Kendine has sûreti
2. Dilediği sûrete girebilmesi
3. Tebliğin görev süresi; insânlarda,
vâhy olarak Âde-miyyet’in başlangıcı, Muhammediyyet’in dünyadaki
Kûr’ân-ı azimüşşânın tamamlanmasıdır.
Cebrâil’in dünyada hayat
başladığından beri her ma-halde, her varlıkta
nasıl bir oluşum gerekiyorsa o oluşumun gereği olan ilmi
programını oraya melekleri vasıtasıyla ver-mesi ve bu
oluşumu dünyanın kıyameti kopuncaya kadar dünyada sürdürmesidir.
Yukarıda da belir-tildiği gibi Cebrâil kendine bağlı
kuvvetleriyle âleme muhittir, her varlıkta tesi-rii vardır.
4. Görev alanı : Sıfat
ve esma âleminden ef’âl âle-mine ilâhi vahdet ilmini naklidir. “İlmi
ledünni”yi ve zahir ilimlerini fiiller âlemine “nüzül”
indirmesidir.
5. Lâkabı : Rûh’ul kudüs, Rûh’ul emin, “Kutsal
ve emin rûh”, kendisine verilen her hali, hareketleri ve ilmi ek-siksiz,
noksansız gönderildiği yere ulaştırması.
6. Üst sınırı : Sidre’tül münteha, esma âleminin sonu.
7. Alt sınırı : İlâhi ilmi alarak peygamberlerde ve
kâmil insânların bazılarında his ve duyu, akıl ve gönül
ma-halli; fiilen ise, bütün varlıktaki tesiratıdır.
Yeri gelmişken kısaca bir
şeyi ifade etmek yerinde olacaktır. Düşünülebilen ve duygu
sahibi olan her varlığa, farkında olsun veya olmasın,
bazı duygu ve düşünceler gelir.
İşte bu duygu ve düşünceler
kişinin hayata bakışı ve değer yargıları
istikametinde, nefsiyle yaşıyorsa nefsinden, hayâl ve vehim yoluyla,
vehimler; Rabbıyla yaşıyorsa, akl-ı külden Cibril yoluyla
Râhmani bilgiler gelir.
Cebrâil - Cibril Harf Değerleri
|
İîªaŠju “Cebrâil” u “cim”
3 j “be”
2 Š “rı”
200 a “elif”
1 ª “hemze elif” 1 ï “ye”
10 İ “lâm” 30
245
(2 + 4 + 5) = 11
|
İîŠju “Cibril” u “cim”
3 j “be”
2 Š
“rı” 200 ï “ye”
10 İ
“lâm” 30
247 (2 + 4 + 7) = 13 |
Cebrâil Harf
İfadeleri
u
“cim”
Cemal
® Cemali ilâhi
j
“be” ile
® ile
Š
“rı” Rahmet
® Rahmet-i İlâhiyye
a
“elif” Ahad
® Ahadiyet’ten
ª
“hemze
elif”
Ahmed
® Ahmed’e
ï
“ye”
Yakıyn
® Yakıyn mertebeleri ile
İ “lâm”
Âlem ® insânlık âlemine
ulaştırılmasıdır
Cebrâil Sayı
Değerleri
247 = 2 ® Zahir - bâtın
4 ® İslâmın hakikati
7 ® “ettur-u seb’a” (yedi tur,)
nefis mertebeleri.
(2 + 4 + 7) = 13 görüldüğü
gibi Hz. Rasûlullah’ın sayı değeri olan onüç (13) çıkmaktadır.
Bundan da anlaşılı-yor, ki Cebrâil’in dahi hakikati “Hakikat-i
Muhamme-diye”ye bağlı olduğu açık olarak görülmektedir.
*(23)
*(23) Bu hususta daha başka 13 sayı
değerleri Kelime-i Tevhid isimli kitabımızda kısmen
belirtildi.
Cibril Harf
İfadeleri
İîŠju “Cibril”
u “cim” Cemâl ® Cemali
İlâhi
j “be” ile
® ile
Š “rı” Rahmet ® Rahmet-i İlâhiyye
ï “ye” Yakıyn ® Yakıyn mertebeleri ile
İ “lâm” âlem
® İnsânlık âlemine
ulaştırılmasıdır
Cibril Sayı Değerleri
245 = 2 ® Zahir - bâtın
4 ® İslâmın hakikati
5 ® “Hazarât-i Hamse” (beş hazret)
mertebeleri.
(2 + 4 + 5 ) =11 Seyr-i
sülûk yolunda
“Muhammediyyet” mertebesinin başlangıcıdır.
Rasûl Harf İfadeleri
Mevzuumuz içerisinde kısaca bu
kelimeye de bir göz atmamız gerekecektir. İì‰ “Rasül”
‰
“rı” 200 ® Risâlet ® Mertebe-i Risâlet’te
a gizli “elif” 1 ® Zât’ın gizlenmesi ® Zât’ın gizlenerek
“sin” 60 ® İnsân ® İnsân-ı Kâmil
ì
“vav” 6 ® Vekâlet ® vekâletiyle
İ “lâm” 30
® âlem ® Beşeriyyet
âlemine
297
ilâhi
hakikatlerin ulaştırılması
Rasûl Sayı
Değerleri
297 = 2 ® Zahir - bâtın
9 un
4 ü İslâmın hakikati
5 i “Hazarât-i Hamse” (beş hazret) mertebeleri
7 ® “ettur-u seb’a” (yedi tur,)
nefis mertebeleri
(2 + 9 + 7 =18) Bilindiği gibi 18, onsekiz
(18) bin âlemi ifade eder, ki “Risâlet” mertebesi bu âlemlerin
izah ve habercisidir. *(24)
*(24) Rİsâlet hakkında “Kelime-i Tevhid”
isimli kitabımızda oldukça geniş bilgi vardır. Burada da bu
kadarı ile yeti-niyoruz.
Nefs - Nefis Gerçekten Nedir?
Bilindiği gibi insân
varlığının bir ifadesi de “nefs” ke-limesiyle
belirtilmektedir. Nefs üzerine çok şeyler söylenmiş-tir, fakat daha
fazla “emmare”lik hali ele alınmıştır. Oysa ki
“nefs”in mânâsı ve hakikati gerçekten çok geniş bir
sahayı kapsamaktadır.
Vâhy ve Cebrâil insâna geldiğine
göre, onun bir özel-liği olan “nefs” ve onun hakikatini ne kadar
iyi bilebilirsek mevzularımıza nüfuz etmemiz o derece daha derinden
ve kapsamlı olacaktır.
Şeriat ve tarikat kitaplarında “nefs”in, “emmare”lik
(kötülük) yönü;
Hakikat ve marifet kitaplarında ise, “nefs”in hakikat
yönü anlatılmaktadır.
Genelde “nefs”in, “emmare”lik
yönü ele alınmakta, hakikat yönünün gerçeği kapalı
kalmaktadır. Burada mevzu-umuz içinde inşeallah nefsimizi
değişik yönleriyle inceleme-ğe çalışacağız.
Hadis-i Şerif.
“Evvelü
ma hâlâkallahu aklî vennefsî.”
“Allah evvelâ benim aklımı ve nefs’imi
halketti”
Efendimiz (s.a.v.) yukarılarda
belirtilen bütün merte-belerin öncesi olduğu gibi “nefs”
mertebesinin de öncüsü ol-duğunu bu Hadis-i şeriflerinde
belirtmişlerdir.
Sadece bu Hadis-i şerif dahi nefs’in
ne derece mühim bir hakikat olduğunu anlatmaya yeterlidir.
Âyetlerin ve hadislerin incelenmesi neticesinde
nef-sin çok muteber bir varlık olduğu ortaya
çıkmaktadır. Arifler bireysel olarak Hakk yolunun seyr-ü
seferinde nefs-i ”yedi” mertebeye ayırmışlardır.
Yedi
Nefis Mertebesi
1. Nefs-i emmmare,
2. Nefs-i levvame,
3. Nefs-i mülhime
4. Nefs-i mutmeinne
5. Nefs-i radiye
6. Nefs-i merdiyye
7. Nefs-i safiye, diye
isimlendirmişlerdir.
Bunlardan sonra Hakk’a Mi’rac etmek için beş
hazret mertebesi daha vardır, ancak yeri olmadığı için
burada izahı-na geçmiyoruz. Bu hususlar kısaca şöyle belirtilmiştir.
*(25)
Hakk’a varmak ister isen,
Gönül yolun tutmak gerek,
Üzerinden varlık yükün,
Hemen çözüp atman gerek,
Bir de kâmil yere varıp ,
Evvel elin tutmak
gerek,
Yedi deniz beş deryayı,
Kanat açıp geçmen gerek.
*(25) Bu hususta daha geniş bilgi “İrfan
Mektebi” adlı kitabımızda mevcuttur, dileyen oraya bakabilir.
diye belirtilen, yedi deniz
“nefs” mertebeleri,
beş derya ise, “Hazarat-ı Hamse”dir.
Kûr’ân-ı Keriym Yusuf Sûresi
12/53. âyetinde;
¡õ¬ì¢
£Ûb¡2 ¥ñ ‰b £ß ü ¤1
£äÛa £æ¡a
“innennefse
leemmaretün bissui”
Meâlen :
“Nefs daima kötülüğü emredicidir.” hükmüyle ba-kıp sadece bu haliyle
özleştirerek ona en büyük zûlmü yapa-rak bu yoldan kendi nefsimize de
zûlum etmiş olmaktayız.
Evet nefislerimizin bu özelliği
vardır, fakat bu özellik küçük bir sahasını işgal eder,
eğer eğitilmezse her tarafına yayılır. Güzel bir
eğitim ile ise “emmarelik”ten kurtularak Mi’rac’a doğru
kanat açılır.
Dendi ki, “nefs” terbiye olunca
olur, “nefiiiiis”.
Yukarılarda bahsedilen “nefes-i
Râhmani” genel ola-rak bütün âlemlere yayılınca oralarda meydana
gelen her bir birey – varlığın aldığı isim “nefs”
oldu. İşte bu yoldan “nef-sini bilen kişi
Rabb’ını bilmiş,” oldu.
Hadisi Şerifte belirtilen;
“men
arefe nefsehu fekad arafe rabbehu.”
Meâlen :
“Kim ki nefsine arif oldu ancak o Rabb’ine
arif oldu.”
Burada arif olunan – bilinen, nefsin
sadece “emma-re”lik yönü değil, bütün mertebeleriyle birlikte hakikati
iti-bariyle bilinen “nefs”’tir.
Kûr’ân-ı Keriym Bakara Sûresi
2/54. âyetinde;
¤á¢Ø ¢1¤ã a
¤á¢n¤à Ü Ã ¤á¢Ø £ã¡a
“inneküm
zâlemtüm enfüseküm”
Meâlen :
“Muhakkak sizler nefislerinize
zûlmettiniz.”
Yani, nefsinizi gerçek mânâda
tanıyıp one göre mua-mele edemediğiniz için nefsinize zûlm
etmiş oldunuz. Daha çok geniş mânâları olan bu âyet-i kerime
oldukça açık görün-mekte ve pek çok gerçeği ifade etmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym Bakara Sûresi
2/54. âyetinde;
6
¤á¢Ø ¢1¤ã a a¬ì¢Ü¢n¤Ób Ï
“fæktülu
enfüseküm”
Meâlen :
“Nefislerinizi öldürünüz,” ifadesinde belirtilen ölüm (genel
olarak) “nefs-i emmare” yönlü aldığınız “tatlanma
duygularınızı öldürün” demektir. Çünkü o tür duygular
gaflete, gaflet de mutlak uzaklığa götürür.
Kûr’ân-ı Keriym Taha
Sûresi 20/41. âyetinde;
7ó©¤1 ä¡Û
Ù¢n¤È ä À¤•a ë ›TQ
“væstana’tüke
linefsiy”
Meâlen :
“ve seni kendi nefsim için seçtim,” ifadesinde;
Cenâ-b-ı Hakk: Mûsâ (a.s.)
hakkında buyurduğu bu ilâhi kelâmında, nefsinin zuhur mahalli
olan “mertebeyi Mû-seviyyet”ten haber vermektedir.
Kûr’ân-ı Keriym Tevbe Sûresi 9/128.
âyetinde;
>
¥Œí©Œ Ç ¤á¢Ø¡¢1¤ã a ¤å¡ß ¥4ì¢ ‰ ¤á¢× õ¬b u
¤† Ô Û ›QRX
“lekad caeküm
rasûlün min enfüsiküm aziyzün”
Meâlen :
“Andolsun ki, size içinizden, nefsinizden
aziz bir rasûl geldi,” ifadesinde,
genel anlamda, içinizden yani sizin benzeriniz bir “rasûl” geldi,
özel anlamda ise, kendi içiniz-den, yani “nefsinizden” bir “aziz
rasûl” geldi.
Dikkat edersek bize gelen “aziz rasûl”
yani “ilham-ı ilâhi”ye nefsimiz “mahal” zuhur yeri
olmakta ve ne şerefli bir görev yapmaktadır. Uzun izahları olan
bu mübarek kelâmı da bu kadarla yetinerek yolumuza devam edelim.
Kûr’ân-ı Keriym Â’li İmran
Sûresi 3/185. âyetinde;
6¡p¤ì à¤Ûa
¢ò Ô¡ö¬a ‡ §¤1 ã ¢ £3¢× ›QXU
“küllü
nefsin zaikatül mevti”
Meâlen :
“Her nefis ölümü tadacaktır,” ifadesinde, ölümün yok olunacak bir
şey olmadığı, ancak “nefs” tarafından tadı-lacak
birşey olduğu açık olarak bildirilmektedir.
O halde emmare mertebesinde kalan
bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü
tatmaları değişik değişik olacaktır.
Gerçek ifade ölümün “beden”
tarafından değil “ne-fis” tarafından tadılacağıdır.
Böylece nefsimizin üzerimizde ne büyük tesiri ve yeri olduğu da
görülmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym Fecr Sûresi
89/27-28. âyetinde;
›>
¢ò £ä¡÷ à¤À¢à¤Ûa ¢¤1 £äÛa b è¢n
£í a ¬b í ›RW
›7 ¦ò £î¡™¤Š ß
¦ò î¡™a ‰ ¡Ù¡£2 ‰ ó¨Û¡a ó¬©È¡u¤‰¡a ›RX
“ya
eyyetühennefsül mutmeinnetü” (27)
“irci’ıy
ila rabbiki radıyeten merdıyyeten” (28)
Meâlen :
“Ey Mutmeinne nefse ulaşan Radiyye ve
Merdiyye olarak Rabb’ına dön,” ifadesinde, bireysel nefsi emmare-siyle yaşıyorken,
yapmış olduğu riyazât ve mücahedelerle “levvame” nefse,
oradan “mülhime” nefse, oradan “mut-meinne” nefse uruc
eder (yükselir).
Bu halde kişi kendinde var olan
hakikatin, “Hakk”ın hakikati olduğunu “mutmain”
bir kalb ile idrak ettiğinde kendisinde bu hitap meydana gelir.
Diğer mertebelerde hitap insânlara
umumi iken burada “hususi” teke tektir. Hakk’ın esma-i
ilâhiyyesinin üzerindeki tesiratını idrak eden mutmeinne nefs, Rabb’ından
razı, Rabb’ı da o mahalde kendi isimlerinin zuhurunu görünce “merzi”
yani kulundan razı olmuş olur. Bu halinde nefs’in hakikatiyle
meydana geldiği anlatılmaktadır.
Kûr’ân-ı Keriym’de nefs hakkında
pek çok âyet var-dır, misâl olarak bu kadarla yetinelim ve yolumuza devam
edelim.
Efendimiz (s.a.v.) zaman zaman sözlerinin
başında şu ifadeyi kullanmıştır.
“Nefsim
kudret elinde olan Allah’a yemin olsun, ki”
Cenâb-ı Hakk’ın altı
sıfat-ı zâtiyyesinden bir de “kâ-imi bi
nefsihi” yani “nefsiyle
kaim” olmasıdır.
Yukarıdan beri özet olarak
belirtilenlerden açık olarak anlaşıldığına göre,
her insânın bir nefsi var, Peygamberimizin de bir nefsi
var. Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin dahi bir nefsi var,
bir de her varlıkta mevcud “nefs-i külli” var olduğudur.
Böylece “nefs” sözcüğünün ne
kadar mühim bir ifade ve yaşam olduğu anlaşılmaktadır.
Arifler nefsi şöyle tarif ettiler :
- Nefs ise ancak o şey’in
zâtıdır.
- Nefs mertebesi, cisim mertebesinden
daha yücedir.
- Bir nefs ki, bizzât âlemin ilmi ile
doludur.
- Bütün mevcudatın
baskısına sahip bulunan ilâhi Nûr için “Nefs-i külli” tabiri
kullanılır.
- Akl-ı kül ile nefs-i
küllün birleşmesinden bu âlemler meydana geldi.
- Akl-ı küllün sembolu, Âdem;
nefs-i küllün sembolu, Havva’dır.
- Allah-ü Teâlâ, Rasûlullah efendimizi kendi
zâtından halketti, nefsini de kendi nefsinden halketti.
- Âdem (a.s.) ın nefsini,
Rasûlullah (s.a.v.) efendimi-zin nefsinden bir sûret olarak halketti.
- Âdem’in zâtı ise, Rûbubiyyet
zâtından meydana ge-tirilmiştir.
- Allah’ın zâtı, kendi
nefsinden ibarettir. Öyle ki: Yü-ce Allah onunla vardır. Zira o “nefsi
ile kaim”dir. (“kaimi bi nefsihi”)
Bu izahlardan sonra, insân’a, yani
kendimize dönerek bizlerdeki nefsin nasıl bir şey olduğunu
anlamaya çalışalım. İnsânın yapısında dört
ana hakikat vardır.
1. Akl
2. Rûh
3. (Nefs) Nûr
4. Beden’dir.
“Rûh” ile “beden”in birleşmesinden, yarı
lâtif, yarı kesif bir varlık ortaya çıkar, ki adı “nefs”tir.
İnsândaki kar-şılığı “Esma-Nûr-Rûbubiyyet”
mertebesidir.
İki ayrı özellikten meydana
geldiğinden iki ayrı yüzü vardır. Bir yüzü
toprağa, tabiata, bir yüzü de semaya, aslı olan rûh’a
bakar. Her iki âlemin de özellikleri kendisinde mevcuttur.
Eğer güzel bir eğitim görürse
toprağa bağlı tabiatın-dan kurtulur, tümüyle rûhaniyetine
ulaşır. Eğer eğitim, yani nefs terbiyesi görmezse
toprağa bağlı olan tabiat zindanına haps olur, sonu
cehennemdir.
Ariflerden biri bu hususta
şöyle dedi:
İnsân iki halden ayrı değil,
ya tenini can eyledi gitti,
ya canını ten eyledi gitti.
Mevlâna (r.a.) efendimiz bu hususta :
“Biz ne suç işlemişiz ki; bu
dünya zindanına atıl-mışız? Bizim buraya
konuluşumuzun sebebi birkaç mah-busu bu dünya zindanından kurtarmak
içindir,”
buyur-muştur.
Bu dünyada insânın iki kabri
(zindanı) vardır.
Biri, kendi toprak bedeni;
diğeri ise, toprak bedeni de içine
alan toprak (çukur) kabridir.
Burada bize o kabirlerden kurtulmak için
Yunus (a.s.) duası lâzım olmaktadır. Nefsî duyguların
ve hislerin kaynağı tam bir yaşam olarak da
tanımlayabiliriz.
Toprağa bakan yönünden gelen duygular
ve hislerin en şiddetlisi, tabiatının ve dünyayı arzulayan
yönünün ismi “nefs-i emmare”dir, hilesi çoktur, daima
dünyayı ve kendini kayırmayı arzular.
Burada kullanılan akıl da, “akl-ı
isna aşer” yani “on ikinci akıl”dır, “akl-ı
maaş” “maişet (iaşe) aklı” da denir. Bu
nefsin en kısa sürede terk edilmesi gerekir. İnsâna çok zaman
ve çok şey kaybettirir.
Daha sonra “levvame” nefsin de terkedilmesi
gerekir.
Daha sonra da, “nefs-i mülhime”nin evham
tarafının da terkedilmesi sadece ilham tarafının
faaliyete geçirilmesi gerekir.
İşte başlangıçta insân
için bu üç nefs mertebesini bil-mesi ve onlarla mücadele
etmesi çok lüzumludur.
Bunları aşabilen kimse “esfel-i
safili”nden kurtulup yücelere doğru “âlâ’yı illiyin”
yükselmeye başlar ve asl-i makamına ulaşır.
Hacılar Ka’be de “tavaf”,
safa ve merve arasında “sa’y’ı” ederken, ilk üç tavaf
ve sa’y’ı hızlı hızlı adımlarla, diğerlerini
daha ağır, ağır yaparlar.
Bunun hikmeti, en kısa sürede üç
nefs mertebesinden kaçıp kurtulmak, diğerlerinin de
hakkını vererek oluşumlarını meydana çıkarmak
içindir.
Yeri gelmişken size bir sır
söyliyeyim, her insânda mevcud olan bu üç nefs mertebesi “Allahu
â’lem” (Allah daha
iyisini bilir), Meryem oğlu İsâ mesih’te istisna olarak yoktu, çünkü
O’na bu nefslerin tabiatını aşılayarak (nefha) fizik
babası yoktu. Baba rolünü “rûh’ul kudüs” (Cebrâil)
üstlendiğinden ondaki nefs “mutmainne” den
başlıyordu.
Onun için onda O’nu dünyaya çekecek bir
duygular sistemi yoktu, o yüzden sadece rûhani bir hayat yaşayarak sı-fat
mertebesinde kaldı. Bu yüzden sıfati tecellilerin
ağır bas-masıyla kendisinde zahiri mucizeler ortaya
çıkmaya başladı.
Bu hal her ne kadar o mertebede bir kemâl
ise de, “Mertebe-i Muhammediyye”de değildir. Çünkü
aşağıdaki alt mertebelerin yokluğu, yukarıdan da o
kadarının azlığı de-mektir.
Seyr sahası âlemi, “misâl” ile
“sıfat” mertebesi ara-sında olmuştur. Oysa ki “Mertebe-i
Muhammediyye”nin seyr sahası, “Hz. şehadet”ten başlayan,
“İnsân-ı Kâmil”de biten beş hazret, “hazarat-ı
hamse” mertebeleri kapsamın-dadır.
Bu mevzuu da bu kadarla bırakıp
yolumuza devam edelim. Şimdi “nefs” hakkında bir başka
mühim meseleye daha gelelim.
Cenâb-ı Hakk, Kûr’ân-ı
Keriym’inde insânı :
1 – İnsân,
2 – Halife,
3 – Beşer,
4 – Nefs,
5 – Âdem,
isimleriyle beş ayrı vasıfta tanıtmış.
Bizler kendimizi ifade ederken insân
vasfını kullanır olmuşuz.
Halbuki Cenâb-ı Hakk bizden
bahsederken, Kûr’ân-ı Keriym’inde en çok “nefs” ifadesini
kullanmıştır. Bizler dahi ceplerimizde
taşıdığımız “nüfus” yani “nefs”ler kağıdı
ile kendimizi ispatlamaktayız. Neden acaba nüfus
cüzdanla-rımıza “insân cüzdanı” denmemiş de “nüfus
cüzdanı” den-miştir?
Yaklaşık olarak
baktığımızda; Kûr’ân-ı Keriym’de insân’a
- 283 yerde nefs,
- 57 yerde insân siz’li, sizler gibi çoğul
olarak,
- 37 yerde insân tekil olarak,
- 24 yerde Âdem,
- 14 yerde beşer,
- 6 yerde halife olarak hitab
edilmiştir.
Görüldüğü gibi çok büyük farkla
insân, nefs olarak tanıtılmış, bu da bize bu sözcüğün
insân üzerinde ne kadar çok faaliyette olduğunu göstermektedir.
Ayrıca şöyle bir hesap
yaptığımızda da (2 + 8 + 3) = 13
sayısını buluyoruz. Bu da Hz. Rasûlullah’ın
bilindiği gibi şifre sayısıdır. Yukarıda
belirtilen insân hakkındaki ifadelerin ayrıca izahları
vardır, kısaca ele alalım.
- 283 Nefs : Hisler ve duyguların
kaynağı.
(2 + 8 + 3) = 13
- 94 İnsân : Bütün esma’ül hûsna’yı toplâyan
has ve zât ismi.
(9 + 4) = 13
- 24 Âdem : Birimsel isim, kendine has.
(2 + 4) = 6
- 14 Beşer
:
Tebşir edilen, müjdelenen
(zât tecellisi ile)
(1 + 4)
=
5
- 6 Halife : Genel isim, Halifetullah’tır. ® 6
421 (4 +2 + 1) = 7
(4
+ 3 ) = 7 43
¬ (Her iki tarafta netice
aynıdır) ®
Özetle “nefs nedir?” sorusu
hakkında bu kısa bilgi-leri verdikten sonra biz tekrar yolumuza devam
etmeğe çalı-şalım.
Hira
Mevzuumuz vâhy ve Cebrâil
olunca, onun ilk geldiği yer olan Hira dağından bahsetmeden
geçmek olmazdı.
07.07.1990 Cumartesi sabahı Hacc
görevimizi yerine getirmek için bulunduğumuz Mekke’de Hira
dağına çıkmış-tım.
Oldukça heyecanlı ve düşünceli,
orada olan ilk vâhy hadisesini şühûd etmeğe
çalışıyordum. Zirvedeki büyük kaya adeta bıçakla
ikiye ayrılıp ortadan yarılmış tekne gibi duru-yordu.
Rivâyetler ilk vâhy geldiğinde,
vâhyin şiddetinden o taşın yarıldığını
söylerler. Bu hisler içerisinde ve birazda yorgun olarak, Mekke-i
Mükerremeyi karşıma alarak o taşın kenarına oturup
etrafı seyre başladım.
O sıralarda güneş de yavaş
yavaş ışıklarını yaymağa
başlıyordu. O esnada hayretle bir şey dikkatimi çekti, arkadan
güneşin ışıklarının vurmasıyla Hira dağının
ve yan tepelerin gölgelerinin kumlar üstüne vurmasıyla adeta düz arazide
san-ki çoook büyük bir “Allah” ismi yazılmış idi.
Epey bir müddet bu manzarayı
seyrettikten sonra ka-ğıdı kâlemi elime alıp
aşağidaki birkaç hissiyatımı not etme-ye
başlamıştım.
Mekke-i Mükerreme
07.07.1990 Cumartesi
H İ R A
Seni
nasıl tarif edeyim.
İdrakim
çok zayıf nideyim.
Neler
oldu sende hayretteyim.
Ah... Nûrlu Hira heybetli Hira.
Civarında sen en yücesin.
Az daha göğe ereceksin.
Heybetli çok azametlisin.
Ah... Nûrlu Hira heybetli Hira.
Sabah
vakti ulaştık sana.
Çıktık
zirvene yana yana.
Seyrettik
seni kana kana
Ah... Nûrlu Hira heybetli Hira.
Rasûlun nefesi sanki orda.
Sakin olmuş çok zaman sanki burda.
Bunları düşün az yan durda.
Ah... Nûrlu Hira
heybetli Hira.
Bütün
Mekke görüş alanı.
Mevlâ
tüm oldurmuş alanı.
Nasıl
anlatayım kalanı.
Ah...
Nûrlu Hira heybetli Hira.
Harem-i şerif de karşıda.
Neler vardır bu çarşıda.
Görecekmiş gibi Arş-ı da.
Ah... Nûrlu Hira heybetli Hira.
Uzun
ibadetlerden sonra.
Nihâyet
cibril geldi burda.
Ne
sırlar getirdi hep orda.
Ah...
Nûrlu Hira heybetli Hira.
Mânâdan dünyaya bir kapı.
Değişti Rasûlün hayatı.
Anla kardeşim bu hakikatı.
Ah... Nûrlu Hira
heybetli Hira.
IKRA
dedi Hazret-i Cibril.
Kûr’ândır
bu önünde eğil.
Haktan’dır
hepsi gayrı değil.
Ah... Nûrlu Hira heybetli Hira.
Sen de Hira’nı keşf edersen.
Türlü sırlara erersen.
Peygamberini yad edersen.
Ah... Nûrlu Hira heybetli
Hira. *(26)
*(26) Hacc Divanı Necdet Ardıç sayfa 93
Mekke-i Mükerremenin
yakınlarında olan bu dağ, a-deta ezelden beri “küntü kenzen
mahfiyyen” “gizli hazi-ne”de mevcud olan “Hakikat-i
İnsâniyye” ile “Hakikat-i Kûr’âniyye”nin, yani bir
bâtında doğan ikiz kardeşin çok u-zun zaman bir
birinden ayrı kalıp o gecede “Kadir Gecesi” (Kadir-i
mutlağın gecesi) (Kadir kıymetini idrak etme gecesi) ilk
buluşmaya başladıkları “zât-i gece”dir.
İşte bu gece “Cibril-i Emin”den
“Muhammed’il e-min”e gelen lûtfu ilâhi ile, Muhammed (a.s.) ın
eminliği Haz-retliğe tebdil olduğundan bundan sonraki vasfı
Hz. Muham-med (s.a.v.) olmuştur ve bu andan itibaren “Kelime-i Tevhid”
kitabımızda da bahsettiğimiz gibi dünya tefekkür tarihinde bu
hadise en büyük inkilâbın başlangıcı olmuştur.
İlk Vâhy
Ümmü’l Mü’minin Aişe radiyallah-u
anha’dan :
Meâlen şöyle demiştir:
“Rasûlullah (s.a.v.)’in ilk (vâhiy)
başlangıcı uyku-da rü’yayı saliha, yani
(sadıka) görmekle olmuştur. Hiç bir rü’ya görmezdi ki sabah
aydınlığı vazıh ve aşikar zu-hur etmesin.”
Ondan sonra kalbine yalnızlık
muhabbeti ilka olun-du. Artık “Cebel-i Hira”, (Hira
dağında) ki mağara içinde halvete girip orada ehlinin
yanına gelinceye kadar sayılı gün-lerde kalırdı.
Sonra yine “Hadice”nin yanına gidip bir o ka-dar zaman için yine
yiyecek ihtiyaçlarını giderirdi.
Nihâyet Rasûlullah (s.a.v.) bir gün yine
Hira mağara-sında bulunduğu sırada “emr-i Hakk” yani
“vâhy” geldi.
Şöyle ki; O’na melek gelip
¤a ŠÔ¡a “IKRA’” (oku) dedi. O da, “Ben okumak
bilmem,” cevabını verdi.
Zât-ı akdes-i Risâlet-Penahi
buyuruyor ki,
“O zaman Melek beni alıp takatim
kesilinceye kadar sıkıştırdı, sonra beni
bırakıp yine ¤a ŠÔ¡a “IKRA’” (oku) dedi. Ben de ona “okumak
bilmem” dedim.
Yine beni ikinci defa takatim
kesilinceye kadar sıkıştırdı.
Sonra beni bırakıp yine üçüncü
defa ¤a ŠÔ¡a “IKRA’” (oku) dedi.
Ben de “Okumak bilmem” dedim.
Nihâyet beni yine alıp, üçüncü defa
sıkıştırdı.
Sonra beni bırakıp;
Kûr’ân-ı Keriym Alâk Sûresi
96/1-5. âyette
Õ Ü ô©ˆ
£Ûa Ù¡£2 ‰ ¡á¤b¡2 ¤a Фӡa ›Q
7§Õ Ü Ç
¤å¡ß æb ¤ã¡ü¤a Õ Ü ›R
=¡á Ü Ô¤Ûb¡2
á £Ü Ç ô©ˆ £Û a ›T
¢â Š¤× ü¤a
Ù¢ £2 ‰ ë ¤a Фӡa ›S
¤á Ü¤È í
¤á Ûb ß æb ¤ã¡ü¤a á £Ü Ç ›U
“ıkre’
bismi rabbikelleziy haleka” (1)
“halekal
insâne min alakın” (2)
“ıkræ
ve rabbükel ekremü” (3)
“elleziy
alleme bil kâlemi” (4)
“allemel
insâne ma lem ya’lem” (5)
Meâlen :
(Ey Muhammed!) “halkeden, insânı
pıhtılaşmış kandan halkeden Rabbı’nın
adıyla oku! oku! Kâlemle öğreten insâna bilmediğini bildiren
Rabb’ın en büyük kerem sahibidir.”
Rasûlullah (s.a.v.) (kendisine vâhy
olunan) bu âyât-ı kerimeyi idrak ederek (anlayarak) “korkudan” yüreği
titre-yerek döndü ve “Hadice binti Huveylid”in yanına giderek, “beni
sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz,” dedi.
Korkusu geçinceye kadar mübarek
vücûdlarını sarıp örttüler. Ondan sonra Hazret-i Rasûl
(s.a.v.) meydana gelen hali Hadice’ye naklederek, “Kendimden korktum,”
dedi.
Hadice radiya’llahu anha: “Öyle deme, Allah’a ye-min ederim
ki “Allah-u Zül-celâl” hiç bir vakit seni utan-dırmaz (mahzun
etmez). Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten aciz
olanların ağırlığını yüklenirsiniz, fakire
verir, kimsenin kazandıramayacağını
kazandırır-sın, misâfiri ağırlarsın, Hak yolunda
zuhur eden havadis ve mühimmatta halka yardım edersin.”
Bundan sonra Hadice (radiya’llah-u anha)
Hazret-i Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’i birlikte alıp amcaoğlu Veraka b.
Nev-fel b. abdü’l-Uzza’ya götürdü.
Bu zât, zaman-ı cahiliyyette
“hıristiyan”lığa dahil ol-muş bir kimse olup
“İbranice” yazı bilir ve “İncil”den Allah’ın iradesini
ilgilendiren konularda gereği kadar öteberi yazardı. Veraka;
gözleri â’ma olmuş bir piri fani idi.
Hadice radiya’llah-u anha Veraka’ya: “Amucam oğ-lu, dinle de bak,
kardeşinin oğlu ne söylüyor,” dedi.
Veraka: “Ne var kardeşimin oğlu?” diye
sorunca; Rasûlullah (s.a.v.) gördüğü şeyleri kendisine haber
verdi.
Bunun üzerine Veraka dedi ki: “Bu
gördüğün Allah-u Teâlâ’nın Mûsâ (salla’llahu aleyhi ve sellem)’e
tenzil ettiği “Namus-ı Ekber”dir. Yani (sahib-i
sırrı Vâhy’dir.) Ah keşki senin da’vet günlerinde genç
olaydım. Kavmin seni çıkaracakları zaman keşki
hayatta olsam!”
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.),
“Onlar beni çıka-racaklar mı ki?” diye sordu.
O da: “Evet (zira) senin gibi bir
şey getirmiş yani (vâhy tebliğ etmiş) bir kimse yoktur, ki
düşmanlığa uğra-masın. Şayed senin da’vet
günlerine yetişirsem, sana son derece yardım ederim,”
cevabını verdi.
Ondan sonra çok geçmedi, Veraka vefat
etti. (Ve o esnada) “Fetret-i vâhiy” vuku buldu. (Yani bir müddet
için vâhy kesildi.) *(26)
*(26) Sahih-i Buhari Cild 1 Hadis 3
Ikra’ Harf Değerleri
aŠÔa “ IKRA’ ” (OKU)
a
1 Ahadiyyet ® Ahadiyyet mertebelerinin ilmi
Ô
100
Kudret
®
Kudret-i ilâhiyye ile
Š 200 Rahmâniyyet ® Râhmaniyyet’e (oradan da)
a
1 İnsân
® İnsân-ı Kâmil’e (oradan
da)
ª
1
Zuhur
® Diğer
zuhur mahallerine
303
ulaştırmasıdır.
Ikra’ Sayı Değerleri
303 :
Birinci 3 : Kûr’ân, Cebrâil, Muhammed (s.a.v.) dir.
İkinci 3 : Bu ilmi, ilmel,
aynel, hakk’el yakıyn idrak etmek.
Ortadan (0) çıkarmak ile ki, (303)
yani bu hakikatlere “hayâl ve vehm”i
karıştırmamak.
Geriye kâlân (33) ise,
“Mescid-i Nebevi”nin ilk yapıldığındaki
direk sayısıdır.
Yani bütün “vâhy-i İlâhi”nin bu
çatı altında toplanması ve (OKU) tulması
demektir.
Şakk’ı Sadr (Göğsün Yarılması, Temizlenmesi)
“Şakk-ı sadr”: Hz. Rasûlullah (s.a.v.) in göğsünün
yarılıp ameliyat edilme hadisesi birkaç def’a vaki olmuştur.
İlki : Efendimiz Hazretleri dört yaşlarında
ve süt nineleri “Halimetü’s sa’diyye” radıyallahu anha”nın
yanında iken vaki olmuştu, ki bunda, göğsünü yarmaya me’mur olan
melâikenin “Bu şeytanın senden olan haz ve nasibidir,”
di-yerek kendilerine gösterdikleri pıhtılanmış kanı
oradan temiz-lemek içindi.
İkincisi: On yaşında iken
göğsünün yarılması vu-ku’u Ebu Nuaym ile Ziyauddin
Muhammed b. Abdü’l Va-hid’in rivâyetlerinden gelen haberlerdir.
Üçüncüsü : Hazret-i Aişe radıya’llah-u
anha’dan ri-vâyet edilen bir hadise nazaran, Hira
mağarasında iken Cib-ril (a.s.) ın tebliği vâhy
için ilk geldiğinde de şakk-ı sadr vaki olmuştu, ki
bunun “vâhy-i ilâhi”yi kalb kuvveti ile anlaması ve vâhyin
ağırlığına tahammül kudreti kazanabilmesi için
ol-duğu açıktır.
Dördüncüsü : Mi’rac gecesi vuku bulan göğsünün
yarılmasıdır.
(O hakikatlere tahammül edebilmesi
içindir.) *(27)
*(27) Sahih-i Buhari cilt 2 sayfa 273
Yukarıda görüldüğü gibi Hz.
Muhammed (s.a.v.) efendimizde dört defa “şakk-ı
sadr” hadisesi vuku bulmuş-tur, bunların her biri bir mertebe
itibariyle olmuştur.
“Ef’âl”, “esma”, “sıfat”, “zât” mertebelerini idrak etmek, her mertebede “hayâl
ve vehim”in hükmünden kur-tulmakla, bu da riyazât ve mücahede ile
mümkün olmaktadır.
“Şakk-ı Sadr” göğsümüze Mûsâllat olan hayâl,
ve-him, vesvas, hannas ve diğer fuhşiyyatın orada yer
bulama-ması için orada bulunan “nefs-i emmare”lik hükmünü, zikr
ve mücahede ile eritmektir.
Bu oluşum birinci “şakk-ı
sadr”dır. Güzel bir seyr-i süluk eğitimiyle diğerleri
de yavaş yavaş tatbik edilir.
Eğer bir yol ehlinde “şakk’ı
sadr” “göğüs temizlen-mesi” hali oluşmazsa “Ikra’” ve
diğer bâtıni açılımların zu-hurunun meydana
gelemeyeceği aşikardır.
Bu ameliyatları “şakk-ı
sadr”ı Cenâb-ı Hak,
Kûr’ân-ı Keriym
İnşirah Sûresi 94/1 âyette
›=
Ú ‰¤† • Ù Û ¤€ Ф' ã
¤á Û a ›Q
“elem
neşrah leke sadrek”
Meâlen
(Ey Muhammed!) “Biz senin
göğsünü açmadık mı?” âyetiyle tümünün oluşumunda
“BİZ” ifadesiyle “kendinin” de oradaki
valığını açık olarak ifade etmektedir.
Çok geniş açılımları
olan bu mevzuu da özet olarak gördükten sonra yolumuza devam edelim.
Ümmi Peygamber (s.a.v.)
(Gerçekten Hz. Muhammed (s.a.v.) okuma yazma
bilmiyor mu idi?....)
Bu hali gerçek yönüyle anlamaya
çalışalım.
Evvelâ “Ümm” kelimesinin harf ve
sayı değerlerine bir göz atıp daha sonra diğer yönlerini de
ele almağa çalışa-lım.
£áa “ümm” (ana)
a “elif”
1
á
“mim” 40
á
“mim” 40
81 tersi 18’dir.
İkisinin toplamı (81 + 18) = 99 eder
Böylece “ümm” (ana) kelimesi”
18 bin âlemi ve 99 “esma’ül hûsna”yı ifade
etmiş olduğu açık olarak görülmüş olmaktadır.
ó£àa “ümmiy”
a
“elif” 1
à
“mim” 40
à
“mim” 40
ó
“ye” 10
91 tersi 19’dir.
18 bin âlemde var olan “İnsân-ı Kâmil”dir,
ki o da âlemlerin ana’sıdır
Ümm : Ana, anne, valide, (asıl-esas)
(başlıca olan şey)
Ümmi : Anasından nasıl doğmuş ise
öyle kalıp okuma yaz-ma öğrenmemiş (kimse)
Ümmi-i Sadık
Ümmi-i sadık : Ümmi peygamber, Hz. Muhammed (s.a.v.)
Kûr’ân-ı Keriym A’raf Sûresi 7. sûre
157. âyettinde;
ô©ˆ
£Ûa £ó¡£ß¢ü¤a £ó¡j £äÛa
4ì¢ £ŠÛa
æì¢È¡j £n í åí©ˆ £Û a
¡3î©v¤ã¡ü¤a ë
¡òí¨‰¤ì £nÛa ó¡Ï ¤á¢ç †¤ä¡Ç b¦2ì¢n¤Ø ß
¢é ã뢆¡v í
elleziyne
yettebi’unerrasûlennebiyyel ümmiyyelleziy
yecidünehü
mektüben ındehüm fiyttevrati vel inciyli
Meâlen :
“Âyetlerimize inanıp,
yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları,
okuyup yazması olmayan Peygamber Muhammed’e uyanlara yazacağız,” buyrulmaktadır.
Özet yorum: Tevrat ve İncil’de
yazılı olan Ümmi Peygamber (s.a.v.) Kûr’ân, yani zât
ilminin anası olduğu gibi, Tevrat, “Esma”
ilminin, İncil “sıfat” ilminin de anası, kay-nağı
olduğu yukarıdaki âyette açık olarak bildirilmişltir.
Hz. Rasûlullah (s.a.v.)in ümmi
olması bizim anladığı-mız mânâda okuma yazma bilmemesi
demek değil, okuma yazma araçlarına (kağıt-kâlem)
gibi ihtiyacı olmadığı mânâsı-nadır.
Âlemimizde böyle başka bir zuhur
yoktur. Bu oluşum sadece Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimize has ve
onun en büyük mu’cizelerindendir. İlmi ilâhi o mahalden bütün
insân-lık âlemine yayılmıştır.
Cebrâil (a.s.) ın kendisine ilk geldiğinde “Ikra’’’
(oku) demesi manidardır.
Cebrâil (a.s.) cahil bir varlık
mı idi ki; okuma yazma bilmeyene “Ikra’’’ (oku) diye hitab
etsin.
Peygamberimiz (s.a.v.) vefat etmesine
yakın bir za-manda “bana kağıt veriniz size birşeyler
yazacağım!” bu-yurmuştu.
Orada bulunanlardan bir kısmı
“kağıt verelim,” bir kısmı da “vermeyelim,” dedi.
Ömer’ül Faruk (r.a.) bu kı-sımda idi. “Allah’u Teâlâ’nın
kitabı bize yetişir,” dedi.
(ve kağıt verilmedi...........) (**)
Bu mevzua ileride tekrar döneceğiz.
(**) Eshab-ı Kiram Ahmed Faruk Cilt 5 sahife 51
Ümm’ül Bilâd
Ümm’ül bilâd : Beldelerin anası ® Mekke-i Mükerreme
Ümm’ül kura : Şehirlerin anası ® Mekke-i Mükerreme
Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi
42/7. âyetinde;
¦b£î¡2 Š Ç
b¦ã¨a¤Š¢Ó Ù¤î Û¡a ¬b ä¤î y¤ë a
Ù¡Û¨ˆ × ë ›W
b è Û¤ì y
¤å ß ë ô¨Š¢Ô¤Ûa £â¢a ‰¡ˆ¤ä¢n¡Û
6¡éî©Ï
k¤í ‰ ü ¡É¤à v¤Ûa â¤ì í ‰¡ˆ¤ä¢m ë
› ¡Šî©È
£Ûa ó¡Ï ¥Õí©Š Ï ë ¡ò £ä v¤Ûa
ó¡Ï ¥Õí©Š Ï
ve
kezalike evhayna ileyke Kûr’ânen ‘arebiyyen
litünzire
ümmel kura ve men havleha
ve
tünzire yevmel cem’ı lâ raybe fiyhi
feriykun
fiyl cenneti ve feriykun fiyssa’ıyri
Meâlen :
“Ey Muhammed! Böylece şehirlerin
anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman, şüphe
gö-türmeyen toplanma günü ile uyarman için sana arapça okunan bir kitap
vâhyettik. İnsânların bir takımı cennete, bir
takımı da çılgın alevli ateşe girer,” buyrulmaktadır.
Özet yorum : Her şehir ve kasaba, içinde
yaşayan-ların ve yaşananların anası’dır. Her
türlü oluş ve doğuşları kucaklayıp muhafaza
etmektedirler. Tarihleri sürecinde ora-larda nasıl hadiseler cereyan
etmişse, o hadiselerin özelliği nispetince değer
kazanırlar.
İşte bu yüzden dünya tefekkür
tarihinin, kuruluşundan beri en büyük hadiselerini kucaklayan “Mekke-i
Müker-reme” beldelerin (şehirlerin) anası
ünvanını almıştır.
Burada evvelâ Canab-ı Hakk
zâtından,
- “ilk halife” “insân” (Âdem-i) dünyaya ikram etti
ve onunla beraber zât-i tecellisi olan zuhur mahalli “Beytullah”ı
ikram etti.
- daha sonra “İbrahim”i (a.s.) ikram
etti,
- daha sonra “İsmail” (a.s.) ı,
- daha sonra “zem zem”i ikram etti.
- daha sonra âlemlere rahmet Habibini Hz.
Muham-med Mustafa (s.a.v.) i,
- daha sonra “İslâm”ı, onunla
beraber “Kûr’ân”ı ik-ram etti.
- Ve bütün mertebeleri kapsamına alan “zât-i
te-celli”sini ikram etti. *(28)
İşte bu yüzden, senin de “tezkiye”
edilmiş (temizlen-miş) beden-i varlığın, “arz-ı
mübarek”in “ümm’ül Kûr’ân”dır.
Bütün mübarek ikramlar sana bu mübarek
beden şeh-rinde olmaktadır. Elden gitmeden evvel mevcud
vücûdları-mızın kıymetini bilelim.
Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi 42/7. âyetinde;
b£î¡2 Š Ç b¦ã¨a¤Š¢Ó Ù¤î Û¡a
¬b ä¤î y¤ë a Ù¡Û¨ˆ × ë
ve kezalike
evhayna ileyke kûr’ânen ‘arebiyyen
Meâlen :
“İşte böylece Kûr’ân’ı
arapça olarak sana vâhyettik.”
*(28) Bu hususta daha geniş bilgi “Kelime-i Tevhid”
kitabı-mızın “Mekke-i Mükerreme” bölümü sayfa 137 de
vardır.
Bu âyeti kerimede, Kûr’ân-ı Keriym’in
hiç bir “ara-cı” olmadan Hz. Muhammed’e vâhy edildiği
bildirilmek-tedir.
Diğer bazı âyetlerde “Cebrâil”
ve değişik şekillerde “vâhy” edildiği
bildirilmektedir. Yeri geldikçe inceleyeceğiz.
Kûr’ân’ın arapça olarak vâhy edilmesi
“Kelime-i Tev-hid” isimli kitabımızda da belirttiğimiz
gibi, Hakk tarafından yapılan “dört”üncü tercümesidir.
Ümm’ül Kitab
Ümm’ül kitab : “Akl-ı evvel”, arş’ın
üstündeki kaza ve kader levhası, “levh-i mahfuz”
Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi 43. sûre
1,2,3,4. âyetinde;
¬á¨y ›Q
=¡åî©j¢à¤Ûa
¡lb n¡Ø¤Ûa ë ›R
7
æì¢Ü¡Ô¤È m ¤á¢Ø £Ü È Û
¦b£î¡2 Š Ç b¦ã¨õ¤Š¢Ó ¢êb ä¤Ü È u b £ã¡a
›S
6 ¥áî©Ø y¥
£ó¡Ü È Û b ä¤í † Û ¡lb n¡Ø¤Ûa ¡£â¢a ó¬©Ï ¢é
£ã¡a ë ›T
ha miym (1)
vel
kitabıl mübiyni (2)
inna
ce’alnahü Kûr’ânen ‘arebiyyen le’alleküm ta’kılune (3)
ve innehü fiy
ümmil kitabi ledeyna le’aliyyün hakiymün (4)
Meâlen :
“Ha, mim, apaçık kitab’a and olsun
ki, akledesiniz diye Kûr’ân’ı arapça okunan bir kitab
kılmışızdır, şüp-hesiz o, bizim
katımızda Ana kitab’da mevcud, yüce ve hikmet dolu bir
kitab’dır.”
(Vâhiylerin toplu olduğu
toplandığı ana kitab)
Özet yorum :
“Ha-Mim” “Hakikat-i Muhammedi”dir. Her tecellide
mertebesi vardır.
Burada bahsedilen “vel kitabil
mübin” (ve açık
kitab) bâtından zahire, çıkışa doğru, “Esma
– Rûbubiyyet” mertebesi, “ilmi ilâhi”nin tafsile doğru
açılmasıdır.
“inna ce’alnahü Kûr’ânen ‘arebiyyen”
“inna” ® “muhakkak ki biz”
“cealna” ® “kıldık - murad ettik”
“hu”
® “o’nu”
“Kûr’ânen
arabiyyen”® “arapça Kûr’ân
olarak”
“le’alleküm
ta’kılune”,
“umulur ki akledersiniz”
“ve
innehü fiy ümmil kitabi”,
“muhakkak o ümm’ül kitabdır.” ® “Akl-ı evvel”
“ledeyna
le’aliyyün hakiymün”,
“yanımızda olan yüce ve hikmet
dolu kitabdır.”
Ümm’ül Kûr’ân
Ümm’ül Kûr’ân : Fâtiha sûresi
(Kûr’ân-ı Keriym’in aslı olduğu için ümm’ül
Kûr’ân’dır.)
Bir Hadis-i şerif’de :
“Ey cabir, dikkat et, sana Kûr’ân’da
nazil olan en büyük sûreyi bildiriyorum: Fâtiha-ı şerifedir! Zira
onda her derde karşı bir şifa vardır,” buyruldu. *(29)
Bir Hadis-i Kudsi’de
“Ben (sâlât) namaz sûresi olan
Fâtihayı benim aramla kulum arasında yarı yarıya taksim
ettim; yarısı benim ve yarısı kulumundur ve kulumun
istediği hak-kıdır,” buyuruldu.
Efendimiz (s.a.v.) de bunu şöyle beyan
buyurur:
Kul, “elhamdilillâhi
Rabbil âlemiyn” der,
Allah (c.c.) da, “kulum bana hamd
etti” der.
Kul, “errâhmanirrahiym” der,
Allah (c.c.) da, “kulum beni sena
etti” der.
Kul “maliki
yemiddin” der,
Allah (c.c.) da der ki, “kulum beni
temcid etti (yü-celtti) ve buraya kadar, benim;
“iyyake
na’büdü ve iyyake nesta’in” kulumla be-nim aramda; sûrenin sonu ise sadece kulumundur ve
kulumun istediği hakkıdır,” der, diyor. *(30)
*(29)Ramuzul ehadis s.590 – Hadis 6167
*(30) Elmalılı M.Hamdi Yazır, Hak dini
Kûr’ân dili cild 1, sayfa 54
Kûr’ân-ı Keriym Hicr Sûresi 15. sûre 87.
âyetinde; ó©ãb r à¤Ûa
å¡ß b¦È¤j Úb ä¤î m¨a
¤† Ô Û ë ›XW
áî©Ä ȤÛa
æ¨a¤Š¢Ô¤Ûa ë
ve
lekad ateynake seb’an minel mesani
vel
kurane’l aziyme
Meâlen :
“And olsun ki, sana daima tekrarlanan yedi
(ikili-lerden) âyetli fâtiha’yı ve Kûr’ân’ı aziym’i verdik,” buyu-rulmaktadır.
Bilindiği gibi Ümm’ül Kûr’ân; “Fâtiha-ı
Şerif” “seb’ul mesani” biri besmele olarak yedi
âyettir.
İslâmın ilk besmelesi
Kûr’ân-ı Keriym Âlâk Sûresi 96/1. âyetinde;
Ù¡£2 ‰
¡á¤b¡2
¤a Фӡa ›Q
ıkre’
bismi rabbike
Meâlen :
“Rabb’ının ismiyle oku”dur.
Âyet-i kerimenin bu bölümü ve devam eden
âlâk sû-resinin beş âyeti Hira dağında gelen ilk
ayetlerdir. Bu arada gelen bazı âyetlerden sonra, gelen ilk bütün sûre,
bâtınen Fâ-tiha-ı Şerif olması daha uygundur.
Her ne kadar sıralanışta
birinci, nüzülde beşinci ola-rak ifade ediliyorsa da
bu hususun çok iyi araştırılması lâzım gelmektedir.
Bizce bâtıni olarak hem sıralanışta ve hem de
nüzülde birincidir.
Âyet-i Kerime’de “Fâtiha” “seb’ül
mesani”den (cüz) yani kısım olarak değil, “kül”
yani bir bütün olarak bahsedilmektedir ve “Kûr’ân-ı Azıym”
ile iki ayrı ana unsur olarak bahsedilmektedir.
Buradan da kolayca
anlaşılacağı üzere Kûr’ân-ı azim-üşşân’da
var olan bütün mânâlar, öz ve özet olarak “seb’ul mesani” “Fâtiha”
sûresinde mevcuttur.
Bu yüzden hem Kûr’ân’ın anası “ümm’ül
Kûr’ân” ve toplu olarak gelen ilk sûredir.
Ancak bu “Fâtiha” ile “levh-i
mahfuz” açılarak Kûr’ân-ı azimüşşân, “levh-i mahfuz”dan
belirli yollarla Hz. Rasûlullah’ın vücûd-u mübareklerinde dünya âlemine
indiril-miştir ve ilk âyeti olan “besmele-i şerif”,
ondan evvel gelen ilk besmelenin “ıkra’” yerine geçerek,
gerçekler en geniş mânâda zuhura çıkmıştır.
Bu mevzua tekrar değineceğiz.
İki yedili olması bir bakıma da, hem Mekke ve
hem de Medine’de nazil olması itibariyledir.
Mekke’de ilk nazil olması, “hakikat-i ilâhiyye”yi;
Medine’de ikinci defa nazil olması ise, “hakikat-i
Muhammediye”yi ifade ve izah etmesidir.
“Kûr’ân-ı azimmüşşân”ın hakikatlerini;
“Hakikat-i ilâhiyye”yi ve “Hakikat-i Muhammediyye” yi
idrak edebilmemiz için “Hakikat-i Fâtiha”yı çok iyi anla-maya
çalışmamız gerekmektedir.
İşte bu yüzden de Kûr’ân-ı
Keriym okumaya başlar-ken okunan, Mekke-i Mükerreme’de ikram
edilen, ilk nazil olan Fatiha-i Şerife; Kûr’ân-ı Keriym
okumayı bitirirken ve-ya yaptığımız herhangi bir dua
yahut işi sona erdireceğimiz zaman okuduğumuz ise, daha
sonra Medine-i Münevvere’de ikinci defa nazil olan Fatiha-i
Şerife’dir.
Fatih – Fatiha : Açmak, açma mânasında olduğu hal-de,
biz onu kapatma, sonlandırma mahallinde de kullanıyo-ruz. Ancak sonlandırma
dediğimiz, kemale erdirme, hatmet-medir
Açma mahallinde
kullandığımız Mekke-i Mükerre-me’de zat-i tecellinin
ilk zuhuru ile mutlak bir açılım yap-ması, bu
açılımların Medine-i Münevvere’de ikinci nüzülü ise,
Hakikat-i Muhammediyye idraki ile mânâların gönüllerde yer etmesi ve açılması
içindir.
Yani açılışta, “hamd”
ile; kapanış yani idrak edişte, Fatiha, “el hamd” iledir.
Bunun kemal-i zatiyetin ferdiyed kemalat şehadetidir. Baştan sona,
arada ne varsa, hepsi de onun izahıdır, diyebiliriz.
Yedi âyet olması, bir bakıma “sıfat-ı
subûtiyye”dir.
Bu husus, Hakk’da mutlak; kul’da
sınırlı olarak müş-terektir.
Hakk; en geniş mânâda zuhur mahalli
olan “Hakikat-i insânniye” ile kendisi arasında bu sure-i
şerifeyi taksim etmiştir. Hem Ulûhiyyet ve hem de Ubûdiyyet
hakikatlerini bünyesinde toplamıştır.
Fâtiha; “insân-ı kâmil”in sûresi ve
sûreti’dir. Ayrıca her mertebenin de sûresi ve
sûretidir.
Gayemiz, Fâtiha-ı şerifenin
genel izahını yapmak de-ğil, mevzularımızın
gelişi itibariyle ufak, ufak bazı oluşum-lara dikkat
çekmeğe çalışmaktır.
Bu mevzuu da burada şimdilik
bırakarak yolumuza devam etmeğe çalışalım.
Hz. Rasûlullah’dan evvel gelen bütün
peygamberlerin etraflarında bulunan tabi olanlarına “kavm – kavim”
den-mekte iken, Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin tabiîlerine “ümmet”
denmiştir.
İşte bu yüzden de peygamberimizin
ümmeti, diğer ka-vimlerin anası hükmünde olmuştur.
Böylece “Hakikat-i Mu-hammediyye” her yönden “ümm” yani “ana”
yani her şe-yin anası, kaynağı olmuştur.
Bazı hakikatleri daha iyi anlayabilmemiz
için onları ifade eden sözcükleri, günlük kavramları içerisinde
değil, ha-kiki mânâları itibariyle değerlendirmemiz daha
gerçekçi ola-caktır. Ancak bu yoldan hadiselerin gerçek anlamı ortaya
çı-kacaktır.
Efendimiz hakkında belirtilen “ümm-i”
kelimesi de böyle bir kelimedir.
- Beşerce yönü ile
bakıldığında, okuma yazma bilme-yen...
- Hakikati ve gerçeği itibariyle ise,
yukarılarda da bahsedilmeğe çalışıldığı
gibi “ümm-i”, ana, anaya mensub ifadeleriyle
bakıldığında, Hz. Muhammed (s.a.v.) yani “Ha-kikat-i
Muhammediye” herşeyin anası ve kaynağı
olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.
Bu yüzden kendisinin kağıt, kâlem, deri
parçası ve onları kullanmağa ihtiyacı yoktur, çünkü
onların da “ANA” sıdır. “İlmi ilâhi’nin
anası”dır.
Onu kendilerimiz ile kıyas ederek
öğrenmek için be-şeri eğitim alma zorunda olan varlıklara
benzetmeyelim, onu kendi gerçek hali üzere tanımaya
çalışalım. Böylece ona karşı daha iyi bir
yaklaşım sağlamış oluruz. Ayrıca yukarıda
bahse-dilen bütün anaların da anasıdır.
Böyle ümm-i bir peygamberin ümm’eti olmak
ger-çekten çok büyük bir ilâhi lütuftur. Lütfen; aklı başında
olan kimseler gibi, kadr-ü kıymetini bilenlerden olalım
inşeallah.
İsâ (a.s.) da, “ümm-e” yani anaya
mensuptur, Hz. Meryem’den doğmuştur.
Bütün âlemler ise, ümm olan “Hakikat-i
Muham-medi”den doğmuş (zuhur) etmiştir.
Tefekkür - (Tefekkür Ayetleri)
Cenâb-ı Hakk, Kûr’ân-ı Keriym’inde,
- 275 yerde tefekkür ve düşünceye sevk eden
âyetler,
- 670 yerde ise, ilime sevk eden âyetler
bildirmiştir.
Toplam (275 + 670) = 945
âyet-i kerime eder,
ki kendi içinde toplandığında (9 +
4 + 5) = 18 olur,
18 bin âlemi ifade eder.
Ayrı bir hesapla ise, 945
son iki rakkam (4 + 5) = 9 eder.
Baştaki 9 ile yan yana gelince “99”
eder ki, bu da bilindiği gibi “esma-ül hûsna”dır.
670’i kendi içinde toplarsak (6 + 7 + 0) = 13
eder,
bilindiği gibi
6 ® “sıfat-ı zâtiye”,
7 ® “sıfat-ı subûtiye”,
13 ise, ® “Hakikat-i
Muhammedi”dir.
275’i kendi içinde toplarsak (2 + 7 + 5)= 14 eder ki,
13’ün bir (1) fazlasıdır.
O artan (1) ise, senin aslında yok olan birimsel izafi
benliğin-dir.
Bu açılımlardan gördüğümüz
şudur ki;
tefekkür ve ilim âyetleri,
“18” bin âlemi
“99” esmaül hûsnayı
“13” Hakikat-i Muhammediyye’yi
ve birimsel izafi benliği
tüm yönleriyle açık
olarak izah etmektedirler.
Umulur ki düşünüp araştırmalar
yapma gayreti içinde oluruz.
Misal olmaları için bu âyetlerden bir
kaçına göz ata-lım.
Kûr’ân-ı Keriym En’âm sûresi
6/98. âyetinde:
æì¢è Ô¤1 í
§â¤ì Ô¡Û ¡pb í¨ü¤a b ä¤Ü £– Ï ¤† Ó
kad
fassalnel âyâti likavmin yefkahune
Meâlen :
“Biz; anlayan kimselere, âyet ve
alâmetlerimizi açıkça bildirdik,” buyrulmaktadır.
Özet yorum :
Bu âyet zâtidir; Cenâb-ı Hakk
sıfatları ile Fürkan mer-tebesinden zât’ının (âyetleri)
işaretlerini tafsilatlı olarak izah ettiğini kendi
ağzından düşünenler için bildirmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym Kasas sûresi 28/43. âyetinde:
¦ò à¤y ‰ ë
ô¦†¢ç ë ¡b £äÜ¡Û Š¡ö¬b – 2
æë¢Š
£× ˆ n í ¤á¢è £Ü È Û
besaire
linnasi ve hüden ve rahmeten
le’allehüm
yetezekkerune
Meâlen :
“İnsânlara tezekkür etsin,
zikretsinler, “düşün-sünler” diye hidâyet ve rahmet ve basiretler verdik,” buy-rulmaktadır.
Özet yorum:
Bu âyet de zâti’dir. “besaire
linnasi”
(insânlar için basiretler – görüşler
verdik.)
Görüş iki türlüdür; biri, beşeri;
diğeri ise, ilâhidir.
Burada bahsedilen görüş, ilâhi basiret-görüşlerdir,
ki her şeyin sûretini değil, hakikatini görüştür.
İşte ancak bu görüşler ile hidâyet
yani gerçek hadi is-minin zuhuru meydana çıkmış olur, bu
da gerçek rahmettir. Umulur ki, onlar bu hakikatleri idrak ederek,
zikrederek ya-şarlar.
Kûr’ân-ı Keriym Nûr sûresi 24/44. âyetinde:
6
‰b è £äÛa ë 3¤î £Ûa
¢é¨Ü£Ûa ¢k¡£Ü Ô¢í
¡‰b –¤2 ü¤a
ó¡Û¯ë¢ü¡ ¦ñ Фj¡È Û Ù¡Û¨‡ ó©Ï £æ¡a
yükallibullahül leyle vennehare
inne fiy zalike le‘ıbreten li ül’il ebsari
Meâlen :
“Allah geceyi gündüze; gündüzü geceye
çevirir, doğrusu “basiret sahibi” görebilenler için bunda ibretler
vardır.”
Özet yorum :
Bu bir sıfat’i âyet ve dolaylı
anlatımdır. Yani Cenâb-ı Hakk diğer âyetlerde “biz
yaptık” diyerek oluşumları bizzât kendi zâtından haber
verirken, burada ise rûbubiyyet merte-besinden sıfat’i zuhur
halini haber vermektedir.
Gecenin ve gündüzün oluşumu
kendiliğinden değil ancak Allah’ın gücü ile onun
varlığı içerisinde güneş ve dün-yanın döndürülerek
gündüz ve gecenin bir biri ardından hiç şaşmadan
müthiş ve mutlak bir uyum içerisinde meydana geldiğidir.
İşte bu hadise ve benzerleri “ul’ül
ebsar” (basiret sa-hibi) (kâmil görüş sahibi) olan kimseler için ibret
verici, dü-şündürücü, her an göz önünde olan, yaşayan canlı
tablolardır.
Basiret sahibi kâmil görüş Hakk’a
aittir. İşte Hakk Teâlâ hazretleri bu kâmil insânların
gözlerinden mülkünü te-maşa ederek seyr eder.
Kısa kısa birkaç âyet daha
verelim.
Kûr’ân-ı Keriym Yusuf sûresi 12/15. âyetinde:
æë¢Š¢È¤' í
ü ¤á¢ç ë
ve
hüm lâ yeş’urune
Meâlen :
“şuur etmediklerinde,
düşünmediklerinde”
Kûr’ân-ı Keriym Hud sûresi 11/24. âyetinde:
æë¢Š
£× ˆ m 5 Ï a
efelâ
tezekkerune,
Meâlen :
“artık düşünmez misiniz"?”
Kûr’ân-ı Keriym Ankebut sûresi 29/35. âyetinde:
æì¢Ü¡Ô¤È í
§â¤ì Ô¡Û
likavmin
ya’kılune
Meâlen :
“aklını kullanan bir kavm
için”
Kûr’ân-ı Keriym Haşr sûresi 59/21.
âyetinde:
æë¢Š
£Ø 1 n í ¤á¢è £Ü È Û
le’allehüm
yetefekkerune
Meâlen :
“umulur ki tefekkür eder, fikrederler”
Kûr’ân-ı Keriym En’âm sûresi 6/111. âyetinde:
æì¢Ü è¤v í
¤á¢ç Š r¤× a £å¡Ø¨Û ë
ve
lâkinne ekserehüm yechelune
Meâlen :
“ancak şu kadar ki onların
çoğu cahilce davranı-yor”
Kûr’ân-ı Keriym En’âm sûresi. 6/151 âyetinde:
æì¢Ü¡Ô¤È m
¤á¢Ø £Ü È Û
le’alleküm
ta’kılune
Meâlen :
“umulur ki akledersiniz”
Kûr’ân-ı Keriym En’âm sûresi 6/152. âyetinde:
=
æë¢Š £× ˆ m ¤á¢Ø £Ü È Û
le’alleküm
tezekkerune
Meâlen :
“umulur ki tezekkür eder, zikr eder –
öğüt alırsı-nız”
Kûr’ân-ı Keriym Tevbe sûresi
9/41. âyetinde:
æì¢à Ü¤È m
¤á¢n¤ä¢× ¤æ¡a
in
küntüm ta’lemune
Meâlen :
“eğer bilmiş
olsaydınız”
Kûr’ân-ı Keriym Tevbe sûresi
9/81. âyetinde:
æì¢è Ô¤1 í
aì¢ãb × ¤ì Û
lev
kanu yefkahune
Meâlen :
“eğer anlayanlardan olsalardı”
Kûr’ân-ı Keriym En’âm sûresi 6/104. âyetinde:
7
¤á¢Ø¡£2 ‰ ¤å¡ß ¢Š¡ö¬b – 2 ¤á¢× õ¬b u ¤† Ó ›QPT
7©é¡¤1 ä¡Ü Ï
Š –¤2 a ¤å à Ï
§Åî©1 z¡2 ¤á¢Ø¤î Ü Ç b¯ ã a ¬b ß ë 6
b è¤î Ü È Ï ó¡à Ç ¤å ß ë
kad
caeküm besairü min rabbiküm
femen
ebsare felinefsihi
ve
men amiye fe’aleyha
ve ma
ene aleyküm bihafiyzın
Meâlen :
“size rabbınızdan gerçekleri
görmek için “açık deliller” basiretler geldi,
kim Hakk’ı görürse kendi
lehine, kim görmezse kendi aleyhinedir,
ve ben üzerinize gözetleyici
değilim.”
Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmran sûresi 3/7.
âyetinde:
¡lb j¤Û ü¤a
aì¢Û¯ë¢a ¬£ü¡a ¢Š £× £ˆ í b ß ë
ve ma
yezzekkerü illâ ulu’l elbabi
Meâlen :
“Kâmil akıl, “kapı”
sahiblerinden başkası iyice dü-şünmez”.
Yukarıda özetle belirtilen tefekkür
âyetlerinde geçen bazı kelimeleri kısaca özetlemeğe
çalışalım.
“likavmin YEFKAHUN” - (düşünen kavimler için)
YEFKAHUN : Birçok Âyet-i Kerimede geçen bu sözcüğün
aslı “FIKH”dır, çoğulu “FUKAHA”
1. fıkıh : din (şeriat) ilminin
üstadı
2. zeki anlayışlı (kimse) *
(31)
Olumlu ve olumsuz şekliyle birçok yerde geçen
bu ifade her yönüyle okuyanlarını mümkün olan en üst düşün-ceye
yöneltmektedir, yeter ki bizler düşünen kimseler olalım.
“efelâ - TEZEKKERUN” - (Artık düşünmez misiniz?)
TEZEKKÜR : Zikr’den - çoğulu
tezekkürat
1. hatıra getirme
2. bir meseleyi konuşma, bir mesele
konuşma
Baş taraflarda zikr oluşumundan
bahsedilmişti, oraya tekrar bakılabilir. Olumlu ve olumsuz yönleriyle
bu sözcük hakkında da çok düşünmemiz gerekmektedir.
* (31) Osmanlıca Türkçe ansiklopedik lügat s.298
Not. Diğer kelimeler de bu lügatın ilgili
yerlerinde mevcuttur.
“ve hüm
lâ–YEŞ’URUN”
(şuur etmediklerinde –
düşünmediklerinde)
ŞUUR : Anlama, anlayış, hissetme, duyma.
Olumlu ve olumsuz yönleriyle bu sözcük
hakkında da çok düşünmemiz gerekmektedir.
Cenâb-ı Hakk bizlere açık olarak, bu
kelimenin içinde bulunan âyetleri ile de büyük ikazlar yapmaktadır.
Bizlere düşen bunların gereğini yerine getirmeğe gayret
etmemiz ol-malıdır.
“le’alleküm
– YETEFEKKURUN”
(umulur ki fikr ederler)
TEFEKKÜR : Fikr’den - tefekkurat : Düşünme,
zihin yorma, düşünülme
İçinde “tefekkür” ifadesi geçen
âyetlerde de Cenâb-ı Hakk bizleri düşünceye sevkederek bu yönlü bir
anlayış bek-lediğini umud etmektedir.
“li kavmin – YA’KILÛN”
(aklını kullanan bir kavim için)
AKL : Akl ®
çoğulu, ukul; engellemek, bağlamak, alıkoymak, menetmek,
anlamak.
Eski çağlardan bu günlere kadar akıl
üzerine bir çok kitap ve risaleler yazılmıştır; ancak en
gerçekçi ifadesini İs-lâmda ve İslâm Tasavvufunda
bulmuştur. İnsânı diğer varlık-lardan ayıran ve
üstün kılan en önemli vasfımız aklımızdır.
Bu aklımızı bizlere tavsiye edilen
istikamette kullan-mak da başlıca görevimizdir.
Cüz’i aklımızı akl-ı küll’e
ulaştırıp onun aklıyla “akl” etmemiz
aklımızın kemâli olacaktır, bizlerden de beklenen budur.
“in küntüm – TA’LEMUN”
(eğer bilmiş
olsaydınız)
TA’LEMUN : İlm’den, alim, ® çoğulu, ulema; bilme, bilen, bilmek
Allahın (c.c.) sıfatlarından olan
ilim her varlıkta ihti-yacı kadarıyla mevcuttur.
İnsân da ise, gelişmeğe ve
çoğalmaya açıktır. Kişi gayreti nispetinde ilmini
arttırır. Ne kadar çok değerli şeyler bilirse
kıymeti o kadar çok artar. Bilinecek en değerli şey de
evvelâ kendisi, oradan da Rabb’ıdır.
Hakk bilgisinden uzaklaştıran
her şey benlik ve cehle yöneltir. Bu ise, kişinin
manen iflasıdır.
İşte bu ve benzeri tehlikelerden
korunmak için “eğer bilmiş olsaydınız” bu hatalara
düşmüş olmazdınız hitab-ı ilâ-hisi bizleri baştan
uyarmakta ve bilmediklerimizi de öğren-meye yöneltmektedir.
“le ibraten –
li UL’ÜL EBSAR”
(görebilenler için bunda ibretler
vardır.)
Ul’ül EBSAR : Basiret sahibi, görüş kabiliyetinde olan
kimseler.
Görenlerle görmeyenler bir olur mu? diye bizleri
gör-meğe yönelten Cenâb-ı Hakk, bu tür âyetlerle de müşahedeye
sevk etmektedir.
Âyet-i Kerimede belirtilen kimseler
eşyanın ve ken-dinin hakikatini bilerek müşahedeli görüşe
sahip olan kimse-lerdir.
Gözü olan herkes birşeyler görür fakat ne
gördüğünün farkında değildir.
Nazarının değdiği her yerin
Hakk’ın zuhur mahalle-rinden bir tecelli yeri olduğunu anlayan
kimseler “Ul’ül eb-sar”dandırlar.
Hadiselere onların gözünden bakarsak daha
gerçekçi kararlar vermemiz mümkün olacaktır. Cenâb-ı Hakk
bunlar hakkında baktıkları şeyleri ibret ve basiret gözüyle
incele-diklerini bildirmekle diğer kimselere de hadiseleri böyle
de-ğerlendirmeleri gerektiği hakkında uyarı
yapmaktadır. Bizler de “Ul’ül ebsar”ın görüşü ile
görmeye ve bakmaya alışmalı-yız.
“ve ma
yezzekkeru illâ – UL’ÜL ELBABİ”
(Kâmil akıl, “kapı” sahiplerinden
başkası
iyice düşünmez.)
Ul’ül elbab : Sağ duyu sahibi, kâmil akıl
sahipleri – kapı sahipleri
Bu ifade çok yönlü bir ifadedir. Yukarıda da
belir-tildiği gibi, “kâmil akıl sahipleri” ve “kapı
sahipleri”...
“Kâmil akıl” ® “akl-ı
kül”
“kapı” ise, her bir “esma’ül hûsna”dır.
Bunların hepsi Hakk’a açılan birer kapıdır.
Kullanma selahiyetine sahip olanlar ise “ülül
el-bab”lardır. Hakk’ın indinde değerleri çok
yücedir. Cenâb-ı Hakk bu ve benzeri âyetlerle bu hakikate
dikkatlerimizi çek-mek istiyerek “bab” sırlarını
açıklamıştır. Kâmil akıl sahip-leri bunları
iyice düşünüp değerlendirirler.
“ve ma – EDRAKE
– ma leyletül kadr’i”
(Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir
misin
idrak ettin mi?)
DERK - İdrak, derk’ten, ® çoğulu idrakat;
anlayış, akıl erdirme, yetişme, erişme,
olgunlaşma.
Birçok âyet-i kerimede yer alan bu kelime ve ifade
ettiği mânâ gerçekten çok düşündürücü, bulunduğu yerler
iti-bariyle de çok dikkat çekicidir.
Okuduğumuz bir cümle veya okuma
parçasından bir-şeyler anlamış isek onu “derk”,
idrak etmiş oluruz. Aksi hal-de okumamız gözden geçirmekten
başka birşeye yaramaz.
Ayrıca kişinin ilmi olgunluğu ne
derecede ise, idrakî de o dereceden olacaktır.
Bu sebepten Cenâb-ı Hakk bizlere
Kûr’ân’ında daima yüksek idrakî tavsiye edip yollarını
açmaktadır.
İdrak, bir şeyin lisanen söylenmesi değil, gerçeği
ile anlaşılması demektir.
“ekserahüm – YECHELUN”
(Çoğu cahilce davranıyor)
Cehl : Bilmezlik - cahillik, benlik,
yanlış anlayış
Yukarıdan beri kısa kısa
sunmağa çalıştığımız tefek-kür
âyetlerinin ve daha nicelerinin zıddı, tek
karşılığı “yec-helun”dur.
Yukarıda belirtilen kelimelerin
mânâlarını giyineme-yen kimseler, varlıklarına “yechelun”
nakşını dikmiş olurlar. Böylece vasıfları
“cehlin” temsilciliğidir.
Tarihte bunların misalleri çoktur.
Efendimiz zama-nında yaşayanların başta geleni ise “Ebu
cehl” ismiyle bilinendir.
Cehlin kısa tarifini yapmak istersek :
“Akl-ı kül’ün hükümlerini reddedip, kendi
akl-ı cüz’ ünü ilâh edinerek beşeri, nefsi mânâda kararlar üreterek
on-lara tabi olmaktır”, “hevasını ilâh edinmek”tir,
diyebiliriz.
-
Yefkahun
-
Tezekkerun
-
Yeş’urun
-
Yetefekkerun
-
Ya’kılun
-
Ta’lemun
-
Ul’ül ebsar
-
Ul’ül elbab
-
Edrake
Özet olarak vermeğe
çalıştığımız yukarıdaki kelime-lerin ifade
ettiği mânâlarla Cenâb-ı Hakk bizlere mutlak mâ-nâda tefekkür’e
yönelmemizi tavsiye etmekterdir, ancak bu yollu bir anlayış genişliği
içinde islâmi ve ilâhi hakikatlerin anlaşılabileceği ifade
edilmektedir.
Aksi halde bunların hepsinin “eksi”
karşılığı olan “cehl” hükmü üzerimizde egemen
olup, ilâhi varlığımız bi-reysel nefs-i emmaremizin hükmü
altına girmiş olacaktır ki; bu da bizim mutlak iflâsımızdır.
İnsânın diğer varlıklardan
üstünlüğü ve hilâfeti ancak tefekkürü yönüyledir.
Muhterem okuyucum, buraya kadar özet olarak
yaz-mağa gayret ettiğim mevzulardan gayem, sizleri mümkün olan en üst
tefekkür olgunluğuna ulaştırmak içindi. Bu anla-yış
ve bakış açıları içerisinde şimdi tekrar “vâhy” mevzuuna
dönmeye çalışalım.
Sayın okuyucum, bir an için beşeri
vasıflarından sıy-rılarak salt bir akıl ile hadiseye
bir kenar yerden müdahil olup hayâlen seyre dalabilirsin. İster isen sen o
devre rucu et, ister o devri bu ana tatbik et, her ikisi de olabilir.
Böyle bir idrak ve anlayış seni ilâhi hakikatlere daha geniş
mânâda aşina edecektir.
Dünya, izafi senelerinden Milâdi 610 larda
idi ve günler bünyesinde oluşacak muhteşem hadiseleri zuhura
ge-tirmeğe hazırlanıyordu.
Yer, Arap yarımadasında Hicaz’da Mekke
ve Mekke ’de buluna Hira dağı idi.
Orada “emin” bir insân kendinden emin
olarak, çölün o muhteşem sakin gecesinde bütün varlığı ile
mutlak bir mü-şahedede oluşacak muazzam şeyleri adeta derûni bir
seziş ile bekler gibiydi.
Sanki âlem, insânlık ve kendisi yepyeni
oluşumları kucaklamaya hazırlanıyordu.
Diğer taraftan bâtın âleminde, “küntü
kenzen” (gizli hazine) den bütün âlemlere yayılan rahmetin en yücesi
zuhura çıkmağa hazırlanıyordu. Bu rahmet zâti tecellinin
ilk defa zu-hura çıkmaya başlamasıydı.
İnsânlık tefekkür tarihinn en bü-yük inkilâbı
olacaktı.
Ve ezelden seyrana çıkan iki kardeş, “İnsân”
ve “Kûr’ân”ın muhteşem buluşma gecesiydi.
Adeta bütün çevre ve âlem nefeslerini dahi
kesmişler mutlak bir sukûnet içerisinde oluşacak halleri merakla
bekle-mekteydiler.
Evet işte o gece nihâyet oluşacak olan
oluşmağa baş-lamakta idi. Hira dağında, sonradan
âlemlere rahmet olduğu-nu öğreneceğimiz o emin kişi de
sonsuz bir vecd içinde tefekkürde idi.
Kendinden geçmiş salt rûhsal
varlığında oluşan, o günlere kadar hiç bir beşer ve
varlığın ulaşamadığı ilâhi
dü-şüncelere, hakikatlere ulaşmış, büyük sırları
bünyesinde açığa çıkarmaya çalışıyordu.
O kadar ileri derecede derûni tecelliler
aklında, bey-ninde, gönlünde, dilinde lisanına geliyordu, ki bunlar
bir ba-kıma kendini korkutuyor ve ürpertiyor idi.
O kadar çok ilâhi sırlarla dolmuştu ki,
daha evvelce bunlar hiç bir insân veya diğer varlıklardan
duyulmadığı için sıhhatlerinden endişeliydi.
İşte tam bu yoğun düşünceler
içerisinde iken birden gök yüzünde büyük bir uğultu ve
hışırtı hissetti, başını kal-dırıp
baktığında daha evvelce görmediği, bilmediği bir
varlık, gökyüzü semasını tamamen kaplamış
olduğunu gördü ve da-ha da endişelendi.
İşte o anda; o anda işte; olan oldu.
Gayb anahtarı madde kilidine değdi ve
gelen azametli gayb elçisi şifre kelimeyi de söyledi ve evet; evet
gayb’ın muhteşem kapısı gıcırtılarla o anda
aralanmağa başlamıştı.
Artık kapı bulunmuş, kilit
açılmış, muhteşem gayb’a doğru muhteşem ilâhi
yolculuk başlamıştı.
Evet, bâtın âleminin kilidinin
açılmasını sağlayan o şifre sözcük yüce kuvvetleri
olan bâtın elçisinin lisanından, kendi alfebe düzeni içerisinde,
ª ¤a Фӡa
“IKRA” tertibi ile “Rûh’ul
Emin”in lisanından, “Muhammed’ül Emin”in ku-lağına,
oradan gönlüne, oradan aklına ve vücûd iklimine “nü-zül”
yaşanması için indirilmekteydi.
İşte o anın müthiş
hadiselerinden birisi “Muham-med’ül emin”in “Hz. Muhammed”e
tebdil edilmesi, “Mu-ham’med” kelimesinin içindeki “ikinci
mim”in faaliyete geçmesi idi.
Bilindiği gibi;
birinci “mim” ® “Muhammed’ül emin”,
ikinci “mim” ® “Hz. Muhammed”,
üçüncü “mim”ise daha sonra
kemâlâtını gösterecek olan
® “Hakikat-i Muhammed”idir.
Evet o gece ª
¤a Фӡa “IKRA” ile “nübüvvet”i
başla-mış; daha sonra gelen âyetlerle de “risâlet”i
başlamış olu-yordu.
¤a Фӡa “IKRA” lâfzının mutlak mânâ’da kendi haki-kati
üzere, gerek harf sembolleri, gerekse ses tonlamaları iti-bariyle
başka bir kelime ile tercüme edilmesi hiçbir beşeri li-sanda mümkün
değildir.
Ancak lâtin harfleriyle türkçe “OKU” ifadesi
sadece “meâl” karşılığıdır, mutlak
karşılığı değildir.
Başkaca da çaremiz
olmadığından böylece kabullen-memiz icab etmektedir. “OKU” dendiğinde
beynimizde oku-ma ile ilgili hangi bilinç kaydı varsa bu kelimeyi sadece o
yö-nüyle çok dar bir çerçevede anlamış oluyoruz.
Aslı olan, ¤a Фӡa “IKRA” (OKU) ise, gerek sembol harf düzenlemesi,
gerek ses tonlaması, gerek “iç” bâtın yapısı
itibariyle ayrı ayrı incelendiğinde ifade ettiği
mânâyı en geniş şekilde bizlerin gözlerine ve gönüllerine
sunmaktadır. *(32)
Evet; o yüce kuvvetleri olan Cebrâil idi ve kendi
ger-çek asli varlığı ile ilk def’a tecelli ediyor ve “Hakikat-i
Mu-hammedi”den aldığı bilgileri, “zuhuru Muhammediyye”ye
ulaştırıyor idi.
¤a Фӡa “IKRA” bu sürecin başlangıcı oldu ve
devamı 23 sene sürdü.
*(32) “IKRA” (OKU) harf ve sayı
değerleri bölümüne bakın.
Not : “IKRA”
(OKU) sözcüğünün diğer lisanlara tercümesini daha iyi
anlayabilmemiz için ayrıca özel bir çalışma yapılması
gerekmektedir. N.A.
O, müthiş ve ûlvî anda söylenen o müthiş
“IKRA” (OKU) sözcüğünün muhatabı “âlemlerin Sultânı”
- “ben okumak bilmem,” dedi.
Sonra O’nu sıktı ve
bıraktı,.
Tekrar “IKRA” (OKU) dedi.
- “Okumak bilmem,” dedi,
sonra O’nu tekrar sıktı
bıraktı,
tekrar “IKRA” (OKU) dedi.
-
“Okumak bilmem,” dedi.
Bunun üzerine Cebrâil (a.s.) Alak 96/1-5
âyetlerini okumağa başladı...
›7 Õ Ü
ô©ˆ £Ûa
Ù¡£2 ‰ ¡á¤b¡2 ¤a Фӡa ›Q
› 7§Õ Ü Ç ¤å¡ß
æb ¤ã¡ü¤a Õ Ü ›R
›= ¢â Š¤× ü¤a
Ù¢ £2 ‰
ë ¤a Фӡa ›S
› =¡á Ü Ô¤Ûb¡2
á £Ü Ç ô©ˆ
£Û a ›T
›6 ¤á Ü¤È í
¤á Ûb ß æb ¤ã¡ü¤a á
£Ü Ç ›U
› =ó¨Ì¤À î Û
æb ¤ã¡ü¤a £æ¡a ¬ £ 5 ×
›V
ıkre’
bi’smi rabbikelleziy haleka (1)
halekal
insâne min alakın (2)
ıkre’
ve rabbükel ekremü (3)
elleziy
alleme bil kâlemi (4)
allemel
insâne ma lem ya’lem (5)
kella
innel insâne leyatga (6)
Şimdi tekrar gönül âlemine uruc ederek, bu
hadiseyi beşeriyyet ölçüleri içerisinde değil de, hakikat ölçüleri
içeri-sinde incelemeğe çalışalım.
İfade edilen bilgilere göre Muhammed (s.a.v.)
i Ceb-râil (a.s.) üç defa sıkıp dördüncüde bilgi
vermeğe başlamıştır.
Üç def’a sıkması, “ef’al, esma, sıfat”
mertebelerinin anlaşılması içindir.
Dördüncü, hakikatlerin zât mertebesinden
izahına başlanmış olmasıdır.
Hz. Rasûlullah, “IKRA” (oku) sözünü
duyduğunda, üç def’a “okumak bilmem” diye cevap vermesi, üç
mertebe itibariyle, beşerce nefsani mânâda “okuma bilmem”
demek istemiştir.
Evvelki sayfalarda kısaca belirtmeye
çalıştığımız gibi, O “ümm-i”, ana, anaya
mensub, yani “Hakikat-i Muham-medi” yönüyle ilmin anasıdır.
Hz. Rasûlullah’ı çok iyi tanımamız
gerekmektedir. O’ nun bizler gibi okuma yazma araçlarına ihtiyacı
yoktu.
Cebrâil (a.s.) birinci def’a geldiğinde daha
evvelden o kişiyi tanımadığı halde, ona nasıl
olur da “IKRA” (OKU) der?....
Ayrıca bu söz rastgele bir sözcük de
olamaz.
Ayrıca okuması için, eline bir “metin”,
okunacak bir şey de verilmediği halde niye “OKU” hitabına
muhatap ol-muştur?....
Bu ve buna benzer soruların
mantıklı birer izahları ol-malıdır.
Birinci def’a “IKRA” dediğinde; daha evvelce
kısaca bahsettiğimiz gibi, gönlünde, içinde, “özünde”
bulduğu ilâhi hakikatleri “IKRA” kıraat etmesi,
okuması istenmişti.
İşte bu husus çok mühim bir meseledir. “Kalbe,
gön-le, akla” gelen varidatların ilâhi olduğunun mertebe-i
cibril-den tasdiki lâzımdır. Ancak bu bilgiler sahih (doğru)
bilgiler-dir ve tatbik olunabilirlerdir.
Tasdik olmayan bilgiler ise, vehmi ve nefsanidir,
tat-bik edilmesi çok büyük yanlışlıklara sebep olur.
Hz. Rasûlullah’ın düşündükleri,
müşahade ettikleri gönlüne gelen varidatların doğruluğu,
bâtın elçisi tarafından “IKRA” (OKU) “ben de tasdik edeyim”
hükmündedirler. Bir bakıma bu hadise ilk “mukabele”dir de
diyebiliriz.
“IKRA” zât-i tecellinin tarih
başlangıcıdır, diyebi-liriz. Bizim âlemimizde o günlere
kadar böyle bir yücelik ol-mamıştı.
“IKRA” (OKU); ® “okuyamam”
dediğinde,
Cebrâil O’nu kuvvetle sıktı, o anda kendi bireysel zâtı
gitti,
“zât-ı ilâhi” geldi.
İkinci def’a sıktı, ® bireysel sıfatları gitti,
“ilâhi sıfatları” geldi.
Üçüncü def’a sıktı, ® bireysel isimleri gitti,
“ilâhi isimleri” geldi.
Bu tazyike dayanamayıp kendini attı,
böylece izafi varlığından da kurtulmuş oldu.
Cebrâil hemen onu tuttu ve limonun, zeytinin
sıkılıp posasının gidip özünün
kaldığı gibi kendi varlığında Hakk’ın
varlığından başka bir şey kalmamış
oldu.
“Ümm-ül kitap” olmaya başladı, kâleme kağıda
ihti-yacı yoktu, Cebrâil bildirdiğinde aynını zâtından
da okuyor-du.
“IKRA” bir bakıma Cebrâil (a.s.)ın Hz.
Muham-med’e (s.a.v.) üflediği “kelâm-ı rûh’ul kudüs”tür, anında
faaliyete başlamıştır.
İsâ (a.s.) için Meryem’e üflediği ise, hayâli
bir lâtife-dir, ki otuz sene sonra açığa çıkmaya
başlamıştır.
Hz. Peygamber bunları ümmetine aynen
üflemiştir ve onların “rûh’ul kudüs”ü olmuştur.
Bunlardan doğan ilimler, peygambere mensuptur;
diğerleri hayâl ve vehme mensuptur-lar, sonları gelmez.
“IKRA” bir bakıma, has zâtların
okumasıdır.
O, ilmin anası olduğundan, ilim
aktarımının cüzlerin-den olan kağıt kâlem ve saireye
ihtiyacı yoktu.
Onlara ihtiyacı olsa idi “ilmin
anası” olmaz, ancak “ilmin çocuğu” olurdu, ki onun
hakkında böyle bir şey ta-savvur edilemezdi.
“IKRA” bir bakıma “a’yân-ı sabiteni oku”
demek-tir.
Kolay kolay okunamaz, çünkü bütün “kaza ve
ka-der”, “mukadderat” orada yazılıdır.
İşte o anda daha “henüz”
bunları “okuyamam” ol-muştur.
“IKRA” ne edebiyatçıların, ne zahiri din
ehlinin, ne şairlerin, ne doktorların, ne tarihçilerin,
ne psikologların, ne fizikçilerin, ne sosyalcilerin
(sosyologların) anlayıp anlataca-ğı şeylerden
değildir.
Bu husus ancak irfan ehlinin idrak ve
yaşantısıyla an-laşılacak ve anlatılacak
hususlardandır.
Evet; Cebrâil (a.s.) Hz. Muhammed-i
yukarıda çok dar bir çerçevede anlatmağa
çalıştığımız, aslında beşer ufku-na
sığamayacak kadar geniş olan bu mevzua imkâni dahilinde
yavaş yavaş devam etmeğe çalışalım.
Cebrâil (a.s.) üçüncü defa sıktıktan
sonra devam ederek;
Alak 96/1 âyetinde
›7 Õ Ü
ô©ˆ £Ûa
Ù¡£2 ‰ ¡á¤b¡2 ¤a Фӡa ›Q
ıkre’
bi’smi rabbikelleziy haleka
Meâlen :
“Ey Muhammed seni halkeden rabb’inin
ismiyle oku” hakikatini
bildirdikten sonra “IKRA” hakikatinin mâ-nâsı asliyyeti
üzere daha çok açılmaya başladı.
Hz. Muhammed o hallerin derûni haşyet’i
içerisinde “okuyamam” dediğinde Cebrâil (a.s.) yine bir şifre
anahtar verdi, ki o anahtar “Rabb” ismi idi, yani kendi izafi
varlı-ğınla değil Rabb isminin sendeki
zuhuru ile oku demek iste-di. Bu ise ilk “besmele”; ilk,
zahirden bâtına geçerek ilim tahsili idi.
Bir başka yönüyle
baktığımızda, Hz. Rasûlullah (s.a.v.) zât-i tecelli ile
gelmiş olduğu halde neden rûbubiyyet ilmiyle nebi’liği
başlatıldı der isek, cevabı şöyle olabilir.
Âdem (a.s.) den beri gelen ilâhi ilmin mertebeleri;
İbrahim (a.s.) da “tevhid-i ef’al”,
Mûsâ (a.s.) da “tevhid-i esma” ® rûbubiyyet ® tenzih
İsâ (a.s.) da
“tevhid-i sıfat”
® teşbih idi.
Geriye “tevhid-i zât” kalmış idi,
ki bu da bütün tev-hidleri birleştiren Tevhid-i zât idi, yani umumi
tevhid idi. Bu mertebenin ilk zuhur yeri “Sûret-i Muhammed-i” idi.
İşte bu hakikatleri, “Hakikat-i
Muhammed-i”den alıp “Sûret-i Muhammediyye”ye ilâhi ilmin
yoğunlaşmış hali olan lâtif sûreti ile “mânâyı
cibril”, bâtından ® zahire
ulaştırmakta idi.
Cebrâil bu hakikatlerin daha kolay
anlaşılabilmesi için “bi ismi rabbike” “rabbının ismiyle oku”
demesi; gerçi sen zât-i tecelli ile geliyorsun, fakat bu hakikatlerin
daha iyi anlaşılabilmesi için az daha alt mertebeden yani, “rûbubiy-yet”
yani “tenzih Mûseviyyet” mertebesinden “izahına” o-kumaya
başla demek olmuştur.
Çünkü Allah’ın indinde tek din
İslâmdır. İbrahimiy-yet, Mûseviyyet,
İseviyyet diye ayrı ayrı semavi dinler yoktur. Tek
Allah’ın (c.c) tek semavi dini vardır, o da “İs-lâm”dır.
Onun için de sadece Allah’ın (c.c.)
gönderdiği pey-gamberlerinin mertebeleri vardır. Ayrı ayrı,
kendilerine ait olan bir sahaları yoktur.
İşte bu yüzden İslâmiyyet’i yani “Hakikat-i
ilâhiy-ye”yi daha iyi anlatabilmek için biraz daha alt mertebelerden
başlayarak o mertebelerin bozulmuş, akidesini de tekrar kendi
hakikatleri üzere ihya etmek bakımından “Rabb”dan yani “tenzih”ten,
“mertebe-i Mûseviyyet” başlanması gereği
a-çık olarak ortaya konmuştur.
Evet; bu “Kelâm-ı ilâhi” Hz.
Rasûlullah’a talim edi-len ilk anahtar ve “hakikat-i Mûseviyye” mertebesi
üzere bir besmeledir, “bi ismi rabbike” (rabbının ismiyle) dir.
Teşbih; “İseviyyet mertebesi”nin besmelesi;
“bi ismi eba ve ebi ve rûh’ul kudüs”tür. Yani (baba, oğul ve rûh’ul kudüs)
ismi iledir.
“IKRA” hitabından kısa bir müddet sonra iki
defa gelen “Fâtiha’yı şerife”nin ve bütün surelerin
başında taht kuran “Hakikat-i Muhammediyye”nin ve her
şeyin muhte-şem anahtarı “besmele-i şerife” ise, “bismillâhir
râhmanir rahiym” ilâhi
ifadesinin zahiri dahi tevhid üzere olup bir def’ada lâfz edilmektedir.
Meâlen : (Râhman ve Rahim olan Allah
ismiyle)dir.
Görüldüğü gibi;
Mûseviyyet mertebesinin besmelesi,
Rabb, esma, ® rûbubiyyet mertebesini,
İseviyyet mertebesinin besmelesi
Ruh’ul Kudüs, ® sıfat mertebesini,
Muhammediyyet mertebesinin besmelesi Allah (c.c) zât
mertebesini açık olarak ifade etmekte ve zât Allah (c.c.) mertebesi
ise, bütün mertebeleri bünyesinde topladığından diğer
mertebelerin besmeleleri genelde “nesh” edilmiş,
kaldı-rılmıştır.
Gerçek Hakikat-i Muhammediyyenin besmelesine
bi-lerek veya bilmeyerek bu yolla geçilir.
Gerçek halini idrak edememiş kimseler, lâfzen
Mu-hammed-i besmele-i şerifesini lisan etseler dahi gerçekte ha-len
bulundukları mertebenin besmelesini söylemektedirler.
Kûr’ân-ı Keriym’de 114 sure, sûret-i
Muhammed-i üzere sûret-i ilâhiyye vardır. Bunların birinin
başında besmele yoktur (Tevbe 9 sûresi).
O besmele ise, (Neml sûresi 27/30. âyette)
Süleyman (a.s.) kelâmından Belkıs’a gönderdiği mektubunda ifade
et-miştir.
Yani besmele-i şerifenin hakikatinin 114
te biri ancak Mûseviyyet mertebesi itibariyle zuhura
çıkmıştır, ki o da yine “Hakikat-i Muhammed-i”
kemâliyledir.
(113) ün başındaki (1) i
alırsak (113) geriye 13 kalır.
O (1) i, (30) uncu âyetin
başına koyarsak 130 olur.
Sıfırı oradan kaldırırsak
(130) geriye 13 kalır, ve 13 bilindiği
gibi Hazret-i Rasûlullah’ın şifre
sayısıdır.
Hal böyle olunca Süleyman’ın (a.s.)
kemâlâtı dahi Hakikat-i Muhammediyye’ye
bağlanmıştır.
Çok geniş bir mevzuu bünyesinde bulunduran
bes-mele-i şerifeleri yeri olmadığı için bu kadar izahla
bırakıp yo-lumuza devam etmeye çalışalım.
“elleziy
haleka” (1)
“(seni) halk eden”
âyet-i kerimenin bu bölümü de çok izahlar
gerektirmektedir.
Özet olarak;
Mertebe-i Ahadiyyette,
“Hakikat-i Muhammed-i” hüviyyeti itibariyle,
zahiri ise,
“Hazret-i Muhammed” ismi ile
“Hakikat-i ilâhiyye”nin
nokta zuhur mahallini halketmiştir, diyebiliriz.
“halekal
insâne min alâk” (2)
“insân-ı (zahirini)
pıhtılaşmış kandan halkeden”
“ıkre’
ve rabbükel ekremü” (3)
“oku rabbin en büyük kerem sahibidir”
elleziy
alleme bil kâlemi (4)
“kâlem ile öğreten”
allemel
insâne ma lem ya’lem (5)
“insâna bilmediğini öğretti”
Gayemiz ilk gelen bu beş âyetin genel
yorumunu yap-mak değil, ancak o gece oluşan hakikatleri biraz daha
iyi an-lamaya çalışmak ve daha gerçekçi olmaya yönelmektir.
Şimdi tekrar tefekkürle
düşünmeye yönelelim.
Evet, Cebrâil (a.s.) Hz. Rasûlullah’a “IKRA”
(OKU) de-diği halde, kendi okumaya devam ederek beş âyeti
“IKRA” etmiştir.
Bundan sonraları gelen âyet-i kerimeler,
Habibullah’a, Hakikat-i Muhammediyye’ye İ¢Ó “KÛL” “de ki” hitab-ı izzeti ile gelmeye
başlamıştır.
“IKRA” kelimesi Kûr’ân-ı Keriym’de üç
yerde ve Cebrâil’in lisanından üç def’a
söylenmiştir.
Böylece altı def’a söylenmiş
olmaktadır.
İ¢Ó “KÛL” ise, Kûr’ân-ı Keriym’de
üçyüzyetmişüç (373) yerde ifade edilmiştir.
Niye acaba hitapların hepsi,
¤a Фӡa
“IKRA” veya İ¢Ó “KÛL” ile olmadı?...
“IKRA” (OKU) ile “KÛL” (söyle, de ki)
arasındaki fark nedir, ki âyet-i kerimeler bu iki lâfz ile ifade
edildi?
Şimdi bu hususu iyi anlamaya
çalışalım.
Ebced hesabıyla
|
aŠÓa “IKRA” (OKU) |
İÓ “KÛL” (söyle) |
|
a
(elif)
1 Ö (kaf)
100 ‰ (rı)
200 a (elif)
1 õ
(hemze) 1
303 (3
|
Ö (kaf)
100 Ş (lâm)
30
130 |
¤a Фӡa
“ “IKRA” (OKU) hakkında daha evvelce de
kısa bilgi vermiştik, burada bir şeye daha dikkat çekelim
istedik.
Otuzüç (33), Mescid-i Nebevi’nin ilk
kurulan direk sayılarına eş olduğu gibi,
(3) ün birinin, “IKRA”, Kûr’ân’da
geçtiği,
ikinci (3) ün ise,
Kûr’ândan olmayıp, Hadis-i Şerifte de belirtildiği
gibi
Cebrâil (a.s.) a izafe edilmesidir.
Böylece üçün (3) ün bir (1)
tanesi, zâti ;
bir (1) tanesi ise, Cibrili’dir.
Toplandığında 6 adet “IKRA”
olmaktadır, ki ayrıca bu dahi bu hadislerin ilk anlama
durağı olan imân’ın merte-belerini de ifade etmektedir.
İ¢Ó “KÛL” ise, açıkça görüldüğü gibi
hilâfsız (13) tür;
373 yerde dahi ifade edilmesi (3 + 7 + 3) = 13 ü çok açık
olarak ortaya koymaktdır.
Gerçekten ben de bu kadar çok Hakikat-i
Muhamme-diyye’yi adeta her yerde tasdik eden 13 sayısını
gördükçe hayretim biraz daha artmaktadır.
¤a Фӡa “IKRA”
(OKU) ® ikilik,
İ¢Ó
“KÛL” (söyle – de ki) ® ikilikteki - bir’lik’tir.
“KÛL” aynı zamanda “kün”dür.
Biri ilmi mânâda mutlak,
diğeri ise, fiili mânâda mutlak
oluştur.
“KÛL” lâfzı en geniş mutlak mânâda
konuştuğu ma-haldir. O mahalden kelâm ise, ilmi yönden
gelen halkıyettir.
“kûl
hüvallahu ehad”, dendiğinde
“Ahadiyyet” ortaya çıkar.
“kûl
ya eyyühellezine amenu,”
dendiği zaman da,
“imâniyyet” halkolup ortaya çıkar.
“ya
eyyühel kafirun,”
dendiği zaman da
“küffariyyet” ortaya çıkmış olur.
“IKRA” bir başka ifadeyle açmaktır, bâtıni
velâyet,
“KÛL” ise, nübüvvet ve risâlettir.
Yukarıdan beri özet olarak ifade etmeğe
çalıştığımız Hira dağındaki o
muhteşem hadisede, bizde zihnen ve zevken kendimizi bulmağa
çalışalım.
Bu yoldan gönlümüze gelecek ilhamatın
yollarını açarak Cebrâil (a.s.) ın yollayacağı
görevlilerini birer haberci misafir olarak güzelce karşılayıp
onlara ikramda bulunalım, onlar da bize manevi ilmi ikramda bulunsunlar.
Cebrâil (a.s.) Hz. Rasûlullah’a kendi özel zâti
varlığı ile iki (2) def’a geldiği haber
verilmektedir.
Birinci; geldiği IKRA gecesinde, Hakikat-i
Muham-med’i ayan-ı sabitenin öğretilmesi ve nübüvvetin
başlaması içindir.
İkinci gelişi ise, Mi’rac gecesi Hakikat-i
Muhamme-di’nin en kemâlli haliyle zuhurunu ortaya çıkarıp
yaşandığı gece olduğu içindir, sırrı
budur.
Başka hiçbir peygambere böyle asli sûreti
üzere gö-rünmemiştir. Hazret-i Muhammed’in
şanındandır.
İlk geldiği sürelerde Cebrâil (a.s.),
Zahiren Hazret-i Rasûlullah’ın hocası
olmuş iken, mi’rac gecesi ise, Hz. Rasûlullah, Cebrâil’in
hocası olmuştur.
Mi’rac gecesi sidre-i müntehayâ
varıldığında Cebrâil (a.s.) “ben daha yukarı
çıkamam, çıkarsam yanarım,” de-mişti.
Bunun üzerine Aleyhisselatu vessellem efendimiz “yanarsam
ben yanayım,” diye salt varlığı ile zât-i ulûhiy-yet
mertebesine mi’rac etmişti. * (33)
Mevlâna hazretleri “Ahmed’in her mertebede bir
el-bisesi vardır, nereye gitse oranın elbisesini giyer,”
diye ifade ederek bu hakikati açık olarak izah etmiştir.
Cebrâil (a.s.) “yanarım” diye ifade
etmesi, daha yu-karıda elbisesi yani kimliği olmadığı,
yani “alim” isminin zu-huruyla kaynağının sıfat
mertebesinden gelmiş olmasıyla, zât mertebesinde yeri
olmadığından orada yaşaması da mümkün
olmadığından kimliğinin yok olacağı
aşikardır; korkusu bun-dan idi.
Cebrâil (a.s.) ın; kaynağı, sıfat
mertebesi; zuhuru, esma mertebesi; oradan da görev
yeri olan ef’al âlemine, mânâ âleminin bilgilerini
getirmektedir.
Cebrâil’in iki yönü vardır, mânâ
ile madde arasında iletişim kurabilmesidir. Daha evvelce de
belirtildiği gibi Ha-kikat-i Muhammedi’den aldığı bilgileri
zuhuru Muhamme-diyye’ye bildiriyor idi.
*(33) “Mübarek geceler ve bayramlar” isimli
kitabımızda ilgili bölümünde Mi’rac hakkında özet izahat
vardır oraya bakılabilir.
Rivâyet olunur ki; bir gün Cebrâil (a.s.),
“ya Rasûlullah sen rahmeten lil âlemiyn’sin, acaba bana olan rahmetin
nasıldır?” diye sorduğunda;
Hz. Rasûlullah (s.a.v.) Cebrâil’e, “ya Cebrâil, bana getirdiğin
vâhiyleri nereden alıyorsun?” diye sormuştu.
Bunun üzerine Cebrâil (a.s.) da; “ya
Rasûlullah, bir perde arkasından alıyorum” diye ifade
etmişti.
Bunun üzerine Hz. Rasûlullah “tekrar
vâhiy alırken o perdeyi az arala, bakalım ne göreceksin” diye
ifade et-miştir.
Cebrâil (a.s.) diğer bir seferde vâhyi
alırken perdeyi araladığında Hz. Rasûlullah(s.a.v.) ın
manevi varlığı ile
kar-şılaştığını bildirmiştir.
Bunun üzerine Hz. Rasûlullah, “işte
sana olan rah-metim budur,” diye ifade etmiştir.
Bu hadise daha evvelce de bildirildiği gibi
Cebrâil (a.s.) ın vâhiyleri, “Hakikat-ı Muhammedi”den
alıp, “zu-hur-u Muhammedi”ye ulaştırmış
olmasıdır.
Şu anda ben de bu özet satırları
yazmağa çalışırken, Cebrâil (a.s.) görevli melekleri
gönlüme bu bilgileri ilka ve il-ham ederlerken izahlarını sınırlı
beşer lisanı ile nasıl ifade edebilirim diye
düşünüyorum, düşünüyorum..., onlar da gön-lüme, “IKRA, IKRA, IKRA”
diyorlar ve tasdik ettiklerini ifade ediyorlardı. Ben de
sınırlı imkânlarla yazmağa devam etmeye
çalışıyorum.
Evet daha evvelce ifade etmiş olduğumuz,
Ümm’ül müminin, Aişe radıyallah-u anha’dan rivâyet edilen hadis-i
şerifde belirtildiği gibi Hazret-i Muhammed IKRA vâhyinden sonra
Hatice binti huveylid’in yanına giderek “beni sarıp ör-tünüz, beni
sarıp örtünüz,” demiştir.
Bir müddet sonra Müddesir 74/1-4
›= ¤‰¡ˆ¤ã b Ï
¤á¢Ó ›R= ¢Š¡£q £†¢à¤Ûa b è¢ £í a
¬b í ›Q
›= ¤Š¡£è À Ï
Ù 2b î¡q ë ›T=
¤Š¡£j Ø Ï Ù £2 ‰ ë ›S
ya eyyühel müddessirü (1) kum feenzir (2)
ve rabbeke fekebbir (3) ve siyabeke
fetahhir (4)
âyetleri geldiğinde,
Meâlen :
“Ey örtüye bürünen, kalk da uyar,
rabbini yücelt, giydiklerini temiz tut.” ifadeleriyle Rasûllüğü
başlamıştır
IKRA ile nebi olmuş, bu ifadelerle de risâleti
başla-mıştır.
Özet olarak bu ifadeleri bâtınından
anlamaya çalışırsak;
“Ey beşeriyet örtüsüne bürünen, ilâhi
varlığınla kalk ve böylece uyar, rabbını idrak ederek,
gerçek mânâ-da rûbubiyyet mertebesi itibariyle yücelt, giydiğin risâlet
elbiseni tekrar beşeriyetine dönerek beşeriyet, benlik kir-leriyle
kirletme” ikazını
aldıktan sonra Hz. Muhammed fii-len görevine başlamış
olmakta idi.
Yukarıdaki âyetleri bizler dahi kendi
bünyemizde u-yarlamaya çalışmamız bizlere çok şeyler
kazandıracaktır.
Bu hakikatler bizlere “IKRA”nın
ikramıdır..
Bu özet bilgileri hatırladıktan sonra
şimdi gelelim vâhyin diğer yönlerine.
Değişik varlıklara edilen
vâhiy’ler:
Kûr’ân-ı Keriym’de, başta insân olmak
üzere birçok varlıklara vâhy edildiğini görmekteyiz. Bu
misaller bizlere Cenâb-ı Hakk’ın bütün varlıkta “zuhur
mertebeleri” mutlak bir ilgisinin olduğunu açık olarak
göstermektedir.
Vâhiyler :
-
Peygamberlere
-
Peygamber olmayan insânlara
-
Meleklere
-
Cinlere
-
Semalara
-
Arıya
-
Bitkilere v.s. olarak
bildirilmektedir.
Bu vâhiylerin bir kısmı bizzât
Cenâb-ı Hakk’ın ken-disi tarafından veya melekleri
tarafından iletildiği ifade edil-mektedir.
Bunlara birer örnek olması
dolayısıyla özet olarak birkaç tanesini hatırlamaya
çalışalım.
Nebi ve Rasûller Hakkında
Vâhy
Kûr’ân-ı Keriym Nisa sûresi 4/163. âyetinde:
§€ì¢ã ó¨Û¡a
¬b ä¤î y¤ë a ¬b à × Ù¤î Û¡a
¬b ä¤î y¤ë a ¬b £ã¡a›QVS
7©ê¡†¤È 2
¤å¡ß 壩î¡j £äÛa ë
3î©È¨à¤¡a ë
áî©ç¨Š¤2¡a ó¬¨Û¡a ¬b ä¤î y¤ë a ë
ó¨î©Ç ë
¡Âb j¤ ü¤a ë lì¢Ô¤È í ë
Õ¨z¤¡a ë
7
å¨à¤î Ü¢ ë æë¢Š¨ç ë ¢ãì¢í ë lì¢
£í a ë
› 7a¦‰ì¢2 ‹
…¢@ëa … b ä¤î m¨a ë
inna evhayna ileyke kema evhayna ila nuhun
vennebiyyiyne min ba’dihi
ve evhayna ila ibrahiyme ve isma’ıyle
ve ishaka ve ya’kube vel esbatı ve ıysa
ve eyyübe ve yünuse ve harune ve süleymane
ve ateyna davude zebüren
Meâlen:
“Nuh’a, ondan sonra gelen nebilere
vâhyettiğimiz gibi, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Ya’kub’a
torunlarına, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vâhy
ettiğimiz gibi şüphesiz sana da vâhyettik. Davud’a da Zebur’u
verdik.”
Görüldüğü gibi âyet-i kerimenin
ifadesi ne kadar açık-tır, Cenâb-ı Hakk vâhiylerini bizzât
kendinin vâhy ettiğini ifade ederek kullarına ne kadar yakın
olduğunu açık seçik olarak ifade etmekte olduğu halde, sadece “taklid-i
tenzih” mertebesinde yaşayan kimselerin o’nu zaman ve mekânın
ötesine atan anlayışları hangi mantık ile izah edilebilir
bile-miyorum.
Hz. Rasûlullah (s.a.v.) Hakkında :
Vâhy
Kûr’ân-ı Keriym Müzzemmil sûresi 73/1-7. âyetlerinde:
› ¢3¡£ß
£Œ¢à¤Ûa b è¢ £í a ¬b í ›Q
›= ¦5î©Ü Ó
¬£ü¡a 3¤î £Ûa ¡á¢Ó ›R=
›= ¦5î©Ü Ó ¢é¤ä¡ß
¤—¢Ô¤ãa ¡ë a ¬¢é 1¤–¡ã ›S
›6 ¦5î©m¤Š m
æ¨a¤Š¢Ô¤Ûa¡3¡£m ‰ ë ¡é¤î Ü Ç ¤…¡‹ ¤ë a ›T
›6 ¦5î©Ô q
¦ü¤ì Ó Ù¤î Ü Ç ó©Ô¤Ü¢ä b
£ã¡a ›U
ya eyyühel müzzemmilü (1)
kumil leyle illâ kaliylen (2)
nısfehu evinkus minhü kaliylen (3)
ev zid aleyhi ve rettilil kûr’âne tertiylen (4)
inna senülkıy aleyke kavlen sekıylen (5)
Meâlen:
“Ey örtünüp bürünen (Muhammed!) gecenin yarı-sında
istersen biraz sonra, istersen biraz önce, bir müddet için kalk ve tertilen (ağır,
ağır) Kûr’ân oku, doğrusu biz sana taşıması
ağır bir söz vâhyedeceğiz.”
Özet yorum:
Bu âyet-i kerimede de Cenâb-ı Hakk kendi
zâtı ile Hz. Rasûlullah’a aracısız olarak ne kadar açık
hitap ettiği görül-mektedir.
Ey beşeriyet örtüsüne bürünen Muhammed!
Gecede yani “fena fillâh”dan kalk ve Kûr’ân oku, yani “baka billâh”ı
yaşa ve anla, “derk et” hazırlan, biz sana
taşıması ağır bir “söz” vâhyedeceğiz.
Bilindiği gibi bâtındaki mânâlar lâfz
(söz) olarak be-şerin lisanından zuhura çıkıp idraklere
yansırlar, böylece kişi-ler her birlerine içlerindeki mânâları
ifade etme imkânına sa-hip olmuş olurlar.
Yine bilindiği gibi beşer lisanına
en ağır gelen Allah (c.c.) lâfzı (sözü) dır.
Söylenmesi kolay olmakla beraber, içindeki mânâyı, ağırlık
olarak “bütün âlemler” ve mânâ olarak da ancak “İnsân-ı
Kâmil” çekebilir.
Her insân “Allah” (c.c.) sözünü söyler
fakat hayâlin-de onu ne derece tanıyabiliyorsa ancak o kadarını
çeker.
Taşınması ağır
söz “Allah”
(c.c.), lâfzı taşıyan da, onun zuhur mahalli olan “İnsân-ı
Kâmil”dir.
İlk İnsân-ı Kâmil ise, onu bütün
mertebeleri itibariyle yaşayan, taşiyan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)
efendimiz-dir.
Ağır söz “Allah” (c.c.)
lâfzıdır. Âyet-i Kerime bu ha-kikati açık olarak ifade etmektedir.
Bu özellik daha sonraları onun manevi varislerine geçmiştir.
Füsus’ül Hikem’de; “İnsân-ı Kâmil
sûret-i ilâhiyye üzere mahlûktur. Ve sûret-i rûhiyye ve cismaniyyesinin
cümlesi “Allah” ismi cami’inin gölgesidir,” yani “zuhur
mahallidir,” denmektedir.
Yunus Emre de bu hakikati, “ete kemiğe
büründüm Yunus diye göründüm,” şekliyle ifade etmeğe
çalışmıştır.
Gerçekten bu lâfz çok ağır bir sözdür,
ancak onu taşıyan yine kendisidir, başkası yoktur, ki
taşısın.
Genel İnsânlar Hakkında Vâhy
Kûr’ân-ı Keriym Haşr sûresi 59/21. âyetinde
¡b
£äÜ¡Û b è¢2¡Š¤š ã ¢4b r¤ß ü¤a
٤ܡm ë
æë¢Š
£Ø 1 n í ¤á¢è £Ü È Û
ve
tilkel emsalü nadribüha linnasi
le’allehüm
yetefekkerune
Meâlen :
“Bu misalleri insânlar düşünsünler
diye veriyoruz.
Umulur ki onlar tefekkür ederler”.
Özet yorum :
Kûr’ân-ı Keriym’in birçok âyeti böyle misal
ve teş-bihlerle ifade edilmektedir. Düşünen beyinler bunlardan
çok şeyler çıkarırlar.
Bu âyet de bizleri düşünceye sevketmekte ve
tefekkür ufkumuzu genişletmeye yöneltmektedir.
Havariler Hakkında Vâhy
Kûr’ân-ı Keriym Maide sûresi
5/111. âyetinde
å©£í¡‰a ì z¤Ûaó Û¡a
¢o¤î y¤ë a ¤‡¡a ë ›QQQ
7ó©Ûì¢ Š¡2 ë ó©2
aì¢ä¡ß¨a ¤æ a
› æì¢à¡Ü¤¢ß
b ä £ã b¡2
¤† è¤(a ë b £ä ߨa a¬ì¢Ûb Ó
ve iz evhaytü ilel havariyyiyne
en
aminu biy ve birasûlî
kalu amenna veşhed biennena müslimune
Meâlen :
Havarilere, “Bana ve peygamberime
inanın” diye bildirmiştim.
“İnandık, müslimler
olduğumuza şahid ol,” demiş-lerdi.
Özet yorum :
Bilindiği gibi havariler, İsâ (a.s.) a
hayatında ilk imân eden kimselerdi. Bunlar Allah’ın
değil İsâ (a.s.) ın Rasûlleri yani habercileri idi. Görevleri o
devirde yaşayan insânlara “mertebe-i İseviyyet”i (teşbihi)
bildirmektir.
Cenâb-ı Hakk evvelâ kendilerinin imân
etmelerini sonra da İsâ (a.s.) ın bunları yaymalarını
onlara bildirmişti. Yâsin-i Şerifte bahsedilen hadise de bu
yöndedir.
Âyet-i Kerime’de ifade edildiği gibi İsâ
(a.s.) havari-lerine (yardımcılarına) bizzât vâhyeden
Allah (c.c.), Habibi-nin ümmetlerinden olan ehl-i kemâle vâhy etmemesi için bir
sebep var mıdır?...
Ancak ehl-i kemâl bu tür vâhy’in ismini nezaketen “ilham”
diye belirtir.
İlâhi mânâda vâhy, yeni gelen ve ancak bir
peygam-ber tarafından insânlığa
ulaştırılan Hakk’ın sözleridir.
İlham ise, bu sözlerin izahlarıdır.
Mûsâ (a.s.) ın Annesi Hakkında
Vâhy
Kûr’ân-ı Keriym Ta-ha sûresi 20/38-39 ayetlerinde;
› ó¨ì¢ß b í
Ù Û¤ õì¢ oî©m@ë¢a ¤† Ó
4b Ó ›SV
› =ô¨Š¤¢a ¦ñ
£Š ß Ù¤î Ü Ç b
£ä ä ß ¤† Ô Û ë ›SW
› =ó¨yì¢í b ß
Ù¡£ß¢a ó¬¨Û¡a ¬b ä¤î y¤ë a ¤‡¡a ›SX
kale kad utiyte sü’leke ya Mûsâ (36)
ve lekad menenna aleyke merreten uhra (37)
iz evhayna ila ümmike ma yuha (38)
Meâlen :
36. “Ey Mûsâ istediğin sana verildi,
dedi.”
37. “Zâten sana başka
bir def’a da iyilikte bulunmuş”
38. “annene vâhyedileni (gerekeni) vâhyetmiştik.”
Özet yorum :
Görüldüğü gibi burada da peygamber olmayan
bir ha-nıma vâhy edildiği açık olarak ifade edilmektedir.
“Mertebe-i Tenzih”in zuhur yeri olan Hz. Mûsâ,
o-nun zuhur mahalli olan annesine, Cenâb-ı Hakk, o
sıkıntılı devresinde, Fir’avn’ın zulmünden
çocuğunu nasıl kurtaraca-ğını bizzât kendisine
bildirmişti.
“Mânâ’yı Mûseviyet”in, beden sandığına
konup, Hakk’ın ilim deryâsina terk edilerek seyre
çıkarılmasının biz-ler için de büyük önemi
vardır.
Bu hakikat idrak edilmeden;
“mertebe-i Tenzih”den ® “mertebe-i Teşbih”e ge-çilmesi mümkün olamamaktadır.
Seyr-i sülük çalışmalarında bir gün
gelir de, gönlün-den meydana getireceğin Mûsâ’nın annesi olursan, onu
nasıl koruyacağını Rabb’ın sana da vâhy – ilham
eder, hiç şüphen olmasın.
Semalar hakkında vâhy
Kûr’ân-ı Keriym Fussilet sûresi
41/12. âyetinde
¡å¤î ߤì í
ó©Ï §pa ì¨à ɤj
£å¢è Ô Ï ›QR
6b ç Š¤ß a
§õ¬b à ¡£3¢×ó©Ï ó¨y¤ë a ë
6b¦Ä¤1¡y ë
> |î¡2b – à¡2 b î¤ã¢ £†Ûa õ¬b à
£Ûa b £ä £í ‹ ë
› ¡áî©Ü ȤÛa
¡Œí©Œ ȤÛa ¢Ší©†¤Ô m Ù¡Û¨‡
fekadahünne
seb’a semavatin fiy yevmeyni
ve evha fiy
külli semain emreha
ve
zeyyennessemaeddünya bimesabiyha ve hıfzan
zalike
takdiyrül aziyzil aliymi
Meâlen :
Allah,
bunun üzerine, iki (2) gün içinde yedi (7) gök var etti
ve her göğün işini kendine vâhy
etti, bildirdi.
Yakın göğü
ışıklarla donattık ve bozulmaktan ko-ruduk.
İşte bu, bilen güçlü olan
Allah’ın konumudur.
Özet yorum :
Bütün âlemlerin altı (6) günde zuhura
geldiği bildiril-mektedir. Bu altı günün ikisinde ise, yedi (7)
kat sema bina edilmiştir.
Bu semalara nasıl hareket edecekleri ve
içinde yaşa-yan varlıklara ki; hepsi Hakk’ın isimlerinin
zuhur mahalle-ridir, nasıl yaşayacakları kendilerine Hakk
tarafından açık olarak bildirildiği görülmektedir.
Melekler Hakkında Vâhy
Kûr’ân-ı Keriym Enfal sûresi 8/12. âyetinde
¤¡ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa
ó Û¡a Ù¢ £2 ‰ ó©yì¢í ¤‡¡a ›QR
6aì¢ä ߨa
åí©ˆ £Ûa aì¢n¡£j r Ï á¢Ø È ß
ó©£ã a
iz
yühıy rabbüke ilel melâiketi
enniy
meaküm fesebbitülleziyne amenü
Meâlen :
“Rabb’ın meleklere, “Ben sizinleyim,
inananları destekleyin,” diye vâhyetti.”
Özet yorum :
Evvelki sayfalarda “melâike-i kiram”
bölümünde be-lirtildiği gibi, “fiiller kuvvet ile meydan
geleceğinden, efali ilâhiyye dahi Malaike-i kiram ile zahir olur.”
“Kuvvet-i ilâhiyye”nin ismi, enbiya aleyhisselâmın
lisanında “melâike” dir. Zira melek, “kuvvet ve şiddet”
mâ-nâsınadır, denmiştir.
Görüldüğü gibi âyet-i kerimedeki “ben
sizinleyim” lâfzı, bu gerçeği çok açık olarak ifade
etmektedir.
“lâ
faile illâllah” hükmüyle
belirtilen, “fail yoktur, ancak fail Allah’tır,”
gerçeğinde bunları görmekteyiz.
Fiil ® kuvvete,
kuvvet ® iradeye,
irade ise, ® zâta
bağlı olduğundan, ortaya çıkan fiil zâtın o
mertebedeki ismi ile zuhuru demektir.
Ef’ali ilâhi dahi her tenezzülünde o mertebenin ismi ile bir
kuvvet ve güç neticesinde zuhur etmektedir.
İşte bu güç ve kuvvetin ismi
bilindiği gibi “melâi-ke”dir, ve zât kuvvetleriyle yani melekleri
(melekeleri) ile beraberdir.
Burda belirtilen (kuvvet) “melekler” insânlarla
olan-lardır, diğerleri değildir. Özellik ifadesi, zâti
ilginin insânla birlikte olmasıdır diyebiliriz.
Arı Hakkında Vâhy
Kûr’ân-ı Keriym Nahl sûresi
16/68-69. âyetinde
¡3¤z
£äÛa ó Û¡a Ù¢ £2 ‰ ó¨y¤ë a ë ›VX
b¦mì¢î¢2
¡4b j¡v¤Ûa å¡ß ô©ˆ¡‚ £ma ¡æ a
›= æì¢(¡Š¤È í
b £à¡ß ë
¡Š v £'Ûa å¡ß ë
¡pa Š à
£rÛa ¡£3¢× ¤å¡ß ó©Ü¢× £á¢q ›VY
6
¦5¢Û¢‡ ¡Ù¡£2 ‰ 3¢j¢ 󩨢ܤb Ï
¥la Š (
b è¡ãì¢À¢2 ¤å¡ß ¢x¢Š¤‚ í
6¡b
£äÜ¡Û ¥õ¬b 1¡( ¡éî©Ï ¢é¢ãa ì¤Û a
¥Ñ¡Ü n¤‚¢ß
› æë¢Š
£Ø 1 n í §â¤ì Ô¡Û ¦ò í¨ü
Ù¡Û¨‡ ó©Ï £ æ¡a
ve
evha rabbüke ilennahli
enittehızıy
minel cibali büyuten
ve
mineşşeceri ve mimma ya’rişune (68)
sümme
küliy min küllissemerati
feslükiy
sübüle rabbiki zülülen
yahrücü
min bütuniha şerabün
muhtelifun
elvanühü fiyhi
şifaün linnasi
inne fiy zalike leâyeten likavmin yetefekkerune
(69)
Meâlen :
68. ve rabbin bal arısına da ilham
etmiştir ki, dağlar-dan ve ağaçlardan ve çardaklardan beyt (evler)
edin
69. Sonra semere (meyvelerin) hepsinden ye, rabbinin
sebil (yollarını) zelilen (boyun eğerek), süluk
et, yol tut, git. Karınlarından renkleri muhtelif bir şerbet
çıkar, onda in-sânlar için bir şifa vardır. Tefekkür eden,
düşünen kavim için kesin bunda ibret vardır.
Özet yorum :
Gerçekten de her mertebede yaşayan bir insân
(millet) için arı hakkında büyük ibretler vardır.
(Çiçeklerden topladığı bal
özü ile kovana dönen arı, bal midesindeki bu tatlı
sıvıyı genç işçi arıların ağzına kusar
(boşaltır).
Onlar da bu sıvıyı ağızlarındaki
salgıla-rıyla karıştırır ve kendi aralarında
dilden dile geçirerek içindeki suyun bir kısmını
buharlaştırırlar. Sonra boş peteklere doldururlar.
Artık bu sıvı, zevkle yediğimiz bal-dır.) *(34)
*(34) Yeni Rehber Ansiklopedisi cild 2 sahife
252
Ne harika bir sistem-kurgu değil mi?...
Ortalama ağırlığı 1 gram, boyu 1.5 cm
kadar olan u-çan, canlı, yaptığı işi bilen, hiç
eksiksiz başaran, kendine öz güveni olan, zahir ismi “nahl”,
türkçesi arı (arı - duru – te-miz) olan o kimya ve fizik
laboratuarı ne müthiş bir ibret tab-losudur?... (Düşünen
millet için!.....)
Yaz boyunca binlerce kilometre yol kateden bu
mü-barek varlıklar balın bir kısım malzemelerini
çiçeklerden top-larlarken kendi ağızlarında ürettikleri
sıvıların kaynağını ne-reden
buluyorlardır?....
Tasavvufta bal, “marifetullahı”
ifade eder, çünkü “özün özü”dür.
Bu özü oluşturuyorlarken arı
kovanlarının mahalline yaklaşıp onları ibret gözüyle
seyretmek bizlere çok şeyler ka-zandıracaktır.
Ey irfan ehli olmaya çalışan
kardeşim, bir an gözlerini yumarak o
yaşantılarını iç bünyende tefekkür etmeğe
çalış... çalış ki, müşaheden açılmaya
başlasın.
İşte o zaman sen de anlamaya
başlayacaksın, ki o ha-vada uçuşan İzã “nahl” ler canab-ı Hakk’ın,
“Allah”,
“Râhman”, “Rahiym”, “Rezzak”,
“Şafi”,
“Hâlik”,
“Latiyf”,
“Keriym”,
“Muhyi”, “Hay”,
“Reşiyd”, “Sabur”
ve diğer isimlerinin zuhur mahalleri
olarak, kesif zannettiğin aslında lâtif olarak zuhurlarından
başka bir şey olmadığını şeksiz
şüphesiz idrak (derk) etmiş olduğunu anlayacaksın.
İşte bu görüş ve anlayış,
onları gerçeği ile anlayış, marifetullah mertebelerinden “esma-i
ilâhiyye marifeti”dir, anlamaya çalış.... ve senin beşeriyet
kalıp ve hastalığından kurtulman için en büyük ilaç ve
şifadır.
Bu hakikat ã (nun), z (ha), İ (lâm) harflerinin toplamından meydana
gelmiştir.
ã (nun) “nûr-u
ilâhi” ® “esma” âlemidir.
z (ha) “hay” ® hayat ve hakikat-i ilâhiyyedir.
İ (lâm) ise, “âlem” yani İzã “nahl” âlemdir.
Ebced hesabıyla
ã (nun)
50
z (ha)
8
İ (lam) 30 =
88 eder
(88) ® “Esma’ül Hûsna” Allah’ın güzel
isimle-rinden “Gani” ismine tekabül eder, ki onlarda zuhura gelen
Esma-i ilâhiyelerin “gına’ına” yani zenginliğine, ihtiyaç
sa-hibi olmayıp, lütufkarlığına açık olarak delâlet
vardır.
Bal arısıyla dahi böyle bir yakınlığı,
birlikteliği ve vâhyi olan yüce zâtı “zaman ve mekân” ötesine
çıkarıp sade-ce oralardaki varlığına inanmak, O’nu,
O’nun hakkında, ken-di zannı ile karar vermek ve İslâm’ın
en mühim tevhid ilke-sine ters düşmek olmaz mı?....
Sevgili kardeşim burada gayemiz bu âyetlerin
genel tefsir ve yorumunu yapmak değil, mevzuumuz olan vâhy ha-kikatini
daha iyi anlayabilme yollarını araştırmağa
çalışmak-tır. Bal zahiri ile tamamen şifa
iken, bâtıni hakikati itibariyle de, gönül ve irfaniyetlerimize
şifadır.
Cinler Hakkında Vâhy
Kûr’ân-ı Keriym El cin sûresi 72/1-2 âyetlerinde
¡£å¡v¤Ûa
å¡ß ¥Š 1 ã É à n¤a ¢é
£ã a £ó Û¡a ó¡y@ë¢a ¤3¢Ó ›Q
›# =b¦j v Ç
b¦ã¨a¤Š¢Ó b ä¤È¡à b £ã¡a
a¬ì¢Ûb Ô Ï
6©é¡2 b
£ä ߨb Ï ¡†¤(¢ £ŠÛa ó Û¡a ô¬©†¤è í ›R
› =a¦† y a
¬b ä¡£2 Š¡2 Ú¡Š¤'¢ã
¤å Û ë
kul uhiye ileyye ennehüsteme’a neferün minel cinni
fekalu inna semı’na kûr’ânen aceben (1)
yehdiy ilerrüşdi feamenna bihî
ve len nüşrike birabbina ehaden (2)
Meâlen :
1. De ki : “Bana şu gerçek vâhy
olundu, ki kesin bir takım cinler, (sabah namazında Kûr’ân okuduğumu)
işit-tiler de (kavimlerine döndükleri zaman) dediler, ki biz acîb
(eşsiz) Kûr’ân işittik
2. Rüşte hidâyetliyor artık biz
ona imân ettik. Ve asla Rabbimize hiç kimseyi ortak
koşmayacağız.
Özet yorum :
Daha evvelce bahsedildiği gibi melekler ve
cinler, es-ma âlemi kaynaklı zuhurlardır.
Cenâb-ı Hakk o âlemin var-lıklarına da vâhy etmektedir, onlara
da ne kadar yakın oldu-ğunu ifade etmektdir.
Tane ve Çekirdek Hakkında Vâhy
Kûr’ân-ı Keriym En’âm sûresi 6/95.
âyetinde
6ô¨ì
£äÛa ë ¡£k z¤Ûa ¢Õ¡Ûb Ï é¨Ü£Ûa £æ¡a
›YU
¡o¡£î à¤Ûa
å¡ß £ó z¤Ûa ¢x¡Š¤‚¢í
6
¡£ó z¤Ûa å¡ß ¡o£¡î à¤Ûa ¢x¡Š¤‚¢ß ë
› æì¢Ø Ϥ õì¢m
ó¨ £ã b Ï ¢é¨Ü£Ûa ¢á¢Ø¡Û¨‡
innallahe
falikul habbi venneva
yuhricul
hayye minel meyyiti
ve muhricül
meyyiti minel hayyi
zalikümullahü
feenna tu’fekune
Meâlen:
“Taneyi ve çekirdeyi yaran şüphesiz,
kesin Allah’tır;
diriyi ölüden ve ölüyü diriden
çıkarırız.
İşte Allah budur nasıl yüz
çevirirsiniz.”
Özet yorum :
Bu âyet-i Kerime dahi Cenâb-ı Hakk’ın ne
kadar ha-yatın içinde olduğunu açık olarak ifade
etmektedir.
Tabii ki tane ve çekirdeği Cenâb-ı Hakk
kendi gelip yarmamaktadır. Ancak tane ve çekirdeğin oluşumunda
her sa-niye gelişmelerini takip ve takviye eden sayısız “müdebbir
melekler”, O’nun güçleri olduğundan oralarda oluşan
faali-yetlerin mutlak sahibi de Hakk’ın kadir, rezzak ve daha bir-çok
isimleri ile ta kendisidir.
Bu mevzuda da söylenecek çok şey vardır,
ancak ga-yemiz bunların izahı değil açık olan gerçeklere
biraz daha açıklık getirmeğe gayret etmektir.
Doğru Rü’ya Hakkında Vâhy
“Doğru rü’ya, Allah’tan bir
vâhiydir.” (hadis)
“Doğru rü’ya, peygamberliğin
kırk altı parçasın-dan bir parçadır.” (hadis)
Diye buyuran efendimiz (s.a.v.) Cenâb-ı
Hakk’ın sıra-dan fakat temiz insânlara dahi rü’ya yoluyla vâhy
ettiğini a-çık olarak ifade etmektdir.
İnsân ve Cin
Şeytanlarının Hakkında Vâhy
Kûr’ân-ı Keriym En’âm sûresi 6/112.
âyetinde
§£ó¡j ã
¡£3¢Ø¡Û b ä¤Ü È u Ù¡Û¨ˆ × ë
¡£å¡v¤Ûa ë
¡¤ã¡ü¤a
åb î, ( a¦ £ë¢† Ç
6a¦‰ë¢Š¢Ë
¡4¤ì Ô¤Ûa Ò¢Š¤¢‹ §œ¤È 2 ó¨Û¡a ¤á¢è¢š¤È 2
ó©yì¢í
ve
kezalike ce’alna likülli nebiyyin
adüvven
şeyatıynel insi vel cinni
yuhıy
ba’duhüm ila ba’dın zuhrüfel kavli ğururen
Meâlen :
Ve keza böyle her peygamber için insân ve cin
şey-tanlarını düşman kıldık.
Onların bâzısı
bazısını aldatmak için sözün yaldız-lısını
vâhyeder (fısıldar,
vesvese eder)
Özet yorum:
Âyet-i Kerimede açık olarak ifade
edildiği gibi, mer-tebe-i şeytaniyyet, insân ve cinlerden de zuhur
etmektedir. Bunlar yaldızlı sözlerle
fısıldaşırlaar, çünkü ürettikleri veh-min hayâlleridir.
Vehmin en büyük özelliği “yoku var;
varı yok” gös-termesidir.
İşte onların birbirleriyle “fısıldaşmaları”
(vâhyleşme) tamamen vehim ve hayâle dayandığından,
ne kendilerine ve ne de çevrelerine hiç bir faydaları olmaz. Bu
yüzden gerçeği söyleyenlere düşman olurlar. Bu dahi
vehimlerinin gereğidir.
Görüldüğü gibi zahiren ilâhi
olmayan vâhyler ;
asılları itibariyle “hayâl”e,
hayâl ® “vehme”
vehim ® “kahhar”
ismine;
“kahhar” ismi de ® “zât-ı
ilâhiyye”ye bağlı olduğundan
onlar dahi bâtınen “vâhy-i vehim”dir.
Böylece vâhyler iki türlü olup;
biri, ilâhi;
diğeri de, vehmidir.
Vâhiy lügatta : risâlet, kitabet, işaret, ilham,
gizli kelâm mânâsınadır.
Diğer ifadeyle, sürat, seri işaret
demektir. *(35)
*(35) Elmalılı Hamdi yazır “Hak
dini Kûr’ân dili” cild 3, sayfa 1525
Allah’ın bir insânla (vâhy)
konuşma yolları
Kûr’ân-ı Keriym Şura sûresi
42/51. âyetinde
b¦î¤y ë £ü¡a
¢é¨Ü£Ûa ¢é à¡£Ü Ø¢í ¤æ a §Š ' j¡Û æb ×
b ß ë ›UQ
¦üì¢ ‰ 3¡¤Š¢í
¤ë a §lb v¡y¯¡ ª¡ô¬a ‰ ë ¤å¡ß ¤ë a
› ¥áî©Ø y ¥
£ó¡Ü Ç ¢é £ã¡a 6 ¢õ¬b ' í b ß
©é¡ã¤‡¡b¡2 ó¡yì¢î Ï
ve ma
kâne libeşerun en yükellimehullahü
illâ
vâhyen
ev
min verai hıcabun ev yürsile resülen
feyühıye biiznihi ma yeşa’ü
innehü ‘aliyyün ha-kiymün
Meâlen:
1 - ve beşer için ona Allah
konuşması ancak vâhyen olmuştur
2 - veya hicab ( perde)
arkasından
3 - veyahut resül irsal ederek
4 - kendi izniyle dilediğini vâhy
ettirmesi ile
kesin, şüphe yok ki, O, pek yücedir,
çok hikmet sahibi-dir.
Özet yorum :
Yukarıda geçen âyet-i kerimedeki ifadelerden
Allah’ın, O yüce zâtın insâna ne kadar yakın ve
kelâmına muhatap ol-duğunu üç şekilde açık olarak
görmekteyiz.
1. Aracısız olarak, “mutlak zâtı” ile
konuşur,
2. perde arkasından konuşur.
3. veya Rasûl – elçi göndererek
vâhyeder.
1 inci ve 2 inci oluşumlarda dikkat edilirse “yükellime” (konuşur - konuşuyor) ifadeleri
ve “Rabb” ile “kulun” bir-likteliği vardır.
Tekellüm etme, karşılıklı
konuşma oluyor demektir. “ehl-i zahir”in bu hususu
anlayabilmesi oldukça zordur.
3 üncü oluşumda “Rabb” ile
“kulu” arasında Rasûl – elçi vardır, çünkü burası fark
âlemidir.
4 üncüsünü ilave edersek o da, bir peygamberin
lisa-nından zahiren kavmine Hakk’ın kelâmını bildirmesidir.
Yukarıda belirtilen :
1 inci husus zât mertebesi
itibariyle
2 inci husus sıfat
mertebesi itibariye
3 üncü husus esma mertebesi
itibariyledir.
Bunların hepsinn zuhurları ise, 4
üncü ef’al mertebesi itibariyle tahakkuklarıdır.
Tekrar bu hususları incelemeğe
gayret edelim.
1. Aracısız zâtı ile
konuşur
Kûr’ân-ı Keriym Necm sûresi 53/10. âyetinde
› 6ó¨y¤ë a ¬b ß
©ê¡†¤j Ç ó¨Û¡a ó¬¨y¤ë b Ï ›QP
feevha ilâ abdihî ma evha
Meâlen :
Böylece vâhy etti Allah kuluna vâhy
ettiğini
Bir hadis-i Kudside :
“Benim Rabbım ile öyle anlarım
olur ki; oraya ne bir melek-i mukarrep, ne de bir nebii mürsel giremez,” buyruldu.
Özet yorum :
Hakk’ın sözünü duymağa ve
müşahedeyi ilâhiyyeye en büyük mania - engel, nefs ve bireysel
benliğimizdir. Bun-ların
şartlanmışlığı ile yaşamak bizleri Hakk’tan
çok uzaklara götürmektedir.
Belirli çalışmalar neticesinde kişi
(salik) kendinde bu-lunan bireysel hallerini yavaş yavaş terkederek, safiyetine
doğru yol almağa başlar.
Nihâyet bireysel mânâda kendini tanır,
daha sonra “beş hazret” mertebesine de ulaşır, böylece seyrini
tamam-layarak geldiği yere ulaşmış olur.
Aslında bu ulaştığı yer, kendi
hakikatidir. Kendi haki-kati ise, aslı itibariyle Hakk’ın
hakikatinden başka bir şey de-ğildir.
Hal böyle olunca kul’un kendine ait bir
kulluğu ola-maz, ona artık “abd’u Hu” - “Hu’nun
abdı” ismi verilir.
Orada zuhurda olan “Hüvviyet-i Mutlaka”dır.
“Hüvviyet-i Mutlaka”nın zuhur yerini tanıyıp
anla-mak avam için oldukça zordur, çünkü belirli bir tarifi ve
vas-fı yoktur ve sözlerini hevasından nutketmez. Ancak “vâhyin
yuha” (Necm 53/4) kendisine “vâhy” (ilham edilen) ile
nutk eder (konuşur).
İşte ancak bu tür kimselerin
lisanlarından zuhur eden “kelime-i ilâhi” (ilâhi kelime) ler
sadece bir “savt” (ses) ten ibaret olmayıp, “ilim - rûh - nûr -
muhabbeti ilâhi” ve ifade edilmek istenen mevzu’nun mânâları da
yüklü olan “hayat nefhaları”dır.
Bu “nefha-i ilâhi”ler hangi gönle
düşmüşse o gönül mutlaka yeni bir hayatla hayat bulur ve
istikrarlı gelişimini sağlar.
Bu gelişmenin sağlanmasına sebep
ise, “irsal” “ve Rasûlu’Hu” (Hu’nun irsalcisi) yani
kabiliyetli gönüllere ha-bercisidir.
Bu irsaller yeni birer “vâhy”
değil, vâhyin izah ve açılımlarını sağlayan
“ilham-ı ilâhi”lerdir ve bu ilhamları, o “Hu”nun “abd”larına
Cenâb-ı Hakk aracısız “nefh” eder ve onun
konuşan lisanları olurlar.
Çok müthiş bir oluşumdur, ancak
ehli olan gönüller bu halleri idrak ve müşahede ile
yaşayabilirler.
Bu yol ve sistem Cenâb-ı Hakk’ın özel ve
hususi bir yolu, zuhura çıkarmayı murad ettiği zât-i rahmeti ve
arzusu-dur.
Bu kimseler “ehl-i zât” yani “zâtiyyun”
tabir edilen kimselerdir.
2. Sıfat mertebesi itibariyle
konuşur
Kûr’ân-ı Keriym Tâ hâ sûresi 20/10. âyetinde:
a¦‰b ã
¨a ‰ ¤‡¡a
iz
rea naren
Meâlen :
Hani bir ateş görmüştü (O ateşin yanına geldiği
vakit)
Kûr’ân-ı Keriym Tâ hâ sûresi 20/13.
âyetinde :
ó¨yì¢í
b à¡Û ¤É¡à n¤b Ï
festemı
lima yu’ha
Meâlen :
Vâhy olunan için dinle
Kûr’ân-ı Keriym Tâ hâ 20/14
âyetinde
=ó©ã¤†¢j¤Çb Ï
b ã a ¬£ü¡a é¨Û¡a ¬ ü ¢é¨Ü£Ûa b ¯ã a ¬ó©ä
£ã¡a
inneniy
enellahü lâ ilâhe illâ ene fabüdniy
Meâlen :
Cidden benim Ben Allah. Benden başka
hiçbir tanrı yoktur! Öyle ise bana (abd) kulluk et.
Âyetleri ile belirtilen husus, perde
arkasından “sıfat mertebesi” itibariyle konuşur
hükmünün misallerindendir.
Özet yorum :
Gayemiz yukarıda belirtilen âyet-i
kerimelerin genel izah ve yorumlarını yapmak değil, özet
olarak mevzuumuza ışık tutması bakımından
kısa kısa mânâlarını gözden geçir-meğe çalışmak
olacaktır.
İnşeallah başka bir mevzu ile daha
genel anlamda bu âyet-i kerimeleri ele almak imkânımız olur.
Bu âyet-i Kerimelerdeki özelliğin
hususiyyeti, zât mertebesi itibariyle gelen zât’ın, sıfat-ı
tecellisidir.
“Sem’ ve basar”, duyuş ve görüş, insândaki bu
iki sıfat, onun insânlığının büyük
değerlerindendir.
Bu mertebede sahne, “ateş” yani önce
görüş, duyuş yani bilgi sonradır.
Zât-ı ilâhi, ağaç ve ateş sûretinden, azamet
sıfatıyla tecelli ve vâhy etmektedir. Çünkü
ateş, azamettir.
Bu mertebede “Tenzih” ve “Teşbih”
ayrı ayrı sunul-muştur.
Zâtı itibariyle, “ben Allah’ım” ® Tenzih;
ağaç ve ateş sûretinde tecellisi ise, ® “Esma-i Teşbih”tir.
Bu mertebede henüz “Mûsâ”lık mevcud
olduğundan iki (2) mertebe ayrı ayrı zuhur
etmektedir.
İki mertebenin birleşmesi ancak “mertebe-i
hubbiy-yet” yani “Muhammediyyet”de “lâ ilâhe
illâ allah” ger-çek
tevhid ile mümkün olacaktır.
Bu mertebede Cenâb-ı Hakk vâhy’ini ağaç
ve ateş “vera’sı” arkası’ndan (perdesi’nden)
yapmıştır, yapmaktadır. Kişiye
vasıtalı olarak zâtından hitap etmektedir.
Mahmut Şebüsteri; “Gülşen-i Raz” isimli
kitabında bu hususla ilgili güzel bir izah yapmıştır.
Reva
başet “enel Hakk” ez dirahti,
Çira
nebvet reva ez nik bahti ?
Türkçesi :
“Bir ağaçtan “Enel Hakk = Ben
Hakkım” sesinin gelmesi caiz oluyor da, ezeli saadete mazhar bir
adamın (Mansur’un)
aynı sözü söylemesi neden caiz görülmüyor,”
diye ifade edilmiştir. *(36)
*(36) Hasan Basri Çantay cild 2, sayfa 565
Ehl-i sıfat, yani sıfatiyyun bu tecelliye
mazhardır.
Gerçi mertebe-i Mûseviyyet, “Esmaiyyun”dur,
bura-daki tecelli ise, sıfat mertebesinden ® esma mertebesine o-lan tecellidir.
Bu mertebeye gelen kişiye de Cenâb-ı
Hakk beden “tur’u sina”sında (sine dağında)
ateş sûretinde muhabbet-i ilâhiye ile tecelli “vâhy” (ilham)
ederek, kelâm eder, ki ehli-ne malumdur.
3. Rasûl – Elçi göndererek vâhy eder
Hakk’ın kullarına bu tür
“ihbarat-ı” (haberleri) umu-mi (genel) olanıdır.
Cenâb-ı Hakk esma mertebesinde zuhura gelen bir melek
aracılığı ile vâhylerini “esma” mertebesin-den ® “ef’al” şehadet mertebesinde
seçtiği bir kuluna “Ne-bi-Rasül” gönderir, bu “adet-i
ilâhiyye”dir.
Bütün Nebi ve Rasüller ilâhi mertebeler
ilimlerini bu sistem içerisinde almışlardır.
Âdem (a.s.) ile başlayıp Hz. Rasûlullah
(s.a.v.) efendi-mizle neticelenen ilmi ilâhi zahiren hep bu sistemle faaliyette
olmuştur.
Bu sistem herkes için geçerli ve idrakî kolay
olandır.
Esma âleminden ® ef’al-şehadet âlemine olan
tecel-lilerdir.
Kûr’ân-ı Keriym Nahl sûresi 16/102. âyetinde:
¡£Õ z¤Ûb¡2
Ù¡£2 ‰ ¤å¡ß ¡¢†¢Ô¤Ûa ¢€ë¢‰ ¢é Û £Œ ã
¤3¢Ó ›QPR
åî©à¡Ü¤¢à¤Ü¡Û
ô¨Š¤'¢2 ë ô¦†¢ç ë aì¢ä ߨa åí©ˆ £Ûa
o¡£j r¢î¡Û
kul nezzelehu
rûhul kudüsi min rabbike bil hakkı
liyüsebbitelleziyne
amenu ve hüden ve büşra
lil
müslimiyne
Meâlen :
(Ey Muhammed!)
De ki: Rûh’ül Kudüs (Cebrâil a.s.) Rabbının
katın-dan îmân edenlere sabit kılsın (pekiştirsin)
diye ve müslü-manlar için hidâyet ve müjde olsun hak için onu (Kûr’ân-ı)
indirmiştir
Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmran sûresi 3/39.
âyetinde:
¢ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa
¢é¤m …b ä Ï ›SY
=¡la Фz¡à¤Ûa
ó¡Ï ó©£Ü –¢í ¥á¡ö¬b Ó ì¢ç ë
b¦Ó¡£† –¢ß
ó¨î¤z î¡2 Ú¢Š¡£' j¢í é¨Ü£Ûa £æ a
¡é¨Ü£Ûa
å¡ß §ò à¡Ü Ø¡2
› åî©z¡Ûb £–Ûa
å¡ß ¦b£î¡j ã ë a¦‰ì¢– y ë
a¦†£¡î, ë
ve hüve kaimun yusalli
fiyl mihrabi
ennellahe
yübeşşirüke biyahya mûsâddıkan
bikelimetin
min allahi
ve seyyiden
ve hasuren ve nebiyyen minessalihiyne
Meâlen :
mihrapta o (Zekeriyya a.s.) namaz kılmakta iken
melekler ona seslendiler
kesin Allah sana, Allah’tan (Allah’ın emriyle vücûd bulan)
kelime ile (“kelimeyi” İsa”yı) tasdik eden, seyyid (e-fendi),
hasur (nefsine hâkim, iffetli), salihlerden (iyilerden) nebi (peygamber)
olarak Yahya’yı müjdeler.
Daha fazla zaman almamak için burada da bu kadar
izahla yetinmek istiyoruz.
Düşünen kimseler için küçük ifadelerde büyük
izahlar bulunmaktadır.
4. Elçileri vasıtasıyla
kullarına hitaplarıdır
Kûr’ân-ı Keriym Hud sûresi 11/84. âyetinde:
6b¦j¤î È¢(
¤á¢çb a å í¤† ß ó¨Û¡a ë ›XT
é¨Ü£Ûa
a뢆¢j¤Ça ¡â¤ì Ó b í 4b Ó
6
¢ê¢Š¤î Ë §é¨Û¡a ¤å¡ß ¤á¢Ø Û b ß
æa Œî©à¤Ûa ë
4b î¤Ø¡à¤Ûa a좖¢Ô¤ä m ü ë
§Š¤î ‚¡2
¤á¢Øí¨‰ a ¬ó©£ã¡a
›# §Áî©z¢ß §â¤ì í
la ˆ Ç ¤á¢Ø¤î Ü Ç ¢Òb a ¬ó©£ã¡a ë
ve
ilâ medyene ehahüm şu’ayben
kale
ya kavmı‘büdullahe
ma
leküm min ilâhin ğayrühu
ve lâ
tenkusul mikyale vel miyzane
inniy
eraküm bihayrin
ve
inniy ehafü aleyküm azabe yevmin muhıytın
Meâlen :
Medyen'e de kardeşleri
Şuayb'ı (gönderdik)
dedi ki: Ey kavmim!. (Ey toplumum) Allah'a kullukta bulunun,
sizin için ondan başka bir mâbud
yoktur.
ve ölçüyü ve tartıyı eksik
yapmayın
kesin, şüphe yok, ben sizi hayır
(bolluk) ile
görüyorum.
ve ben kesin, sizin üzerinize muhit (kuşatıcı) günün
a-zâbına korkarım.
Cenâb-ı Hakk kullarına bu dört yoldan
hitap ettiğini belirttiğimiz âyet-i kerimelerden açık olarak
anlamaktayız.
4 üncü sistem; genel olan, Nebi ve Rasûllerin belirli
yollardan, Hakk’tan alıp, ümmetlerine bildirdikleri ilâhi ke-lâmlar,
emirler ve yasaklardır.
3 üncü sistem; Allah’ın Rasûl ve Nebilerine gön-derdiği
melekler vasıtasıyla vâhyleridir.
2 inci sistem; perde arkasından
vasıtalı konuşmaları-dır.
1 inci sistem ise; aracısız olarak mutlak
zâtı ile ko-nuşmalarıdır.
Biz İslâm müntesipleri olarak, bu
hususları çok iyi idrak edip anlamamız gerekmektedir.
Kûr’ân’ın Diğer Dört (4)
Özelliği
Kûr’ân-ı Keriym’i daha
iyi anlayabilmemiz için Hadis-i şerif’te belirtilen 4
özelliğini, “zahiri”, “bâtını”, “haddi”
ve “matla-ı”nı da bilmemiz gerekmektedir.
Hadd-i, âyet’in sınırları;
Matla-ı ise, âyet’in tuluğu, doğuş
yeri, zuhur mertebesidir.
Böylece vâhy ve ilâhi hakikatlerin dört (4)
nüzül mer-tebesini ve belirtilen âyetlerin de dört mertebeden
izahının ol-duğunu anladığımızda
Rabbımızı ve kendimizi çok daha iyi tanımamız mümkün
olacaktır.
Olsa
istidatı salik, kabil-i idrak-ı vâhy,
Emri Hak irsaline, her zerredir cebrâil
denmiştir.
Sadeleştirerek söylersek;
“salikin idrakî, vâhy’i anlamaya istidat
kazandı-ğında, her zerrenin Hakk’ın emrini irsal eden
(ulaştıran) bir cebrâil olduğunu anlamış
olur,” diyebiliriz.
Gerçekten oldukça güzel ifade edilen bir
anlayış ol-duğu açık olarak görülmektedir.
Evet; yukarıdan beri özetler halinde vermeye
ve id-raklere sunmağa çalıştığımız bu
gerçekler ışığında Cenâb-ı Hakk’ın, bütün
varlıklarla ve âlemlerle ne kadar yakından ilgili olduğunu ve
hayatın içinde bulunduğunu anlamamız zor olmayacaktır.
Zât-ı ilâhi bütün âlemlerde ve âlemlerin her
ferdinde zâtı, sıfatı, esması ve efaliyle
her an ve her yerde o mahalde, o mahallin kendi kemâliyle
zuhurdadır.
Ve her varlık “âyât-ı ilâhiyye” “ilâhi
âyetler”dir. Sûretler ise sûrelerdir, âyet ve sûreler ise,
Kûr’ân’dır.
O halde bu âlemin tamamı “tafsil-i Kûr’ân”dır.
Diğer ismi ile “Kûr’ân-ı ef’aliye”, fiili
Kûr’ân’dır. Zuhur ve müşahede âleminde zât-ı ilâhinin
şiddetle zuhurun-dan başka bir şey değildir.
İşte bu yüzden, “zuhurun şiddeti
kendine perde ol-du” denmiştir.
Bu mertebede Kûr’ân’ın ismi “imamin
mübiyn”dir. (Yâsin 36/12) (beyan olunan, açık olarak duran, önde olan
kitaptır.)
Bu ise ilâhi zâtın, “ef’al âlemi” Hz.
Şehadette zâtı ile zuhurundan başka bir şey değildir.
Ey sevgili kardeşim, benlik gafletinden
kurtulmağa çalışarak, idrak ve muhabbetle tefekkür etmeğe
çalış, sen de bu âlemin fertlerinden bir fert olduğundan sen
dahi Hakk’ın “sen” mertebesindeki bir âyetisin.
Kendi gerçek değerini iyi anla,
varlığında mevcut ilâ-hi âyâtları okumağa
çalış, işte ancak o zaman “zât ehli”, “Kûr’ân ehli”,
“ehlullah” olursun.
Zâti zuhur;
Kûr’ân, üç (3) tecelli şekliyle ifade
edilmiştir.
1. Yazılı metin, toplu halde,
“mushaf-ı
şerif”, (susan Kûr’ân)
2. Tafsil, yaygın halde, bütün bu
âlemler,
“yaşayan
Kûr’ân”, (fiili Kûr’ân)
3. İnsân-ı Kâmil zâti zuhur,
diğer Kûr’ânları bünye-sinde “cem” eden, toplayan
“Kûr’ân-ı natık” (konuşan Kûr’ân) dır.
İşte bu Kûr’ân’ların yukarıda
ifade edildiği gibi dört (4) idrak mertebeleri
vardır.
Birincisi; zahirleridir ki; sadece dış
lâfızlarına bakı-lır, zahiri şeriat mertebesi
anlayışıdır.
İkincisi; bâtınlarıdır ki; gerçek tarikat,
muhabbet mertebesi anlayışıdır.
Üçüncüsü; Hadd-i hudutlarıdır ki; hakikat
merte-besi, âyât-i Kerimenin ifade ettiği mânâların
hudutlarının ve genişliğinin anlayışıdır.
Dördüncüsü; Matla-ı, âyetlerin “doğuş”
yerleridir, ki marifet mertebesidir.
Hangi âyet-i Kerime hangi mertebeden zuhur
etmiştir, yani zât, sıfat, esma, ef’al kaynaklı
mı olduğunun bilincinde olmaktır.
Âyet-i Kerimeleri bu ölçüler içerisinde incelediği-mizde
bütün hitapların mutlak mânâda bize yönelik olduğunu gerçekçi bir
biliş ile anlamamız zor olmayacaktır.
Sevgili kardeşim, Sayın irfan yolcusu,
buralara kadar özet olarak vermeğe
çalıştığımız vâhy-i ilâhi hakkındaki
bil-gilerle bu hakikate bakışında epey değişiklikler
ve açılımlar olacağını zannediyorum.
Zahiri İslâm anlayışından,
bâtıni ve irfani bir islâm anlayışına geçmek
zorundayız. Bu kıymetli varlığımızı en
iyi bir şekilde değerlendirip anlamamız bizlere çok şeyler
kazan-dıracaktır.
Yolumuza; melekler, cebrâil, rûh, nûr ve vâhy ile
ilgili âyetlerden bazı örnekler vererek devam edelim.
Meleklerden Bahseden Bazı Âyetler
Evvelki sayfalarda;
“Fiiller, kuvvet ile meydana
geleceğinden, “ef’ali ilâhiyye” (ilâhi fiiller) dahi “Melâike-i
kiram” ile zahir olur.
Kuvvet-i İlâhiyyenin ismi enbiya
aleyhisselâmın lisa-nında “Melâike”dir. Zira Melek “kuvvet
ve şiddet mânâsı-nadır,” diye ifade edilmişti.
Zât-ı ilâhiyye bünyesinde (bâtınında)
bulunan özellik-lerini (mânâlarını) sıfatları ve
isimleri olarak zuhura çıkar-mayı diledi. Bu mânâları
bâtından zahire çıkarması için birer elbise (sûret) vermesi
gerekiyordu.
İlmi ilâhide bunların programları
(sûretleri) belirlendi, hayat sahnesinde yaşamlarını
sürdürmeleri için bir kuvvet ve dinamiğe ihtiyaç vardı.
Cenâb-ı Hakk, “Kaviy”, “Metiyn” ve
ilgili diğer i-simlerini de faaliyete geçirerek bütün âleme yayılan
çok geniş ve güçlü bir iletişim sistemi kurdu.
Bu güç ve kuvvet her zerreye hareket verdi
ve zerre-nin kendi özünde oluşturulan o güç ile özel faaliyetlerine, “rakslarına”,
dönmelerine, böylece hayatlarına, yaşamlarına
başlamış oldular. Her zerrede ve kütlede mevcud olan bu
güç ve kuvvet “melâike” ismi verildi.
Yoğunlaşmış bu kuvvetlerden
biri de “ilim” ve “ceb-bar” isimlerinin kuvvetle zuhuru olan
diğer ismi “Rûh’ul Kuds” (Melek) Cebrâil’dir.
Aldığı görevi, cebr ile
yaptırması, “Cebrâil”liği;
vâhy’i ilâhiyi ulaştırmadaki
rahmeti ise, “cibril”liğidir.
Geçtiğimiz âyet-i kerimelerde görüldüğü
gibi vâhy-i ilâhinin bütün âlemlere yayılması (ulaşması)
Cebrâil (a.s.) emrinde olan sayılamayacak kadar çok meleğin
varlığı ile mümkün olmaktadır.
Her mertebede olan varlıklara o mertebenin
gereği ile emr-i ilâhi ulaşmaktadır.
İnsânda ise, bütün mertebeler mevcut
olduğundan cib-rillik dahi mevcuttur. Kâmil insân, ilâhi
hakikatleri kendinden kendine, bâtından zahirine alır, ayrıca
her varlıktan Hakk’a giden bir yol olduğunu bildiğinden, idrak
ve şühûd ile her zerrenin kendisi için bir haberci “cibril”
olduğunun farkın-dadır.
Kûr’ân-ı Keriym Bakara sûresi 2/98-99.
âyetlerinde:
3í©Š¤j¡v¡Û
¦a£ë¢† Ç æb × ¤å ß ¤3¢Ó ›YW
¡é¨Ü£Ûa
¡æ¤‡¡b¡2 Ù¡j¤Ü Óó¨Ü Ç ¢é Û £Œ ã ¢é
£ã¡b Ï
¡é¤í † í
å¤î 2 b à¡Û b¦Ó¡£† –¢ß
› åî©ä¡ß¤ õì¢à¤Ü¡Û
ô¨Š¤'¢2 ë ô¦†¢ç ë
©é¡Ü¢¢‰ ë
©é¡n Ø¡÷¬¨Ü ß ë ¡é¨Ü¡£Û a¦ £ë¢† Ç
æb × ¤å ß ›YX
4b Øî©ß ë
3í©Š¤j¡u ë
›
åí©Š¡Ïb Ø¤Ü¡Û ¥ £ë¢† Ç é¨Ü£Ûa
£æ¡b Ï
kul
men kâne adüvven licibriyle
feinnehü
nezzelehü ala kalbike biiznillâhi
mûsâddikan
lima beyne yedeyhi
ve
hüden ve büşra lil mu’miniyne (97)
men
kâne adüvven lillâhi ve melâiketihî ve rüsülihî
ve
cibriyle ve miykale feinnallahe adüvvün lil kafiriyne (98)
Meâlen :
97. De ki; “Cebrâil’e düşman olan
kimse Allah’a düşmandır.,” çünkü o Kûr’ân-ı Allah’ın
izniyle kendin-den öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci
olarak senin kalbine indirilmiştir.
98. Allah’a, meleklerine, rasûllerine,
Cebrâil’e ve Mikael’e düşman olan kimse inkar etmiş olur. Allah
şüphesiz inkar edenlerin düşmanıdır.
Gerçekten, cebrâile düşmanlık Allah’a
(c.c.) düşman-lıktır. Çünkü (Cebrâil) ilâhi zât’ın
kullarına ilim ve kudret sı-fatıyla görünmesinden başka
birşey değildir.
Daha sonra Cebrâil (a.s.) ile ilgili âyetlere
devam et-mek üzere şimdilik bu kadarla yetinip diğer meleklerle
ilgili âyetlerin bazılarını özet olarak idrak edip anlamağa
çalışalım.
Kûr’ân-ı Keriym Bakara sûresi 2/30. âyetinde:
¡ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ü¡Û
Ù¢ £2 ‰ 4b Ó ¤‡¡a ë
6
¦ò 1î©Ü ¡¤‰ ü¤a ó¡Ï ¥3¡Çb u
ó£©ã¡a
ve iz
kale rabbüke lil melâiketi
inniy
ca’ılün fiyl ardı haliyfe
Meâlen :
Hani, Rabbin meleklere, “şüphesiz,
kesin ben yer-yüzünde halife ca’l edeceğim (halkedeceğim)” demişti.
Özet yorum :
Muhterem dostlar, bu âyet-i kerimeyi mümkün
olduğu kadar gerçek ifadeleri ile anlayabilmemiz için mümkün olan bütün
ilmi ve idrakî yeteneklerimizi faaliyete geçirip tefekkür ufkumuzu
genişletmemiz gerekecektir.
Çünkü bu âyet-i kerime “İnsân” olan
bizlerin ilk def’a bâtından zahire doğru başlayan
yolculuğunun ilk ve muhteşem habercisidir.
Kûr’ân-ı Keriym İnsân
sûresi 76/1. âyetinde :
¡Š¤ç
£†Ûa å¡ß ¥åî©y ¡æb ¤ã¡ü¤a ó Ü Ç ó¨m a
¤3 ç ›Q
› a¦‰ì¢×¤ˆ ß
b¦÷¤î ( ¤å¢Ø í ¤á Û
hel eta alel insâni hıynün mineddehri
lem
yekün şey’en mezkûren
Meâlen :
İnsânoğlu var edilip bahse
değer bir şey olana kadar şüphesiz uzun bir zaman geçmemiş
midir?
“İnsân üzerinden bir zaman geçmedimi
ki, o zaman insân mezkûr (anılan bir şey) değildi!..”
Ezelde; ilm-i ilâhi’de ilk programı yapılan “Hakikat-i
Muhammedi”dir.
Bu hakikatın bizim âlemimizde nokta zuhur
mahalli “Hz. Muhammed”dir.
Onun da ilk zuhur ismi “Âdem”;
lakabı, “Halife”dir.
Bu yüzden Hazret-i Muhammed (s.a.v.) “Biz son
gelen ilkleriz” diye bildirmişlerdir.
İlmi ezelide, “zât-ı mutlak” gizli
hazine’de, “bilin-mez” iken, bilinmekliğini arzu etti ve
düşünce yeteneği ola-cak bir zuhurun programını yaptı,
sonra onun hayatını sür-dürebilmesi için ihtiyaçlarını
giderecek bir âlemi de zuhura getirdi.
Bütün mertebeleri ile bu âlemler vücûd buldu,
fakat daha henüz bu âlemlerin varlığını idrak ve
şuur edecek bir mahal yok idi. Hal böyle olunca bu âlemlerin
varlığı veya yokluğu müsavi idi.
İşte zaman gelmiş, bu şuurlu
ve idrak sahibi olacak mahallin zuhura gelmesi için herşey
hazırlanmış idi.
Daha evvelce gizli hazineden zuhur eden bu
âlem-lerdi. Bu sefer bütün bunları idrak edip değerlendirebilecek bir
mahal olan “halife insân” zuhur edecek ve böylece ezel-de düzenlenen
program son şeklini alarak tamamlanmış ola-caktı.
Nihâyet vakit geldi, şartlar oluştu,
emir çıktı, bu görev “Râhman”a verildi, o da görevini en güzel
şekilde tahakkuk ettirmeğe başladı.
Bu hadise Kûr’ân-ı Keriym Râhman
sûresi 55/1-2-3-4 âyetlerinde bildirildi.
›6 æ¨a¤Š¢Ô¤Ûa
á £Ü Ç ›R = ¢å¨à¤y
£ŠÛ a ›Q
›
æb î j¤Ûa ¢é à £Ü Ç
›T =
æb ¤ã¡ü¤a Õ Ü ›S
er râhmanü
(1) allemel Kûr’âne (2)
halekal
insâne (3) allemehül beyane (4) *(37)
Meâlen :
1. er
râhman 2. Kûr’ân-ı
allem/talim etti, öğretti
3. İnsânı halketti. 3. Ona
beyanı (maksadını
anlatmayı) öğretti.
*(37) Bu hususta daha fazla bilgi RÂHMAN
isimli kitabımızda mevcuttur.
Zât’ul emr’de tahakkuk eden bu muhteşem
oluşumla-rın nihâyet faaliyete geçeceği ve geçirileceği
zât’ın, zâti te-celli mahalli olan “Halife insân” Âdem’in zuhur
vaktinin geldiği
Kûr’ân-ı Keriym Bakara sûresi 2/30 âyetiyle
bildirilmişti.
¡ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ü¡Û
Ù¢ £2 ‰ 4b Ó ¤‡¡a ë
6
¦ò 1î©Ü ¡¤‰ ü¤a ó¡Ï ¥3¡Çb u ó£©ã¡a
ve iz
kale rabbüke lil melâiketi
inniy
ca’ılün fiyl ardı haliyfe
Meâlen :
Hani, Rabbin meleklere “Şüphesiz,
kesin ben yeryüzünde halife ca’l (halk) edeceğim” demişti.
Özet yorum :
“Bu ifade; “Râhman”ın Rûbubiyyet
mertebesinden zuhura getireceği faaliyeti izah etmektedir.”
İnsânlığın ilk zuhurunu haber
veren bu âyet-i Keri-menin de diğerleri gibi her mertebeden izahları
vardır. Biz yine mümkün olduğu kadar özet olarak, mümkün olabilen en
güzel anlaşılabilir şekilde ifade etmeğe
çalışacağız.
Âyet-i Kerimede dikkatimizi çeken, acaba Rabb
başka varlıklara değil de, niçin evvelâ Meleklere bu haberi
açıkla-mayı uygun bulmuştu?...
Çünkü melekler faal ve müessirdirler, yani
âlemin üzerinde mutlak tesirleri vardır.
Fiiller kuvvet ile meydana geleceğinden, “ef’ali
ilâ-hiyye dahi Melâike-i kiram ile zahir olmaktadır,” den-miştir.
İşte bu devreye kadar âlemde sadece “ef’âl-i
İlâhiy-ye”, yani ilâhi fiiller zuhur etmekte, zâti tecellinin ise,
daha henüz zuhur mahalli oluşmadığından zuhuru
olmamıştı.
Bu âyet-i Kerime ile zâti tecellinin zuhur
mahallinin hazırlanmakta olduğu belirtiliyordu.
Bu yüzden melekler kendilerine bildirilen bu haber
ile epey sarsıldılar.
Kûr’ân-ı Keriym Bakara sûresi 2/30. âyetinde
b èî©Ï
¢3 Ȥv m a a¬ì¢Ûb Ó
kalu
etec’alü fiyha
Meâlen :
Orada (böyle bir varlığı) ca’l edecek (kılacak,
yapacak) misin diye cevap verdiler.
Çünkü bu tecelli mahallinin kendilerinden daha
değerli ve yüce olacağını sezinliyorlardı.
Halife sıfatıyla vasfedilen bu zâti zuhur mahalli
ola-cak varlığın diğer ismi “zâti güç” yani “Sultân”dır,
ilk zuhur mahalline verilen isim ise, “Âdem”dir.
Melekler – kuvvetler, “sıfat-ı ilâhiyye” ve “esma-i
ilâhiyye”yi ® ef’ali ilâhiyyeler
olarak zuhura getirmekte,
Halife – güçler, “Sultân”lar ise, “zât-ı ilâhi”nin
tecellilerini zuhura getirecek olan mahallerdir.
Melek’lik; kuvvet ve şiddet mertebesi,
Halifelik; güç – “Sultân”lık
mertebesi’dir.
Halife’lik zuhuru ile faaliyete başlayan zâti tecelli,
son Rasûl Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle ermiş ve
va-risleriyle bu kemâlât kıyamete kadar devam edecektir.
İşte bu yüzden melekler Halife’nin
zahirinde ve bâtı-nında zâti tecellinin zuhuru olduğundan emre
uyarak, O’na secde etmek ile “Sultân” (güç) görevlendirilmişlerdir.
İşte bizler de ne zaman bu hakikatleri
idrak etmeye ve “hakikat-i Âdemiyye”yi hayâl cennetimizden ® beden ar-zımıza indirmeğe
muvaffak olabilirsek, bizim de gerçek Â-dem’lik halifeliğimiz faaliyete
geçmeğe başlayacak demektir.
Ancak bunun faaliyete geçmesi için mutlaka bir Sultân
güce ihtiyaç vardır.
Gayemiz (â … a) “elif, dal, mim” sembolleriyle
be-lirtilen Âdem (a.s.) hayat hikâyesini burada yazmak
olmadı-ğından bu âyet-i kerimeyi özet olarak bu kadarla ifade
ettik-ten sonra yolumuza devam edelim.
Kûr’ân-ı Keriym Bakara sûresi
2/34. âyetinde
â …¨ü¡
a뢆¢v¤a ¡ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ü¡Û b ä¤Ü¢Ó ¤‡¡a ë ›ST
ó¨2 a
6 î©Ü¤2¡a ¬£ü¡a
a묢† v Ï
ve iz
kulna lil melâiketiscüdu li âdeme
fesecedu
illâ ibliyse eba
Meâlen :
Meleklere; “Âdem’e secde edin”
demiştik, iblis müstesna hepsi secde ettiler,” ifadesiyle yine bizlere geniş ufuklar
açılmaktadır.
Özet yorum :
Yukarıda da ifade edildiği gibi
melekler, zât-ı mutla-ğın isim ve sıfatlarını
“ef’ali ilâhiyye” ilâhi fiiller olarak or-taya koymaktadırlar ve bu
hale ihtilafları, karşı koymaları söz konusu değildir.
“kulnâ” görüldüğü gibi bu âyet-i kerime
zâtidir. Yani Cenâb-ı Hakk aracısız bu âyet-i kerimeyi
kendi zâtın-dan, “biz demiştik” diye ifade
buyurmuşlardır, ki çok mü-himdir.
“Biz” olarak ifade edilen husus, Hakk’ın her bir
sıfat ve ismine verdiği değer ve şahsiyeti açık olarak
göstermek-tedir.
Zâtına bağlı olan her bir
sıfat ve ismin zuhuruna gö-revli olan melâike, ademde mevcut olan
zâti zuhurda da her bir ismin ve sıfatın toplu olarak
mevcud olması sebebiyle âdeme secde, Hakk’a secde
olduğundan “iscüdu li ademe” “âdeme secde edin” denildiğinde, emre amade olan melâike,
“fesecedü” “hemen
secde ettiler.” Çünkü bu, “zâtın zuhur-larına” olan emri
idi.
“illâ
iblis” “ancak iblis
secde etmedi” ifadesiyle de bir başka oluşum belirtilmiş
olmaktaydı.
Bilindiği gibi melekler, “nûr”dan;
iblis-şeytan, “nar-ateş”ten
kalkedilmişlerdir.
Bu iki ayrı kaynaktan meydana gelmiş
“melek – kuvvetler” tabii ki değişik oluşumlar göstereceklerdir.
Eski ismi, süryanice, “azazil”; arapça,
“Haris” olan “iblis – şeytan”, nûrani melek - kuvvetlerinden
daha değişik bir özelliğe sahiptir.
Ateş, nûra göre daha kesiftir, ondan
meydana gelen varlıklar da, nûrdan meydana gelen meleklere göre daha
ke-siftir.
Kesafet arttıkça, bireysel benlik ve nefsani
şahsiyyet önem kazanmakta, böylece birey akıl daha öne
çıkmaktadır.
Bu yüzden zahiri yüzeysel değerlendirmeler
artarak kıyasta başa geçmektedir.
Bütün varlık âlemi, “akl-ı küll”ün
hükmü altında, bir bütün olarak faaliyet göstermektedirler. Bunlardan lâtiften
kesife doğru zuhura çıkmaya başlayan iblis ve
şeytanlar o nispette bireysel şuur sahibi
olmaktadırlar.
En son koyu kesafete sahip olan insânlar ise,
onlardan daha ileri bir şuur ve akla sahip olmaktadırlar.
Azazil, “Aziz”; haris, “cebbar” ikisinin
ittifakı, “mütekebbir” isimlerini ifade ettiklerinden iblisin
ahlâkı, bu isimlerin özellikleri ile oluşmaktadır.
Bu isimlerin Râhmani mânâda
kullanılması, büyük yücelikler;
nefsani ve bireysel menfaat yönünde kullanılması ise, seviyesizlik,
düşkünlük ve zilleti getirir.
“Halife-i Âdem” halkedilmezden evvel varlıkların içinde
en akıllı varlık, “azazil” idi ve meleklere gerektiğinde
hocalık yapıyordu.
“Halife-Âdem” topraktan halkedildi, kendisine ilâhi
isimler talim ettirildi, “ilâhi nefha” sunuldu; “Allah”
ism-i cami hediye edildi. Böylece Râhman sûreti üzere techiz edi-lerek
cennette iskân edildi.
Azazilin, Âdem’in bu iç özelliklerinden haberi
yoktu, olsa idi dahi anlaması mümkün değildi, çünkü mutlak tevhid
ilmini de bilmiyordu.
Cenâb-ı Hakk’ın meleklere, “Âdem’e
secde edin” emrini verdiğinde,melekler, “fesecedu” “hemen secde etti-ler.” “illâ
iblise eba vestekbera” “iblis
müstesna, dayat-tı ve kibirlendi.”
Kendisine Kûr’ân-ı Keriym A’raf sûresi 7/12. âyetinde
“Âdem’e niye secde etmedin” diye sorulduğunda;
6
Ù¢m¤Š ß a ¤‡¡a †¢v¤ m ü a
Ù È ä ß b ß 4b Ó ›QR
§‰b ã
¤å¡ß ó©ä n¤Ô Ü 7 ¢é¤ä¡ß ¥Š¤î b¯ ã a
4b Ó
› §å ¤å¡ß
¢é n¤Ô Ü ë
kale ma meneake ella tescüde iz emertüke
kale ene hayrün minhü halakteniy min narin
ve halaktehü min tıynin
Meâlen:
“Buyurdu ki: sana emrettiğim zaman
seni secde etmek-ten ne men etti. ben ondan hayırlıyım, beni
ateşten halket-tin, onu çamurdan halkettin dedi”
Yukarıda belirttiğimiz gibi kendisinde
oluşan ateş a-ğırlıklı bireysel benlik
aklı, Âdem’in dışına bakıp sadece kendi
anasırından yani ateşinden daha ağır, o
yüzden aşağı-da olan toprağına bakıp zahir
kıyas ile karar vererek bu hük-münü mutlak zannetti ve “ben ondan
üstünüm” dedi.
Bilindiği gibi ateş
yandığı yerde yukarıya doğru uza-nır.
Halbuki Âdem’de anasırın tamamı, yani “toprak, su, ateş,
hava” olmakla birlikte, ayrıca iç dinamiğinde “Râhma-niyyet”in
de tamamı mevcud idi.
Görüldüğü gibi “Âdem”in zahirinin
birinci mertebesi,
“toprak” ® “hikmet”,
ikinci mertebesi,
“su”
® “hayat”,
üçüncü mertebesi, “ateş”
® “azamet”,
dördüncü mertebesi, “hava”
® “kuvvet”tir.
Âdem zahiren dahi dörtte üç (3/4) iblisten
ileridedir.
Bu özelliklerini idrak edemeyen iblis,
sadece “toprak - ateş” kıyası ile baktığı
bu hadisede “telbis” oldu, yani yaptı-ğı kıyas onu
şaşırttı.
(Telbis: İki şeyi birbirinden
ayırt edememe, örtme, sah-telendirmedir.)
İşte biz insânlar dahi, akl-ı
cüzümüzün verdiği bir yo-rum ile yaptığımız
kıyaslarla büyük hatalara düşmekteyiz ve böylece bizde zaman zaman “telbis”
olabilmekteyiz.
Meseleye diğer yönüyle, fiziki mânâda
baktığımızda dahi ateşin toprağa secde
etmediğini görürüz. Çünkü ateş ya-nınca nerde olursa olsun mutlaka
yukarıya doğru çıkar.
Elimize bir mum alıp yakalım, mumu
değişik şe-killerde yana veya aşağıya doğru
ters döndürerek tutalım, mum alevi yine de yukarıya doğru
baş kaldırarak yanmasına devam edecektir. Tek çaresi
söndürülmesidir. O zaman da ateşliği gideceğinden
vücûdu ve özelliği kalmayacaktır.
İşte iblis iki yönden de “fiziki –
ilmi” secde etmedi. Eğer etse idi Âdem’e mensup, ona muti
– tabi, onun mutlak hükmünde, melekler gibi bir araç olacaktı, böylece de
kimli-ğini kaybedecek idi.
Gerek zahir kıyası, gerek fiziki
yapısı itibariyle secde etmedi.
Âdem’e secde emri, daha evvel kendinin de
bilme-diği, kendinde var olan bu hususiyetlerinin ortaya
çıkmasına sebep olduğundan bir bakıma ona geçici rahmettir.
Bu özel-likleri ile “aziz, cebbar, mütekebbir” Hakk’ın
karşısına çı-kıp konuşma cür’etini
göstermiş, bireysel nefsani benliğin ze-mini “heva”nın
da kaynağı olmuştur.
Gerçek mânâda “Âdem -Halife”, yani “insân”,
Allah ve cami isimlerinin de zuhuru olduğundan “aziziyyet,
ceb-bariyyet, mütekebbiriyyet” onun bir vasfı olup kontrolu al-tındadır.
Yani iblisleri ona tabidir.
î Üia İblis’in ebced hesabı sayı değeri;
(elif - be - lam - ye - se) (1 + 2 +
30 + 10 +60) = 103 tür.
Ortadan sıfırı
kaldırırsak (103) ® (13) onüç olur, ki bu da Hz. Muhammed (s.a.v.) nin şifre
sayı değeridir.
Böylece iblisin dahi, aslının
(hakikatinin) “Hakikat-i Muhammediyye”ye dayandığı
açık olarak görülmektedir.
Bu âyet-i kerimeyi de böyle kısaca ifade
ettikten sonra tekrar yolumuza devam etmeğe çalışalım.
Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmran
sûresi 3/45. âyetinde
¢á í¤Š ß
b í ¢ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa ¡o Ûb Ó ¤‡¡a ›TU
>
¢é¤ä¡ß §ò à¡Ü Ø¡2 ¡Ú¢Š¡£' j¢í é¨Ü£Ûa £æ¡a
á í¤Š ß
¢å¤2a ó î©Ç ¢|î,© à¤Ûa ¢é¢à¤¡a
iz kaletil melâiketü ya meryemü
innallahe
yübeşşirüki bikelimetin minhü
ismühül
mesiyhu ıysebnü meryeme
Meâlen :
Hani melekler demişlerdi: Ey
Meryem! Şüphesiz, kesin Allah sana kendisinden kelime ile
müjde veriyor, ki ismi Mesih, Meryem oğlu İsa'dır.
Özet yorum :
“bikelimetin
minhü” (kendinden bir kelime ile) yani “zâtından bir kelime”
ile....
Her kelimenin bir mânâsı, o mânânın da
ef’al âlemin-de bir zuhuru (görüntüsü) vardır.
Burda bahsedilen “kelime”, “İS”;
zuhur ve görün-tüsü ise, “İsâ (a.s.)”dır.
“Mânâyı İseviyet”, bu mahalden zuhur etmiştir, ki “zât-ı
ilâhi”nin ilk defa bir mahalden zâti tecellisidir.
óîÇ “isâ” kelimesi; Ç “ayn” - “sin” asli,
iki yardımcı (î /ï) - (ó) “ye” harflerinden meydana
gelmiştir.
Ebced hesabıyla
Ç “ayn” 70,
“sin” 60 sayı
değerine sahiptir,
topladığımızda 130 eder, ki çok dikkat
çekicidir.
(130) sıfırı
kaldırırsak “hakikat-i İseviyye”nin dahi “hakikat-i
Muhammediye”ye bağlı olduğunu hemen gör-müş oluruz.
İlave olan (î /ï) - (ó) “ye” lere
gelince,
ï “ye” 10 dur,
sıfırları kaldırırsak iki (2) adet bir (1)
olur, ki bunlardan biri, “zât-ı ilâhi”nin oradaki zuhuru,
diğeri ise, “mertebe-i iseviyyetin” bireysel birliğinin
zuhurudur.
İsâ (a.s.) “ümm-i”dir. Yani zahir
olarak ana olan “Meryem”e mensuptur.
“Meryem” dahi başta ve sonda “mim”
ile müzeyyen (süslenmiştir.)
Yani “Hakikat-ı Muhammedi” onu baştan
ve son-dan ihata etmiş, sarmıştır, kaynağı
orasıdır.
“Hakikat-i Muhammedi”nin zâti zuhur tecellisinin ilk
olan öncüsüdür ve gerçek hakikatinin kendinden sonra “Peraklit” –
“Ahmet” isminde geleceğini müjdelemiştir. Bu yüzden
İncil’in bir ifadesi “müjde”dir.
Bilindiği gibi,
Ç “ayn” aynı
zamanda göz, kaynak, gözenek demektir.
“sin” ise, “insân”ın
kısaltılmışıdır.
Hâl böyle olunca mânâ, “ey gören insân”
olmaktadır.
Yani Â’raf 7/143 ó©äí¨Š m
¤å Û “len teraniy”
Mûsâ (a.s.) olan, “sen beni göremezsin”
hitabından sonra bu husus insânlık âleminde zâti görüş,
zâti tecellinin başladığını haber vermekte idi.
óìß “Mûsâ”
â “mim”
(40)
ve
“sin” (60)
asli
ë “vav” ( 6) ve ô “ye” (10) yardımcı
harflerinden
meydana gelmiştir.
Toplu olarak harf değerleri 116
dır,
Bundan “mim” olan 40 ı çıkarırsak (116 – 40) =
76 eder
(7 + 6 ) = 13
bu da yine görüldüğü gibi
13 tür.
“Mânâyı Mûseviyyet”in dahi kaynağı “mim”
den ve 13’ten olmak üzere iki yönlü “Hakikat-i Muhammediyye” ye
bağlı olduğu açık olarak görülmektedir.
“Kelime-i Mûsâ” (óìß ) Mûseviyyet mertebesinden
ya insân : “Tenzih”
“Kelime-i İsâ” (óÇ) İseviyyet
mertebesinden
ya insân : “Teşbih”
“Kelime-i Muhammed” Muhammediyye mertebesinden
ya insân:
Kûr’ân’da ise “Yâ’sin” ( í) olarak belirtilen
“Tevhid” mertebeleridir.
Böylece ümm-i olan “Hakikat-i Muhammedi”den
bütün âlemler ve Hz. Muhammed
Hazret-i İsa ise, ümm-isi olan
“Hazret-i
Meryem”den dünyaya
gelmiştir.
Bu âyet-i kerimeyi de bu kadar izahla burda
bırakarak yolumuza devam edelim.
Kûr’ân-ı Keriym Enfal sûresi 8/12. âyetinde :
¤á¢Ø È ß
ó©£ã a ¡ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa ó Û¡a Ù¢ £2 ‰
ó©yì¢í ¤‡¡a ›QR
6aì¢ä ߨa
åí©ˆ £Ûa aì¢n¡£j r Ï
iz
yühıy rabbüke ilel melâiketi enniy meaküm
fesebbitülleziyne
amenü
Meâlen :
Hani Rab'bin meleklere vâhy ediyordu ki,
şüphe-siz ben sizinle beraberim.
Haydin imân edenlere destek olun,
Özet yorum :
Âyet-i Kerime’de belirtildiği gibi
Cenâb-ı Hakk açık olarak meleklere, kendileriyle beraber
olduğunu bildirmiştir.
Bu ifadeden anlaşılan, daha evvelce “melekler”
yani kuvvetler, kendilerinin gerçek hal ve özelliklerini bilmiyorlar iken, bu
açıklama ile kendilerinde var olan kuvvetin Hakk’ın kuvveti
olduğunu ve kendileriyle zuhura çıktığını
anlamış ol-dular.
Kûr’ân-ı Keriym incelendiğinde
Cenâb-ı Hakk’ın bir-çok mertebeden insânlarla da beraber
olduğu açık olarak an-laşılmaktadır.
Daha evvelce de belirttiğimiz gibi,
Cenâb-ı Hakk bir-çok değişik varlıklara da vâhy
ettiğini bildirmiştir.
Bu ifadelerden “teşbih” mertebi
itibariyle Cenâb-ı Hakk’ın hayatın ne kadar içinde veya
hayatın ta kendisi oldu-ğu ve “Hay” sıfatının
bütün âlemde tasarrufta olduğu açık olarak
anlaşılmaktadır.
Kûr’ân-ı Keriym Enfal sûresi 8/50. âyetinde :
¢ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa
=a뢊 1 × åí©ˆ £Ûa ó £Ï ì n í
¤‡¡a ô¬¨Š m ¤ì Û ë
7
¤á¢ç ‰b 2¤… a ë ¤á¢è çì¢u¢ë æì¢2¡Š¤š í
¡Õí©Š z¤Ûa
la ˆ Ç aì¢Ó뢇 ë
ve lev tera
iz yeteveffelleziyne keferül melâiketü
yadribune
vücuhehüm ve edbarehüm
ve
zuku azabel hariykı
Meâlen :
Melekler, inkar edenlerin yüzlerine ve
sırtlarına vurarak “Yakıcı azabı tadın,” diyerek
canlarını alırken bir görseydin.
Not: Buradan sonraki birkaç meleki âyetin sadece
meâlini vermekle yetineceğiz, çünkü hepsi zâten yeteri kadar
açıktır.
Cenâb-ı
Hakk bu kadar açık olan “âyet – işa-ret”leri, hakikatleri itibariyle
ciddi mânâda anlayıp idrak etmelerimizi nasip etsin. Amin.
Kûr’ân-ı Keriym Enfal 8/9 sûresi
âyetinde :
¤á¢Ø Û
lb v n¤b Ï ¤á¢Ø £2 ‰
æì¢rî©Ì n¤ m ¤‡¡a ›Y
› åî©Ï¡…¤Š¢ß
¡ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa å¡ß §Ñ¤Û b¡2 ¤á¢×¢ £†¡à¢ß
ó©£ã a
iz
testeğıysune rabbeküm festecabe leküm
enniy
mümiddüküm bielfin minel melâiketi mürdifiyne
Meâlen :
Rabbınızın
yardımına sığınıyordunuz. O “ben size, birbiri
peşinden bin melekle yardım ederim,” diye cevap vermişti.
Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmran
sûresi 3/124. âyetinde :
¤á¢Ø î¡1¤Ø í
¤å Û a åî©ä¡ß¤ õì¢à¤Ü¡Û ¢4ì¢Ô m ¤‡¡a ›QRT
¤á¢Ø¢
£2 ‰ ¤á¢× £†¡à¢í ¤æ a
›6 åî©Û Œ¤ä¢ß
¡ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa å¡ß §Ò ü¨a ¡ò r¨Ü r¡2
iz
tekulu lil mü’miniyne elen yekfiyeküm
en
yümiddeküm rabbüküm
biselaseti
alafin mine’l melâiketi münzeliyne
Meâlen :
İnananlara, “Rabbinizin size
indirmiş olduğu üç-bin melekle yardım etmesi size yetmeyecek
mi?” diyor-dun.
Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmran
sûresi 3/80. âyetinde:
ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa
a뢈¡‚ £n m ¤æ a ¤á¢× Тߤb í
ü ë ›XP
6b¦2b 2¤‰ a
å©£î¡j £äÛa ë
ve lâ
ye’müreküm en tettehızaül melâikete
vennebiyyiyne
erbaben
Meâlen :
Size melekleri, peygamberleri, Rabb olarak
benim-semenizi emretmesi de yaraşmaz.
Kûr’ân-ı Keriym Râ’d sûresi 13/11.
âyetinde :
é¡1¤Ü ¤å¡ß ë©
¡é¤í † í ¡å¤î 2 ¤å¡ß
¥pb j¡£Ô 颧 ¢é Û
6¡é¨Ü£Ûa
¡Š¤ß a ¤å¡ß ¢é ãì¢Ä 1¤z í
lehu
mu’akkıbatün min beyni yedeyhi
ve
min halfihi
yahfezünehu
min emrillâhi
Meâlen :
Onun için (insânoğlu) ardında ve önünde
takibe-denler (melekler) vardır.
Allah’ın emrinden onu gözetir,
muhafaza ederler.
Kûr’ân-ı Keriym Kaf sûresi 50/17. âyetinde
¡åî©à î¤Ûa
¡å Ç ¡æb î¡£Ô Ü n¢à¤Ûa ó £Ô Ü n í ¤‡¡a
›QW
¥†î©È Ó
¡4b à¡£'Ûa ¡å Ç ë
iz
yetelekkal mütelekkıyani anil yemiyni
ve
anişşimali ka’ıydün
Meâlen :
Sağ ve sol taraftan iki
kayıtçı (melek)
oturmuş ka-yıt yaparlar.
Kûr’ân-ı Keriym Nahl sûresi 16/28. âyetinde
:
¤á¡è¡¢1¤ã a ¬ó©à¡Ûb à ¢ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa ¢á¢èî¨
£Ï ì n m åí©ˆ £Û a ›RX
6§õ¬ì¢ ¤å¡ß ¢3 à¤È ã
b £ä¢× b ß á Ü £Ûa
a¢ì Ô¤Û b Ï
›
æì¢Ü à¤È m ¤á¢n¤ä¢× b à¡2 ¥áî©Ü Ç
é¨Ü£Ûa £æ¡a ó¬¨Ü 2
elleziyne
teteveffahümül melâiketü zâlimiy enfüsi-him
feelkavüsseleme
ma künna na’melü min sü’in
bela
innallahe aliymün bima küntüm ta’melune
Meâlen :
Melekler yazık etmiş
kimselerin canlarını alırken :
“Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk”
diyerek teslim olurlar.
Hayır; öğle değil
doğrusu Allah onların yaptıklarını bilmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym Nahl sûresi 16/32.
âyetinde
= åî©j¡£î Ÿ
¢ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa ¢á¢èî¨ £Ï ì n m åí©ˆ
£Û a ›SR
ò
£ä v¤Ûa aì¢Ü¢¤…a = ¢á¢Ø¤î Ü Ç ¥â 5 æì¢Ûì¢Ô í
›
æì¢Ü à¤È m ¤á¢n¤ä¢× b à¡2
elleziyne
teteveffahümül melâiketü tayyibiyne
yekulune
selâmun aleykümüdhulül cennete
bima
küntüm ta’melune
Meâlen:
Melekler onların canını
temizlenmiş olarak alırken :
“Selâm size, yaptıklarınıza
karşılık haydi cennete gi-rin, “ derler.
Kûr’ân-ı Keriym Tahrim sûresi 66/4.
âyetinde
¢3í©Š¤j¡u ë
¢éî¨Û¤ì ß ì¢ç é¨Ü£Ûa £æ¡b Ï
7
åî©ä¡ß¤¤ õì¢à¤Ûa ¢|¡Ûb • ë
›¥Šî©è à ١ۨ‡
†¤È 2 ¢ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa ë
feinnallahe hüve mevlahü ve cibriylü
ve salihul mü’miniyne
vel
melâiketü ba’de zalike zahiyrün
Meâlen :
kesin Allah, hüve/O, onun (kendisinin) dostudur.
cibril de ve müminlerin salih olan da
ve bunun ardından da melekler arka
çıkandır.
Kûr’ân-ı Keriym Secde sûresi 32/11.
âyetinde
¤á¢Ø¡2
3¡£×¢ë ô©ˆ £Ûa ¡p¤ì à¤Ûa ¢Ù Ü ß ¤á¢Øî¨
£Ï ì n í ¤3¢Ó
›; æì¢È u¤Š¢m
¤á¢Ø¡£2 ‰ ó¨Û¡a £á¢q
kul yeteveffaküm
melekül mevtilleziy vükkile biküm
sümme ila
rabbiküm türce‘une
Meâlen :
(Ey Muhammed!) De ki: “Size vekil
kılınan ölüm meleği canınızı alacak sonra
Rabbınıza döndürüleceksi-niz.”
Kûr’ân-ı Keriym Sebe sûresi
34/40-41. âyetlerinde
b¦Èî©à u
¤á¢ç¢Š¢'¤z í â¤ì í ë ›TP
¡ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ü¡Û
¢4ì¢Ô í £á¢q
› æë¢†¢j¤È í
aì¢ãb × ¤á¢×b £í¡a ¡õ¬ ü¢ õ¯ì¬¨ç a
7 ¤á¡è¡ã뢅
¤å¡ß b ä¢ £î¡Û ë o¤ã a Ù ãb z¤j¢ aì¢Ûb Ó ›TQ
¤á¢ç¢Š r¤× a
7 £å¡v¤Ûa æë¢†¢j¤È í aì¢ãb × ¤3 2
› æì¢ä¡ß¤ õì¢ß
¤á¡è¡2
ve yevme
yahşürühüm cemiy’an
sümme yekulü
li’l melâiketi
ehaülai iyyaküm
kanu ya’büdune (40)
kalu sübhaneke
ente veliyyüna min dünihim
bel kanu
ya’büdunel cinne ekserühüm
bihim
mu’minune (41)
Meâlen :
40. Ve o gün ki, onları hep
toplanılmış oldukları hâlde haşredecektir, sonra
meleklere der ki: bunlar mı size tapar olmuşlardır?.
41. (Melekler de) seni tenzîh ederiz. bizim velîmiz
sensin, onlar değil; hayır (doğrusu) onların ekserisi (birçokları)
cinlere tapar olmuşlardı bize değil. çoğu onla-ra
inanıyorlardı, derler
Kûr’ân-ı Keriym Muhammed sûresi
47/27. âyetinde
¢ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa
¢á¢è¤n £Ï ì m a ‡¡a Ñ¤î Ø Ï ›RW
›¤á¢ç ‰b 2¤… a ë
¤á¢è çì¢u¢ë æì¢2¡Š¤š í
fekeyfe
iza teveffethümül melâiketü
yadribune
vücühehüm ve edbarehüm
Meâlen :
Artık melekler onların yüzlerine
ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları
nice olur.
Kûr’ân-ı Keriym Zuhruf sûresi
43/60. âyetinde
¦ò Ø¡÷¬¨Ü ß
¤á¢Ø¤ä¡ß b ä¤Ü È v Û ¢õ¬b ' ã ¤ì Û ë
›VP
æì¢1¢Ü¤‚ í
¡¤‰ ü¤aó¡Ï
velev
neşaü lecealna minküm melâiketen
fiyl
ardı yahlüfune
Meâlen :
“Ve eğer dilersek arzda (yeryüzünde) sizden (size) halef olacak
(yerinize geçecek) melekler ca’l eder/kılardık
Kûr’ân-ı Keriym Fecr sûresi
89/22. âyetinde
›7 ¦b£1 •
¦b£1 • ¢Ù Ü à¤Ûa ë Ù¢ £2 ‰
õ¬b u ë ›RR
ve
cae rabbüke vel melekü saffen saffen
Meâlen :
Ve melekler, saf saf (sıra sıra) iken Rabb’in
geldi-ğinde.
Bu âyet-i kerime ile, melekler hakkında
verdiğimiz özet bilgileri şimdilik yeterli görerek burada
bırakalım.
Melekler :
-
yeryüzü melekleri,
-
gökyüzü melekleri ve
-
arş melekleri diye de sınıflandırılırlar.
Ayrıca,
-
Ef’ali melekler,
-
esma-i melekler,
-
sıfat-i malekler,
-
zât-i melekler olarak da belirtilirler.
Meleklerin ölümünü, efendimiz (s.a.v.) “İnkita-i
zi-kir” (anmanın bitimi) diye ifade etmişlerdir.
Bütün âlemde mertebeleri itibariyle meleklerin
nüfuz etmediği hiçbir nokta yoktur.
Her bir yağmur damlasını bile bir
melek yerine ulaştı-rır ve görevi bitince hemen ölür,
ayrıca o yağmur tanesi dahi bir melektir varlığında
mevcud su hayat ve hikmet hakikatle-rini ulaştığı yere
taşır, oralarını şenlendirir.
Melekler bölümünü de bu kadarla yeterli görüp vâhy
ile ilgili diğer bir mevzu olan Cebrâil bölümüne geçerek ora-dan da
özet olarak bazı misaller verelim.
Cenâb-ı Hakk ifade edilen kelimelerin gerçek
mânâ-larını anlamamıza yardımcı olup,
İnşirah 94/1
›=
Ú ‰¤† • Ù Û ¤€ Ф' ã
¤á Û a ›Q
elem
neşrah leke sadreke
“biz senin göğüsünü açmadık
mı,”, hakikatini
bizle-re yaşatsın. Amin.
Cebrâil’den (a.s.) Bahseden Bazı
Âyetler
Kûr’ân-ı Keriym Nahl sûresi 16/102.
âyetinde
¡£Õ z¤Ûb¡2
Ù¡£2 ‰ ¤å¡ß ¡¢†¢Ô¤Ûa ¢€ë¢‰ ¢é Û £Œ ã
¤3¢Ó ›QPR
ô¨Š¤'¢2 ë
ô¦†¢ç ë aì¢ä ߨa åí©ˆ £Ûa
o¡£j r¢î¡Û
› åî©à¡Ü¤¢à¤Ü¡Û
kul nezzelehü
rûhul kudüsi min rabbike bil hakkı
liyüsebbitelleziyne
amenu ve hüden ve büşra
lil müslimiyne
Meâlen :
(Ey Muhammed!) de ki: (Kûr’ân’ı) Rûh’ül
Kudüs (Mukaddes rûh-Cebrâil) Rabb’ın tarafından imân
edenleri sabit kılsın, pekiştirsin diye ve müslümanlar için
doğruluk rehberi ve müjde olmak üzere hakk ile (hakikat ile, gerçek-le)
indirmiştir.
Kûr’ân-ı Keriym Şuara sûresi
26/193-196. âyetlerinde
›= ¢åî©ß ü¤a ¢€ë ¢
£ŠÛa ¡é¡2 4 Œ ã ›QYS
›= åí©‰¡ˆ¤ä¢à¤Ûa
å¡ß æì¢Ø n¡Û Ù¡j¤Ü Ó ó¨Ü Ç ›QYT
› 6§åî©j¢ß
§£ó¡2 Š Ç §æb ¡Ü¡2 ›QYU
› åî©Û
£ë ü ¤a ¡Š¢2¢‹ ó©1 Û ¢é £ã¡a ë
›QYV
nezele
bihirûhul emiynü (193)
ala
kalbike litekune minel münziriyne (194)
bilisanin
arabiyyin mübiynin (195)
ve innehü
lefiy zübüril evveliyne (196)
Meâlen :
193. Onu rûh’ul emin (Cebrâil) ile indirdi.
194. Senin kalbin üzerine tâki, sen
uyarıcılardan olasın.
195. Pek açık olan Arap lisanı ile
196. Ve şüphe yok ki, o, daha
evvelkilerin kitaplarında da vardır
Meâlen :
(Ey Muhammed!) Apaçık arab
diliyle, uyaranlar-dan olman için onu “Rûh’ul emin” (Cebrâil), senin
kalbine indirmiştir. O daha öncekilerin kitabında
zikredilmiştir.
Kûr’ân-ı Keriym Kıyamet sûresi
75/16-19. âyetlerinde
› 6©é¡2
3 v¤È n¡Û Ù ãb ¡Û ©é¡2
¤Ú¡£Š z¢m ü ›QV
›7 ¢é ã¨a¤Š¢Ó ë
¢é Ȥà u b ä¤î Ü Ç
£æ¡a ›QW
›7 ¢é ã¨a¤Š¢Ó ¤É¡j
£mb Ï ¢êb ã¤a Š Ó a ‡¡b Ï
›QX
›6 ¢é ãb î 2
b ä¤î Ü Ç £æ¡a £á¢q ›QY
lâ tüharrik bihî lisaneke lita’cele bihî (16)
inne aleyna cem’ahü ve Kûr’ânehü (17)
feiza kare’nahü fettebı’ Kûr’ânehü (18)
sümme inne aleyna beyanehü (19)
Meâlen :
16. Onu (Kûr’ân'ı) acele alasın diye onunla dilini
kımıl-datma.
17. Şüphe yok ki: Onu toplamak da, onu
okutmak da bize aittir.
18. artık onu biz okuyunca bu halde sen onun
okumasına tâbi ol.
19. Sonra şüphe yok ki: Onun
açıklanması da bize aittir
Meâlen :
(Ey Muhammed!) (Cebrâil) sana Kûr’ân
okurken u-nutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle,
doğrusu o vâhyolunanı kalbine yerleşitirmek ve onu sana
okutturmak bize düşer”.
“Biz
onu Cebrâil’e okuttuğumuz zaman, onun oku-masını dinle.
Sonra onu sana açıklamak bize düşer.”
Not : Ne kadar açık ve mühim bir bilgi
kaynağı değil mi?....
Cenâb-ı Hakk, “Kûr’ân-ı Keriym’i”
yani zâti tecelli-sini Hz. Rasûlullah (s.a.v.) efendimize bizzât
açıkladığını ifa-de etmektedir.
Üzerinde hep birlikte çok düşünmemiz
gerekmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym sûresi Necm 53/5-7.
âyetlerinde
›V =ô¨ì¢Ô¤Ûa ¢†í©† (
¢é à £Ü Ç ›U
› =ô¨ì n¤b Ï
6§ñ £Š¡ß 뢇
› 6ó¨Ü¤Ç ü¤a
¡Õ¢Ï¢ü¤b¡2 ì¢ç ë ›W
allemehü şediydül kuva (5)
zü mirretin festeva(6)
ve hüve bil üfukıl âlâ (7)
Meâlen :
5. O’na kuvvetleri şiddetli olan “Cebrâil” öğretti;
6. Bir
kuvvet sahibi ki, hemen (hakiki şekli üzere) doğruldu
7. Ve o, âlâ (yüksek) ufuk ile idi.
Not : Bu âyet-i kerime mi’rac gecesinden bir bölümü ifade etmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym Mearic sûresi
70/4. âyetinde
¡é¤î Û¡a
¢€ë¢ £ŠÛa ë ¢ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa ¢x¢Š¤È m ›T
› 7§ò ä
Ñ¤Û a åî,©¤à
¢ê¢‰a †¤Ô¡ß æb × §â¤ì í ó©Ï
ta’rücül melâiketü verrûhu ileyhi
fiy yevmin kâne mikdarehü hamsiyne elfe senetin
Meâlen :
Melekler ve rûh (Cebrâil) miktarı ellibin yıl olan (o
derecelere) bir günde yükselirler.
Not : Bu âyet de bize zamanın ne kadar çok
izafi, her merhalede ayrı ayrı değerleri olduğu açık
olarak anlaşılmak-tadır.
Cebrâil mevzuunu da özetleyerek burda
bırakarak yo-lumuza Rûh mevzuumuz ile devam etmeye
çalışalım.
Oldukça mühim olan bu mevzuu da iyi anlamaya
çalı-şarak ve gerçekten gayret göstererek ilgi ve bilgimizi
arttır-mağa çalışalım, tevfik ve muvaffakiyyet
Allah’tandır.
Rûh’tan Bahseden Bazı Âyetler
İdrak ve anlaşılması oldukça
zor olan bu bahsi müm-kün olabilen en iyi bir şekilde anlayabilmemiz için
şartlan-mışlıklardan temizlenmiş bir akıl ile
anlamaya çalışalım. Ce-nâb-ı Hakk’tan “rabb-i
zidni ilma” diyerek, ilim ve onu an-layacak akıl talep edelim.
Düşünme olayında,
vehim, ® “tahayyülü”
(hayâli);
akıl ise, ® tefekkürü meydana getirir.
Vehmin tahayyüle dayalı bu cüz’i
anlayışları, hiçbir zaman kesinlik ifade etmez.
Kaynağını “Akl-ı Kül”den
alan akıl, onların doğru ve yanlış olduğuna
hükmedebilir. Eğer akıl, akl-ı cüz hükmünde kalır
da vehmin tesiri altına girerse, ürettiği her fikir, hayâl ve
vehmin istikametinde Hakk’tan çok uzaklara gitmiş olur.
Genelde insânlar “İlhamat-ı
İlâhiyye” (ilâhi ilham) larla değil, vehmi
beşeriyetlerine göre kıyas yaparlar.
Güvenilir, Râhmani anlamda üç ilim
vardır,
bunlar :
1. Vahy,
2. İlham,
3.
Feraset’tir.
Kaynağını bunlardan almayan her bir düşünce vehim ve hayâl
kaynaklı olduğundan sahibini hiçbir zaman “acaba” lardan
kurtaramayacaktır.
Hal böyle olunca, gerçek ilâhi akıl ve
anlayışları, be-şeri - bireysel anlayışlardan
mutlaka “tecrit etmemiz” yani temizlememiz gerekecektir.
İmam-ı Gazali : (F.H.S.L.L.X) şöyle ifade
etmektedir.
“Anlatamayacağım
şey vuku buldu, hüsnü zanda bulun, hakikatinin nasıl olduğunu
sorma; kı-saca “zevk” ile bundan bir şey tatmamış olan
kimse nübüvvetin hakikatinden bir şey anlamaz.”
Mesnevide Hz. Mevlâna :
“Kul
kendinden mutlak fani olmadıkça tevhid onun nezdinde tahakkuk etmiş
olmaz. Tevhid, Hakk’ ın, kulun vücûduna “hulül”ü değildir; belki
senin “mevhum” var zannettiğin vücûdundan yok olman-dır.”
Zât : “Rûh’u azam”
® Akl - ilim
Sıfat : “Rûh-ül
Kuds” ® Hayat
Esma : “Nûr”
® idrak - içten aydınlanma
Ef’al : “Madde” ® zuhura çıkış –
kelâm - iletişim
Vücud-u Mutlak : Hakikat-i İnsâniyye olan “mertebe-i vahidiyyet”ten Rûh
mertebesine tenezzül ettiğinde, kendi-sinde üç marifet
hasıl oldu.
1.
Marifet-i
nefs : “kendini tanıma”
2.
Marifet-i mübdi
: “kaynağını bilmek”
3.
Kendini var edene fakr
ve ihtiyacını bilmek
*(38)
Bu kısa ifadelerden sonra yine yolumuza devam
et-meğe çalışalım.
Rûh : Sözlükte, can, nefs, kuvvet gibi anlamlara
ge-len rûh, canlılarda hayat kaynağı olan güç diye
tanımlanır.
*(38) Fusus’ul Hikem cild 1
Kûr’ân âyetleri incelenecek olursa Rûh
kelimesinin Kûr’ân’da üç anlamda kullanıldığı
görülür.
1. Cebrâil (a.s.) adı olarak;
Bakara 2/87, “ve eyyednahü
birûh’ul kudüsi”
ve diğerleri
2. Vâhy mânâsında;
Nahl 16/2, “yünezzilül melâikete birûhi min
emrihi”
ve diğerleri
3. Canlılarda hayat kaynağı olan kuvvet anlamınadır.
Gizli hazineden zuhura çıkmayı murad
eden “zât-ı mutlak”, â’mâ’dan ® ehadiyyetine tecelli ederek “hüvvi-yet”
ve “inniyeti”ni belirtmiş oldu.
Orada, mevcut ilm-i ilâhisi ile “Rûh-u
A’zam” mer-tebesi zuhura çıktı.
“Rûh-u A’zam”ın tecellisinden
® “Vahidiyet” - “Rûh’ul Kuds”
mertebesi zuhur etti;
“Vahidiyet”in tecellisinden de
® “Ulûhiyyet”, zuhur
etti.
“ulûhiyyet”in tecellisinden
® “Râhmaniyyet” zuhur etti.
Burası sıfat mertebesi, “Âlem-i
Ceberrut”tur.
Ulûhiyyetin icaplarını yerine
getirebilmesi için ken-dinde mevcut “Rûh-ul Kuds”ü “Râhman”, “Nefes-i
Râhma-ni” ile bütün âlemlere “nefh etti” üfledi, yani gönderdi,
açığa çıkardı.
Bu kuds-i rûh’ta varlığın her
mertebesinde kendilerine uygun hayat tarzını ortaya çıkaracak
her türlü imkân ve bilgi vardır.
Rûh’u A’zam : Tecelli-i akdes ® zâtından zâtına’dır.
Rûh’ul Kuds : Tecelli-i Mukaddes ® zâtından sıfatına’dır
“Rûh’ul Azam” ve “Rûh’ul
Kuds”
mahlûk değildir, Allah’ın rûhu’dur.
Sıfatından esmasına üflenen zâtî mânâda bir rûh daha
vardır, ki özel olarak insâna üflenmiştir, “Rûh-u
Sultâni”.
Bu rûhtan sonra gelenler her mertebesinden
mahlûka-ta verilen (üflenen) rûh mertebeleridir ve bu rûh, her mertebe-sine o mertebenin
gereği olan hayatı bahşeder.
Ancak, bütün bu âlemlere hayat veren “Rûh’ul
Kuds” parçalanmış, bölünmüş değildir. Bütün
zuhur merte-belerine cami olduğundan hangi mertebede olursa olsun o
mertebenin fıtratı üzere faaliyet gösterir.
En son zuhur mahalli tabiattır, tabiatta
aldığı isim ma-den (“rûh-u madeni”) dir.
Onun kemâli “nebat”
bitki, ® “rûh’ul
nebati”dir.
Onun kemâli olan “hayvan”
® “rûh-ul hayvani”dir.
Onun kemâli olan “insân”
® “rûh-ul
insâni”dir
- (Rûh-ul Sultâni).
Ondan sonra “rûh’ul kuds” ve “rûh’ul
a’zam”dır.
Böyle kısa bir izahtan sonra şimdi
gelelim birkaç rûh ile ilgili âyetin ifadelerini anlamaya.....
Kûr’ân-ı Keriym Şura sûresi 42/52-53.
âyetlerinde
b6 㡊¤ß a
¤å¡ß b¦y뢉 Ù¤î Û¡a ¬b ä¤î y¤ë a
Ù¡Û¨ˆ × ë ›UR
¢æb àí©ü¤a ü ë
¢lb n¡Ø¤Ûab ß ô©‰¤† m o¤ä¢×
b ß
©é¡2
ô©†¤è ã a¦‰ì¢ã ¢êb ä¤Ü È u ¤å¡Ø¨Û ë
6b ã¡…b j¡Ç
¤å¡ß ¢õ¬b ' ã ¤å ß
› =§áî©Ô n¤¢ß
§Âa Š¡• ó¨Û¡a ô¬©†¤è n Û Ù
£ã¡a ë
¢é Û
ô©ˆ £Ûa ¡é¨Ü£Ûa ¡Âa Š¡• ›US
6¡¤‰ ü¤a
ó¡Ï b ß ë ¡pa ì¨à £Ûa ó¡Ï b ß
› ¢‰ì¢ß¢ü¤a ¢Šî©– m
¡é¨Ü£Ûa ó Û¡a ¬ü a
ve kezalike
evhayna ileyke Rûhan min emrina
ma künte
tedriy mel kitabü ve lel iymanü
ve lakin
ce’alnahü nûren nehdiy bihî
men
neşaü min ‘ıbadina
ve inneke
letehdiy ila sıratın müstekıymin (52)
sıratillâhilleziy
lehü ma fiyssemavati ve ma fiyl ardı
ela ilellahi
tesıyrül ümürü (53)
Meâlen :
52. (Ey Rasûlüm)
işte sana böyle emrimizden bir rûh (Kûr’ân) vahy ettik, sen
kitap nedir, îman nedir bilir değildin ve lâkin biz onu bir nûr ca’l ettik
(kıldık) onunla kullarımızdan dilediğimizi
hidâyete erdiririz ve kesinsen bir doğru yola hidâyetleyen (rehberlik)
edensin
53. O Allah yoluna ki, göklerde ne var,
yerde ne varsa hep O’nundur. dikkat edin bütün işler Allah’a seyr eder (döner).
Özet yorum :
“Emrimizden bir rûh” (Kûr’ân) vahyettik.”
Zâtî kaynaklı olan bu âyet-i kerime’de
Cenâb-ı Allah (c.c.) çok büyük hakikatleri bildirmektedir.
“Emrimizden bir rûh”; burada bahsedilen zât-i olan “Rûh’ul
a’zam”dır ki; Hz. Rasûlullah (s.a.v.) aracısız nefh
edilmiştir.
Kendisinden evvel gelen hiç bir nebiye bu rûhtan
nefh edilmemiştir. Oraya ulaşmak çok zordur, ancak onun
varisle-rine yol vardır, başka mertebelerden oraya
ulaşılamaz, ta ki Muhammedi oluncaya kadar.
“Emrimizden” buyurulması; Bu emir “kün”dür, zât-ı ilâhi bir şeyin
olmasını murad ederse ona “kün” (ol) der, “feyekunü” (o da hemen olur.) Çünkü
orada oluşacak ka-biliyet vardır.
Bu oluş bütün âlemlerde geçerlidir ve her
âlemde ayrı bir hükümle oluşur. Burada oluşan hali
Cenâb-ı Hakk “biz” lâfzıyla zâtına vermiştir.
Bu da yukarıda bahsedildiği gibi “Rûh’ul a’zam”dır. Onun
ilmi yönden hayat veren bütün mertebelere muhit tecellisi, zât olan
Kûr’ân’dır”
Kûr’ân’da bulunan bu ve benzeri zât-i âyetleri
Cenâb-ı Hakk’ın bizzât kendisi, “Rûh’ul a’zam” mertebesinden;
sıfati, esmai ve ef’ali âyetleri ise, “rûh’ul kuds” merte-besinden Cebrâil
(a.s.) vasıtasıyla nefh ile vahy etmiştir, ki
bu dahi sıfati tecellisi ve zuhurudur.
Bütün bunları ise, Hz. Rasûlullah (s.a.v.)
ümmetine, li-san-ı Muhammediden hiç eksiksiz nefh etmiştir.
Bu oluşum;
Ümmetinden ® tabiine,
onlardan
® tebe-i tabiine
ve onlardan bu günlere kadar gelen varisleri
tarafın-dan ® yeni gelenlere nefh
edilerek devam etmektedir.
“Bir nûr ca’l ettik (kıldık).”
“nûr” esma mertebesidir ve varlıkların
belirlendiği ve kimlik kazandıkları yerdir.
Bu bilim de Kûr’ân-ı Keriym’de
bildirilmiştir.
“Onunla kullarımızdan
dilediğimize hidâyet vere-ceğiz.”
Bazı kullarımızda “Hadi”
ismini zuhura getireceğiz.
“Sen doğru yola hidâyetleyen (rehberlik) edensin”
Bu doğru yol evvelâ “sırat-ı
müstakim”,
® daha sonra “sıratullah”tır.
Bu da “isra” ve “mi’rac”tır, ki
Allah (c.c.) yolu “ef’alin”den ® “zâtına”dır.
“Göklerde ve yerde olan mutlaka O’nundur,
O’n-dan zuhur ettiğinden yine “herşey O’na seyredecek, ona
dönecektir.”
Zât-ı ilâhi rûh, nûr ve madde mertebesiyle zuhurda-dır,
bunlardan “nûr” ve “rûh”unu tekrar geri, yani kendisine
çektiğinde âlemlerden eser kalmayacaktır.
Kûr’ân-ı Keriym Şuara sûresi
26/193-194. âyetlerinde:
›= ¢åî©ß ü¤a ¢€ë¢ £ŠÛa
¡é¡2 4 Œ ã ›QYS
›= åí©‰¡ˆ¤ä¢à¤Ûa
å¡ß æì¢Ø n¡Û Ù¡j¤Ü Ó ó¨Ü Ç ›QYT
nezele bihirûhul emiynü (193)
âlâ
kalbike litekune minel münziriyne (194)
Meâlen :
Senin kalbin üzerine, sen
uyancılardan olasın diye Onu (güvenilir) rûh’ul emin (Cebrâil)
indirdi.
Özet yorum :
Bir evvelki âyette de kısaca
belirtildiği gibi âyet-i kerimelerin bir kısmı zâtîdir.
Cenâb-ı Hakk aracısız habibine
nefih ve vahy etmiştir.
Bu husus bir hadis-i kudsi ile teyid
edilmiştir:
Efendimiz (s.a.v.) buyurdular, “Rabb’ımla
benim öyle bir ânım olur, ki araya ne bir nebi-i mürsel ve ne de bir
melek-i mukarrep giremez.”
Bu âyet-i kerime ise, sıfati’dir. Yani
“Rûh’ul kuds” tarafından vahy edilmiştir.
Ancak burdaki ismi “Rûh’ul emin” olarak
bildiril-miştir ve “Cebrâil” (a.s.) ın diğer ismidir.
Böylece Rûh’ul “emin”,
âlemlerin Sultânı olan Muhammed’ül
“emin”in kalbine
bu tür âyet-i kerimeleri indirdi,
ki uyarıcılardan olunsun
diye.....
Kûr’ân-ı Keriym İsra
sûresi 17/85. âyetinde
¢€ë¢
£ŠÛa ¡3¢Ó 6¡€ë¢ £ŠÛa ¡å Ç
Ù ãì¢Ü ÷¤ í ë ›XU
ó©£2 ‰
¡Š¤ß a ¤å¡ß
› ¦5î©Ü Ó £ü¡a
¡á¤Ü¡È¤Ûa å¡ß ¤á¢nî©m@ë¢a ¬b ß ë
ve yes’eluneke anirRûhı kulirRûhu
min emri rabbiy
ve ma utiytüm minel ılmi illâ kaliylen
Meâlen :
Sana rûhtan sual ederler. De ki; Rûh
Rabb’imin emrindendir. Size ilminden sadece pek az
verilmiştir.
Not : Bu cevap soruyu soran yahudilere,
müslüman-lara değildir, çünkü onlara bu ilimden az verilmiştir.
Özet yorum :
Zuhurda olan âlemler gayb ve şehadet,
diğer isimle-riyle, emir ve halk olmak üzere iki mertebedendir.
Emir, ® esma;
halk ise, ®
ef’al yani fiiller, madde âlemidir.
Halk âlemi, esma âleminde bulunan bütün isimlerin
mânâlarının görüntüye geldiği zuhur mahallidir.
Emir âlemi, aynı zamanda Nûr-u ilâhinin faaliyete
geçtiği mertebedir.
Daha evvelki bir âyette belirtilen,
“emrimizden bir rûh”,
zât
mertebesinden, “Rûh-ul a’zam”
sıfat
mertebesinden, “Rûh’ul kuds,”
burada belirtilen rûh ise,
sıfat mertebesi, “rûh’ul kuds”ten
kaynağı olan “Nûr-u ilâhi” ile faaliyete geçerek “âlemler”
(mükevvenatı) mey-dana getiren rûh’tur.
Daha evvelce de belirtildiği gibi, bütün kevn
mertebe-leri kendinde mevcuttur, en üst mertebesi Âdem’e
üflenmiş-tir. (“Rûh-ul Sultâni”)
(Yeri geldiğinde inceleyeceğiz.)
Şimdi şurada mühim bir şeye daha
dikkat çekmek isti-yorum. O da âyet-i kerimenin içinde, bâtınında
bulunan ifade-sidir. Belki biraz zor olacak ama anlamağa gayret
etmeğe çalışalım.
Şöyle ki:
Birinci mânâda, meâl’de ifade edildiği gibi hitap efen-dimiz
(s.a.v.) nin lisanından ve “onun rabb’ının emrinden-dir”
diye belirtilmiştir.
Her varlığın bir “rabb-ı
hassı” vardır, efendimizin rabb’ı hassı ise, “Rabb’ul
erbab” (Rabların Rabbi) olan Allah’tır.
Böylece âyet-i kerimenin iç mânâsını
anlamaya ça-lışırsak şöyle ifade etmemiz gerekecektir.
“Habibim” sana sorulan rûh, “Allah olan benim”; rûbubiyyet,
yani “benim rablık mertebemin” işidir. Benim var edip
de, görev verdiğim rabb’ımın emrindendir,
Diyebiliriz ki, bu anlayış her ne kadar
indi ise de, akl-ı eren tefekkür sahiplerine çok geniş ufuklar
açması muhtemel-dir, iyi anlamaya çalışarak faydalanmaya gayret
edelim.
Daha evvel bahsedilen “rûh-ul a’zam” ve “rûh’ul
kuds”, Allah’ın (c.c.) mahlûk olmayan zâtî rûh
mertebeleri iken; burada bahsedilen rûh, Râhmaniyyet
mertebesinden üflenen, halkiyyete dönük mahlûk rûhtur, ki “hâlik”ten
meydana gelip her mertebesi itibariyle “mahlûkat”a hayat ve nûr
ile birlikte kimlik vermiş olan, “Rûh-ul Sultâni”dir.
en üst mertebesi, “Âdem’iyyeti”;
en son tecellisi “madeniyyeti”
zuhura getirmektedir.
Her ikisi arasında bulunan bütün mertebeleri ve mah-lûkatı
zuhura getirmektedir. Bu rûh, kevn âleminin her zerre-sinde
faaliyettedir.
İşte Hz. Rasûlullah (s.a.v.) efendimize
yahudi alimleri tarafından sorulan rûh yukarıda belirtilen halkıyyete
dönük mahlûk rûhtur.
“Rûh’ul a’zam” ve “rûh’ul kuds”ten haberleri
ol-madığı gibi bu rûh’u dahi bilmezler, çünkü bunun ilminden
Tevrat-ı Şerif’in geldiği günlerde “onlara bu rûh’un
ilmin-den sadece pek az verilmiştir.”
Hz. Rasûlullah (s.a.v.) ve onun şahsında
ümmetine bütün bu rûh mertebeleri bildirilmiştir, ki yukarıda da
ifade edildiği gibi,
(Şura 42/52)
ve
kezalike evhayna ileyke Rûhan min emrina
ma
künte tedriy mel kitabü ve lel iymanü
ve
lakin ce’alnahü nûren
Meâlen :
(Ey Rasûlüm) “ve işte sana böyle
emrimizden (zâtı-mızdan) bir rûh (Kûr’ân) vahy
ettik. Sen kitap nedir, imân nedir bilmiyordun. Fakat biz o kitabı
bir nûr ca’l ettik (kıldık yaptık).”
Hz. Rasûlullah (s.a.v.) efendimize verilen rûh’un
kay-nağı zâtî olup “emrimizden” hitabıyla Allah’ın
(c.c.) zâtına bağlanmıştır.
Sorulan rûh ise, “Rabb’imin emrindendir” hitabıyla
Rabba bağlanmıştır, aradaki fark
budur.
Ve Kûr’ân’da kapalı hiçbir şey
bırakılmayıp açığa
çıkarılmıştır.
Bu kısa izahlardan sonra şimdi gelelim Âdem
(a.s.) a üflenen rûh’a :
Kûr’ân-ı Keriym Sad sûresi 38/42. âyetinde aynı ifade vardır
¢ó©y뢉
¤å¡ß ¡éî©Ï ¢o¤‚ 1 ã ë ¢é¢n¤í £ì a ‡¡b Ï ›RY
› åí©†¡ub
¢é Û aì¢È Ô Ï
feiza sevveytühü ve nefahtü fiyhi min rûhiy
feka’u lehü sacidiyne
Meâlen :
Artık ona şekil verdiğim (onun varlığını
tamamlayıp da) ve ona Rûhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için
secde edenler olarak (secdeye kapanın).
Kûr’ân-ı Keriym Hicr sûresi 15/29.
âyetinde de aynı ifade vardır.
Kûr’ân-ı Keriym Secde sûresi 32/9.
âyetinde
©é¡y뢉
¤å¡ß ¡éî©Ï ƒ 1 ã ë ¢éí¨
£ì á¢q ›Y
6
ñ †,¡÷¤Ï ü¤a ë ‰b –¤2 ü¤a ë ɤà
£Ûa ¢á¢Ø Û 3 È u ë
› æë¢Š¢Ø¤' m
b ß ¦5î©Ü Ó
sümme sevvahü ve nefeha fiyhi min rühıhi
ve ce’ale lekümüssem’a vel ebsare vel ef’idete
kaliylen
ma teşkürune
Meâlen :
Sonra onu biçimlendirdi (tesviye etti) ve rûhundan içine üfledi.
Ve sizin için işitme duyusu, gözler ve gönüller ca’l etti (kıldı,
halketti). Pek az şükrediyorsunuz.
Özet yorum :
Yukarıda bahsedilen ikisi aynı,
diğeri az değişik üç âyet-i kerime, Âdem (a.s.) hakkında
çok mühim bilgiler vermektedir.
İlk iki âyette, Cenâb-ı Hakk, Âdem (a.s.) ın
oluşumu-nu (tesviyesini) yaptıktan sonra içine de rûh’unu
bizâtîhi kendisi tarafından nefh edildiğini
bildirmektedir.
Üçüncü âyette ise, aynı hadise bir başka kaynaktan
anlatılmaktadır. Yeri gelince tekrar değineceğiz.
Zât-ı Mutlak;
Â’maiyyetten ® Ahadiyyet’ine;
oradan ® Vahidiyyet’ine;
oradan ® Ulûhiyyet’ine;
oradan ® Râhmaniyyet’ine;
oradan ® Rûbubiyyet’ine;
oradan ® Melikiyyet’ine tenezzül
ederek bu mertebede âlemleri halk etti.
Böylece kendisine ayna olacak ve onu en iyi
şekilde idrak edecek bir varlığın yaşayabilmesine
imkân verecek ma-hal meydana gelmiş oldu.
Zamanı geldi, Cenâb-ı Hakk; meleklere, “ben
yeryü-zünde bir halife halk edeceğim,” diye haber verdi. (Bu âyeti
daha evvelce görmüştük.)
Bu halifenin genel mânâdaki ismi “insân”,
bu merte-bede kendisine verilen ismin ise, “Âdem” olduğu
bildirili-yordu.
Cenâb-ı Hakk zâtının tecelli
mahalli olacak bu varlığı, “Âdem’i” zâtıyla tesviye
etti (düzenledi) ve ona Rûh’undan nefh etti (üfledi).
Âlemde hiç bir varlığa böyle bir iltifat
edilmedi. Ve hiçbir varlığa böyle bir rûh üflenmedi.
Bu yüzden
Âdem’in bâtını; zât’ın zuhuru,
Âdem’in sûreti ise, mahlûkiyyetinin zuhurudur.
Bâtını üstün geldiğinde ise,
Hakk’ın zâtının tecelli mahalli;
zahiri üstün geldiğinde ise,
nefs-i emmarenin zuhur mahalli olmaktadır.
Böyle kısa bir izahattan sonra burada
bahsedilen rûh’un hangi mertebeden olduğunu daha iyi anlayabilmemiz için
kü-çük bir sıralama yapalım.
Bu yapılan sıralama mutlak bir
sıralama değil, yakla-şık bir sıralamadır.
Mertebeler o kadar birbirleriyle içiçedir, ki mutlak
mânâda ayırmak mümkün değildir.
Belirli bir fikir vermesi yönünden ve
varlıkların hangi kaynaktan ve hangi sıralanışla
zuhura geldiklerini anlamamı-za az da olsa yardımcı
olacağını zannediyorum. Böylece var-lıkları daha
iyi tanımamız ve zuhur yerlerini anlamamız biz-lere ilmi
yönde yeni ufuklar açacaktır.
Rûh mertebeleri ve varlık zuhur mertebeleri
|
1. Rûh’ul A’zam
Hakikat-i Muhammedi ® “Kûr’ân-ı natık”
2. Rûh’ul Kuds
|
Hakikat-i İseviyye ® “Furkan-ı
natık”
3. Rûh’ul İnsân
Hakikat-i Mûseviyye – “len terani”
(Âdem’e üflenen) rûh mertebesi ® “Rûh’ul Sultâni”
4. Rûh’ul Nûr Hakikat-i
Melek
|
5. Rûh’ul Nûr
Hakikat-i Cin
6. Rûh’ul Nûr Hakikat-i
Nefs
7. Rûh’ul İnsân Hakikat-i
İbrahimiyyet
® “İnsân-ı Natık”
8. Rûh’ul Sûret-i İnsân
Hakikat-i Nefsi benlik ® “Hayvan-ı Natık”
9. Rûh’ul Hayvan
Hakikat-i hayvani hayat,
|
Hay esmasının sûret kemâlâtı
10. Rûh’ul Nebat
Hakikat-i Nebat ®
Bitki hayat
11. Rûh’ul maden
Hakikat-i maden ® Hayatın
Kaynağı
12. Rûh’ul zahir insân Hakikat-i
sûret-i
Âdemiyye
13. Rûh’ul Kemâl
Bütün bu mertebeleri
kendi bünyesinde cem eden, toplayan,
-
|
İnsân-ı Kâmil,
-
Halife,
-
Hakikat-i Muhammedi,
-
Kûr’ân-ı Natık,
-
bütün bunların zuhur
mahalli olan
Hz. İnsân’dır.
Yukarıdaki tabloyu, özet olarak
aşağıya doğru incele-meye çalışalım.
1. “Rûh’ul A’zam” ve “Rûh’ul Kudüs”
mahlûk değildir, Allah’ın rûhu’dur.
2. Rûh’ul Kudüs diğer rûhların da rûhudur
ve ken-dinde bütün mükevvenatın ve fertlerinin rûh’u mevcuttur.
Rûh’ul Kudüs; “Nefes-i Râhmani” ile bütün âlemlere
her mertebesinde gerektiği şekilde hayat Rûh’unu nefh
et-mesi ve ihatasıdır, diye ifade
edilmişti.
3. İşte Cenâb-ı Allah bizâtîhi ulûhiyyet
mertebesin-den, rûh’ül kudüs’te mevcut “Rûh’u insâni”yi
(rûh-ul sul-tân) nefes-i râhmani kanalıyla ve “nefahtü
fihi min rûhi” Sad 38/72 – Hicr 15/29 âyetleriyle
bizlere açık olarak bildir-miştir, ki bu nefih, zâtî bir nefih
ve mutlak bir oluşumdur.
Rûh mertebeleri tablosunda üç numarada gösterilen bu rûhu,
Cenâb-ı Hakk, kendi zâtî Hâlik rûh’undan içinde hâlikiyyet olan mahlûk’a
dönük üflediği ilk rûhtur:
Bundan sonrakiler mahlûkiyyet hükmü ile
zuhura gelen diğer mertebe rûhlarıdır.
4. Rûh’ul Nûr – Hakikat-i Melek:
Rûh’ul kuds, Esma mertebesine
tenezzül ettiğinde kendisinde mevcut nûr’u ilâhi zuhura
geldiğinde bu mertebe-de melekler, yani esma-i ilâhiyelerin zuhura
çıkmalarını sağlayıcı kuvvetler
kaynaklarını buradan almakta, buradan zuhura
çıkmaktadırlar.
5. Rûh’ul Nûr – Hakikat-i Cin:
Yine bu mertebede, cinler de
varlıklarını bularak, bu mertebeden kaynaklarını
almaktadırlar.
6. Rûh’ul Nûr – Hakikat-i Nefs:
Yine bu mertebede esma-i ilâhiyelerin
zuhurları art-tıkça kendilerinde bulunan renklilik
çoğalmakta, onların özel-likleri kendilerine ayrı bir kimlik
vermekte, bu kimlikler de onların nefslerini oluşturmaktadır, ki
bu da bireysel benlik oluşması demektir.
Genel olarak bütün âlemlere yayılan nefes-i
râhmani bireyler hükmüne dönüştüğünde nefs ismini
almakta ve öyle-ce faaliyete geçmektedirler.
7. Rûh’ul insân – Hakikat-i
İbrahimiyyet;
“İnsân-ı
Natık”
Yine bu mertebede insânın bir başka
mertebesi zuhura gelmektedir, ki aldığı isim “İnsân-ı
natık”, yani konuşan in-sân’dır.
Bu mertebe “akıl”, “şuur”,
“düşünce”, “kimlik ve benliğin” oluştuğu yerdir.
Bu mertebe kendini buluş, biliş
mertebesidir.
1. mertebe ® zât,
2. ve 3 üncü mertebeler ® sıfat,
4 - 5 - 6 - 7 inci mertebeler ® esma,
daha sonra gelen 12 nci mertebeye
kadar olan sırala-ma ®
ef’al mertebesinin kendi içindeki mertebeleridir.
8. Rûh’ul sûreti insân – Hakikat-i nefs-i benlik;
“Hayvan-ı natık”:
Bu mertebedeki varlık, insâna sadece sûret
olarak benzemektedir. Hayvan mertebesinden farkı konuşması
ve sosyal olmasıdır.
Kendisinde bariz olarak ortaya çıkan nefsi
benlik ve onda faaliyet sahası bulunan nefs-i emmaredir ki her
kötü-lüğe meyyal ve her türlü süfliyata kabiliyeti vardır.
Aynı zamanda burası seyr-u süluk’un,
eğitimin başla-dığı yerdir. Zahiren
bakıldığında her ne kadar burası “hay-van-ı
natık”, konuşan hayvan mertebesi ise de, yukarıdan
iti-baren belirtilen bütün mertebelerde, bâtınen iç bünyesinde
(kuvvesinde) özünde mevcuttur.
Bir bakıma bu varlık kendinden haberi
olmayan gizli hazinedir. Bünyesinde her türlü kabiliyyet vardır,
ancak bu hazinenin en kıymetli değerleri altta
kaldığından çıkarılması çok zor olmakta ve üstte
bulunan beşeri ve nefsi değerlerini dünya menfaatleri için
kullanıp diğerlerini zayi etmektedir, ki bu davranış ve
fiilleri kendisine en büyük perde olmakta, böylece kendinde mevcut gizli
hazine bâtında perdeli olarak kaldığından bu
değerlerinden haberdar olmadan bu âlemden eli boş olarak geçip
gitmektedir.
“Son pişmanlık para etmez” hükmü burada bütün gerçeği ile ortaya
çıkmakta ve bir daha geriye dönüşü müm-kün olamamaktadır.
Bu mertebe gerçekten üzerinde çok düşünülmesi
lâ-zım gelen bir yerdir.
9. Rûh’ul Hayvan - Hakikat-ı hayvani;
hayat “Hay” esmasının
sûreti kemâlâtı:
Bu mertebede (rûh) “Hay” esmasının
fiziki mânâda kemâliyle zuhura çıkmasıdır.
Bundan sonraki mertebelerde de hayatın var
olmasına rağmen oralarda aldığı isim,
sadece “nebat – bitki” ve “cemad –
maden”dir.
Ne yazık ki, biz insânlar düşünce,
tefekkür ve denge yeteneklerimizi çok düşük oranlarda
kullandığımızdan ağzı-mızdan çıkan
kelimelerin gerçek mânâlarını düşünmeden, pa-rasını
ziyan eden bir hovarda gibi “kelime hovardası” ol-maktayız.
Konuşmağa
başladığımızda, birçok sözcüklerimizde, tahkir düzeyinde,
belki farkında bile olmadan ne kadar ağır sözler telâffuz
ettiğimizin farkında bile değiliz.
Ancak unutmayalım ki,
ağzımızdan çıkan her bir “ne-fes” “nefha-i
beşeri”lerden ve ifade ettiği mânâlardan so-rumluyuz.
Bunların kayda geçtiklerinden de şüphemiz olma-sın.
Günlük konuşmalarımızın
bazı bölümlerinde, her hangi bir kimse için şu veya bu “hayvan”
gibi tahkir mahi-yetinde kullandığımız “hayvan”
kelimesi aslında
“HAY’V’AN”dır;
yani “an ve an yaşayan” demektir, ki bu da Cenâb-ı
Hakk’ın “HAY” esmasının o mertebede bütün
ihtişamıyle ortaya çık-masından başka bir şey
değildir.
Şu halde kullandığımız
tahkir mânâsının hedefi, Hakk’ın “hay” esması, onun
da zâtı olan “Cenâb-ı Hakk” olmaktadır.
Böylece içine düştüğümüz, çok çirkin ve
adeta Hakk-ı tahkir eder duruma gelen sözlerimiz farkında bile olmadan
bizleri ne kadar zor duruma düşürdüğünü anlamamız zor
ol-mayacaktır.
10. Rûh’ul Nebat – Hakikat-ı Nebat,
Bitki hayatı:
Bu mertebe (rûh) “nebat – bitki”leri
meydana getir-mektedir. Aldığı isim “nebat – bitki”dir.
Bitkiler kökleriyle yere bağlı olduklarından
hürriyet-leri yoktur. Onlarda da “Hay” esmasının
zuhuru var olduğu halde “hayvan” ismini alamamaktadırlar,
çünkü istiklalleri yani hür dolaşımları yoktur.
Bu da onları bulundukları yere mahkum
etmiştir, ki tam bir kemâlât değildir. Böylece “Hay” esması
orada sınırlı olduğundan o varlıklara “nebat –
bitki” ismi verilmiştir.
11. Rûh’ul maden – Hakikat-i Madeni;
Hayatın Kaynağı:
Bu mertebede “Rûh” madenleri meydana
getirmek-tedir, aldığı isim “cemad – maden”dir.
Bilindiği gibi madenler kendilerinde bulunan
özellik-leri itibariyle hayatın kaynağını ortaya
getirirler. Biz de bü-tün ihtiyaçlarımızı onlardan
elde ederiz.
Madenler yerde yaygın olduklarından,
onların da müstakil hareketleri yoktur. Bütün maddi
hayatın kaynağını onlar meydana getirdikleri halde
aldıkları isim maden’dir. Onlar yerde yatay vaziyette
olduklarından bulundukları yerde mahkumdurlar.
Böyle olunca “Hay” esmasını
kemâliyle zuhura çıka-ramadıklarından aldıkları isim,
“cemad – maden” olmaktadır.
Madenler, yatay; bitkiler, dikey
olarak, bulundukları yere mahkum olduklarından kendilerinde hayat
kaabiliyetleri olduğu halde “Hay” ismini alamamaktadırlar.
Hayvanlara gelince, onlar müstakil hareket edebilen
gerçekten her biri kendilerine ait özel ve çok muhteşem ya-pılara
sahip olduklarından “Hay” isminin gerçek mânâsı olan istiklal
ve hareket serbestisi üzeredirler.
Bu yüzden maden ve nebat ile hayvanlar
arasında çok büyük farklar vardır ve dereceleri de o nispettedir.
İşte bu yüzden “hay’v’an”
kelimesini şaka dahi olsa “tahkir” hakir görme itibariyle hiç bir
şekilde kullanmama-mız, hem bizim nezaketimiz ve hem de onların
gerçek mâ-nâda çok değerli olan “hayvan”lık vasıflarına
hürmet göster-memiz olacaktır. Çünkü bunlar “Hay” olan (an ve an
yaşa-yan) varlıklardır.
Bunlar hangi türden olursa olsun, bizler dahi bu
hayat vasfı ile vasıflandığımızdan maddi mânâda
onlarla müşterek taraflarımız vardır ve bizim bir ismimiz
de “hayvan-ı natık” (konuşan hayvan) dır.
Hal böyle olunca onlara ve onların halleriyle
bireyle-re, hakaret ve tahkir, farkında olmadan kişinin gafleti veya
cehli yönünden bizzât kendine olmaktadır. Öyleyse
konuşa-cağımız sözleri sonrdan bizi vicdanen veya fiilen
mahkum ettirmeyecek kelimelerden seçmemiz bizlere çok şeyler
ka-zandıracaktır.
Ve bu “Hay” esmasının
zuhurları olan, hayvanların hepsi kendi bulundukları halin
mutlak kemâli ile insânlığın fedaileri ve onların en iyi
yardımcılarıdırlar.
Bu yüzden onlara iyi muamele etmemiz kendi
men-faatimize ve bizlerin yararına olacaktır.
12. Rûh’ul zahir insân–Hakikat-i sûret-i
Âdemiyye
8 inci mertebe ile, 12 nci mertebe arası, “ef’al
âle-mi”dir. Bu 12 nci mertebe insânın zahir bedeni ile
şekli ve fi-ziki mânâda yer yüzünde görünmesidir.
Bu çözümü en güç olan bir mertebedir. “nüzül”
yani iniş’in sonu “uruc” yani çıkış
(yükselmenin) başlangıcıdır.
Mutlak mânâda eğitim yeridir ve gerçekten
çok, çok, tarifi imkânsız bir değere sahiptir. Kıymetini
bilenler Allaha (c.c.) buradan ulaşır, bilmeyenler ise “siccin”
(hapiste) ka-lırlar.
Yukarıdan beri belirtilen bütün mertebe ve
değerler, burada zuhura gelen insânın, bâtınında toplu
halde bulun-maktadır. İşte maharet bu mertebeleri
eğitim ve gayret ile birer birer idrak edip yaşayarak ortaya çıkarıp
“Arif” olarak bu dünya hayatını sürdürmektir.
Bu halin oluşmaya başlamasının
ilk şartı ise, kişinin kendini tanıyacağı bir
eğitime eğilmesi gereğidir. İrfaniyet ancak böyle
elde edilir.
Bütün bilgiler mübarektir, fakat kişiye kendini
tanıt-maz, hep kendinin dışındaki âlemlerden bilgi
verir. Bu bil-gilerden ancak dünyada iken yarar sağlanır,
ahirette değil....
Kendisini, “NEFS”ini bilme bilgisi ise,
mukaddestir.
Kişiye evvelâ kendini, sonra Rabb’ını,
daha sonra Allah’ını (c.c.) irfan ettirir.
İşte bu yüzden, “Nefsini bilen
Rabb’ını bilir” den-miştir. “Rabb’ı bilme
nefsi bilmeye bağlanmıştır.”
Çünkü nefs, Rûbubiyyet’in
hakikatınden meydana gelmiştir ki o da kendi özü ve
hakikatidir.
Bu yüzden kendini tanıması hemen
Rabb’ını bilmesi-ne dönüşecektir, başka da yolu yoktur.
Anne koruması; ana karnında, belirli süre ve
evreler içerisinde sûret ve şekil almaya başlayan insân namzedi, o
küçücük, aciz, hiçbir şeyden haberi olmayan et parçası vakti
geldiğinde “çocuk” ismi ile dünyaya gelmekte ve ilk anda
kendisinden bir haykırış duyulmaktadır.
Dikkatlice dinlenirse bu
haykırışın, “ın’ga ın’ga” ol-duğu
kolayca anlaşılır. İki heceden meydana gelen çocuğun
lisanından duyulan bu kelime “Rabça”dır.
Arapça alfebesinde bulunan Ê “ayn” ve Î “gayn” harflerinin verdiği seslerle
seslendirilmektedir ve dünyanın neresinde olursa olsun bütün
çocuklarda müşterektir, ki rabba aittir, asılda vardır,
öğretilmiş değildir.
Bu şu demektir;
“ın” yani Ê “ayn”, lugat mânâsı
itibariyle,
öz, kaynak,
asıl, aynı, göz, gözenek demektir.
“ga” ise, Î “gayn”, Ê “ayn”ın noktalı halidir
ve “gayr” ifadesi ile gayrıyı
ifade etmektedir.
Bu iki harf “Hurufu hulk” yani boğaz
harflerinden-dir.
Boğaz ise, “mide” iç ve “ağız”
dış arasında ara geçit, berzahtır.
Mânâ âlemi olan rûhlar âleminden, Hakk’ın
zâtından yola çıkarak, yukarıda ifade edilmeye
çalışılan mertebelere tenezzül ederek yer yüzünde hayata
başlayan “çocuk” ismini verdiğimiz o muhteşem
varlık, özü itibariyle “Hakikat-i ilâ-hiyye”den
ayrılıp madde âleminde zuhura çıkarak bâtınından,
hakikatinden ayrıldığını,
uzaklaştığını anladığında “ın’ga”
feryadı ile bu firkatı (ayrılığı)
bütün gücü ile etrafına duyur-maya çalışmaktadır.
Çünkü yukarıda kısaca ifade
edildiği gibi “ayn” aynı, “gayn” da
üzerinde bulunan benlik noktası ile gayrıdır.
Bir varlığın aynından
ayrılıp, gayrılığına yani
yaban-cılığına, meçhule, gurbete gitmesi kadar zor bir
iş yoktur her halde....
İşte bu iç haleti rûhiye içerisinde;
dünyaya gelen ço-cuğun bu lafızlarla ağlaması ebeveyni
için sağlıklı bir müjde;
yeni bir hayat ve aile ferdi ise de, çocuk için
özünden ve Rabb’ından gayrıya uzaklaştığı için
üzüntü kaynağıdır.
Burada iki husus vardır;
biri, ailesi için fiziki mânâda bir hayatın
başlangıcı, yani “dirim”dir.
Diğeri ise, bâtıni mânâda gayr
olduğu için “ölüm” hükmüdür.
Bâtın âleminden gelerek berzahtan
(boğazdan) geçe-rek zahire çıkması, diğer yönüyle
onun bâtın-i mevti ölmesi-dir. Bu hakikati Kûr’ân-ı
Keriym Mülk sûresi 67/2. âyetinde,
ñì¨î z¤Ûa ë
p¤ì à¤Ûa Õ Ü ô©ˆ
£Û a ›R
elleziy
haleka’l mevte vel hayate
Meâlen :
“O zât ki: Ölümü ve hayatı halketti,”
ifadesiyle ölümü öne
almıştır.
Yani Allah (c.c.) evvelâ ölümü
halkettiğini açık olarak ifade etmiştir.
İşte doğan çocukların
kazandıkları fiziki yaşam aslın-da onları Ê “ayn”larından
ayırdığı, Î “gayn” gayr-ı bir ka-lıba
soktuğu için geçici de olsa bâtınen ölümleri olduğundan “IN’
- GA” feryatları bundandır.
Belki bu feryatlar gerçek mânâda duyulur da
gereği yapılarak, gereken eğitimle yetiştirilip tekrar Ê “ayn”larına
ulaşmaları mümkün hale gelir diye ebeveynlerine bu hakikati o
küçücük bedenlerinden son derece gayretleriyle onlara ulaştırmaya
çalışmaktadırlar.
İstisnaları olmakla beraber genel olarak
bütün çocuk-lar bu oluşum üzerine doğarlar.
Bilindiği gibi;
- Âdem (a.s.) ın çocukluğu
olmamıştır.
- İbrahim (a.s.) ın çocukluğu Nemrud’un
korkusun-dan bir mağara içinde geçmiştir.
- Mûsâ (a.s.) bir sandığa konup nehre
bırakılmış, ço-cukluğu Firavn’ın yanında
geçmiştir.
- İsâ (a.s.) ise, çok garip doğmuş,
beşiğinde de ye-tişkinlik halinde de insânlarla
konuşmuştu.
Beşiğinde
Kûr’ân-ı Kerim Meryem sûresi 19/30.
âyetinde
lb n¡Ø¤Ûa
ó¡ãb m¨a ® ¡é¨Ü£Ûa ¢†¤j Ç ó©£ã¡a 4b Ó ›SP
›= ¦b£î¡j ã
ó©ä Ü È u ë
kale
inniy abdullahi ataniyel kitabe
ve
ce’aleniy nebiyyen
Meâlen :
(O çocuk “Hz.İsa”) dedi ki, gerçekten ben,
Allah’ın kuluyum, bana o kitabı verdi ve beni peygamber ca’l etti, (halketti)
kıldı.
Hz. Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz ise,
doğduğunda,
“ümmeti, ümmeti”
yani “ümmetim, ümmetim”
demiştir
ve hayatının sonuna erdiği
dakikalarda ise,
“refikel â’lâ” “yüce dost” diye ifade etmiştir.
Yukarıdan beri ifade edilen mertebelerin
bütün kemâ-latı bâtınında (iç bünyesinde) bulundurarak yer
yüzünde, anne – baba diye ifade edilen kanallardan geçerek zuhura gelen o
muhteşem varlık, bütün maddi ve manevi teçhizâtla
donatıl-mıştır.
İşte bu yüzden Efendimiz “her
doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar, ebeveyni onu
Yahudi veya Hıristiyan veya müşrik kılar...”
buyurmuştur. * (39)
“İslâm fıtratı”ndan gaye, yukarıda bahsedilen bütün
mertebelerin “çocuk” ismi verilen o muhteşem zuhurda
bu-lunmasıdır.
Şunu da kısaca belirtmek isterim ki ;
Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin risâletinden
ev-vel dünyaya gelen çocuklar hangi rasûl veya nebi vaktinde zuhura gelmiş
iseler ancak o rasûl veya nebinin mertebesi ka-dar bu hakikatleri idrak edip
zuhura çıkarıyorlardı. Çünkü kavmin, peygamberini geçmesi
mümkün değildir ve her pey-gamber kavmine ancak kendi mertebesine kadar
gelen islâmı nefh eder, ki bu da zâten onun kemâlidir.
* (39) Sünen-i Tırmızi tercümesi, cilt 4, sayfa 19, Bab
5
Hz. Muhammed (s.a.v.) de bütün bu mertebelerin
ta-mamı mevcut olduğundan, ümmetinde bu mertebelerin hepsi-nin zuhura
çıkmasını sağlamıştır.
Ve yine Hz. Muhammed (s.a.v.)
“Sizden her birinizin halkıyyet
maddesi annesinin karnında (40) günde bir araya getirilebiliyor.
Sonra bu kadar zamanda (40 gün) “alaka”
(pıhtı-laşmış
kan) haline
geliyor,
sonra bir o kadar zamanda (40 gün) “mudga” (et parçası) haline
geliyor
ve sonra Allah ona bir melek gönderiyor.
Melek ona Rûh üfler
ve meleğe dört (4) şey
(yazması) emredilir:
1.
Rızkını, 2. ecelini, 3.
amelini,
4. şaki (betbaht) veya said (mutlu)
olduğunu yazar.
Kendisinden başka ma’bud-i hakiki
bulunmayan Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz, cennet ehlinin amelini
işleyecek ve kendisi ile cennet arasında yalnız bir
arşın (lık
mesafe) kalınca bedbahtlık yazısı galip gelerek cehennem
ehlinin ameli ile “defter-i â’mali” son bulacak ve dolayısıyla
cehenneme girecektir. Ve sizden biriniz de cehennem ehlinin amelini
işleyecek ve kendisiyle cehen-nem arasında yalnız bir
arşın (lık mesafe) kalınca mutlu-luk
yazısı galip gelerek cennet ehlinin ameli ile (amel defteri)
kapatılacak ve dolayısıyla cennete girecektir,” bu-yurmuştur.
*(40)
*(40) Sünen-i Tırmizi tercümesi, cilt 4, sayfa 16-17-18,
Bab 4
Buraya kadar gelişe, yani dünyada zuhura
çıkışa bi-rinci sefer denmektedir, ki Hakk’tan
Halk’adır.
Kişinin buraya gelmesi müşahedeli
olarak kendini bilmesi ve bulması içindir.
Eğer gereğini yapar, zahiri eğitimi
ile birlikte bâtıni eğitimini de tamamlarsa aslı olan
Rabb’ına ulaşır.
Eğer beşeriyetinde kalır dünya
cazibesine kapılır, bu-ranın geçici lezzetleriyle vakit
kaybederse aslına ulaşamaz, ebedi Î “gayn” gayrı olarak kalır.
Gelinen veya inilen bu yerden özet olarak
yavaş yavaş tekrar aslımıza doğru ikinci
sefer’imizi yapmağa ve yüksel-meğe
çalışalım.
Anne baba iştirakıyle dünyaya gelen ve
her türlü cihaz ile donatılmış olan bu müstesna varlık,
yine anne baba yar-dımı ve koruması ile “buluğ”
çağı denilen 15-18 yaşlarına geldiğinde kendisinde bireysel
nefsi benlik kemâliyle oluştu-ğundan, müstakil şuurlu
akıllı ve kontrollu bir birey olarak aynı zamanda ilâhi
mes’uliyet yüklenecek sorumluluğa ulaş-mış
olmaktadır. Böylece çocukluk devresi bitmiş, güçlü kuv-vetli bir
insân olarak hayat seyrine başlamıştır.
İşte kendisine “insân” ismi
verilen bu varlığın bünye-sinde bütün kemâlât ve süfliyyat
mevcuttur. “Esma’ül Hüsna” Allah’ın güzel isimlerini de zıtlıkları
ile birlikte bün-yesinde toplamıştır.
Dünyaya dönük nefsani bir hayat sürerse kendi
haki-katini bilemeden nefsi benlik içerisinde yaşar gider, gaflet ehli “gayr”lardan
olur.
Eğer kendine dönük ve kendini bilip
tanıyarak bir ha-yat yaşarsa daha dünyada iken Rabb’ına
kavuşarak tevhid ve saadet ehlinden olur.
“İnsân – Halife” ismi verilen bu varlıkta;
“ne var alemde o var ademde” hükmü, zahir bâtın
mevcudatın özeti ve özü mevcuttur.
“Onsekizbin alem bir havan içinde
dövülse kalan öz, hülasa insân-ı kâmildir,” denmiştir.
İşte kemâlât, gerçek insân olabilmek için, “İnsân”
vasfına bir de “kâmil” vasfını ekletmesi gerekmektedir,
ki gerçek insân da budur.
Diğerine ise, “nakıs” vasfı
eklenir, ki “insân-ı nakıs” yani noksan insân
hükmündedir. Bundan Hakk’a sığınırız.
İşte fiilen kemâle ermiş bu
varlık 12. mertebede be-lirtilen Rûh’ul zahir İnsân
– Hakikat-i sûret-i Âdemiyye ile zahir dünyasında
hayatını sürdürmeğe başlar.
Eğer kendini geliştirmeden yoluna devam
ederse bu mertebede kalır, geldiği gibi gider.
Eğer ikinci seferine başlarsa,
yavaş yavaş mertebeleri aşmağa gayret eder.
11. ® Rûh’ul maden - Hakikat-i Maden hayat
10. ® Rûh’ul
Nebat - Hakikat-i Nebat
– Bitki hayat
9. ® Rûh’ul Hayvan - Hakikat-i Hayvani hayat
“Hay”
esmasının sûret kemâlâtı
8. ® Rûh’ul Sûret-i İnsân
- Hakikat-i Nefs-i benlik - Hayvan-ı
Natık
Burası sıradan nefsiyle yaşayan,
duygularıyla hareket eden, kendilerinde sadece buraya kadar gelen
oluşumlarla ya-şayan, diğer üst mertebeler kuvvede,
bâtınlarında kalarak ha-yatlarını sürdüren gaflet ehli
kimselerin yaşam yeridir.
Daha henüz kendilerini tanıma yolunda
faaliyetleri ol-madığından ibadet etseler bile, ikilik üzere
olduğundan, bu ibadetleri kendilerini tanımaya yeterli
olamamaktadır.
7. ® Rûh’ul İnsân - Hakikat-i İbrahimiyyet
- İnsân-ı Natık
Bu mertebede tevhid hakikatleri
açılmağa ve yükseliş olmağa başlamaktadır.
Aşağıdan beri gelen bütün
mertebeleri bünyelerinde bulundurarak eksiklerini terk ederek kemâle doğru
yollarına devam ederler.
Özet olarak yolumuza devam edelim.
6. ® Rûh’ul Nûr - Hakikat-i Nefs
Bu mertebede nefsin, gerçek kemâl hali
idrak edilir. Kişi bu mertebede kendinde bulunan nefsin hakikatlerini
da-ha iyi idrak etmeye ve yaşamaya başlar.
5. ® Rûh’ul Nûr - Hakikat-i Cin
Bu mertebede cinlerin hakikati
anlaşılır. Onlar artık bu kimselere ulaşamazlar,
çünkü güçleri yetmez. Zuhur yer-leri burasıdır, daha alt mertebelerde
tesirleri olur.
4. ® Rûh’ul Nûr – Hakikat-i Melek
Bu mertebede meleklerin hakikati
anlaşılır ve kaynak yerleri buralarıdır. Burdan
aldıkları görevleri yerlerine ulaş-tırarak vazife yaparlar.
Tesir sahaları bulundukları yerden aşağılara
doğrudur. Her iş için her mertebede ayrı melekler
oluşmaktadır.
3. ® Rûh’ul İnsân – Hakikat-i Mûseviyye (len terani) Âdem’e üflenen Rûh mertebesi...
Yukarıda ifade edilen Âdem’e üflenen “RÛH”
âyet-lerini bu kısa bilgiler içerisinde yeniden incelemeğe
çalışalım.
Daha evvelce Âdem’e üflenen Rûh mertebesi
hak-kında şöyle bir cümle geçmişti.
“Rûh’ul azam” ve “Rûh’ul kuds”, Allah (c.c.) mah-lûk
olmayan zâtî Rûh mertebeleri iken; burada bahsedilen Rûh,
Râhmaniyyet mertebesinden üflenen halkıyyete dönük mahlûk
Rûhtur, ki hâlik’ten meydana gelip her mertebesi iti-bariyle mahlûkata hayat
ve nûr ile birlikte kimlik vermiştir.
En üst mertebesi, Âdem’iyyeti; en son tecellisi, ma-deniyyeti
zuhura getirmektedir.
Alemlerde bu zât-i nefh tatbikatı, ilk
defa Âdem (a.s.) üzerinde vuku bulmuştur (Rûh-ul Sultâni).
Cenâb-ı Hakk bizzât; “feiza
sevveytühü” (onun
tesviye, düzenlemesini yaptığım zaman) ifadesiyle bu
olu-şumu zâtına vermektedir, ki aracı kullanmadan olan bir
iştir, zâtına mahsustur:
Bu da zâtî zuhurunu ortaya getirecek mahalline
ver-diği yüce değerini göstermektedir.
“ve
nefahtü fiyhi min rûhi”
“rûhumdan ona /onun içine nefh ettim”
“min
rûhi” (rûhum’dan)
ifadesiyle;
Cenâb-ı Hakk, zâtından fakat Râhmaniyyetin
mahlû-ka dönük Rûhundan nefh ettiğini
bildirmektedir.
Eğer mutlak mânâda bu mertebede “Rûh’ul
azam” veya “Rûh’ul kudus” mertebesinden üflemiş olsaydı, o
za-man ifadesi “Rûhi” yani (Rûhumu) üfledim demesi
lâzım gelecekti.
“Rûhumu” ile “Rûhumdan”ın arasında çok
fark vardır. Ancak yine de burası çok yüksek zâtî tecelli
mahalli-dir.
“Hakikat-i Âdemiyyet”ten başlayarak “Hakikat-i
Musaviyyet”e kadar olan sahada bu rûh’un irfaniyeti, kendi
içindeki mertebeleri itibariyle seyr ve idrak edilir.
Bütün insânlarda kuvvede mevcuttur, fakat zahire çıkarılması
için ehlinden çok iyi bir irfaniyet tahsili yapmak gerekmektedir.
“feka’u
lehü sacidiyne” (hemen
onun için (ona) secde edenler olarak (secdeye kapanın).
“Ona secde aynı zamanda banadır,”
çünkü onda zâtî
tecelli ve zuhurum vardır. Onu kendi sûretim üzere, yani bü-tün
sıfat ve isimlerimle süsleyerek halkettim.
Sad 38/72 ve Hicr 15/29 âyetlerinde
¢ó©y뢉
¤å¡ß ¡éî©Ï ¢o¤‚ 1 ã ë ¢é¢n¤í £ì a ‡¡b Ï ›RY
› åí©†¡ub
¢é Û aì¢È Ô Ï
feiza
sevveytühü ve nefahtü fiyhi min ruhiy
feka’u
lehü sacidiyne
Meâlen :
Artık ona şekil verdiğim (onun varlığını
tamamlayıp da) ve ona Rûhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için
secde edenler olarak (secdeye kapanın).
Burada Âdem (a.s.) ilk varedilişi belirtiyor
iken,
Secde 32/9 âyetinde ise, Âdem (a.s.) nın torunları olan
bizlerin varedilişlerimizi bildirmektedir,
şöyle ki:
©é¡y뢉
¤å¡ß ¡éî©Ï ƒ 1 ã ë ¢éí¨ £ì á¢q ›Y
6
ñ †,¡÷¤Ï ü¤a ë ‰b –¤2 ü¤a ë
É¤à £Ûa ¢á¢Ø Û 3 È u ë
› æë¢Š¢Ø¤' m
b ß ¦5î©Ü Ó
sümme sevvahü ve nefeha fiyhi min rühıhi
ve ce’ale lekümüssem’a vel ebsare vel ef’idete
kaliylen ma teşkürune
Meâlen :
Sonra onu biçimlendirdi (tesviye etti) ve rûhundan içine
üfledi.
Ve sizin için işitme duyusu, gözler
ve gönüller ca’l etti (halketti),
kıldı.
Pek az şükrediyorsunuz.
Âyet-i kerime ne kadar açık değil
mi?...
Diğer âyetlerde yaptığı
işleri bizzât Cenâb-ı Hakk kendi lisanı ile ifade ettiği
halde, burada ise oluşan yine aynı zâtî hadiseyi ancak başka bir
mertebe (rûbubiyyet) anlat-maktadır.
“sümme
sevvahü”
“sonra onu biçimlendirdi.”
Yani evvelâ onun “a’yân-ı sabite”
programını (terki-bini) belirledi, anne karnında biçimlendirdi.
“ve
nefeha fiyhi min rühıhi”
(bir melek vasıtasıyla)
“Rûhundan içine üfledi”,
“ve
ce’ale lekümüssem’a vel ebsare vel ef’idete”
“ve ca’l etti (ayrıca o varlıkta kıldı) ki,
- sem’ (duyuş)
- ebsar (görüşler)
- ef’ideh
(kalbler).”
Âyette belirtilen “biçimlendirildi” hükmü
ile genel mânâda o varlığın tüm yapısının
tamamlandığını belirttiği halde, neden acaba bu üç (3)
azanın ikinci defa tesisinin kesin olarak tekrar
yapıldığını bildirmektedir?...
Cevap :
Birinci biçimlendirmede tesis edilen “kulak, göz ve kalb”,
kişinin zahiri mânâdaki münasebetlerini düzenleye-bilmesi
için zahiren kullanacağı araçlarıdır.
Bunlarla “ve ne fahtü” hakikati zuhura çıkamaz; yönleri
maddeye dönüktür.
Rûh ile ilgili haller ise, mânâya dönüktür,
insânoğlu-nun mânâ alemine ulaşabilmesi için onu algılayacak
araçlara ihtiyacı vardır.
İşte bu yüzden bu üç azanın
mânâyı algılayacak şekil-de diğer bir yönünde olması
lâzım geldiğinden âyette ikinci defa tesisi de
belirtilmektdir.
Bu mânâda daha birçok âyet-i kerimede ifadeler
var-dır.
Ne yazık ki maddi mânâda olan “kulak, göz,
ve kalb-lerimizi” kapasitelerinin sonlarına kadar
kullandığımız halde; manevi mânâda olan ve özel olarak
verilen “kulak, göz ve kalblerimizi” adeta hiç kullanmayarak en
değerli araçlarımızı paslanmağa terk ediyoruz.
“kaliylen
ma teşkürune”
“gerçekten bu kadar özel nimete, ne az
şükrediyo-ruz.”
Cenâb-ı Hakk cümlemizi vakit geçirmeden bu
dünya sarhoşluğu ve uykusundan uyandırsın.
Yukarıda belirttiğimiz hadis-i
şerifte efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır.
“Sizden her birinizin halkıyyet maddesi
annesinin karnında kırk günde bir araya getiriliyor; sonra bu kadar
zamanda alak (pıhtılaşmış kan) haline geliyor; sonra
bir o kadar zamanda murga (et parçası) haline geliyor ve sonra ona bir
melek gönderiyor. Melek ona Rûh üfler ve meleğe dört şey (yazması)
emredilir : Rızkını, ecelini, amelini ve şaki (bedbaht) veya said (mutlu)
olduğunu yazar...”
Ezelde Cenâb-ı Hakk, zâtında Âdem
(a.s.) a üflemiş olduğu Rûhu;
daha sonra ebeveyn kanalından baba
® anneye nefh eder;
daha sonra anne karnında iken bir
melek gelip ona “ayan-ı sabite” (program rûhunu) 120 inci
günde üfler.
Böylece belirli süre sonra bu alemin en müstesna
var-lığı, “zahir – bâtın”, her yönüyle techiz
edilmiş olarak dün-yaya teşrif etmiş olur.
Çocukluk devresinde başlayan eğitimi ile
ilk ders ver-meğe başlayan hocaları, onu ilk ilmi nefhalarla
zahiren eğitmeğe başlarlar.
Daha sonraları buluğa erdiğinde
zahir eğitimi ile bâtın eğitimini de birlikte devam
ettirmeğe başladığında bu sefer din ilmi
nefhalarını da almağa başlar, kendine dönmeğe
ve kendini tanımağa devam eder.
Eğer bu arada bir irfan ehline
ulaşırsa, o irfan ehli artık ona gerçek mânâda ve “nefahtü” etmeğe başlar.
Bu “ve nefahtü” olşumu sohbet yoluyla olur ve
çok ender olan bir hadisedir. Daha evvel kendisinde vuku bulmuş irfaniyet
eğitimi almış bir insân-ı kâmil vasıtasıyla
ir-faniyet ile nefh edilir.
Genel konuşma ve sohbetlerde iletişim
sadece ses va-sıtasıyla ve zahir bir anlayışla olur
iken,
irfan ehlinin sohbeti ise, dört (4) kanaldan
olmaktadır.
Evvelâ
- “leb-i derya” olan insân-ı
kâmilin ağzından çıkan bir ses vardır.
- o ses’e yüklenmiş bir mânâ,
- ve o mânâ’ya yüklenmiş bir Rûh,
- ve o Rûh’a yüklenmiş
bir nûr vardır.
Ses ® mânâ ® Rûh ® nûr”un birlikte
faliyeti “nefha-i ilâhiyye ve “hubb-u ilâhiyye”dir.
Üfleyen zahiren İnsân-ı kâmil
olmakla beraber,
bâtınen İnsân-ı kâmil’in bâtını
olan Hakk’tır.
Sohbette hangi mevzudan bahsediliyor ise,
evvelâ o mevzu leb-i derya olan İnsân-ı kâmilin
lisanından ses olarak dinleyenlerin sem’ (duyu
organları) olan kulaklarına doğru yola çıkar.
O sese yüklenmiş olan mânâ, sem’e
ulaşınca açıl-mağa ve aynı seste yüklü olan
Rûh ile de hayat bulmağa başlar
ve yine o seste yüklü olan nûr ile
de mevzu edilen mânâ açığa çıkıp aydınlanarak gerçek
ve müşahedeli bilgiye dönüşür, ki gerçek ilim de bu yolla elde
edilendir.
İşte âyette ifade edilen “kulak, göz
ve kalb”, ancak bu yolla faaliyete geçirilir, ki sıralama çok dikkat
çekicidir.
Sem’in yani duymanın öne alınması, dinlemenin
ne kadar mühim bir şey olduğuna dikkat çekmek içindir,
ayrıca dilin en güzel müşterisi de, kulaktır.
Kulak kanalından içeriye giren “ses, mânâ, Rûh, nûr” olan nefha,
-
göze, ® görme kabiliyeti;
-
kalbe, ® ilâhi hayat,
-
akla, ® ilâhi ilim
-
ve kişide ® kendine öz
güvenini verir.
Bu hakikatlere aşina olan büyük arif Hz.
Mevlâna muhteşem eseri “Mesneviyi şerif”in ilk kelimesini “Bişnev” (dinle) olarak belirtmiş,
âyette belirtilen ifade ile dinlemenin ne kadar mühim bir husus olduğuna
dikkat çekmiştir.
İmâm- ı Gazzali:
“Kavl-i İlâhi” (İlâhi söz) deki tesviye ve Rûhun
ne olduğunu bana sordular.
Cevap verdim ki:
“Tesviye” (düzenleme) Rûhu kabul eden mahalde fiilden
ibarettir.
Bu mahalde Âdem hakkında balçık
ve Âdem’in ço-cuk ve torunları hakkında “Tasfiye” (saf
kılma) ve “tadil” (doğrultma) şartıyla meniden
ibarettir.
Nefih ise, nutfede Rûhun nûrunu “iştigaline”
(meş-guliyet) “ba’as” (dirilme) olan şeydir...
“Ona Rûh üfürdüm” buyrulması “kinaye” (dolaylı mecaz,
anlatım) dır.
Ey “münaza’a” eden (çekişen), Rûh onun
aynı değil midir?... Lâkin Hakk’ı hulûlden tenzih et. Zira
onun “sivası” yani ona karşı diğer
bizâtîhi bir varlık yoktur ve herşey onun tevhidine
dönüktür.
Ey çoklukta olan mevlâ!.. Ey
eşyanın var edicisi!.. Zâtın şayidir.
Yani “lâ mevcude illâ hu”... *(41)
*(41) Daha geniş bilgi almak için
bakınız “Allahı inkar mümkün mü?” Şehbenderzade Filibeli
Ahmet Hilmi İmam-ı Gazzali Sayfa 143
Rûh mevzuu ile ilgili yazılar genelde Rûh’un
mahi-yeti, yapısı hakkındadır, bu ayrı bir konudur.
Biz ise bütün alemde mutlak mânâda hayatın
kaynağı olan bu Rûh’u, mertebeleri itibariyle tanımaya ve
tanıtmaya çalışıyoruz. Cenâb-ı Hakk cümlemize idrak
kaabiliyeti versin.
Biz yine yolumuza devam etmeye çalışalım.
Bütün alemde genel mânâda yaygın olan bu
Rûh’un ilmi mânâda sahası “Âdemiyet” ve “Mûseviyet”
arasıdır. Bu mertebede daha henüz ikilik mevcut olduğundan
“len terani” yani “sen
beni asla göremezsin”dir.
Tekliğe giden yol ise, “Rûh’ul Kudüs”ten
geçmek-tedir.
Şimdi kısaca onu incelemeğe
çalışalım.
Kûr’ân-ı Keriym Enbiya sûresi 21/91.
âyetinde
b ä¡y뢉
¤å¡ß b èî©Ï b 䤂 1 ä Ï b è u¤Š Ï
¤o ä –¤y a ¬ó©n £Ûa ë
›
åî©à Ûb È¤Ü¡Û ¦ò í¨a
¬b è ä¤2a ë b çb ä¤Ü È u ë
velletiy
ahsanet ferceha fenefahna fiyha min ruhına
ve
ce’alnaha vebneha âyeten lil alemiyne
Meâlen :
“ve edep yerini korumuş olan o
kadını da (an)
ki; Rûhumuzdan ona üfürdük ve kendisini ve oğlunu âlem-lere bir “âyet”
(mucize) ca’l ettik/kıldık
Kûr’ân-ı Keriym Nisa sûresi 4/171.
âyetinde
¡é¨Ü£Ûa
¢4ì¢ ‰
á í¤Š ß ¢å¤2aó î©Ç ¢|î,© à¤Ûa
b à £ã¡a
9
¢é¤ä¡ß ¥€ë¢‰ ë á í¤Š ß ó¨Û¡a ¬b èî¨Ô¤Û a 7
¢é¢n à¡Ü × ë
innemel
mesiyhu ıysebnü meryeme Rasûlullahi
ve kelimetühü
elkaha ila meryeme ve rühun minhü
Meâlen :
Şüphe yok ki, Meryem oğlu mesih
İsâ sadece Rasûlullah (Allah rasûlu) dur
ve Meryem'e bıraktığı
kendisinin kelimesi ve kendisinden rûhtur
Kûr’ân-ı Keriym Bakara sûresi 2/87.
ve 2/253. âyetlerinde
¡pb ä¡£î j¤Ûa
á í¤Š ß å¤2a ó î©Ç b ä¤î m¨a ë
6¡¢†¢Ô¤Ûa ¡€ë¢Š¡2
¢êb 㤆 £í a ë
ve
ateyna ıysebne meryemel beyyinati
ve
eyyednahü biruhıl kudüsi
Meâlen :
ve Meryem oğlu İsâ’ya da
apaçık deliller verdik
ve kendisini Rûhul kudus ile
destekledik.
Yukarıda belirtilen:
“O’na Rûhumuzdan üfürdük’te kendisini ve
oğlu-nu alemlere bir “âyet” (mucize) ca’l ettik/kıldık, yaptık”.
Enbiya 21/91 âyetinde ifade edilen mânâ ilk defa
İsâ (a.s.) hakkında kullanılmıştır.
Buraya kadar gelen tecelliler, “rûbubiyyet”,
esma mertebesi itibariyle “tecelli-i berki” iken;
buradaki tecelli ise, “Râhmaniyyet”,
sıfat mertebesinden “tecelli-i mukaddes”tir.
O yüzden zâtî olan bu Rûh, “mukaddes”
sıfat merte-besinden nefh edildiğinden
aldığı isim “Rûh’ül kuds” (mu-kaddes Rûh) tur.
İşte Hz. Meryem’e üflenen Rûh’un, Hz.
Mûsâ’ya ka-dar üflenerek gelen Rûh mertebelerinden bu mertebenin farkı, sıfat
mertebesinden kaynaklanan kudsiyyet-i almasından ve doğrudan
zâta bağlanmasındandır.
“fenafahna” (biz üfledik) ifadesindeki “biz”
hükmü bir bakıma Cenâb-ı Hakk, zât-i sıfatlarıyla
uygulamış olduğu bu oluşumu sıfatlarına
verdiği şahsiyetleri gereği onlarla bir-likte “biz”
ifadesini kullanmıştır.
Diğer bir ifade ile zahiren bu nefh-i,
cebrâil (a.s.) üfle-miş ise de, onun özünde bulunan zât-ı
ilâhi ile bâtınen ve cebrâilde görüntüde zahiren
üflediğinden “biz” ifadesini kul-lanmıştır.
İlk oluşumu böyle üflenen “rûh’ül
kudüs”ün daha sonraki üflenişleri zahiren “insân-ı kâmil”in
lisanından üfle-niyor gibi gözüküyor ise de, o varlıkta Hakk’ın
varlığından başka bir varlık
olmadığından bâtınen Hakk, zahiren
İnsân-ı kâmil üflediğinden bu yönüyle de “biz üfledik”
hükmü orta-ya gelmektedir.
“vebneha
âyeten” (oğlunu
âyet yaptık) ifadesi de zât-i’dir. Âyet Kûr’ân’dır,
Kûr’ân da zât’tır.
Oğul ® “İsâ”, âlemde ilk defa Hakk’ın
sıfat merte-besinden zât-i zuhurunun mahallidir.
“kelimetühü” (Onun bir kelimesidir)
Her kelimenin, bir mânâsı; her mânânın
da, bir sûreti vardır.
“Sûret-i İsâ”, zât-i tecelliyi ilk def’a kendi
mahallin-de ortaya getiren tecellinin yoğunlaşmış halidir.
“rûhun
minhü” (O’ndan
bir rûhtur)
Zâtından üflenen “rûh’ul kuds”tür.
“beyyinati” (apaçık deliller)
Zât-i tecellinin apaçık delillerini İsâ
mesih üzerinde gösterdik.
“ve
eyyednahü birûh’ul kuds” (O’nu rûh’ul kuds ile destekledik.)
Âdem (a.s.) dan Mûsâ (a.s.) a kadar gelen rûh’un, yu-karıda
belirtildiği gibi, sıfatından ® esmasına üflenen zât-i mânâdaki;
özel olarak İnsâna üflenen rûh olduğu
belirtilmiş-ti.
Burada desteklenerek üflenen rûh ise, “rûh’ul
kuds” tür ve zâtın sıfat mertebesi itibariyle “mukaddes
rûh’u”dur. Bunun zuhuruna tecelliyi mukaddes denir, “kudsiyyet”
mertebesidir.
İşte bu mertebenin tecellisi ilk defa “kelime-i
isevi-yet”te zuhura çıkmış olduğu, “biz onu rûh’ul
kudüs ile destekledik” ifadesinden açık olarak
anlaşılmaktadır.
Bu rûhun üflendiği mahal, kudsiyyet
kazanmakta, böylece yakıyn bir ilimle “fena fillâh”
mertebesinde müşa-hede ehli olmaya; dışta, halktan
uzak; içeride Hakk ile ol-maktadır.
Mûseviyyet mertebesinde daha henüz ikilik olduğun-dan
orası “duyuş”, yani “sem’” mertebesidir.
İseviyyet mertebesinde ise, “görüş” (basar) yani
teklik ortaya çıktığından müşahede
başlar.
Bu yüzden, Allah’ı ancak Allah (c.c.) görür
denmiştir. Kişinin kendinde kişiliği sürdürdüğü
müddetçe “Ya Rabbi seni göreyim” arzusu “len terani” sen, sende oldukça “beni asla
göremezsin” hükmü ile karşılanacaktır.
Zât-i müşahedenin yolu (basar) ve “basiret”ten
geç-mekte, o da “rûh’ul kuds” desteği ile mümkün olmaktadır.
Böylece o mahalde kudsiyyet hasıl
olmakta ve “gö-ren de görülen de” kendi olmaktadır, ki
bu mertebe ilk def’a “Meryem oğlu İsâ mesih”te zuhura
gelmiştir.
Özelliği, dünya tarafından,
anneye; mânâ tarafından, baba hükmü ile “rûh’ul kuds”e
bağlanmış olmasıdır.
Bu mertebede olan kimselerin zahiren
babaları olsa bile onlar sadece hükmen babadırlar; babaları
asl’en “rûh’ul kuds”tür. O da bu rûh’u “ses, mânâ, rûh ve Nûr”
şekliyle üf-leyen “insân-ı kâmil”dir.
Kişide iç bünyesinde var olan, “isevi”
ve “muham-medi” mensuplarında bulunan bu ilâhi lütuf, “rûh’ul
kudüs” ü uyandırarak faaliyete geçirebilecek tek ve yegane kimlik “insân-ı
kâmil” ve O’nun “nefhası”dır.
İşte bu sır “yuhyil
mevta” ölüleri ilmi
mahiyette di-riltmek, gönül kuşlarını semavatta uçurtmak ve
bedenimizde, cildimizde olan nefis lekelerini temizlemektir.
Bunları yaparken âyette belirtilen “biizni” (benim iznimle) ifadesi orada zât-i
tecellinin olduğunu açık olarak göstermekte ve “zât-ı
ilâhi”nin İsâ ismiyle harikaları ortaya
getirdiğini beyan etmektedir.
Gayemiz İsâ (a.s.) hayat hikayesini
yazmak olmadı-ğından burada da bu kadar ile yetinerek yolumuza
devam edelim.
Kûr’ân-ı Keriym Şura
sûresi 42/52-53. âyetlerinde
6b 㡊¤ß a
¤å¡ß b¦y뢉 Ù¤î Û¡a ¬b ä¤î y¤ë a
Ù¡Û¨ˆ × ë ›UR
¢æb àí©ü¤a ü ë
¢lb n¡Ø¤Ûab ß ô©‰¤† m o¤ä¢×
b ß
©é¡2
ô©†¤è ã a¦‰ì¢ã ¢êb ä¤Ü È u ¤å¡Ø¨Û ë
6b ã¡…b j¡Ç
¤å¡ß ¢õ¬b ' ã ¤å ß
› =§áî©Ô n¤¢ß
§Âa Š¡• ó¨Û¡a ô¬©†¤è n Û Ù
£ã¡a ë
¢é Û
ô©ˆ £Ûa ¡é¨Ü£Ûa ¡Âa Š¡• ›US
6¡¤‰ ü¤a
ó¡Ï b ß ë ¡pa ì¨à £Ûa ó¡Ï b ß
› ¢‰ì¢ß¢ü¤a ¢Šî©– m
¡é¨Ü£Ûa ó Û¡a ¬ü a
ve kezalike
evhayna ileyke ruhan min emrina
ma künte
tedriy mel kitabü ve lel iymanü
ve lakin
ce’alnahü nûren nehdiy bihî
men
neşaü min ‘ıbadina
ve inneke
letehdiy ila sıratın müstekıymin (52)
sıratillâhilleziy
lehü ma fiyssemavati ve ma fiyl ardı
ela ilellahi
tesıyrül ümürü (53)
Meâlen :
52. (Ey Rasûlum) ve keza işte böyle sana emrimizden rûh (Kûr’ân)
vahy ettik. Sen kitap nedir, imân nedir bilmiyor-dun ve lâkin biz onu bir nûr
kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete
erdiririz ve kesin, şüphe yok ki, sen sıratın müstakime (istikamet
bulan doğru yola) hidâyet edi-yor, rehberlik ediyorsun.
53. O Allah'ın yoluna ki, göklerde ne varsa
ve yerde ne varsa hep O'nundur. Dikkat edin!. Bütün işler Allah'a se-yir
eder (Allah’a varır)
“Rûh’tan bahseden bazı âyetler” isimli bu bölümü-müzün başında
bu âyetten özet olarak bahsetmiştik.
Bu bilgiler ışığında o
âyeti ve özet yorumunu oradan tekrar okumakta yarar olacaktır,
zannediyorum.
Bu âyet-i kerime’yi iki def’a ele
almamızın sebebi, “Hakikat-i Muhammedi” üzere hem başlangıç
ve hem de netice olmasındandır.
Diğer mertebeler sadece kendi
bulundukları mertebe itibariyle bilgi vermekte iken “mertebe-i
Muhammediyye” ki, “hamd” ve “hubb”tur, kendisinde bulunan
bütün merte-belerden haber vermektedir; çünkü o “ümm”dür, yani bütün
mertebelerin anasıdır.
Şimdi; buraya kadar geldiğimiz
bilgilerimizi hatırlar-sak “rûh-ul madeniyyet”ten “rûh’ul kudüs”e
kadar yüksel-diğimizi tekrar görmüş oluruz.
İseviyyet mertebesinin yolu bu kadardır
ve bu yüzden İsâ (a.s.) göğe
kaldırılmıştır.
Sonradan gelerek yukarıda bahs edilen
Şura 42/52-53 âyetindeki özellikler kendisinde tahakkuk ederek Muham-medi
olarak hayatının sonuna kadar bu tatbikat ile
yaşaya-caktır; çünkü bu yaşam gerçeği kendi zamanında
henüz daha zuhurda olmadığından onun eğitimini
alamamış idi.
O mutlak tevhid eğitimini kendi
mi’racında (ki şimdi oradadır) alarak yer yüzüne indiğinde “şeriat-ı
muhammed-i” ile emredecektir.
“Emrimizden bir rûh”
Burada bahsedilen zât-i olan “rûh’u
azam”dır, ki Hz. Rasûlullah (s.a.v.) a aracısız nefh
edilmiştir. Kendisinden evvel gelen hiçbir nebiye bu rûhtan nefh
edilmemiştir.
Oraya ulaşmak çok zordur. Ancak onun
varislerine yol vardır. Başka mertebelerden oraya
ulaşılmaz, ta ki; Mu-hammed-i oluncaya kadar.
Bu mertebenin bir ismi de “Hakikat-i Muhamme-di”dir
ve bütün mertebelerin kaynağıdır.
Nefih ve vahyedilen ise, zât olan Kûr’ân’dır.
Hakk’a ve halka ayna olan bu mertebeyi efendimiz (s.a.v.), “men
reani fakat reel Hakk” yani “beni gören Hakk’ı görür”,
kelâmıyla ifade etmişlerdir.
Buraya gelindiğinde “halktan Hakk’a”
olan ikinci sefer tamamlanmış, gaye hasıl olmuş, ebedi
yolculuk aslına ulaşarak kemâlini bulmuş
olmaktadır.
Bundan sonra üçüncü sefer
başlayacaktır, ki “Hakk’ tan halka”dır.
Yukarıdaki tabloda; zât, 13 üncü
mertebe olarak belirtilen “Rûh’ul Kemâl”, bütün bu mertebeleri kendi
bün-yesinde cem eden, toplayan, “İnsân-ı Kâmil - halife –
Haki-kat-i Muhammedi - Kûr’ân-ı natık”, bütün bunların zuhur
mahalli olan “Hz. İnsân”dır.
İşte böylece bu İnsânda bütün bu
mertebeler bulun-makta ve onları zuhura çıkarabildiği kadar
yaşamakta ve o nispette yükselmektedir.
İnsânlar kendilerinde bulunan bu
mertebelerle, bilen-ler bilerek, farkında olmayanlar da gafletleriyle
tabii olarak yaşamaktadırlar.
İnsân
kendinde bulunan
sûret insânlığı ile
® diğer sûretlerle,
kendinde
bulunan Maden mertebesi ile
® diğer madenlerle,
kendinde
bulunan Bitki mertebesi ile
® diğer bitkilerle,
kendinde
bulunan Hayvan mertebesi ile
® diğer hayvanlarla,
kendinde bulunan Nefsi
benlik mertebesi ile
(hayvan-ı natık)
® diğer nefsi benliklerle,
kendinde bulunan İnsân-ı
natık mertebesi ile
® diğer natıklarla,
kendinde bulunan Nefs
mertebesi ile
® diğer nefislerle,
kendinde bulunan Cin
mertebesi ile
® diğer cinlerle,
kendinde bulunan Melek
mertebesi ile
® diğer meleklerle,
kendinde bulunan Mûseviyye
mertebesi ile
® diğer Mûseviyyelerle,
kendinde bulunan İseviyye
mertebesi ile
® diğer İseviyyelerle,
kendinde bulunan Muhammediye
mertebesi ile
® diğer Muhammediyelerle
irtibat kurabilmektedir.
Kim bu mertebelerin biri ile perdelenmiş ise,
sadece o düzeyin kişisi olarak yaşayacaktır.
Yaşadığımız bu hayatta
örneklerini pek çok gördüğü-müz bu oluşumların bizlere ibret
olması gerekmektedir.
Bilindiği gibi bazı kişiler hay’van
türü varlıklara ilgi duyarlar, içlerindeki bu mertebe onlarda bu faaliyeti
ortaya çıkarır, böylece diğer mertebeleri perdelenmiş,
hayvani özel-likleri daha belirgin hale gelmiştir.
Yine bilindiği gibi bazı kimseler
göklerle, yıldızlarla, madenlerle uğraşırlar.
Bazıları bitkilerle, çiçeklerle,
bazıları nefsaniyetle ve bilhassa bazıları da cincilik ile
meşgul olmaktadırlar.
Çünkü yukarıda da ifade edildiği gibi bu
mertebeler de insânın varlığında mevcuttur.
Yukarıya doğru
çıkıldığında Meleklik, Musevilik, İsevilik,
Muhammedilik zuhura çıktığında insân kemâlli ola-rak bu
hayatı yaşamağa devam eder.
Yaklaşık olarak insânın ilgi
duyduğu alanı kendisinde karşılığı olan o
alanın açığa çıkmasıyla mümkün olur, ancak böyle
olduğunda diğer mertebeler bâtında kalır.
İşte insân-ı kâmil bütün bu
mertebelere câmi oldu-ğundan kendisinden bu mertebelerin hepsi itidal
üzere den-geli zuhur eder. Bu mertebe Muhammedilere has bir merte-bedir.
“Ne var âlemde, o var ademde”, sözü burada gerçe-ğini
bulmaktadır.
“men
eta allahe eta ehu külli şey’in” “kim ki Allah’a itaat ederse, Allah da ona her şeyi itaat ettirir”
hükmü de gerçeğini bu mertebede bulmaktadır.
“Allah’a itaat ederse”den kasıd; kendinde Hakk’tan
başka hiç bir şeyin kalmamasıdır. Böylece kendinde bulunan
bütün mertebelerin sahibi Hakk olduğundan herşey ona itaat etmiş
olur.
Özet olarak, varlığın her mertebesi
“insân-ı kâmil”de mevcud olduğundan her varlıkla,
varlığın kendi mertebesi iti-bariyle ilişki kurar.
Diğer insânlar ise, bulundukları yerden
veya daha aşa-ğılardan olan varlıklarla iletişim
kurarlar ve varlığın hangi mertebesi ile meşgul oluyorlarsa
o mertebe ile perdelenmiş olmaktadırlar.
İnsân-ı kâmil’in tek meşguliyeti
vardır o da Rabb’ıyla olan meşguliyetidir.
İşte ancak bu meşguliyet, “İnsân-ı
Kemâl” ehli ya-par.
Bu mevzuu da burada özet olarak bırakarak
yolumuza devam edelim.
Kûr’ân-ı Keriym Nebe sûresi 78/38.
âyetinde
6
¦b£1 • ¢ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa ë ¢€ë¢ £ŠÛa ¢âì¢Ô í
â¤ì í ›SX
¢å¨à¤y
£ŠÛa ¢é Û æ¡‡ a ¤å ß £ü¡a
æì¢à £Ü Ø n í ü
› b¦2a ì •
4b Ó ë
yevme
yekumürruhu vel melâiketü saffen
lâ
yetekellemune illâ men ezine lehürrâhmanü
ve
kâle savaben
Meâlen :
O gün ki: Rûh ve melekler saf saf dikilir.
Râhma-nın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar ve
konu-şan da isabetli/doğru söyler.
Özet yorum :
Bu âyet-i kerime hakkında tefsirler
değişik malumat vermişler ve mahşerde oluşacak bir
hadise olduğunu beyan etmişlerdir. Dileyen kendi çabasıyla da
araştırabilir, çok da iyi olur. Çünkü kendini tanıma yolunda
çaba sarfeden kim-senin en büyük vasfı araştırıcı
olması, bu yoldan da bilgisinin nakli değil müşahedeli
olmasını sağlamasıdır.
Bilindiği gibi
“Kûr’ân”
® “zât”tır,
“Furkan”
® “sıfat”tır,
“Kitab-ül mübiyn” ® “esma”dır,
“İmam-ül mübiyn” ® “ef’al”dir.
Ve yine bilindiği gibi, Kûr’ân-ı Keriym kendi ifadesiyle;
“hay”dır, ® hayat kaynağıdır,
“rûh”tur, ® her şeye candır,
“nûr”dur, ® bütün varlığı içten
aydınlatmaktadır,
“ışık”tır, ® her varlığı dıştan
da aydınlatmaktadır.
Bu muhteşem özelliklerle her sûresi, her
âyeti, her kelimesi yaşayan canlı birer mânâlar
deryasıdır. Neresi oku-nuyorsa okuyana orası, oradaki
gerçek yaşamı açığa çıkararak
yaşanmasını sağlamaktadır, çünkü zamanımızda
ve her za-man içinde bahsedilen her sahnenin zahirde yaşanan karşılığı
mutlaka vardır.
Kûr’ân-ı Keriym bütün mertebelere câmi olduğun-dan
ezelden ebede ne olmuş veya olacak ise, kendisinde bu mertebeler mevcud ve
her an yaşanmaktadır ve bu âlemde hadiselerin tahakkuk sahnesi
olduğundan “fiili Kûr’ân”dır.
Biz de bu âlemin bir elemanı
olduğumuzdan bu âlem kitabının bir kelimesiyiz, yani Kûr’ân’a
mensubuz. Ancak hangi sûrenin hangi âyeti içindeyiz ve hangi kapsam
alanına dahiliz?...... bilmeye çalışmalıyız. Çünkü
orada birbirine zıt birçok mertebeler ve o mertebelerin kimlikleri
vardır.
İşte irfaniyet yolunda yürüyen bir
kişinin ilk yapması gerekli olan bu fiili âlem Kûr’ân’ındaki
yerini tesbit etmesi ve kendisine gelen hitabın hangi mertebeden
olduğunu bil-mesi ve gereğini yapabilme iradesini
gösterebilmesidir.
Kemâle erebilmesi için yukarıda kısaca
belirttiğimiz mertebeleri kendi bünyesinde birey olarak hayatına
tatbik edebilmesidir.
Kûr’ân-ı Keriym’de bahsedilen bütün
hadiselerin her-gün yaşanan özel bir yönü olduğu gibi ahiretle ilgili
olan bö-lümlerinin de ahirette tekrar genel mânâda
yaşanacağı şüphe-sizdir.
Eğer bizler bu günden bu âyetlerin ifade
ettiği mânâ-ları özel olarak kendi bünyelerimizde
yaşayabilirsek, daha sonra bu hadiselerin genelini yaşarken
şaşkınlığa ve paniğe kapılmamış
herkesin dehşet içinde olacağı o günlerde süku-netimizi muhafaza
ederek tam bir tevekkül içerisinde neticeyi bekleyebiliriz.
Bu ifadelerden sonra tekrar Nebe 78/38 âyetine bir
göz atalım.
Gayemiz tefsir yapmak değildir. Zâten
onların hepsi-nin tefsirleri, ehilleri tarafından defalarca
yapılmıştır, ancak küçük bir iki hususa dikkat çekmek istemekteyiz.
Bu âyetin zahiren ifadesinin mahşer gününü
ifade ettiği açıktır. Mutlak müşahedeli mânâ ve
tahakkuku da an-cak o zaman azametiyle ortaya çıkacaktır.
Bugün bu olayın bu yaşam
şartları içerisinde mutlak mânâda yaşanması mümkün
değildir. Ancak gelecekte böyle bir sahnenin mutlak mânâda
olacağı açık olarak bildirilmek-tedir.
Bunu böyle bilip imân etikten sonra, bize acilen
lâzım olan diğer âyet-i kerimelerde de olduğu gibi bu âyet-i
keri-meden bugün nasıl bir istifade ederiz düşüncesi olmalıdır.
Âyet-i kerime okunduğunda “rûh”un tekil
meleklerin çoğul olarak ifade edildiği ve râhmaniyyet mertebesinden,
ulûhiyyet mertebesinin haber verdiği açık olarak
anlaşılmak-tadır.
Bu rûh “râhmaniyyet mertebesi”nden bütün
âlem-lere “nefes-i râhmani” olarak üflenen “rûh’ul kudüs”ün mahlûka
dönük yüzü olan rûh’tur, ki bütün âlemde faaliyet-tedir.
Yukarıda bu rûh’un mertebeleri kısaca
ifade edilmişti. Asılda rûh tek olduğundan tekil, fakat mertebeleri
olduğun-dan saf saf diye meleklerle beraber aynı zamanda çoğul
ola-rak ifade edilmiştir.
Ancak “dikilir” ifadesiyle birey
şuuru olan rûhtan ve-ya rûhlardan bahsedilmekte; maden, nebat
gibi onların rûhun-dan bahsedilmemektdir. Çünkü onların ahiretleri
yoktur, me-lekler ise, zâten çoktur.
O yaşanacak hadiseye mutlak mânâda “râhmaniyyet
mertebesi” hakim olduğundan, orada “râhman”ın mutlak
mânâda her varlığın içinden de onlara rahmeti olduğundan bu
rahmetin açığa çıkması çok muhtemeldir.
Cenâb-ı Hakk’ın “Râhman” ismi
olduğu gibi “Ceb-bar” ismi de vardır. Râhmaniyyetin
belirtilmesi her varlığa kendi gereği olan rahmetin verilmesi
olarak düşünülebilir.
“Ancak onun izin verdikleri konuşur.”
Çünkü onlar bu hakikatleri idrak ettiklerinden
müşa-hedeli olarak konuşurlar ve gerçek olan doğruyu söylerler.
Kısaca böyle ifade ettikten sonra bu hadiseyi
şuuru-muzda şu anda yaşamaya çalışalım.
Yukarıda belirtilen mertebeleri toplu halde
düşünerek tefekkür ettiğimizde zâten rûh ve melâikenin bütün
mertebe-leri ile mutlak mânâda faaliyette olduğunu anlamamız zor
olmayacak ve âyet-i kerimenin bu bölümünün dahi bütün âlemlerde halen
capcanlı yaşandığını idrak etmemiz açık
ola-rak anlaşılacaktır.
Bütün bunları ve benzeri
oluşumların hakikatlerini akıl ve gönüllerinize havale
ederek ve Cenâb-ı Hakk’tan irfa-niyet dileyerek rûh ile ilgili bazı
âyetler bölümünü burada şimdilik bitirmek istiyorum.
Tevfik ve muvaffakiyet Allah’tandır
(c.c.).
Şimdi gelelim Nûr’dan bahseden
bazı âyetlere.
Nûr’dan Bahseden Bazı Âyetler
“Zuhura
perde olmakta zuhuru
Gözü
olan delil ister mi Nûra” denmiştir.
Kûr’ân-ı Keriym Nûr sûresi 24/35.
âyetinde
6¡¤‰ ü¤a ë
¡pa ì¨à £Ûa ¢‰ì¢ã ¢é¨Ü£Û a ›SU
6
¥€b j¤–¡ß b èî©Ï §ñì¨Ø¤'¡à × ©ê¡‰ì¢ã
¢3 r ß
¢ò ub u
¢ £ŒÛ a 6§ò ub u¢‹ ó©Ï ¢€b j¤–¡à¤Û a
¥
£ô¡£‰¢… ¥k פì × b è £ã b ×
§ò ãì¢n¤í ‹
§ò × ‰b j¢ß §ñ Š v ( ¤å¡ß ¢† Óì¢í
=§ò £î¡2¤Š Ë
ü ë §ò £î¡Ó¤Š ( ü
6
¥‰b ã ¢é¤ ¤à m ¤á Û ¤ì Û ë ¢õ¬ó©š¢í
b è¢n¤í ‹ ¢…b Ø í
6
¢õ¬b ' í ¤å ß ©ê¡‰ì¢ä¡Û ¢¢é¨Ü£Û a ô¡†¤è í 6§‰ì¢ã
ó¨Ü Ç ¥‰ì¢ã
6¡b £äÜ¡Û
4b r¤ß ü¤a ¢é¨Ü£Û a ¢l¡Š¤š í ë
›= ¥áî©Ü Ç
§õ¤ó ( ¡£3¢Ø¡2 ¢é¨Ü£Ûa ë
allahü
nûrüssemavati vel ardı
meselü
nûrihî kemişkatun fiyha mısbahun
el mısbahu fiy zücacetin ez zücacetü
keenneha kevkebün dürriyyün
yukadu
min şeceretin mübareketin zeytünetin
lâ
şarkıyyetin ve lâ ğarbiyâyetin
yekadu
zeytüha yudıy’ü velev lem temseshü narun
nürün
âlâ nürin yehdiyllahü linûrihî men yeşa’ü
ve
yadribullahül emsale linnasi
vallahü
bikülli şey’in aliymün
Meâlen :
Allah göklerin ve yerin nûru’dur.
Onun nûrunun misâli, içinde güçlü aydınlıklı bir çırağ/lâmba
bulunan bir hücre/bir kandillik gibidir. O güçlü aydınlıklı
lâmba bir cam içindedir. O cam da sanki incimsi bir
yıldızdır. Do-ğuya da, batıya da nispet
edilmeyen kutlu bir ağaçtan, zeytinden tutuşturulur. Nerede ise
yağı, kendisine bir ateş dokunmasa bile aydınlık
verir. Nûr üstüne Nûr’dur. Allah Nûru için dilediği kimseyi
hidâyetler/iletir. Allah in-sânlara temsiller getiriyor. Allah her şeyi
çok iyi bilendir.
Özet yorum :
“Allah göklerin ve yerin nûru’dur” âyetini ve “nûr”un hakikatini daha
iyi anlayabilmemiz için yukarıda geçen, (mutlak vücûd, Rûh, Nûr, madde
ve cisim) bölümlerini tekrar okumakta yarar olacağı
kanaatindeyim.
Özetleyerek de buraya alalım.
“Zât-ı Mutlak”, bâtın âleminde “a’dem”
(yokluk) halinde, “gizli hazine”sinde, zûlmette iken dahi;
- İlm-i İlâhi
- Hakikat-i Muhammedi
- Rûh’ul A’zam
- A’yân-ı Sabite
- Rûh’ul Kudüs
- Nûr-u İlâhi ve
- Mükevvenat - âlemler kendisinde
mevcud idi.
“Rûh’ul Kudüs”, Nefes-i Râhmani ile bütün âlemle-re her
mertebesinde gerektiği şekilde “Hayat rûh”unu nefh etti
(üfledi).
Bu nefih içinde “Nûr’u ilâhi” de mevcud
idi.
“Nûr-u ilâhi”nin zuhura (açığa) çıkıp
faaliyete geçti-ği mertebe “Esma” (isimler), “Esma’ül Hüsna”
(Allah’ın güzel isimlerinin) nûrlanarak belirginleşmeğe
başladığı mer-tebesidir.
Sıfat mertebesinde “ilmi ilâhi” olarak
herşey bir bü-tün halinde iken, oradan nefhedilen “Nefes-i
Râhmani” ile esma mertebesinde her bir ismin kimlikleri
oluşmağa başla-dığından kesretin ve mahlûkiyyetin
de kaynağı olmuştur.
Nûr, Allah’ın isimlerinden zâtına ait
bir isimdir.
“Nefes-i Râhmani” ile Rûh ve Nûr olarak bütün
â-lemlere yayılmış ve her zerreye sirâyet etmiştir.
Rûh ® Râhmaniyyet ® o da “Akl-ı kül”dür.
Nûr ® Rûbubiyyet ® o da “Nefs-i kül”dür.
İkisinin birlikteliğinden “atom”
ve onun yoğunlaşmasından da cisimler,
cisimlerin topluluğu da, bu âlemleri meydana
getirmiştir.
Her nesnede ona hayat ve ilim veren “rûh”;
o merte-besi itibariyle ve kimlik vererek içinden aydınlanmayı, o
nes-nenin meydana çıkmasını sağlayan “nûr”
mevcuttur.
Allah’ın zât-i isimlerinden ve zât-i
tecellisi olan “Nûr’u ilâhi” ile görüntüye gelen bu
âlemler yönüyle, Allah semavat ve arzın “nûru”dur.
Yukarıda geçen “Rûbubiyyet” bölümünden
birkaç satırı da hatırlamaya çalışalım.
Nûr, Zûlmetin zıttıdır.
Zûlmet, kendi idrak olunmadığı
gibi, kendisiyle de birşey idrak olunmaz.
“Hakiki nûr” kendisi vasıtasıyla idrak olunan “nûr”
dur fakat kendisi idrak olunamaz.
Çünkü “hakiki nûr” nispetler ve
izafetlerden arınmış olması bakımından Hakk’ın
zâtının aynıdır.
Allah (c.c.) bütün mevcudatlarda açılmış
olan bir “nûr”dur, ki buna “vücûd nûr”u ismi verilir.
Mutlak Hakk’ın vücûdu, zuhurlar itibariyle
idrak olunurlar. Ancak bu idrak, “nûr” ismi ile vaki olur ve “nûr”
Allah’ın (c.c.) zât-i isimlerindendir.
Meleklerin ana kaynağı “nûr” ve doğuş
yerleri de bu mertebedir.
Rûh’un zahire tecellisi ® “ilim,
hayat ve hareket.”
Nûr’un zahire tecellisi ® “Kuvvet, aydınlanma ve ilim”
oldu.
İlâhi ilimde var olan bütün “a’yân-ı sabite”ler,
zûlmet-ten çıkıp, “Rûh”tan birer elbise giyerek “Nûr”
âlemine ulaş-tılar; ® oradan da Nûr’dan bir elbise giyip daha belirgin hale
gelip,
® oradan da ef’al âleminde
aldıkları birer maddi elbi-seyle zuhurda görüntüye geldiler.
Nûr hakkında birkaç cümle de, Elmalı
Hamdi Ya-zır’ın “Hak dini, Kûr’ân dili” cild 5, sahife 3518 de
İmam-ı Gazzaliden naklen verelim.
Herşey basara, Nûr’u zahir ile zahir
olduğu gibi yine bâtını basirete de, herşey Allah
ile zahir olur. Allah’ın Nûr’u herşey ile zahir olur da
fark edilmez.
Zahiri aydınlığın gitmesi,
güneşin ufukta kaybolmasıy-la olduğu zannedilir. Ancak
herşeyin zuhur sebebi olan “Nûr’u ilâhi”nin zevali ve gaybiyyeti
tasavvur edilemez. Değişmesi mümkün olmadığından
eşyada daima kalır.
Eşyanın hepsi hâlikının
vücûduna şehadet etmektedir. Hepsi bir geliş üzere müsavi
olduklarından, her şey bütün va-kitlerde hamd ile tesbih
eylediklerinden farklılık kalkmış, giz-li bâtın yol
kalmıştır. Zira marifette zahir yol eşyayı
zıdla-rıyla tanımaktır.
Nûr, zâtıyla zahir ve eşyanın
da kendisiyle zahir ol-duğu şeydir.
Nûr’un şiddeti zuhur ve eşyanın
kendisiyle zahir ol-ması itibariyle mutlak olduğu halde “zât-ı
ilâhiyye”den bir isimdir. Nitekim şiddetli zuhurundan
gizli kalmıştır.
“A’dem - yokluk” ®
Zûlmet;
“Vücûd – varlık” ® Nûr’dur.
Masivallah’ın hepsi, zâtı için
zûlmettedir.
Mevcudiyetlerinden sonra meydana gelen
varlıkların hepsi de Allah’ın varlığından zuhura
gelir.
Yokluk karanlığında iken, onları vücûd ile
ızhar eden ve cehalet karanlığında iken, üzerlerine marifet
nûrları ile feyz veren ancak Allah-u Teâlâ’dır.
Herşeyin zuhuru onun
ızharıyladır.
Rûhun hassası da ızhar ve tecelliyi
inkişaftır.
O halde açık olarak anlaşılır
ki; hakikaten Nûr-u Mutlak, “Allah süphanehu ve teâlâ”dır ve ondan başka-sına “nûr”
denmesi izafi’dir.
Bu ifadelerden de
anlaşıldığı üzere âyet-i kerimenin başında
belirtilen “Nûr” zât mertebesi itibariyledir.
Bundan sonraki ifadeler, misâllerle ef’al
mertebesin-den verilmektedir. Ona göre değerlendirmek icab
etmektedir.
“meselü nûrihi”
(O’nun nûrunun misâli)
“kemişkatun”
(bir
hücre, bir kandillik gibi)
“fiyha
misbahun”
(içinde güçlü
aydınlıklı bir lâmba)
“elmisbahu
fiy zücacetin”
(cam içinde o
aydınlıklı lâmba)
“ezzücaceti
keenneha kevkebün dürriyyun”
(sanki o cam inci gibi bir yıdız)
“yukadu
min şeceretin mübareketin zeytünetin”
(kutlu bir ağaçtan zeytinden tutuşturulur)
“lâ
şarkıyyetin ve lâ ğarbiyâyetin”
(ne doğulu, ne batılıdır)
“yekadu
zeytüha yudıy’ü”
(nerede ise
yağı ziya verir)
“velev
lem temseshü narun”
(bir ateş
ona isterse dokunmamış olsun)
“nûrün âlâ nûrin” (nûr
üstüne nûr)
“yehdiyllahü
linûrihî men yeşa’ü”
(Allah
dilediği kimseyi nûruna iletir)
“ve
yadribullahül emsale linnasi”
(Allah
insânlara temsiller getiriyor)
“vallahü
bikülli şey’in aliym”
(Allah her şeyi çok iyi bilendir)
Bu âyetlerde belirtilen misâl, ef’al âleminden
bakıldı-ğında bütün varlığın, genel
olarak aynı sûrette olduğunu açık olarak ifade etmektedir.
Ancak özel olarak ise, “Nûr-u ilâhi”nin
en geniş ve genel mânâda zuhur - tecelli mahalli olan “İnsân-ı
Kâmil”i tarif etmekte ve teşbih (benzetme) yoluyla izah
etmektedir.
“O’nun nûrunun misâli bir hücre, bir
kandil gibi”
Bu hücre ve kandillik,
yoğunlaşmış olan rûh ve nûr-dan oluşan “insân-ı
kâmil”in fiziki vücûd heykelidir.
“içinde güçlü aydınlıklı
bir lâmba”
Bu lâmba “insân-ı kâmil”in geniş,
aydınlık gönlüdür.
“cam içinde o aydınlıklı
lâmba”
Cam gibi parlak gönlünün içinden ışık
ve nûr saç-makta.
“sanki o cam inci gibi bir
kevkeb/yıdız”
Gökyüzünde yıldız nasıl parlarsa,
yeryüzünde de “in-sân-ı kâmil” bâtınen, zahiren öyle
parlamaktadır.
“kutlu bir ağaçtan zeytinden
tutuşturulur”
Zeytin Kûr’ân-ı Keriym’de de ismi geçen çok
değerli bir gıdadır.
Tasavvufta ise, kesrette vahdet-i (çokluktaki;
tekliği) ifade etmekte...,
ağaçlığı dolayısıyla da, insân
vücûdunu ima etmek-tedir.
Her vücûdun (mevcudun) bir meyvesi vardır.
İnsân ağacının meyvesi
ise, meyveleri sayılamayacak kadar çoktur.
Fenafillâh mertebesinde olan İnsânın meyvesi “zey-tin”dir.
Onları kendi varlığında yeşil
olarak oluşturur, sonra onları zeytin havuzuna atar, orada
kararmasını bekler.
Siyahlıkta kemâle erince, satışa ve oradan da sofralara
sunulur.
“Siyahlıkta kemale ulaşmak
fenafillah”tır.
İstenirse preslerde ezilir ve yağ
elde edilir.
Bu yağı, kesrette vahdeti, yani
(çokluktaki; tekliği– birliği) ifade etmektedir.
İşte bu hakikatı idrak eden “insân-ı
kâmil” ilâhi nûr ile parlamaktadır.
“ne doğulu, ne
batılıdır”
O tevhid - zeytin ağacı ne doğulu
ne batılıdır.
Doğu ve batı ayrı ayrı fark
âleminin mekânlarıdır. “Zât-ı ilâhi” ise, mekân ve
cihetten münezzehtir.
Teşbih mertebesi itibariyle Hakk’ın zuhur mahalli
o-lan “insân-ı kâmil” dahi ne doğulu, ne de
batılıdır ve “in-sân-ı kâmil”in nûrlu gönlü bütün
âlemi ihata ettiğinden, bu yönüyle ne doğulu ne
batılıdır.
“nerede ise yağı ziya verir”
O yağ, tevhid ilmidir ve
herşeyden çok ziya – ışık verir ve zuhur mahalli “insân-ı
kâmil”in lisanıdır.
“bir ateş ona isterse
dokunmamış olsun”
Dışarıdan dokunacak zahiri bir
ateş ona tesir etmez, esasen onun muhabbet ateşi kendi içinde
mevcuttur.
“nûr üstüne nûr”
“İnsân-ı kâmil”in kendine ait bir nûru olduğu
gibi onun üstünde de “nûr-u ilâhi” vardır.
Bu iki nûr tevhid edilip birleşince “Nûr
üstüne Nûr” olur, ki zâtın kulunu ihata etmesi ve tekliğin
oluşmasıdır.
Bu Nûr’un “İnsân-ı kâmil”in gözünden
de zuhur et-tiği ehlince malumdur.
“Allah dilediği kimseyi nûruna
iletir”
Nûr, fiziken bütün âlemi ihata etmiş
olduğu gibi akıl âlemini de ihata etmiştir.
Kişiler bunu bilseler de bilmeseler de bu nûr ile düşünüp
aydınlanırlar.
İlmi aydınlanma olan bu “Nûr”a,
-
“Nûr’u ilâhi”,
-
“Nûr’u Nübüvvet”,
-
“Nûr’u Kûr’ân”,
-
“Nûr’u imân”,
-
“Nûr’u ilim”,
-
“Nûr’u akl”,
-
“Nûr’u göz”,
-
“Nûr’u gönül” (v.s.) denmiştir.
Gaflet ehli de, bu akl ve idrak Nûr’unu
kullanır fakat farkında olmaz.
İşte Cenâb-ı Hakk dilediği
kimseye bu Nûr’unu far-kettirmeğe başlayınca, o’na bu Nûr’un
idrak yönleri açılmağa başlar.
Çalışmalarını yaparak
gereğini yerine getirdiğinde de Nûr mertebelerini
aşarak “Nûr’u ilâhi”ye ulaşmış olur.
Bu da Allah’ın (c.c.) dilediği kimseyi, “zât-i
Nûr”una iletmesidir.
“Allah (c.c.) insânlara temsiller
getiriyor”
Cenâb-ı Hakk, “misâllerini”, Kûr’ân-ı
Keriym’inde iki türlü ifade etmektedir.
Biri, geçmişte yaşanan hayat hikayelerini
kıssa etmek sûretiyle;
diğeri ise, bu âyetlerde de görüldüğü gibi “teşbih”
(benzetme) ile ifade etmektedir, ki bunlar da Allah’ın (c.c.)
kullarına ilmi yönden rahmetidir.
“Allah her şeyi çok iyi
bilendir”
Mutlak mânâda ilim sıfatı, zâtına
aittir. “Akl-ı kül” dahi bütün âlemi ihata etmiştir.
Kûr’ân-ı Keriym’de de açıklanmayan
hiçbir şey kal-mamıştır.
Gerek mevcudat ilmi, gerek ilâhiyat ilmi hepsi
kendi-ne aittir. Bu yüzden Allah (c.c.) her şeyi şüphesiz çok iyi
bi-lendir.
Kûr’ân-ı Keriym İbrahim sûresi
14/1. âyetinde
Ù¤î Û¡a
¢êb ä¤Û Œ¤ã a ¥lb n¡× ® ¨Š¬Ûa ›Q
¡pb à¢Ü
¢ £ÄÛa å¡ß b £äÛa
x¡Š¤‚¢n¡Û
¡‰ì¢
£äÛa ó Û¡a ¤á¡è¡£2 ‰ ¡æ¤‡¡b¡2
› =¡†î©à z¤Ûa
¡Œí©Œ ȤÛa ¡Âa Š¡• ó¨Û¡a
elif lam ra kitabün enzelnahü ileyke
lituhricennase minez zulümati
ilennüri biizni rabbihim
ila sıratıl aziyzil hamiydi
Meâlen :
Elif, lam, ra. Bir kitap ki, onu,
insânları rabları-nın izni ile “zûlmetten nûr’a” (karanlıktan aydınlığa)
Aziz ve Hamid’in yoluna çıkarman için indirdik.
Özet yorum :
“elif, ram, ra” da bir kitaptır, buna “fiili Kûr’ân”
denir.
a
“elif” ® ehadiyyet,
Ş
“lâm” ® lâhud,
‰ “ra” ® rahmâniyyet ve rûbubiyyet
mertebelerini ifade eder, ki bütün âlemi ihata etmişlerdir.
Herşey kendilerinde mevcuttur. Bu
yüzden yaşanan “fiili Kûr’ân”dırlar.
Ayrıca, “kitabun”dan kasıt “yazılı
Kûr’ân”dır.
“enzelnahü
ileyke” (işte sana bunları indirdik)
Burda “sana”dan kasıt;
-
evvelâ Hz. Rasûlullah
(s.a.v.),
-
sonra insân-ı kâmil,
-
sonra okuyan her mü’min
ve tek tek bütün insânlardır.
Çünkü insânlar mertebe mertebedir ve
Kûr’ân-ı Ke-riym de her mertebeden o mertebe sahiplerine hitap
etmekte-dir, yeter ki bizler anlamaya çalışalım.
“lituhricennase
minezzulümati ilennüri”
“İnsânları “zûlmetten
Nûr’a (karanlıklardan
aydın-lığa) çıkarman için”
Yine burada “Zûlmet” ve “Nûr”u iki
türlü anlama-mız gerekmektedir.
Biri, cehalet karanlığından ilmin
nûr’u, aydınlığına;
diğeri ise, ileriki sahifelerde bahsi geçen “â’maiyyet”
zûlmetinden (karanlığından), “izafi yokluk”tan, Nûr-u
İlâhi mertebesine çıkararak varlığının
mevcudiyetini zuhura getir-miş olmasıdır, ki böylece varlıklar
kimlik bulmuşlardır.
“biizni rabbihim”
(Rabblerinin izniyle)
Bilindiği gibi Rab’lık
(Rûbubiyyet) esma mertebesi-dir. Bu mertebe ise, “Nûr’u
ilâhi”nin zuhura çıktığı yerdir, bu
çıkış ise, ancak Rûbubiyyet mertebesinin izni ve
düzenle-mesiyle mümkün olabilir.
İşte bu yüzden Nûr’un çıkması
Rabb’in iznine bağlan-mıştır.
“ila sıratıl aziyzil hamiyd”
(Aziz ve Hamid’in yoluna)
Cenâb-ı Hakk, mutlak mânâda çok yüce aziz,
izzet ve azamet sahibidir. Aynı zamanda Hamiyd ve Mahmud’tur. Yani
hem öven, hem övülendir.
Bir taraftan kulu ona “hamd” eder yani över,
diğer taraftan da o kulunu tahmid eder, över.
Gerçek Hamd’ın sekiz mertebesi
vardır. Bunları özet olarak “Salât – Namaz” adlı
kitabımızda ifade etmeğe çalış-tık, dileyen oraya
bakabilir.
Burada bu kadarla yetiniyoruz.
Tevfik ve muvaffakiyet Allah’tandır.
Kûr’ân-ı Keriym En’âm sûresi 6/1.
âyetinde
¤‰ ü¤a ë
¡pa ì¨à £Ûa Õ Ü ô©ˆ
£Ûa ¡é¨Ü¨£Û¡Û ¢†¤à z¤Û a ›Q
6 䓢
££äÛa ë ¡pb à¢Ü¢ £ÄÛa 3 È u ë
el hamdu lillâhilleziy halekassemavati vel arda
ve ce’alezzulümati vennûre
Meâlen :
El hamd gökleri ve yeri halkeden;
zûlumatı (ka-ranlıkları)
ve Nûr’u (aydınlığı) ca’l eden/kılan Allah
içindir
Özet yorum :
Gökleri ve yeri, yani ef’al (fiiller) “madde
âlemini”,
Zûlmet (karanlık), â’ma “sevad-ı
a’zam” mutlak “karanlık ve Nûr”, bâtın âlemlerini, var
eden odur ve Hamd o’na mahsustur.
Mutlak mânâdaki hamd’ı ancak o yapar. Kul her şey-de
olduğu gibi gerçek hamd’da da acz içindedir. Rabb’ını
ha-yâlen tanıdığı kadar hamd edebilir, ki buna da hayâl
vehim karışıktır. Hal böyle olunca buna “hamd-ı
hayâl” denir.
Gerçek hamd kulun fena fillâh mertebesinde
kendin-den fani olduktan ve baka billâh Hakk ile bâki olduktan son-ra
yaptığı Hamd’dır.
Bu dahi kulun lisanından Hakk’ın
Hamd’ı, övgüsüdür, ki kulun yokluğundan Hakk’a bağlanır, bu
yönüyle de kul gerçek Hamd’dan aciz kalmış olur.
Kûr’ân-ı Keriym Maide sûresi
5/44. âyetinde
7
¥‰ì¢ã ë ô¦†¢ç b èî©Ï òí¨‰¤ì £nÛa
b ä¤Û Œ¤ã a ¬b £ã¡a ›TT
inna
enzelnettevrate fiyha hüden ve nûrün
Meâlen :
Gerçekten, içinde hidâyet ve Nûr bulunan
Tevrat’ı biz indirdik.
Özet yorum :
Tevrat; Mûseviyyet mertebesinin ilim kitabıdır.
Mûseviyyet mertebesi Esma mertebesidir.
“Nûr-u İlâhi” de bu mertebede zuhura
çıkmaktadır.
Bütün bunların ilmini Cenâb-ı Hakk
bizzât kendinin indirdiğini açık olarak ifade etmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym En’âm sûresi
6/91. âyetinde
¡é¡2
õ¬b u ô©ˆ £Ûa lb n¡Ø¤Ûa
4 Œ¤ã a ¤å ß ¤3¢Ó
b
£äÜ¡Û ô¦†¢ç ë a¦‰ì¢ã ó¨ì¢ß ©
kul
men enzelel kitabelleziy cae bihi
Mûsâ
nûren ve hüden linnasi
Meâlen :
De ki: “Mûsâ’nın insânlar için Nûr ve
bir hidâyet olarak getirdiği kitabı kim indirdi”.
Not : Bu âyetin cevabı bir evvelki âyette
bildirilmiş idi.
Kûr’ân-ı Keriym En’âm sûresi 6/122.
âyetinde
¢êb ä¤î î¤y b Ï
b¦n¤î ß æb × ¤å ß ë a ›QRR
¡b
£äÛa ó¡Ï ©é¡2 ó©'¤à í a¦‰ì¢ã ¢é Û
b ä¤Ü È u ë
6b è¤ä¡ß
§x¡‰b ‚¡2 ¤î Û ¡pb à¢Ü¢ £ÄÛa
ó¡Ï ¢é¢Ü r ß ¤å à ×
evemen kane meyten feahyaynahü
ve ce’alna lehü nûren yemşiy bihi fiynnasi
kemen
meselühü fiyzzulümati leyse biharicin minha
Meâlen :
Bir ölü iken kendisine hayat
verdiğimiz ve ona, sa-yesinde insânlar arasında yürüyeceği bir
“nûr” ışık sun-duğumuz kimse; içinden çıkamaz bir
konumda karan-lıklar içinde kalmış kişinin durumu gibi
midir?
Özet yorum :
Bu âyet-i kerimenin hakikatini anlayabilmek,
kendi-mizi tanımamızda bize büyük yardımcı olacaktır.
“men kane meyten” (o kimse meyt/ölü iken)
Daha evvelce ifade etmeğe
çalıştığımız gibi, insânoğ-lu yeryüzüne
geldiğinde “Hakikat-ı ilâhiyye”den ayrılıp “beşeriyyet”
beden kabrine (kaydına) girdiğinde, zahiren fi-ziki mânâda hayat
sahibi gibi gözüküyor ise de bâtınen ölü hükmündedir.
“feahyaynahü” (biz ona hayat verdik)
Bâtınen gerçek mânâda diri
(canlı), hayat sahibi ola-bilmemiz için, gerçek bir tevhid - irfan
eğitiminden geçme-miz gerekmektedir.
Bu eğitim ile “Nûr-u ilâhi” ölü
hükmünde olan akıl ve gönlümüzde cereyan ile dolaşmaya başlar ve
her ulaştığı hücreye hayat ve Nûr
(aydınlık) verir.
Böylece aydınlanan, nûrlanan bölgeler
genişledikçe irfaniyeti artar ve yeni bir rûhani hayat oluşmağa
başlar. İş-te bu ikinci doğum ve yeni bir
hayattır.
Hayat “Hay” isminin zuhuru olduğundan
doğrudan özel olarak Hakk’a bağlıdır. Bu yüzden, “biz
ona hayat ver-dik” diyerek hayatı kendine
bağlamıştır.
Bilindiği gibi buradaki; “biz” hükmü,
Cenâb-ı Hakk’ ın sıfatlarına verdiği değeri
göstermekte ve sıfatları ile “biz” ifadesini
kullanmaktadır.
Ayrıca bu eğitimin insân-ı kâmil
vasıtasıyla olabile-ceğinden, zahiren bu eğitimi insân-ı
kâmil veriyormuş gibi gözükse de İnsân-ı Kâmil’in
bâtında Hakk’ın varlığı oldu-ğundan, zahiren
insân-ı kâmil bâtınen Hakk olduğundan böy-lece de yine “biz”
ifadesi kullanılmıştır.
“ce’alna lehü nûren”
(onu biz Nûr ca’l ettik/kıldık)
Kendisinde tevhid eğitimi ve bilgisi bulunan
kimseye, gerçek mânâda bir idrak Nûr’u verilmiştir veya kendisi Nûr
isminin de zuhur kaynağı olduğundan kendisinde, kendine ait
bir yönü kalmadığından zâten Nûr
kalmıştır.
“yemşiy bihi fiynnasi”
(Bu Nûr ile insânlar arasında yürür)
Bu oluşum çok ciddi ve müthiş bir
hadisedir. Yolda, çarşıda, pazarda, birçok insân; “İnsân”
ismi ile ifade edilen kendinden (bâtınından) habersiz
dolaşan zuhurların içinde, “kendine, nefsine, rabbına,
Allah’ına” kazandığı bu Nûr ile arif olan kimselerin
o insânlar arasında dolaşırken onların hiçbir şekilde
anlayamayacağı bir imtiyaz ve güzellik içinde oldukları
aşikardır.
Bu hadiseyi Cenâb-ı Hakk zâtına
bağladığından çok mühim zât-i bir oluşum
olduğu kolayca anlaşılmaktadır.
Gereğini yerine getirmeğe ve gerçek
mânâda “Halife – İnsân” ifadesine yaraşır bir hayat
yaşamağa gayret etmek, kişiye çok şey kazandıracak ve
sonunda o da bu hükmün kapsamına girerek insânlar arasında “bu
Nûr” ile dolaşarak bâtınen imtiyazlı konumda olacaktır,
ki bu kendine hem dün-ya, hem ahiret saadetini kazandırmış
olacaktır.
Kûr’ân-ı Keriym Saf sûresi 61/8
âyetinde
æë¢Š¡Ïb ؤÛa
ꡊ × ¤ì Û ë ©ê¡‰ì¢ã ¢ £á¡n¢ß ¢¢é¨Ü£Ûa ë
vallahü mütimmü nûrihî velev kerihel kafirune
Meâlen :
Kafirler istemese de Allah Nûr’unu
tamamlayan-dır.
Özet yorum :
Küfür lügatta birçok mânâlara geldiği gibi “örtme
ve gizleme” mânâlarına da gelmektedir.
Eğer dikkat edersek en büyük “kafir” (örtücünün)
içimizdeki kimliğimizi oluşturan nefsi benliğimiz
olduğunu anlamamız zor olmayacaktır.
İçeride ve dışarıda olan bu
örtücüler isteseler de iste-meseler de Allah Nûr’unu tamamlayandır.
Zahirde ve bâtında, Nûr’u ilâhi seyrini
tamamlaya-maz ise orada hayat devam edemez.
Bu yüzden âlemlerin faaliyeti “Nûr”un esma
merte-besinden ef’al mertebesine tenezzülüyle mümkün
olabilmek-tedir.
Bâtınen dahi; idrak, şuur, muhabbet ve irfan Nûrunun
varlığındaki seyeranı da o varlıktaki irfaniyyetin
zuhura çıkıp tamamlanmasını temin etmektedir.
Böylece her iki yönüyle de, zahir ve
bâtın, Allah Nûrunu tamamlayandır.
Biz de bu âyet-i kerime ile bu bölümü
şimdilik burda tamamlamaya çalışarak yolumuza devam
edelim.
Yukarıda geçen bölümlerde vahy’in
değişik yönlerini görmüştük, bir miktar da genel vahy’lerden
örnekler vererek bu mevzua olan vukufumuzu arttırmağa
çalışalım.
Vahy’den Bahseden Bazı Âyetler
Kûr’ân-ı Keriym En’âm sûresi 6/93. âyetinde
b¦2¡ˆ ×
¡é¨Ü£Ûa ó Ü Ç ô¨Š n¤Ïa¡å £à¡ß
¢á ܤà a ¤å ß ë ›YS
¥õ¤ó (
¡é¤î Û¡a €ì¢í ¤á Û ë £ó Û¡a
ó¡y@ë¢a 4b Ó ¤ë a
6 ¢é¨Ü£Ûa
4 Œ¤ã a ¬b ß 3¤r¡ß ¢4¡Œ¤ã¢b 4b Ó
¤å ß ë
ve
men azlemü mimmen iftera alellahi keziben
ev
kale uhiye ileyye e lem yuha ileyhi şey’ün
ve
men kale seünzilü misle ma enzelallahü
Meâlen :
Allah’a karşı yalan iftira
edenden, uydurandan, yahut kendisine hiç birşey vahiy edilmemişken,
“Bana da vahyolundu” diyenden; “Allah’ın indirdiği gibi ben de
indireceğim,” diyenden daha zâlim kimdir?
Özet yorum :
Geçmişte de, günümüzde de âyet-i
kerimenin ifade ettiği türden bazı kimseler görülmüştür.
Bunlar gerek bilerek kasden, veya
ayırıcı özellikleri olmadıklarından ilham ve evham’ın
vasıflarını bilemedikle-rinden, kendilerinde oluşan
şiddetli hayâl gücü ve evham ile, nefsi benliklerinden veya cinlerden
aldıkları bir takım vesve-selerle (vesvas), kendilerinde
bir varlık görmeğe başlamakta-dırlar.
İşte bu hayâli varlık öyle
şişerek büyür ki kendi öz varlığını da
sardığından, “ondan” habersiz kendisine hayâli, yeni bir
dünya kurup, onun sahibi olduğunu sanarak, orada hükmettiğini
zanneder.
Farkında olmadan gafletinden veya
inkârından yuka-rıda bahsedilen hükmün altına girerek ve nefsini
ilâh edinmiş olarak her iki dünyâsinı da harab etmiş olur.
Kûr’ân-ı Keriym Yusuf sûresi
12/109. âyetinde
6 ١ܤj Ó ¤å¡ß b ä¤Ü ¤‰ a
¬b ß ë ›QPY
ô¨Š¢Ô¤Ûa ¡3¤ç a ¤å¡ß
¤á¡è¤î Û¡a ó¬©yì¢ã ¦üb u¡‰ £ü¡a
ve ma erselna min kablike
illâ ricalen nuhıy ileyhim min ehlil kura
Meâlen :
Senden önce
gönderdiğimiz elçiler de ancak kasa-balar halkından kendilerine vahy
ettiğimiz bir takım rical olan kimselerdi.
Kûr’ân-ı Keriym, Rad 13/30
âyetinde
6¡å¨à¤y £ŠÛb¡2 æë¢Š¢1¤Ø í
¤á¢ç ë Ù¤î Û¡a ¬b ä¤î y¤ë a
evhayna ileyke ve hüm yekfürune birrâhmani
Meâlen:
(Ey Habibim) sana biz vahy ettik
ki; onlar Râh-man’ı inkar ediyorlardı.
Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmran
sûresi 3/44 âyetinde
6 Ù¤î Û¡a ¡éî©yì¢ã ¡k¤î ̤Ûa
¡õ¬b j¤ã a ¤å¡ß Ù¡Û¨‡
zalike min enbail ğaybi nuhıyhi ileyke
Meâlen:
(Ey Muhammed) işte bu sana
gayıp haberlerin-dendir. Onu sana vahy ediyoruz
Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmran
sûresi 3/58. âyetinde
¡pb í¨ü¤a å¡ß Ù¤î Ü Ç
¢êì¢Ü¤n ã Ù¡Û¨‡ ›UX
¡áî©Ø z¤Ûa
¡Š¤×¡£ˆÛa ë
zalike netluhü aleyke minel ayati
vezzikril hakiymi
Meâlen :
(Ey Muhammed!) Sana tilavet
ettiğimiz (okuduğu-muz) bunlar, âyetlerden ve hikmet dolu
zikirdendir,
(Kûr’ân’dandır.)
Özet yorum:
Görüldüğü gibi yukarıdaki âyet-i
kerimeler de zâtîdir. Cenâb-ı Hakk bunlarda da
aracısız olarak vahyi kendi haber verdiğini ve Kûr’ân-ı
okuduğunu ifade etmektedir ki; çok müthiş ifadelerdir.
Kûr’ân-ı Keriym Hud sûresi 11/49.
âyetinde
7 Ù¤î Û¡a ¬b èî©yì¢ã ¡k¤î ̤Ûa ¡õ¬b j¤ã a
¤å¡ß ٤ܡm ›TY
tilke min enbail ğaybi nuhıyha ileyke
Meâlen :
“Ey Rasûlüm” işte bunlar gayb
haberlerindendir. Sana bunları vahy ile bildiriyoruz.
Kûr’ân-ı Keriym Yusuf sûresi 12/3.
âyetinde
¡— – Ô¤Ûa å ¤y a
Ù¤î Ü Ç ¢ £—¢Ô ã ¢å¤z ã ›S
> æ¨a¤Š¢Ô¤Ûa a ˆ¨ç
Ù¤î Û¡a ¬b ä¤î y¤ë a ¬b à¡2
› åî©Ü¡Ïb ̤Ûa
å¡à Û ©é¡Ü¤j Ó ¤å¡ß o¤ä¢× ¤æ¡a ë
nahnü nekussu aleyke ahsenel kasası
bima evhayna ileyke hazel kûr’âne
ve in künte min kablihî leminel gafiliyne
Meâlen:
Biz
sana bu Kûr’ân'ı vahy etmekle sana en güzel kıssayı
anlatıyoruz. Halbuki, sen ondan evvel elbetde gafil olanlardan, (asla
haberdar olmayanlardan) idin.
Kûr’ân-ı Keriym Yusuf sûresi
12/15. âyetinde
a ˆ¨ç ¤á¡ç¡Š¤ß b¡2
¤á¢è £ä ÷¡£j ä¢n Û ¡é¤î Û¡a
¬b ä¤î y¤ë a ë
æë¢Š¢È¤' í ü ¤á¢ç ë
ve evhayna ileyhi letünebbiennehüm biemrihim haza
ve hüm lâ yeş’urune
Meâlen :
Biz de ona (Yusuf’a) şöyle vahy ettik:
“Muhakkak sen onlara hiç farkında değillerken bu işlerini haber
ve-receksin.
Kûr’ân-ı Keriym Yusuf
sûresi 12/37. âyetinde
6ó©£2 ‰ ó©ä à £Ü Ç b
£à¡ß b à¢Ø¡Û¨‡
zaliküma mimma allemeniy rabbiy
Meâlen :
Bunlar Rabbımın bana
öğrettiği şeylerden (ilim-lerden) dir.
Özet yorum :
Yukarıda Yusuf (a.s.) hakkında
bahsedilen iki âyet-i kerime dahi zâtîdir. Cenâb-ı Hakk Yusuf
(a.s.) a “mertebe-i Yusufiyet”i bizzât aracısız kendinin
talim ettirdiğini açık ola-rak ifade etmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym Nahl sûresi
16/123. âyetinde
Ù¤î Û¡a
¬b ä¤î y¤ë a £á¢q ›QRS
6b¦1î©ä y áî©ç¨Š¤2¡a ò
£Ü¡ß ¤É¡j £ma ¡æ a
› åî©×¡Š¤'¢à¤Ûa å¡ß
æb × b ß ë
sümme evhayna ileyke
enittebı’ millete ibrahiyme haniyfen
ve ma kane minel müşrikiyne
Meâlen :
Sonra (ey Rasûlüm,) sana
şöyle vahy ettik: haniyf olarak, doğru yola yönelerek
İbrahim’in milletine (dinine) uy, ve o hiç bir zaman
müşriklerden olmadı.
Özet yorum :
“IKRA” âyetinde gördüğümüz gibi Hazreti Muham-med
(s.a.v.) efendimize “Tevhid-i Esma” “Rûbubiyyet” “mertebe-i
Mûseviyyet”ten eğitime başla, “Oku” denmişti. Bu
âyette ise, “İbrahim’in dinine uy” hükmü ile “Tevhid-i ef’al”
eğitimini de uygula ki böylece şirkten kurtulmuş
olası-nız.
Bunun yolu ise, Kâ’be-i Muazzamanın
kapısının kar-şısında durmakta olan “makam-ı
İbrahim”deki , İbrahim (a.s.) ın ayak izini takip
etmekten geçmektedir.
Kûr’ân-ı Keriym Tâ-hâ sûresi
20/13. âyetinde
›ó¨yì¢í b à¡Û ¤É¡à n¤b Ï
Ù¢m¤Š n¤a b ã a ë ›QS
ve enahtertüke festemı’ lima yu’ha
Meâlen :
“Ey Mûsâ” ben seni (Peygamberliğe)
ihtiyar ettim (seçtim), şimdi vahyolunacak şeyleri dinle.
Özet yorum :
Yukarıda da ifade edildiği gibi
bâtınen mutlak mânâ-da faaliyete geçirilmesi gerekli üç özelliğimizin
“kulak, göz ve kalb” olduğunu görmüştük.
Bu mertebede dinle ifadesiyle, kulaktan
gerçek mânâ-da duyma, yani halkı değil Hakk’ı duyma
özelliği ortaya çıkarılmaktadır ve böylece “mertebe-i
Mûseviyyet” zâtî mâ-nâda Hakk’ı ilk duyan mahal olmuştur.
Bu yüzden gerçek mânâda Hakk’ın
sözünü zâtından duyduğu için Mûsâ (a.s.) ın vasfı “kelimullah”
olmuştur.
Kûr’ân-ı Keriym Şu’ara
sûresi 26/52. âyetinde
ô¬©…b j¡È¡2 ¡Š¤ a ¤æ a ó¬¨ì¢ß
ó¨Û¡a ¬b ä¤î y¤ë a ë ›UR
æì¢È j £n¢ß ¤á¢Ø £ã¡a
ve evhayna ilâ müsa en esri bı’ıbadiy
inneküm müttebe’une
Meâlen :
(Mûsâ’ya da) “İmân eden
kullarım ile geceleyin yü-rü çünkü takip edileceksiniz,” diye vahyettik.”
Kûr’ân-ı Keriym Ta-ha sûresi
20/77. âyetinde
ô©…b j¡È¡2 ¡Š¤ a ¤æ a ó¬¨ì¢ß ó¨Û¡a
¬b ä¤î y¤ë a ¤† Ô Û ë ›WW
7b¦ j í ¡Š¤z j¤Ûa ó¡Ï b¦Ôí©Š Ÿ ¤á¢è Û
¤l¡Š¤™b Ï
ve
lekad evhayna ila Mûsâ en esri bi’ıbadiy
fadrib
lehüm tariykan fiyl bahri yebesen
Meâlen :
Ve gerçekten Mûsâ’ya şöyle vahy
ettik. “Kulla-rımla geceleyin yürü, onlara denizde kuru bir yol yap.”
Özet yorum :
Ša “isr” bilindiği gibi “Ben-i İsrail”
İsrail oğul-ları, Yahudilerin “şifre” (simge)
sözcüğüdür.
Bu kelime anıldığında “Ben-i
İsrail” hatıra gelmek-tedir, ancak hakikatte ise, bu kelime zâta
giden yolculuğun “Mûseviyyet mertebesi”ni ifade etmektedir.
Yani bu kelime ve ifade ettiği mânâ,
Zahiren, birinin ırkını belirtiyor ise de,
Bâtında, Hakk’a giden yolda bir mertebeyi ifade
et-mektedir, ki bu da “Mûseviyyet” – “Tenzih”
® “Tevhid-i Esma” mertebesidir.
Gerçek mânâda Mi’rac;
1. İbrahim (a.s.) ın ayak
izini takib ederek,
2. Ben-i İsra’il Mûsâ
(a.s.) seyrinde dolaşarak,
3. İsâ rûhullah ile
göğe yükselerek,
4. oradan “sübhanellezi esra”
ile gerçek Mi’rac’a Muhammed (a.s.) nın “Tevhid-i zâtî”
yoluyla Hakk’a ulaş-maktır.
a “elif” , “sin”, Š “rı” harflerinden meydana gelen bu şifre
sözcüğünün ebced hesabıyla değeri;
a “elif”
1
“sin”
60
Š “rı” 200
dür,
toplamı 261
(2 + 6 + 1) = 9 dur,
ki “mertebe-i Mûseviyyet”i ifade
etmektedir
Zât’ın ilmi ve ilâhi mânâdaki zuhur
mahalli olan Kûr’ân-ı azimüşşan, gerek harfleri yönüyle, gerek
sayısal de-ğerleri ile mutlak mânâda kesin bir sistemi açık
olarak ifade etmektedir.
Bunları çok iyi idrak
etmemiz gerekmektedir.
“Gerçek tevhid ilmi ise, akılda
olan değil, tüm varlı-ğında olan tevhid
ilmidir.”
Çok geniş olan Ša “isr” mevzuunu da özet olarak bu kadarla yetinip
bırakarak yolumuza devam etmeye çalışa-lım.
Kûr’ân-ı Keriym Fatır
sûresi 35/31. âyetinde
¡lb n¡Ø¤Ûa
å¡ß Ù¤î Û¡a ¬b ä¤î y¤ë a ô¬©ˆ £Ûa ë
›SQ
6¡é¤í † í
å¤î 2 b à¡Û b¦Ó¡£† –¢ß ¢ £Õ z¤Ûa ì¢ç
velleziy
evhayna ileyke minel kitabi
hüvel
hakku Mûsâddikan lima beyne yedeyhi
Meâlen :
Ve sana vahy ettiğimiz kitap
Hakdır; kendisinden önce gelen kitapları tasdik eder.
Kûr’ân-ı Keriym Sad
sûresi 38/70. âyetinde
¬b à
£ã a ¬£ü¡a £ó Û¡a ó¬¨yì¢í ¤æ¡a ›WP
› ¥åî©j¢ß ¥Ší©ˆ ã
¯b ã a
in
yüha ileyye illâ ennema
ene
neziyrün mübiynün
Meâlen :
Bana ancak şüphe yokki ben “neziyrün
mübiyn” (apaçık
uyarıcı) olduğum için vahy olunuyor
Kûr’ân-ı Keriym Zuhruf sûresi
43/43. âyetinde
7
Ù¤î Û¡a ó¡yë@¢a ô¬©ˆ £Ûb¡2 ¤Ù¡¤à n¤b Ï
§áî©Ô n¤¢ß
§Âa Š¡• ó¨Ü Ç Ù £ã¡a
festemsik
billeziy ühıye ileyke
inneke
‘ala sıratın müstekıymin
Meâlen :
Onun için sen hemen sana vahy edilene (Kûr’âna) yapış,
şüphesiz ki sen “sıratın müstekıym” (doğru yol)
ü-zerindesin.
Kûr’ân-ı Keriym Sebe sûresi
34/50. âyetinde
6ó©£2 ‰
£ó Û¡a ¬ó©yì¢í b à¡j Ï ¢o¤í † n¤ça ¡æ¡a ë
› ¥kí©Š Ó
¥Éî©à ¢é £ã¡a
ve
inihtedeytü febima yuhıy ileyye rabbiy
innehü
semiy’un kariybün
Meâlen :
ve eğer doğru yola ermiş
isem bu da Rab'bimin ba-na vahy vermesiyledir. Muhakkak ki, o (söylediklerimi) işiticidir ve pek
yakındır.
Kûr’ân-ı Keriym Necm sûresi
53/10. âyetinde
› 6ó¨y¤ë a ¬b ß
©ê¡†¤j Ç ó¨Û¡a ó¬¨y¤ë b Ï ›QP
feevha
ila abdihî ma evha
Meâlen :
Hemen vahy etti kuluna vahy
ettiğini,
Kûr’ân-ı Keriym Kıyamet sûresi
75/16-19. âyetlerinde
› 6©é¡2
3 v¤È n¡Û Ù ãb ¡Û ©é¡2
¤Ú¡£Š z¢m ü ›QV
›7 ¢é ã¨a¤Š¢Ó ë
¢é Ȥà u b ä¤î Ü Ç £æ¡a
›QW
›7 ¢é ã¨a¤Š¢Ó
¤É¡j £mb Ï ¢êb ã¤a Š Ó
a ‡¡b Ï ›QX
›6
¢é ãb î 2 b ä¤î Ü Ç £æ¡a
£á¢q ›QY
lâ
tüharrik bihî lisaneke lita’cele bihî (16)
inne
aleyna cem’ahü ve Kûr’ânehü (17)
feiza
kare’nahü fettebı’ Kûr’ânehü (18)
sümme
inne aleyna beyanehü (19)
Meâlen :
16. Onu acele alasın diye
onunla dilini kımıldatma.
17. Şüphe yok ki: Onu toplamak da,
onu okutmak da bize aittir.
18. İmdi onu biz okuyunca artık
sen onun okuma-sına tâbi ol.
19. Sonra şüphe yok ki: Onun
açıklanması da bize aittir.
Meâlen :
(Ey Rasûlüm) vahy daha
tamamlanmadan, ona ace-le ederek dilini onunla kıpırdatma, çünkü o Kûr’ân’ı
top-lamak ve dilinde okuyuşunu sağlamak bize aiddir. Biz o-nu “Cebrâil
dili ile” okuduk mu sen onun okunuşunu ta-kib et. Sonra onu
açıklamak da bize düşer.
Kûr’ân-ı-ı Keriym Duhan sûresi
44/58. âyetinde
æë¢Š £× ˆ n í
¤á¢è £Ü È Û Ù¡ãb ¡Ü¡2 ¢êb 㤊 £ í
b à £ã¡b Ï ›UX
feinnema
yessernahü bilisanike le’allehüm yetezek-kerune
Meâlen :
Artık şüphe yok ki, biz onu (Kûr’ân-ı) senin “zât
mertebesi” lisanınla (senin dilinde indirip)
kolaylaştırdık. Umulur ki: Onlar tezekkür ederler, anlar ve
öğüt alırlar.
Özet yorum :
Yukarıda belirtilen efendimize ait
birkaç vahy âyetine de dikkat çekmek istedik ki bu hakikatler daha iyi
açılıp an-laşılmış olsun.
Eğer âyet-i kerimeleri yavaş
yavaş ve idrak ederek o-kursak içlerinde bulunan derinliklerine doğru
nüfuz etmemiz daha çok mümkün olabilecektir.
Kûr’ân zâttır ve zât
mertebesinin zuhur mahalli Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizde vahy ile
zuhura çıkmış, o da ümmetine nefh etmiştir, ki
kıyamete kadar, hatta kıyamet öte-si ahirete ve ordan ebediyete kadar
hükmü geçerli olacaktır.
Bu günden, bu gerçekleri idrak etmeye
çalışmamız bizlere çoook şeyler kazandıracaktır.
Kûr’ân-ı Keriym Haşr
sûresi 59/21. âyetinde
§3 j u
ó¨Ü Ç æ¨a¤Š¢Ô¤Ûa a ˆ¨ç b ä¤Û Œ¤ã a ¤ì Û ›RQ
6e¡é¨Ü£Ûa
¡ò î,¤' ¤å¡ß b¦Ç¡£† – n¢ß b¦È¡(b
¢é n¤í a Š Û
lev enzelnâ hazel Kûr’âne
âlâ cebelin
lereeytehü haşi’an mütesaddi’an
min haşyetillâhi
Meâlen :
Eğer biz bu Kûr’ân’ı bir
dağın üzerine indirseydik, elbette onu (o dağı), Allah haşyetinden (korkusundan)
baş eğmiş, parçalanmış görürdüm.
Kûr’ân-ı Keriym Azhab sûresi
33/72. âyetinde
ò ãb ß ü¤a
b 䤙 Š Ç b £ã¡a ›WR
¡4b j¡v¤Ûa ë
¡¤‰ ü¤a ë ¡pa ì¨à £Ûaó Ü Ç
b è¤ä¡ß
å¤Ô 1¤( a ë b è ä¤Ü¡à¤z í ¤æ a
å¤î 2 b Ï
¦üì¢è u
b¦ßì¢Ü à æb × ¢é £ã¡a 6 ¢æb ¤ã¡ü¤a
b è Ü à y ë
inna ‘aradnel emanete
alessemavati vel ardı vel cibali
feebeyne en yahmilneha ve eşfakne minha
ve hamelehel insânü
innehü kane zalümen cehulen
Meâlen :
Cidden biz o emaneti göklere
ve yere ve dağlara sunduk da onu yüklenmekten kaçındılar,
ondan korktu-lar, onu insân yüklendi. Cidden o pek zâlim ve pek ca-hil...
Özet yorum :
Yukarıdaki âyetlerde ahsedilen “emanet”,
“Kûr’ân”dır.
Kûr’ân ise, zâttır, bunun tecellisi ise, “zât-i
zuhur”dur.
Zât-i ilâhi, bütün alemlerde, zahir
ismiyle ef’al merte-besi itibariyle zuhurdadır. Bu
oluşum tabii bir oluşumdur.
Bu yönüyle semavat ve arz onu
yüklenmiştir.
(Bakara Suresi 2/255. ayet)
“vesia küsiyyühüssemavati vel ardı”
Semavat ve arzın yüklenmekten
kaçındıkları zât-i zu-hur, zât-i tecellidir ki mutlak bir
irfaniyet gerektirmektedir..
Bu irfaniyet ise, ancak halife olan
insânda mevcuttur.
İnsân ise, iki yönden zâlim
ve cahil’dir.
Birinci yönü; hemen kolayca
anlaşıldığı gibi, lugâti ve beşeri mânâdaki; eziyet
ve bilgisizliktir, ki insânda mev-cuttur.
İkinci yönü ise; gerçek mânâda insân-ı kâmilin
vasfı olan zâlim ve cahil’liktir.
Şöyle ki: Daha baş
taraflarda da bahsettiğimiz gibi,
“zâlim – zulüm – zûlmet – karanlık”, â’ma’iyyet,
alemlerin ve insân-ı
kâmil’in kaynağıdır.
Cahil’lik ise, mechul’lük, mutlak
bilinmezliktir.
Bu yönüyle “zâlûmen cehula”nın
kaynağı, “merte-be-i Ahadiyyet”tir, ki aynı zamanda bu
mertebede inniyet ve hüvviyyet, özde kimlik olmuş
olur.
- İnniyyet mertebesi “İnsân” ve “Kûr’ân”ın
kaynağı, ki bunlar iki kardeştir.
- Hüvviyeti ise, alemlerin ve zâtının zahir
tecellisi olan beyt’ül atik (eski – ezeli ev). Beytullah olan Kâ’be-i
Muazzama’dır.
Bâtıni mânâda “zâlûmen cehulâ”
bu demektir.
“Onu insân yüklendi” ifadesiyle (haşa...) Cenâb-ı
Hakk yanlış bir iş mi yapmış olmakta ve emaneti yani zâtî
tecellisini ehil olmayan ellere mi bırakmaktadır?...
Hakk için böyle bir şey düşünmek
mümkün olabilir mi?... Tabii ki hayır. O ne işlerse Hâkim
ve Âlim isimleri gereğince her işini hikmetle
işlemektedir.
O halde Hakk’ın zât-i
kelâmını “Kelâmullah’ı” bizler çok iyi anlamaya
çalışarak öylece tatbik etmeye gayret etmek zorundayız.
İşte Cenâb-ı Hakk,
Ahadiyyet mertebesinden kayna-ğını alan iki kardeşi, dünya
alemi olan Hz. Şehadet’te Kûr’ân’ı yani zâtî tecellisini
kardeşi olan “İnsân”a yükledi.
Bu hale “hamele-i Kûr’ân” (“Kûr’ân-ı
natık”) (ko-nuşan Kûr’ân) dendi. Genelde bu ifade Hâfız
olan, Kûr’ân’ı ezberleyenlere verilmiştir, ki bunlar
Kûr’ân’ın sadece savt (sesini) zahiren dilleri ile yüklenmişlerdir.
Bir kısım yüklenici zahir arapça
bilenler ise, zahir-i şeriat mertebesi itibariyle yüklenmişlerdir.
Sadece “zâlûmen ve cehula”
olan kaynağını Aha-diyyet mertebesinden aldıktan
sonra tekrar aslına dönerek oraya ulaşan kimselere bu emanet
verilmiştir. Çünkü bir ba-kıma bunlar her iki yönden zâlim ve cahil’dirler.
Birinci yön : Bireysel nefisleri itibariyle bakıldığında,
bunlar “nefis’lerinin cahili” kalmışlar, çünkü kendi gerçek
ilâhi varlıklarını idrak ederek ortada beşeriyetleri
kalmadı-ğından bunun cahili olmuşlardır.
Böylece bireysel nefislerini tekrar
faaliyete geçirme-melerine gayret ettiklerinden onu hayatlarından
dışarıya çı-kardıklarından nefislerine
karşı zâlim olmuşlardır.
Böylece nefs’lerine karşı
“zâlûmen cehula”dırlar.
İkinci yön ise; yukarıda bahsedildiği üzere
varlığını Ahadiyyet mertebesinden alan zâlûmen
cehula hükmüdür.
Risâlet-i Gavsiyede;
“Ya
Rabbi senin mekânın var mıdır?”
“Ya Gavsi; ben mekânların
mekânıyım,” buyurul-muştur.
Bir hadis-i şerifte;
“dehre küfretmeyiniz dehr Allah’tır,” hükmü ile: “mekânların
mekânı” ve “zamanların zamanı” da Hakk’ tır.
Mekân ve mukim, mahâl ve mahâlleli, zaman ve zamane de kendisidir, ancak
mertebelere riâyet şarttır.
Eğer mertebelere riâyet edilmezse her
şey birbirinin içine girerek karmaşa olur. Bu ancak gerçek bir
tevhid – irfa-niyet ilmi ile açıklığa kavuşur.
Gerçek tevhid ilmi ise, akılda olan değil, varlığında
olan tevhid ilmidir.
Kûr’ân-ı Keriym Cuma sûresi
62/5. âyetinde
òí¨‰¤ì
£nÛa aì¢Ü¡£à¢y åí©ˆ £Ûa ¢3 r ß ›U
b çì¢Ü¡à¤z í
¤á Û £á¢q
6a¦‰b 1¤ a ¢3¡à¤z í
¡‰b à¡z¤Ûa ¡3 r à ×
meselülleziyne
hummilüttevrate
sümme
lem yahmiluha
kemeselil
hımari yahmilu esfaren
Meâlen :
Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu
yüklen-memiş olanların (taşımayanların) durumu kocaman kitap-ları
taşımakta olan eşeğin durumunu andırır.
Özet yorum :
Mertebe-i Mûseviyyette beni isrâil’e yüklenen
Tev-rat’ı yani, “Tevhid-i Esma” “Tenzih mertebesi”ni
idrak e-dip gerçek mânâda taşımadılar, yani gereğini yerine
getirme-diler; sırtlarından attılar.
Onun yerine ise, nefislerinden ve ticari
menfaatlerini öne çıkaran bir sürü dünyevi kanunları, kitapları
yüklendiler. Bunun misali ise, kocaman kitapları
taşıyan eşeğin misali ol-du.
Aradaki farka bakın ki, ümmet-i
Muhammed’e “zâ-lûmen cehula” hükmü ile Kûr’ân yani Tevhid-i zât
yüklen-di, ki halen bu yük büyük bir gayret, hayret ve şevk ile
taşın-maktadır.
Kûr’ân-ı Keriym Enfal sûresi
8/17. âyetinde
7ó¨ß ‰
é¨Ü£Ûa £å¡Ø¨Û ë o¤î ß ‰ ¤‡¡a
o¤î ß ‰ b ß ë
ve ma remeyte iz remeyte ve lakinnallahe rema
Meâlen :
Ve attığın zaman sen
atmadın, ancak Allah attı.
Özet yorum :
Gerçeği bu
taşıyıcılığı açık olarak göstermektir.
En geniş mânâda emanet’i, Kûr’ân’ı yani zâtî tecelliyi
taşıyıcı Âlemlerin Sultânı Hz. Muhammed(s. a.v.)
efendimiz ve daha sonra onun varisleri ve mertebe mertebe ümmetleridir.
İşte bu emaneti
taşıyıcı ümmet bu yüzden de diğer “ümmet” yani kavimlerin
anasıdır.
Daha evvel hiçbir kavim bu
şerefe, yani zâtî tecelliyi zuhura çıkarmaya nail olamadı.
Kûr’ân-ı Keriym Vakıa
sûresi 56/77-80. ayetlerinde;
›= ¥áí©Š ×
¥æ¨a¤Š¢Ô Û ¢é £ã¡a ›WW
› =§æì¢ä¤Ø ß
§lb n¡× ó©Ï ›WX
›6 æë¢Š
£è À¢à¤Ûa £ü¡a ¬¢é¢ £ à í
ü ›WY
›
åî©à Ûb ȤÛa ¡£l ‰ ¤å¡ß
¥3í©Œ¤ä m ›XP
innehü
leKûr’ânün keriymün (77)
fiy
kitabin meknunin (78)
lâ
yemessehu illel mutahherune (79)
tenziylün min rabbil alemiyne (80)
Meâlen :
77. Muhakkak ki o, elbette Keriym (değerli) Kûr’ân'dır.
78. Bir meknun/korunmuş kitaptadır.
79. Ona tamamen temiz olanlardan başkası
el süremez.
80. Âlemlerin Rab'bi tarafından
indirilmiştir.
Meâlen :
Doğrusu bu kitab, sadece
arınmış – temizlenmiş olanların dokunabileceği,
saklı bir kitab’da mevcutken âlemlerin Rabbı tarafından
indirilmiş olan Kûr’ân-ı Ke-riym’dir.
Özet yorum :
Mevzumuzla ilgili olan bu âyet-i
kerimeleri de çok iyi inceleyerek idrak etmemiz gerekmektedir.
Yukarıda bahsedilen Emanet bu
kitab ve içindeki zâtî tecellileri ifade eden bâtıni mânâlarıdır.
İşte bu mânâlara dokunmak,
derinliğine nüfuz etmek, ancak kendi nefsaniyetinden ve beşeri
kirlerinden temizlenip tahir olmakla mümkündür.
Kûr’ân’ın zahirini tutmak için zahiri
su ile alınan ab-dest, bâtınını yani özünü tutabilmek için
ise, bir velinin velâ-yet suyu ve yardımıyla nefsi
benliğinden temizlenmek için alınan gusl abdestiyle mümkün
olmaktadır. Bu abdest çeşme suyu ile alınamaz, çünkü
çeşme suyu oraya ulaşamaz.
Gerçek mânâda zât ehli olan ve
Kûr’ân’ın özüne do-kunabilen ve emaneti en güzel bir şekilde kabul
eden bu mu-habbet ve irfaniyet dolu kendilerinden fakra düşmüş
kimse-lerdir.
Çok geniş olan bu mevzuu da
şimdilik bu kadarla yetinip, idraklerinize sunup bırakarak yolumuza,
efendimizin hadisleriyle bizlere haber verdikleri bazı fiili mânâdaki
Cebrâil ile ilgili hadiseleri öğrenmeğe
çalışalım.
Fiili Mânâda Cebrâil ile İlgili
Hadisler
Ebu Hüreyre (radiya’llahu anh’) dan gelen bir rivâ-yete
göre,
Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Allah bir kulu sevdiğinde Cibril’e:
“Allah filân kulu sever; sen de onu sev!” diye emreder.
Cibril de o kulu sever.
Sonra Cibril gök halkına: “Allah
filânı seviyor, onu siz de seviniz!” diye seslenir.
Göktekiler de o kimseyi sever.
Sonra yerdeki insânlar (dan onu
tanıyan müslümanlar) ın gönlüne o kimse hakkında bir
sevgi konulur da Müslüman-lar arasında da sevilir ve iyi kişi olarak
anılır.
(Sahih-i Buhari cild 9 Hadis 1325)
Bera
(İbn-i Azib) (radiya’llahu anh’)dan
Nebi (s.a.v.) in Hassan (İbn-i Sabit)
e
“Sen de müşrikleri hicv-ü zemmet,
yahud onların hicivlerine mukabelede bulun, Cibril de seninle
beraber-dir,” buyurduğu
rivâyet olunmuştur.
(Sahih-i Buhari cilt 9 Hadis 1328)
Aişe (radiyallahu anha) dan gelen bir rivâyete göre,
bir kere Nebi (s.a.v.) ona:
“Ya Aişe! Şu (yanımdaki) Cibril’dir, sana selâm
ediyor,” buyurmuş,
Aişe de:
“Selâm ve Allah’ın rahmeti ve
bereketleri onun üzerine olsun!” (diye karşılamış)
ve Nebi(s.a.v.) ı kastederek:
“Benim görmediğim (Cibril) i sen görüyorsun!” de-miştir.
(Sahih-i Buhari cilt 9 Hadis 1329)
İbn-i Abbas (radiya’llahu anhüma) dan rivâyet olun-duğuna
göre,
Rasûlullah (s.a.v.) Cibril’e:
“Ey Cibril, sen bizi şu ziyaretinden
daha çok ziya-ret eder misin? demiş
(ve daha sık gelmesini temenni
etmiş) ti
(Sahih-i Buhari cilt 9 Hadis 1330)
Yine İbn-i Abbas radiya’llahu
anhüma’dan rivâyete göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Bana Cibril Kûr’ân-ı bir
okunuşta okuttu. Bende durmadan bunun artması (ve Arabın bundan başka
okuyuş-larıyla da okunmasını) isterdim. Ta yedi türlü
okunuşa erinceye kadar bu dileğimde ısrar etti. Her talebim
Allah (c.c) tarafından kabul olundu.
(Sahih-i Buhari cilt 9 Hadis 1331)
İbn-i Mes’ud (radiya’llahu anh’)dan gelen rivâyete
göre,
Aziz ve Celil olan Allah’ın:
“Allah kulu Muhammed’e vahyettiğini
vahyetti” kavl-i
şerifi’nin tefsirinde
İbn-i Mes’ud,
“Rasûlullah Cibril’i altıyüz
kanatlı olarak gördü,” demiştir.
(Sahih-i Buhari cilt 9 – Hadis 1334)
Yine İbn-i Mes’ud (radiya’llahu anh’)
dan rivâyete göre,
Allah-u Teâlâ’nın :
“And olsun ki, Allah’ın bu (aziz) kulu, Rabb’nın â-yetlerinden
en büyüğünü gördü,” kavli şerifinin tefsirinde
İbn-i Mes’ud:
“Rasûlullah semanın
etrafını yeşil bir kumaş (ha-linde Cibril’in kanadı kaplamış)
gördü, demiştir.
(Sahih-i Buhari Cilt 9 – Hadis 1335)
Semure
(İbn-i Cündeb) (radiya’llahu
anh’)dan
Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurduğu rivâyet
edilmiştir:
“Bu gece bana (rü’yamda) her zaman gelen
iki Me-lek (Cibril ve
Mikail) geldi. Bunlarla beraber gittik, nihâ-yet uzun boylu bir kişinin
yanına vardık. (Semaya doğru yücelen) boyunun
uzunluğundan onun başını göremiyor-dum. O uzun boylu
zât İbrahim (Halil) (a.s.) dır.”
(Sahih-i Buhari cilt 9 – Hadis 1377)
Rasûlullah (s.a.v.) İbrahim adındaki
oğlu ile de künyelen-diği vaki’dir.
İbn-i Sad’in ve Beyhaki’nin rivâyetlerine göre,
bir kere Cebrâil de geldiğinde:
“Esselâmu aleyke ya Eba
İbrahim! (Ey
İbrahim’in babası) diye selâm vermiştir.
(Sahih-i Buhari cilt 9 – sayfa 259)
Üsame İbn-i Zeyd (radiya’llahu anhuma) dan rivâyete göre,
Cibril aleyhi’s-selâm (bir insân güzeli
olan Dihyetü’l Kelbi sûretinde) Nebi (s.a.v.) a gelmişti. Bu
sırada Ra-sûlullah’ın yanında (peygamberin
kadınlarından) Ümm-i Se-leme bulunuyordu. Cibril, Rasûlullah ile
konuşmağa başladı. Sonra kalkıp gitti.
Nebi (s.a.v.) Ümm-i Seleme’ye:
Bu kimdir? diye sordu: (Yahud buna benzer bir sorgu
söyledi.)
Ümm-i Seleme:
Bu Dihye’dir! Dedi.
Ümm-i Seleme der ki:
Allah’a and ederim ki, Nebi (s.a.v.) in Cibril’den (aldığı
vahyi Ashab’a) haber vermek üzere irad ettiği hut-besini
işitinceye kadar ben Cibril’i hiç şüphesiz Dıhye
sandım.
(Ravi der ki)
Ümm-i Seleme, ya böyle ve yahut buna
benzer bir söz söyledi.
(Sahih-i Buhari Cil9 – Hadis 1480)
Haticetü’l-Kübra buyurmuştur ki:
“Bir kerre Fahr-i Kâinat heyecanlı
bir halde yanıma gelmişti, heyecandan boynunun damarları
vuruyor ve titri-yordu.”
“Beni örtünüz,” buyurdu.
Ben o hazreti hastadır sandım,
örttüm, bastırdım. Bu halde iken Hazret-i (Cibril) gelip
“Ya eyyühel müzemmil” (ey örtüsüne bürünen) diye seslendi.
(Müzemmil 73/1) (Sahih-i
Buhari cilt 4 – sayfa 104)
Abdullah İbn-i Mes’ud’dan:
“Ya’kub peygamber çocukları
hakkında edeceği duayı seher vaktine tehir ederek, “sevfe
estağfiruleküm rabbi” (Yusuf 12/98) buyurmuştur,” demiştir.
Davud peygamber de Cebrâil Aleyhi’s-selâm’a,
“Gecenin hangi vakti dua kabul olunur?” diye sor-muş,
Cebrâil de:
“Bilmiyorum, fakat seher vakti
olduğunda Arş-ı Rahmân titrer” demiştir.
(Sahih-i Buhari cilt 4 sayfa 115)
(Sened-i muttasıl) ile rivâyet olunur ki,
Ebu Mes’ud (ukbe b. Amr) Ensâri-i (Bedri)
(radiya’llahu anh’) Irak’ta (iken) bir gün Muğire b. şu’be
(radiya’llahu anh’)’ın yanına girdi ki, (o gün Muğire
nasılsa ikindi) namazını geç vakte
bırakmıştı.
Ona dedi ki:
“Ya muğire, bu
(yaptığın) nedir? Bilmiyor musun ki Cibril (aleyhissselatü vesselâm) inip namaz
kıldı. *(42)
Rasûlullah salla’llahu aleyhi ve sellem de
(ardında)
kıldı.
*(42) Cibril aleyhi’s-selâm’ın, namaz vakitlerinin talimi için nüzülü
Mi’rac gecesinin hemen akabindeki günde vaki olmuş-tu. 227 nci hadiste geçtiği
üzere beş vakit namaz Mi’rac’da ümmete farz olmuş. Müteakiben Cibril
(a.s.) bu beş farzdan her birinin başlangıç ve
sonlarını göstermeğe gelmiştir.
Sonra (bir daha) kıldı.
Rasûlullah salla’llahu aleyhi ve sellem de
(ardında bir daha)
kıldı.
Sonra (bir daha) kıldı.
Rasûlullah salla’llahu aleyhi ve sellem de
(ardında bir daha)
kıldı.
Sonra (bir daha) kıldı.
Rasûlullah salla’llahu aleyhi ve sellem de
(ardında bir daha)
kıldı.
Sonra (işte) “bununla emrolundum,” dedi.
(Sahih-i Buhari cilt 2- Hadis 315)
Hazret-i İbrahim, Hacer ve oğlu
İsmail’i alarak Mek-ke’ye getirdi ve o gün Hicr-i İsmail
denilen mübarek yere in-dirdi. İçmek üzere bir kırba da su
bıraktı. Bir müddet sonra su bitti. O sıcak yerde
kendisine ve çocuğuna susuzluk bastı.
Taraf-ı İlâhi’den Cibril
aleyhisselâm gönderildi. Haz-ret-i Cibril bu ana oğul ile Zemzem
kuyusunun bulunduğu yere geldi ve kanadıyla yere vurdu, hemen
bir pınar kayna-maya başladı.
Suyu gören Hacer hemen
kırbasını doldurdu ve suyun etrafını çevirip suyu
durdurmak istedi. Su ise kaynamağa de-vam ediyordu.
Hazret-i Hacer’in su hususundaki bu
vaziyetine iza-hıyle meşgul bulunduğumuz hadiste Resul-i
ekrem:
“Allah İsmail’in anasına rahmet
etsin! O eğer Zemzem’i ilk zuhuru zamanında kendi haline bıraksaydı
açıkta kaynar dururdu,” sözleriyle işaret buyurmuştur.
Hacer’in su hususunda bu ızdırap
ve ihtirasını gören Hazret-i Cibril Hacer’e:
“Artık bundan sonra bu
belde halkının susuzlu-ğundan endişe etme! Çünkü
Zemzem öyle bir sudur ki, ondan ileride Beyt-i Şerif’e gelecek olan
Allah’ın bütün misafirleri içecektir. Burada bu çocukla babası
Beyt-ullah’ı bina edeceklerdir,” dedi.
(Sahih-i Buhari 5baskı cilt 7- sayfa
233)
Enes İbn-i Malik (radiya’llahu anh’)dan şöyle rivâyet
olunmuştur:
Allah-u Teâlâ Rasûlullah
(s.a.v.) e vefatından evvele kadar Kûr’ân indirdi. Hatta
vefatı, vahiy en çok geldiği bir sırada vuku bulup bundan sonra
Rasûlullah vefat etmiştir.
(Sahih-i Buhari 5. baskı cilt 11 –
Hadis 1765)
Fatıma (radiya’llahu anh’)dan rivâyete göre der ki:
Bana; (Babam) Nebi (s.a.v.) gizlice
şöyle söyledi:
“Her sene Cibril Kûr’ân’ı benimle bir
kere mu-kabele ederdi. Bu sene iki def’a mukabele eyledi. Öyle
sa-nıyorum ki (kızım)
ecelim yaklaşmıştır.
(Sahih-i Buhari 5.baskı cilt 11 –
Hadis 1767)
Abdullah b. Ömer (R.A.) şöyle anlatıyor:
Rasûl-i Ekrem’in meclisinde
bulunuyorduk. Hz. Ebu Bekir de sırtında yırtık bir
aba olduğu halde orada idi.
Bu esnada Cebrâil aleyhisselâm
gelerek Rasûl-i Ek-rem’e selâm verdi ve:
“Ya Rasûlullah, Ebu Bekir neden böyle
yırtık bir aba içinde bulunuyor?” dedi.
Rasûl-i Ekrem:
“Mekke’yi fethetmeden evvel bütün
malını İslâ-miyet uğruna infak etti” (ve ondan dolayı böyle bir aba içinde
kaldı) buyurdu.
Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm:
“Allah’tan ona selâm getirdim, selâmı
tebliğ eyle ve de ki: “Rabb’ın sana soruyor, şu fakirlik halinde
Rabb’ından razı mısın, yoksa küskün müsün?”
Rasûl-i Ekrem de Ebu Bekir’e
dönerek:
“Ey Ebu Bekir, işte şu
yanımda olan Cebrâil’dir. Allah’tan sana selâm getirdi. Allahu Teâlâ buyuruyor
ki: “Şu yoksulluk anında benden razı mısın, yoksa Bana
küskün müsün?”
buyurdu.
Hz. Ebu Bekir, ağlayarak,
“Hiç Allah’a küsülür mü, ben
Allah’ımdan razı-yım, ben Rabb’ımdan razıyım,” dedi.
(İhyau Ulum’id-din cilt 2 – sayfa
413)
Rasûlullah(s.a.v.) buyurdu ki:
Cebrâil, komşu hakkında bana
öyle tavsiyede bu-lundu ki komşuyu komşuya varis kılacak
sandım.
(İhyau Ulum’id-din cilt 2 – sayfa
536)
Abdullah İbn Ömer (R.A.) Hz. Hüseyin’in Irak’a
yö-neldiğini haber alınca:
“Ben sana bir hadiseyi
anlatayım,” dedi
ve şöyle devam etti:
“Cebrâil Aleyhisselâm Rasûl-i Ekrem’e
gelerek onu dünya veya ahireti tercih etmekte serbest bıraktı.
Ra-sûl-i Ekrem Ahireti tercih etti.”
“Sen ise Rasûl-i Ekrem’den bir
parçasın. Vallahi hilâfete ancak sizin hayırlınız
lâyık olur ve bunu ancak sizden hayırlı olanlar alabilir.
Gel gitme, geri dön,”
dedi.
Hz. Hüseyin:
“Herkes mukadder akibetine
uğrayacaktır, ben ge-ri dönmem,” dedi.
Bunun üzerine İbn Ömer, Hz.
Hüseyin’in boynuna sarılarak:
“Seni Allah’a emanet eder, esaret ve
ölümden seni korumasını dilerim,” dedi ve ağlayarak ayrıldı.
(İhyau Ulum’id-din cilt 2 – sayfa
596)
Mekhûl’un Urve b. Ruvem’den rivâyetinde:
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) elinde misvak
olarak kul-landığı ve münafıkları korkuttuğu bir
değneği vardı.
Cebrâil Aleyhisselâm, Rasûl-i Ekrem’e (s.a.v.) gele-rek:
“Ya Muhammed, ümmetinin kalbini
kırdığın ve gönüllerini korkuttuğun bu değnek
nedir?” dedi.
(İhyau Ulum’id-din cilt 2 – sayfa
848)
Mekhul’un Ziyad b. Cariyeden,
o da Habib b. Mesleme’den rivayetinde:
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)
yanlışlıkla kendisini tırmalayan bir bedeviyi, kısasa
davet etti, yani ondan hakkını almak is-tedi.
Cebrâil Aleyhisselâm Rasûl-i Ekrem’e gelerek:
“Ya Rasûlullah, ne yapıyorsun?
Allah-u Teâlâ seni cebbar ve mütekebbir olarak göndermemiştir,” dedi.
Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)
bedeviyi çağır-tarak özür diledi ve kendisinden intikam
almasını emrederek;
“Benden kısas al” buyurdu.
Bedevi de:
“Anam, babam sana feda olsun, ya
Rasûlullah, ben senden nasıl kısas alırım? Beni öldürsen
bile sana her hakkım helal olsun,” dedi.
Rasûl-i Ekrem de kendisine hayır
duada bulundu.
(İhyau Ulum’id-din cilt 2 – sayfa
848)
İbn Ebi’d Dünya rivâyetinde,
Cebrâil Aleyyisselâm Rasûl-i Ekrem’e(s.a.v.) gelerek:
“ey Allah’ın Rasûlü, Allah-u Teâlâ
cehennemin kö-rükçülerine körüklemelerini emrettiği esnada gelirim,” dedi.
Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem:
“Ya Cebrâil, Cehennemi bana anlat,” buyurdu.
Cebrâil de:
“Allah-u Teâlâ emretti, cehannem bin
sene yandı, kızdı. Bin sene daha yandı
sarardı ve bin sene daha yandı karardı. Hâlâ siyah ve
karanlık haldedir. Kaz’ü kızar-maz, alevi sönmez.
Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah’a
ye-min ki eğer cehannem halkının elbiselerinden bir tanesi
dünyaya çıkarılsa, onun hararetinden bütün insnlar ölür-dü.
Eğer onun sularından bir kova
dünya sularına ka-tılsa içenler ölürdü.
Eğer onun halkalarından bir
halka dağlara konsa, dağlar erir ve akarlardı.
Eğer bir insân Cehannem’e
atıldıktan sonra dün-yaya çıkarılsa, onun pis kokusu ve
çirkin manzarasından bütün insânlar helak olurdu, deyince, Rasûl-i Ekrem ağladı.
Rasûl-i Ekrem’in ağlamasına
dayanamayan Cebrâil de ağladıktan sonra:
“Ey Muhammed, geçmiş gelecek,
günahların ba-ğışlanmıştır. Böyle
olduğu halde sen de mi ağlıyorsun?” Dedi.
Rasûl-i Ekrem:
“Şükredenlerden olmayayım
mı?”
Buyurduktan sonra:
“Ya sen Allah’ın vahyi üzerinde emini
olduğun halde niye ağlıyorsun? diye Cebrâil’e sordu.
Cebrâil de:
Hârut ve Mârut’un akibetine
uğrarım korkusu ile ağlıyorum. Beni Rabb’ımın
katındaki mevkiime güven-mekten bu hâl menetmiştir; çünkü
mekrinden emin ola-mam,
dedi.
Ve her ikisi böylece ağlamaya devam
ettiler.
Ta ki Allah tarafından:
“Ya Cebrâil ve ya Muhammed, Allah sizi
isyan ve azabtan emin kılmıştır. Muhammed’in (s.a.v.)
diğer pey-gamberlere üstünlüğü, Cebrâil’in diğer meleklerden
üs-tünlüğü gibidir,
dendi.
(İhyau Ulum’id-din cilt 2 – sayfa
852-853)
Nesei’nin sahih sened ile rivâyetinde,
Yahudilerden birisi Rasûl-i Ekrem’e sihir
yapmıştı.
Cebrâil Aleyhisselâm Peygamberimize haber
verdi, sihir aletini çıkararak düğümlerini çözdü ve Rasûl-i Ekrem
kendisinde iyilik hissetti. Rasûl-i Ekrem bunu yahudiye du-yurmak bile
istemedi.
(İhyau Ulum’id-din cilt 2 – sayfa
891)
Cebrâil aleyhisselâm Âdem oğlunun
ihtiyaçlarını gi-dermeğe görevlendirilmiştir; kafir bir kul
dua ettiği zaman Allah şöyle buyurur:
“Ey Cebrâil, haydi onun hacetini
görüver! Ben o-nun duasını işitmek istemiyorum!”
(Ramuz-ul ehadis 1613)
Cebrâil devamlı olarak, Firavun (a
çok kızmış oldu-ğundan) belki “lâ ilâhe
illâllah” der de Allah
onu esirger diye, onun ağzına çamur tıkardı.
(Ramuz-ul ehadis 1615)
“O Cibrildir. O’nu
yaratılmış olduğu şekilde, sade-ce iki kere gördüm!
O’nu gökten inerken gördüm, vücû-dunun büyüklüğü yerle göğün
arasını kapatıyordu.”
(Ramuz-ul ehadis 1772)
“Sidre (-i münteha) da Cebrâil’i altuyüz
kanatlı olarak gördüm. O kanadın tüylerinden inci ve yakut ta-neleri
saçılıyordu.”
(Ramuz-ul ehadis 3587)
“Cebrâil’e sordum: Rabbini görüyor musun? diye.
Cevap verdi:
“Benimle Onun arasında yetmişbin
nûr perdesi vardır. Eğer perdelerin en altta olanını
dahi görseydim (baştan
ayağı) yanardım.”
(Ramuz-ul ehadis 3670)
“Gökte iki melek vardır:
Memuriyeti icabı biri şid-deti, diğeri
yumuşaklığı emretmektedir. Her ikisi de gö-rüşünde
isabetlidir. Bunlardan biri Cebrâil, diğeri ise Mikâil’dir.
Biri yumuşaklığı,
diğeri şiddeti emreden iki de peygamber vardır.
İkisi de isabetli bir görüşe sahiptir. Bunlarda biri İbrahim,
diğeri ise Nuh’tur.
Benim de biri şiddeti, diğeri
mülâyemeti emreden iki arkadaşım vardır, Ebu Bekir ve Ömer.”
(Ramuz-ul ehadis 4024)
Cebrâil bana şöyle hitap etti:
“Ey Muhammed istediğin kadar
yaşa, sonunda öleceksin, dilediğin kimseyi sev, sonunda ondan
ayrılacak-sın! Dilediğini yap onu karşında
bulacaksın.”
(Ramuz-ul ehadis 4107)
“Yanımdan (şimdi) Cebrâil
kalktı, bana, Hüseyin’in Fırat kenarında şehit
edileceğini anlattı.
Ve dedi ki:
“Sana onun (mübarek kanının döküleceği)
toprağın-dan koklatayım mı?”
“Evet!” dedim.
Hemen elini uzâttı (mübarek
kanının döküleceği) bir avuç toprak alıp bana verdi.
Gözlerimin yaşarmasını önleye-medim.”
(Ramuz-ul ehadis 4119)
Cebrâil inip bana imam oldu: Onunla namaz
kıldım, sonra onunla namaz kıldım, sonra şöyle dedi:
“İşte
bununla emrolundun!”
(Ramuz-ul ehadis 5634)
Huzeyfet’ül – Yemani (r.a.) Hazretleri buyurdu:
“Rasûl (s.a.v.) e sordum ki, - Ya
Rasûlullah, ihlâs nedir?”
Rasûlullah (s.a.v.)
- “Ben Cebrâil (a.s.) a sordum.” Dedim ki “İhlâs nedir?”
Cebrâil (a.s.) dedi ki:
- “Ben Allah-ü Teâlâya sordum, -
“İhlâs nedir?”
Allah-u Teâlâ buyurdu:
- “O sırlarımdan bir
sırdır. Onu kullarımdan sev-diğimin kalbine tevdi ettim.”
(Müzekkin nüfüs s.347)
Enes bin Malik (r.a.) ın rivâyet ettiği bir hadis-i
şerife göre:
Enes (r.a.) ın da bulunduğu bir
mecliste ansızın, Ceb-râil geldi. Rasûlullah’a dedi ki:
“Ya Rasûlullah (s.a.v.) senin ümmetinin
fakirleri zenginlerinden beşyüz sene önce cennet’e girseler gere-kir.”
(Müzekkin nüfüs s.368)
Cebrâil (a.s.) ile ilgili hadisleri de bu
kadarla yeterli görerek yolumuza devam etmeye çalışalım.
Zât-ı
Hakk’ı anla, zâtındır senin.
Hem
sıfatı, hep sıfatındır senin.
Sen
seni bilmek, necatındır senin.
Gayre
bakma, sen de iste, sen de bul.
diye ifade edilmiştir. (Gâyet
açıktır)
* * *
Sırrı
hubb-i ezeli berhemi eşya sarist.
Oldu
bu nükte pedidar gönülden gönüle.
Ve
nefahtü demi kim âlemi rûhu efsadır.
Nefyeder
Hazzet-i Kerrar gönülden gönüle.
diyen de güzel demiştir.
Sadeleştirerek şöyle
diyebiliriz.
Ezeli muhabbet sırrı, bütün
eşyada “sari” tesirli meydandadır.
Bu nükte açık görünür, akar oldu gönülden
gönü-le.
Venefahtü dem-i ki; âlemi büyüleyen bir
ruhtur.
Nefy’eder – üfler, Hazret-i kerrar,
tekrar, tekrar gönülden gönüle.
* * *
Muhterem, ilâhi hakikatleri idrak etmeye
çalışan kar-deşim !
Buraya kadar bazı mühim meselelere
dikkat çekmeye çalıştım. İnşeallah bir miktar
faydalı olmuşumdur.
Bu yeni anlayış ve idrak hali
ile “vâhy ve cebrâil” olgusunu yeniden değerlendirdiğinde,
önünde nasıl sonsuz bir ufuk açılacağını anlamağa
çalış. Çünkü bu oluşum, senin öz
varlığını çok daha yakından müşahade etmene ve
hakkın her zaman seninle birlikte olduğunu anlamana vesile
olacaktır.
Gördüğümüz âyet-i kerimelerden ve
hadis-i şerifler-den Cenâb-ı Hakk’ın ötelerde değil,
hayatın ne kadar içinde olduğunu idrak etmemiz zor olmayacaktır.
Cenâb-ı Haktan cümlemize idrak ve
gönül genişliği vermesini diler, bizlere bu gerçeklerin
ulaşmasını sağlayarak irsal eden Alemlerin Sultânı
Mefhari mevcudat
(Mevcudatın iftihar ettiği)
Ekmellüttahiyyat
(tahiyyatın en kemallisi)
Hatemül enbiya
(peygamberlerin sonuncusu)
Nûr-u esfiya
(saf, pak temizlerin nuru)
Bahri safa
(safa deryası)
Habibü Hüda
(Hakkın habibi)
Muhammedenil Mustafa (s.a.v.) efendimize de sonsuz
şükranlarımızı sunarız.
Esselâtu vesselâm aleyke yâ
Rasûlullah.
Esselâtu vesselâm aleyke
yâ Habibullah.
Esselâtu vesselâm aleyke
yâ Nebiyullah.
Esselâtu vesselâm aleyke
yâ Seyyidena.
Esselâtu vesselâm aleyke
yâ Senedena.
Esselâtu vesselâm aleyke
yâ Seyyidel evveline
vel ahirin
velhamdülillâhi Rabb-il alemiyn.
Elfakıyr-u ve aciz
Necdet Ardıç Uşşaki
Terzi Baba
Tekirdağ 15/02/2004
K A Y N A
K L A R
1. Kur’an ve Hadis
2. VEHB :
Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim
3. KESB :
Çalışılarak kazanılan ilim
4. NAKİL : Muhtelif eserlerden
ve sohbetlerden
müşahade ile toplanan ilim
DAHA EVVELCE ÇIKAN
KİTAPLARIMIZ
(Gönülden Esintiler)
1. Necdet Divanı
2. Hacc Divanı
3. İrfan Mektebi Hak Yolu’nun seyr
defteri
4. Lübb’ül Lüb, Özün Özü
(Osmanlıcadan çeviri)
5. Salat – Namaz ve Ezan-ı
Muhammedi’de bazı
hakikatler
6. İslam’da Mübarek Geceler, Bayramlar
ve Hakikatleri
7. İslam, İman, İhsan,
İkan, Cibril Hadisi
8. Tuhfet’ul Uşşakiye
(Osmanlıca çeviri)
9. Sure-İ Rahman ve Rahmaniyet
ÜZERİNDE ÇALIŞTIĞIMIZ KİTAPLAR
12. Terzi Baba
13. “On Üç” ün hakikati
14. Sûreyi Fetih ve fethin hakikati
15. Sûreyi Yusuf ve seyri ilâhi
16. Altı peygamber
............ ve daha diğerleri
ADRES
NECDET ARDIÇ
Büro : Ertuğrul Mah.
Hüseyin Pehlivan Cad. No. 35/2
Servet Ap.
59100 TEKİRDAĞ
Ev : 100 Yıl Mah. Uğur Mumcu
Cad.
Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3 D. 13
59100 TEKİRDAĞ
Tel (Büro)
: ( 0282) 263 78 73
Tel (Ev)
: ( 0282) 261 43 18
BASKI : FLAŞ OFSET
(Arka kapak)
Genel konuşma ve sohbetlerde iletişim
sadece ses vasıtasıyla ve zahir bir anlayışla olur
iken, irfan ehlinin sohbeti ise, dört (4) kanaldan
olmaktadır.
Evvelâ
- “leb-i derya” olan insân-ı
kâmilin ağzından çıkan bir ses vardır.
- O sese yüklenmiş bir mânâ,
- ve o mânâya yüklenmiş bir Rûh,
- ve o Rûha yüklenmiş bir nûr vardır.
Ses ® mânâ ® Rûh ® nûr”un birlikte
faliyeti “nefha-i ilâhiyye ve hubb-u ilâhiyye’dir.
Üfleyen zahiren İnsân-ı kâmil
olmakla beraber, bâtınen İnsân-ı kâmil’in
bâtını olan Hakk’tır.